7 Mart 2014 Cuma


Dersim İsyanı ve Dersim gerçeği...(II)
Zeki Etferat*
*Yazarın daha önce Milliyet Blog’da yayınlanan, bizce önemli incelemesinin ikinci bölümü. 
Dersim yüzlerce yıldır her türlü, baskı, sürgün ve kırımdan kaçanların sığındıkları, aşiret ağırlıklı komünal yaşamın etkin olduğu, karmaşık etnik bir yapıya sahip doğal bir korunak olmuştu... Türkmenler, İraniler, (Babailer ve Safevi kızılbaşlar...) Ermeniler, Zazalar, Kürtler, Asuriler ve Araplar... Yüzlerce yıl bu bölgede yaşayan Ermeni kökenliler dışında(!), son Ermeni kırımından kaçan 40-50 bin Ermeninin kimliklerini saklayarak, Dersim bölgesine, yerel aşiretlerle birkaç çatışma dışında, rahatça yerleşip kaldığı, onların dinsel kimliklerine büründükleri ve bölge halkınca insani bir şekilde korundukları söylenir!...
Zazalar üzerine sosyolojik çalışmaları olan Hasan Reşit Tankut (1891-1880) bir Mülkiyeliydi. Onun yaşamı ve yapıtları, ''yeni cumhuriyet ideolojisini '' anlamak isteyenlere bir ışık tutabilir!
Atatürk 1925 yılında, onu doğuya, Dersim'e araştırmalar yapmak için onu gönderdi! Onun gizli raporlarındaki yorumuna göre, Anadolu tarihini anlayabilmek için Ermeni Alevi ve Kürt sorunlarını bir arada ele almak gerekiyordu!
Alevi Zazalar konusunda şu ifadeleri kullanıyordu:
Bunlarda mezhep ve ibadet dili Türkçe ’dir… Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklük’ten pek de uzaklaşmamıştır. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartıyla Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde… 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır. Bu netice, Dersim Alevi Türkleri’nin de benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.”
Onun yorumuna göre, bu isyankar kimlikli Alevi Zazalar, Kızılbaşlığa itikad eden, kademe kademe Zaza'laşmış, Türk kökenli insanlardı!...
Jandarmanın, o 1930'lu günlerde yaptığı gizli bir çalışmadaki bir yorumda, Alevilerin her yerde Hristiyanların en yakın dostu olduğu, benzer rituellere sahip oldukları, ocak başlarında muhabbet eden insanların arasındaki bir Hristiyan’ın hiç de yabancı sayılmadığı ve belki de bir çeşit itizal (akılcılık) yolu olan Gregoryanlığın, başka Hıristiyan mezheplerine göre Aleviliği daha ziyade okşayabildiği için üstün tutulduğu söylenmektedir! 
Atatürk Sevr Antlaşmasını alt edip, yürürlükten bir anlamda kaldırtırken, Lozan'da Musul Sorunu'nu çözemese de, gene de Lozan'dan ülkenin siyasi geleceği için çok önemli, görece bir başarıyla çıkmıştı!... Artık kuracağı cumhuriyet, o günkü Balkanlar, İtalya ve Almanya örneklerinde olduğu gibi; tek devlet, tek millet ve tek dil üzerine kurulacaktı... Asker-sivil sert bir otorite, merkezi bir yönetim, yer yer şovenizme kaçan bir ruh hali ancak ne tam milliyetçi, ne İslami, ne liberal, ne demokratik, ne Avrupalı ne de Asyalı; biraz da şartların zorladığı, bir yapı! Ve onun zamansız ölümüyle yeni yasal ve demokratik değişime de karşı duran! Merkezdeki asker-sivil bürokrasinin ve onun elitlerinin etkisinde yürütme ve yargı ve yarattıkları yeni ulusal burjuvazi ve de kapitalist elitlerin ve işbirlikçilerinin ağırlıklı denetiminde bir ekonomi! Ve bu yapı seksen altı yıldır, iktidarlar değişse de, tüm sıkıntılarıyla bu günlere kadar gelecekti...
Alpdoğan Paşa, bir araya getirdiği aşiret reisleriyle yaptığı toplantıda, tüm silahların ve birkaç çıbanbaşı kişinin teslimini ve Dersim'de daha önceden planlanmış, yapılması istenen ıslahatlara karşı çıkılmamasını, eğer karşı çıkarlarsa çok kan döküleceğini bildirmişti! Dersim'deki Kuzey Dersim aşiretleri toplantıda sessiz kalıp, itaatkâr görünseler de bu talebi kendi ölüm fermanları gibi gördüler! Bu istekleri kabul etmediler. Ankara'yla köprüleri attılar! Karakol basılıp, bir askeri birliğin tümüyle öldürülmesi ve stratejik bir köprünün yıkılmasıyla, merkeze resmen başkaldırdılar... Sonu acımasız ve çok kanlı trajik bir şekilde biten, planlanmış bir şekilde hava desteğiyle, isyancı aşiretleri yok edip diğerlerini de sindiren büyük bir askeri harekât ve 1946 affına kadar süren direniş de başlamış oldu...
Hasan Pulur, 2007 yılı Aralığında, Başbakan İnönü'nün 1935 yılının 21 Ağustos'unda, Cumhurbaşkanı Atatürk ve hükümete söylediklerini, yorumlayarak, işlediği konuyu, şöyle açıklıyordu:
"Vaziyeti az zamanda toparlayacağımıza, düşünülen tedbirleri tatbik edebileceğimize inanıyorum. Asırlık eksiklikleri düzeltmeye çalışmakla müteselli olabiliriz."
Başbakan İsmet İnönü bunu ne münasebetle yazmıştı?
Bu cümle, ileride çok meşhur olacak, açıklandığı için değil, belki de açıklanmadığı için meşhur olacak "gizli rapor"un son cümlesiydi.
İsmet Paşa, Atatürk'ün emriyle, 1935 yılında Doğu ve Güneydoğu illerinde bir geziye çıkmış ve gördüklerini, izlenimlerini Atatürk'e hükümete bir raporla aktarmıştı.
* * *
Bu rapor, uzun süre devletin üst katlarında "çok gizli" damgasıyla yatıp uyudu.
Uykudan uyanışı, ortaya çıkışı Saygı Öztürk'ün gazetecilik başarısıdır. (x)
Raporun tümünü okursanız, İsmet Paşa'nın endişelerini görür, burnunun ucunu göremeyen devlet adamları (!) yanında İsmet Paşa'nın geleceğe dönük tahminlerini "sanki birer kehanetmiş" gibi değerlendirebilirsiniz.
* *
İSMET Paşa Doğu'dan ve Güneydoğu'dan her zaman endişelenmiştir, Metin Toker'e göre Celal Bayar ve arkadaşları 1946'da Demokrat Parti'yi kurarken, onlara "Doğu'da parti teşkilatı kurmayın" demeye gelen tavsiyelerde de bulunmuştur.
İsmet Paşa'nın raporunda bulunan şu cümle dahi, onun endişelerinin ne kadar yerinde olduğunu ve geleceği isabetle değerlendirdiğini göstermeye yeter.
Peki, İsmet Paşa, o gün neleri görmekte ve ilerisi için neleri öngörmektedir
"Türkler ile Kürtler aynı okulda okumalıdır. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır.
Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır.
Düşman unsurlar içinde saldırgan olan teşkilat Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat subayları bunları çeteler halinde memleketimize saldırtmaya muktedirdirler.
Erzurum'un kalkınmasını az senelerde temin edebilirsek, kuzeyde hududa karşı, içeride Kürtlere karşı sağlam bir Türk merkezini kurmuş oluruz.
Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla, Kürdistan'ın meydana gelmesinden kaygılanmak yerindedir."
Bunlar İsmet Paşa'nın öngördüklerinden birkaçı, bir kısmı umumi müfettiş Abidin Özmen'in yazdıkları...
İsmet Paşa'nın raporu siyasi önlemleri belirtmiyor, sosyal ve ekonomik durum hakkında derin ve isabetli teşhisleri var.
* * *
HANİ "Devletin malı deniz, yemeyen domuz oğlu domuz" tekerlemesi vardır ya, alın bir örnek, hem de 1930'lı yıllardan.
Murgul bakır işletmesinin imtiyazını İngilizler almış, işletmişler, savaş bitince İngilizler gitmiş, işletme ortada kalmış. Hiç kimsenin aklı burayı işletmeye yatmamış, lakin soymakta herkes yarışmış.
İsmet Paşa şöyle der:
"Buranın hali bir trajedidir. Bugün hiçbir işe yaramayan enkaz yığını halindedir. 22 milyonluk servetten kalan tuğlalar, bacalar ve bazı duvarlardır."
Peki, bu tahribatı nasıl yapmışlardır?
Koskoca tesisi söküp hurda demir fiyatına satmışlardır.
İsmet Paşa anlatır:
"Mal müdürü müzayedeyle hurda demir satar, tahsildar 200 ton demir alır. İstanbul pazarında 2000 ton makine enkazı, hurda demir olarak satılmış. Nüfuzlu adamlar bu marifeti senelerce yapmışlar. Bizim devrimizde bu şeylerin olabilmesi insanın kanını dondurmaktadır."
İnsanın soracağı gelmez mi?
"Peki Paşam, siz bunları görüp yazdığınıza göre, soygunlara ne yaptınız?"
İzmir suikastında salkım salkım adam asarken bu yağmaya ne yaptınız?
Kanınızın donmuş olması yetmiyor ki!
* * *
İSMET Paşa’nın, raporu iyi niyetle bitiyordu:
"Asırlık eksiklikler düzeltilmeye çalışılacaktır."
Düzeltildi mi?
Eğer düzeltilseydi, önlemler alınsaydı 70 yıl sonra Kandil Dağı'nın tepesine "Türk Hava Kuvvetleri'nin en büyük taarruzu" yapılır mıydı?...''
(x) İsmet Paşa'nın Kürt Raporu, Doğan Kitap.
Savaş dönemlerinde, yukardaki yazıda da ifade edildiği gibi, bürokrasi ve eşraftan bir kesimin gaddarlıkları, rezillikleri, ahlaksızlıkları, gasp ve yağmacılıkları bir yana da, peki ''bu asırlık eksiklikler'' neydi, neler olabilirdi?...
Ortaçağ Azerbaycan tarihi uzmanı, Azerbaycanlı Prof. Oktay Efendiyev; Şeyh Safiyyüddin İshak Erdebili'nin (1202-1334) Zahediye'den geliştirip kurduğu Safeviye tarikatının askeri ve siyasi sinerjisiyle, torunu Şah İsmail'in devletleştirdiği ve XVI.-XVIII. Yüzyıllar arasında İran'a doğrudan egemen olan Safevilerin, bir Kızılbaş Türk devleti olduğunu söyler!
Bu gün Dersim’de, o yıllarda ölen ataları olan Kürt ve Zaza kökenli yazarların şöyle bir yaklaşım içinde oldukları gözlemlenir:
Bir kesimi Şeyh Said'in Seyyid Rıza ile ittifaka girememesinde, çok gerçekçi olmasa da, din ve mezhep farklılığının Şeyh Said'in bir tavrıyla ortaya çıkmasında etken olduğunu söylerler! Ama buna rağmen, Şeyh Said Elazığı alıp, ardından Diyarbakır'ı kuşattığında da, Seyyid Rıza'nın, Kalan aşireti reisi Ali Ağa'dan Erzincan'dan askeri bir gücün Diyarbakır'a gitmesinin engellenmesi için Erzincan'ı kuşatmasını istediğini, kendisinin de Hozat'ı kuşattığını, ordaki tutukluları geri alıp, ardından Pertek ve Bitlis'e inmeyi düşündüğünü, ancak Şeyh Said Palu'ya geri çekilince bundan vazgeçildiğini söylerler!...
Objektif olmaya çalışan diğer bir kesimi de, daha geçmiş zamanlara gidip, tarihsel bir süreci açıklamaya çalışırlar; Safevilerin etkisindeki, Şiilikle karışıp figür değiştiren, Zerdüşt dini ve Batınilikten de etkilenen Kızılbaşlığın ve bundan etkilenen Aleviliğin, aslında İslamla bir ilişkisinin olmadığını, Anadolu Aleviliğinin de İslam dışı bir inanç olduğunu vurgularlar!

Timur baskınından ve ardından Yavuz'un ( ve onun desteklediği Kürtler'in!) şiddetinden kaçıp kurtulan Babailer ve Safevi Kızılbaşlar'ın Dersim'e gelip yerleşmeleri ve buradaki eski kültürle harmanlanmalarıyla onlar, Dersim'de yeni bir süreci de başlatmış oldular... Merkezi Diyarbakır'da olan Akkoyunluların siyasi etki alanında da bulunan Dersim, Fatih Sultan Mehmet’in 1473 tarihinde Otlukbeli'nde Uzun Hasan'ı yenmesiyle ve onun Diyarbakır'dan Tebriz'e çekilmesiyle bir darbe daha aldı!... Çünkü Dersimli aşiretler bu savaşta Uzun Hasan'ın yanında yer almışlardı! Zaten Akkoyunlu devleti de sınır olarak, İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Mezopotamya'nın önemli bir kısmını denetliyordu...

Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar' ca Teke Yarımadası' na gizlice bu inancı yaymak için gönderildiği söylenen Hasan Halife' nin zaman içinde yaptığı çevre, Anadolu'daki Türkmenlerin ve köylü kesimin ekonomik sıkıntılardan kurtulamaması, salınan vergileri ödeme gücünden yoksun olmaları ve biraz da bu yüzden onları vergiden uzak tutacağını müjdeleyen Şah İsmail'in şeyhlerine otorite olarak biat etmeleri, timarların sipahilerin elinden alınmasının getirdiği yoksulluk ve hoşnutsuzluk ve burda doğan oğlu Şah Kulu' nun Osmanlı'nın zayıfladığı bir süreçte çıkardığı isyan, ilerde Dersim'in de etkileneceği olumsuz bir süreci başlattı!...
Şah İsmail bu coğrafyayı ele geçirmek, yapılan propagandalarla hakim dinsel ideolojiyi de yıkmak ve halkı kendine biat ettirmek isterken, Şahkulu'da, Osmanlıyı bu şekilde bir ''Kızılbaş Hareketi'' başlatarak ele geçirmeye çalışıyordu!... Kazandığı askeri başarılar da bu egemenlik hayallerini destekliyordu!... O padişah II.Bayazit'in öldüğünü ve oğullarının taht kavgası içinde kalıp, devletin zayıfladığını düşünüyordu...
Sonuç olarak, başaramadı ve yenildi; yaralanıp öldü... İran'a çekilmek zorunda kalan Şahkulu'nun başsız kalan kuvvetleri, Şah İsmail'in bölgesinde kervan soyup, halka zarar verip maksadı aşınca, bu kez Şah İsmail tarafından Kızılbaşlıklarına bakılmadan, temizlenip, yok edildi!
Yavuz Sultan Selim Şah İsmail'i halletmeden bu işin çözülmeyeceğini biliyordu... 1517’de, Doğu seferiyle, Çaldıran'da bu işi bitirdi... Safevi devletini bölgeden çıkardı... 40.000'den fazla Kızılbaşı'da ölüm, hapis ve sürgünle tasfiye etti... Bunların idam ve hapisten kaçabilen bir kısmı da zor ve korunaklı bölge olan Dersim'e sığındılar!... Burdaki biraz daha farklılaşmış Alevi aşiret kültürünün yerel bir senteze oluşmasına da katkı sundular!.
 Yörenin yazarlarından Seyfi Cengiz, Dersim'le ilgili çalışmasında şu yorumu yapar:
DERSİM SİSTEMİ:
OTONOM DERSİM VE DERSİM KOMÜNÜ

Otonom Dersim’de 38‘e kadar birçok aşirette Komün hayatı vardı. Dersim Komünü’nü var eden koşullardan biri beş asırlık İslami kuşatmaydı, bu kuşatmanın dayattığı sürekli savunma ve direniş zorunluluğuydu. Bu özgün koşullar kavranmadıkça Dersim Komünü anlaşılmaz kalır. Dersim’de komünal yaşam tarzı ilkel aşiret evresinden çok bu koşulların dayattığı bir sonuçtu. Müslüman kuşatması altındaki Kızılbaş Dersim, ünlü ütopyalardakine benzer bir ada görünümü sunuyordu.

İç kesimlerde hemen her aşiretin kendi aşiret adıyla bilinen sınırları belli bir bölgesi vardı. Bu bölgede toprak, orman, otlak, mera tüm aşiretin ortak mülküydü. Bu bölgeden taşınan biri evini başka aşiretten birine vermezdi. O aşiretin üyesi olmaktan ileri gelen haklarını devredemezdi. Her aşiretin ve kabilenin kendi içinde bu aynı ortakçı ilişkiler egemendi. Belirli kabilelerin yerleşik bulunduğu köy toplumunda bu aynı model yürürlükteydi...''

Tarih bilimcisi Mustafa Akdağ' da, yukardaki bu 40.000 rakamına şüpheyle yaklaşarak, konuyla ilgili şunları söylemektedir:

"Şah İsmail'e bağlılıkları, sadece dini inanç olma çizgisini aşarak para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, kızılbaşlık propagandası yapmak ve Şah'a casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başladı; yakalananlar suç derecesine göre ya yerlerinden sürülüyorlar (özellikle Rumeli tarafına) ya da hapis ve idam ediliyorlardı!...

Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Mohaç savaşı sırasında gene Anadolu'da isyanlar çıkarken, Doğu Anadolu'da da Safevilerin saldırılarından dolayı gene kanlı olaylar oluyordu!... Şah İsmail'in başlattığı bu olumsuz süreçden Anadolu Alevileri de büyük ölçüde zarar görmeye başlamıştı... Heteredoks Türkmenler' in Safevilere yönelmesi, Sünni Kürtlerin de Osmanlıya yönelmesi(!), etnik yapıda onarılması zor yaralar açmış, Türkmen babalarını kucaklayan, ordusunda Hacı Bektaş Veli kudsiyetini yaşatan Osmanlı, Şahkulu ayaklanmasıyla başlayan olumsuzluklar içinde Alevileri de karşısına alıp, onlarla sert, uzlaşmaz bir tavır içine girmiştir...

Şah İsmail'de Tebriz'e girdiğinde daha sert yöntemlerle suçsuz 20.000 insanı yok etmiş, gene Sufi ve Sunni kökenli ulema ve bilim insanlarını da katletmiştir!... Gene Sünni ve Türkmen, Akkoyunlu, 40-50.000 insanı kılıçtan geçirttiği söylenir!... Tarih bilimcisi Ira Lapidius, Şah İsmail'in, çoğu Sünni olan İran'da, İslam tarihinde eşi az görülen bir zulümle, 12 İmam Şiiliğini dayatıp, İran'ı Şiileştirdiğini söyler!...

Yukarıda da değindiğimiz gibi, İttihat ve Terakki döneminde de savaş ve kırımdan kaçan bazı Ermeni köylülerinin Dersim'e sığınarak Alevi kültürü içinde saklandıkları ve o kültürle bütünleştikleri de olmuştur! Ve 1916 yılının martında, Birinci Dünya  Savaşının içinde, Osmanlı Doğu Cephesi'nde Ruslar ve işbirlikçileri Ermenilerin kurduğu Ermeni tugayıyla savaşırken, ilginçtir; onların da desteğiyle (!) Ovacık’ta , bir mini ''Kırmanci Hükümeti'' kuruldu!

Bu arada, Kürt Ulusalcıları da askeri ve siyasi gelişmelere karşı ayrı bir bağımsızlık hareketini , Ermenilere öykünerek , İttihat ve Terakki tarzı bir örgütlenmeyle başlatmışlardı! Osmanlı Genel Kurmayı 16.Ordu komutanı Mustafa Kemal Paşa'yı bu hareketi bastırmakla görevlendirmiş, o da aldığı önlemlerle olayın çok yayılmasına imkan tanımamıştı! Sonra bu görevi bir başka subaya devrederek, cepheye, emperyalistlerle savaşmaya gitmişti! O yıllarda Şeyh Mahmut yönetiminde Kürt aşiretleri de, topraklarını korumak için Musul'da İngiliz emperyalistleriyle orantısız bir savaşı yürütmeye çalışıyorlardı!

Komintern, Anadolu'da gelişmeye çalışan bu devrimci süreci ve karşısında yer alan hareketi şöyle yorumluyordu:

"Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir...''

Çıbanbaşı olarak tanımlanan bazı Kuzey Dersim aşiretlerinin cumhuriyet hükümeti nezdinde kendileri hakkında, sonunda olumsuz görüşlere yol açmalarının Yunanlılar'ın Anadolu'ya çıktıkları bir zamanda(!) yapılan Koçgiri başkaldırısı dışında (ki bu başkaldırıyı yapanlar, talepleri yerine getirilmezse, bu başkaldırı hareketini bütün Doğu Anadolu ve Diyarbakır'a kadar yaygınlaştırmakla Ankara'yı tehdit ediyorlardı ve zaten asıl amaçları da Sevr'e dayanarak, Koçgiri, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis ve Van’ı da içine alan bir Kürt devleti kurmaktı!) en önemli nedeni; ağırlıklı olarak eski Kürt emirliklerinin soyundan gelen dönemin bazı Kürt aydınlarının soruna ulusalcı yaklaşımlarının yanı sıra, bu aşiretlerin geçmiş dönemlerden beri başlarına buyruk, özgür bir yaşamdan yana olmaları, ağalık düzeni içinde merkezi hükümete asker ve vergi vermeden yaşamalarını sürdürme istekleridir!...

Bu yeni kurulmakta olan ve dağılan imparatorluğun Balkanlar'dan ve Kafkaslardan oralarda yapılan kırımdan, çok kısa bir zaman önce ve bu kırım sürecinde kurtulup gelen, milyonlarca insanın Anadolu coğrafyasına sığındığı büyük bir demografik hareketin ertesinde, gene de yüzü Batı'ya dönük bir şekilde kurulmaya çalışılan bir ulus devlet için, varlığına tehdit oluşturan(!), devlet içinde başka bir devlet kurma anlayışı, doğal ki kabul edilebilir değildi!

Bu yüzden benzer nedenlerden daha önce Osmanlı'nın da yaptığı gibi, bu birinci harekâtın bitiminde de, Dersim merkezde teslim olmuş ve toparlanmış aşiret bireylerinden onar kişilik(!) 347 aile, batıdaki; Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli gibi illere sürgün ve iskan edilmişlerdir!

Koçgiri Harekâtı'ndan sonra Dersim'e kaçan ve ilginç ve birazda karanlık bir siyasi kişilik olan(!) Baytar Nuri Dersimi ve Alişer' i bölgede koruma altına alan ve ilerde Nuri Dersimi'nin dış devletlerle olan yazışmalarında ''Dersim Generali Seyyid Rıza'' , olarak anılacak Seyyid Rıza, bu insanların bölgedeki aşiretleri ulusal davaları uğruna birleştirme gayretlerine büyük destek verdi... Onların bilgi ve deneyimlerini, kendi siyasi hedefleri için de kullanmayı bildi...

On binlerce sivili ölümü ve bir insanlık dramına dönüşen bu harekâtın çıkış noktası, daha önce de değindiğimiz gibi, bir karakolun basılması ve karakol birliğindeki 34 kişinin şehit edilmesiyle ivmelenir!

Genel Kurmay başkanlığı bölgede yaşayanların anlayacağı farklı dillerde broşürler hazırlayıp, 7.Mayıs.1937 tarihinde uçakla insan yoğunluğunun olduğu çeşitli bölgelere bu broşürleri atar... Bu broşürlerde şöyle bir metin vardır:

"Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçinizde bunu anlamayanlar çoktur ki, ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler için sizi kurban vermek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti, bu gereği bildiği içindir ki, sizlere son ihtarını yapıyor! Onun size son şartları şudur: Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümetine teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümetinin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk  ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir..."

Komintern, 17.Ağustos.1937 tarihli resmi yayın organlarında; 1930 yılı isyanının da arkasında da, Sovyetlere karşı bir savaş üssü(!) olarak hizmet vermesi için bölgede bir ''Kürt Devleti'' nin kurulmasını isteyen İngilizlerin var olduğunu, bir makaleyle yayınlar... Ancak Dersim isyanında doğrudan böyle bir şeyin var olması söz konusu değildir.. . Gene de kuşatma ve hava bombardımanı isyancıları zor durumda bıraktığında, Seyyid Rıza'nın, Baytar Nuri (Dersimi...)'nin bölgeden çıkıp siyasi bir yardım almaya çalışmasını istediği söylenir!...

12.Mayıs.1937 yılında, 4.Genel müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan komutasındaki birlikler, başlayan isyana karşı, maksadını ileriki zamanlarda çok çok aşan(!) ''tedip ve tenkil'' harekâtını başlatır. Başkaldırıp, karşı koyan aşiret köyleri yakılıp, yıkılır, gaz bombalarıyla mağaralara sığınan insanlar zehirlenir, ele geçirilen aşiret bireyleri yaşlı, kadın, çocuk demeden makinalılarla taranır!.. Hava bombardımanıyla şiddetle desteklenen bu askeri kuşatma harekâtının sonunda; on binlerce insan kırılıp, canından olur ve önemli bir kısmı da bölge dışına çıkartılır... Harekâtın birinci bölümü 17.Eylül.1937 tarihinde sona erer. Seyyid Rıza , oğlu, kardeşi ve yakınları tutuklanır ve bunlardan yedisi başta Seyyid Rıza ve oğlu olmak üzere hızlı bir şekilde yargılanıp, Atatürk Elâzığ’a gelmeden acilen idam edilir!...

Onun idamından sonra da devam eden direnişler, 1938 yılında gene bir başkaldırıya neden olur. 1938 Haziranında, bölgeyi boşaltmamak için direnen Keçel, Koçal, Kör Abbas ve Bal aşiretleri de direniş gösterir!... Ve bu direnişler, daha da sert bir şekilde büyük kırımlarla Eylül 1938'de bastırılır ve sürgünler de devam eder... Yüksek dağlara çekilen Demenan aşiretinden geriye kalanların silahlı direnişi, üç-dört yıl daha sürer! Bölgeye girişler daha önceden yasaklanıp, özel izne bağlanmıştır ki, bölgeyle olan siyasi duyarlılık, günümüze kadar bir şekilde devam ederek gelir!

Harekât devam ederken Amerikan maslahatgüzarı, ABD dışişlerine, 25.Haziran.1937 tarih ve 288 sıra no ile aşağıdaki raporu göndermektedir:

"AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ BÜYÜKELÇİLİĞİ

(İstanbul, Türkiye, 25 Haziran 1937r)

Konu: Daha önce Dersim olarak bilinen Tunceli vilayetinde baş gösteren Kürt aşiret isyanı.

Sayın Dışişleri Bakanı; Washington D.C.

Daha önce Dersim olarak bilinen Tunceli vilayetinde başgösteren bir takım karışıklıklara yönelik olarak, Başbakan General İsmet İnönü' nün 14 Haziran 1937 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi oturumunda yaptığı konuşmanın bir tercümesini ekte takdim etmekten kıvanç duymaktayım. Ankara ve İstanbul'da birkaç haftadan bu yana, Dersimde meydana gelen ciddi mahiyette bir ayaklanmayı bastırmak üzere hükümetin ülkenin bu bölgesine önemli miktarda asker yığmakta olduğuna ilişkin rivayetler dolaşmaktadır.

Türkiye'nin doğu bölgesinde yeralan Dersim, yüzlerce yıldır hükümet için ciddi bir problem teşkil etmeye devam ediyor ve son on yıldan bu yana en az dört isyan baş-göstermiş bulunuyor. Dağlık olan coğrafi yapısından ötürü bölgenin erişilmesi güç bir konumda bulunması ve bölge halkının geri kalmışlığı problemin temel hatlarını oluşturmakta. Bu bölgede hüküm süren sert iklim koşulları toprağın işlenmesinde önemli güçlükler yaratıyor. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil komşu vilayetlerde ikamet edenler de bundan etkileniyor. Toplumun sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor ve geniş halk yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri temin ediyor. 1854 yılı itibariyle Osmanlı hükümeti siyasi reformlar getirmeyi denediyse de fazla başarı gösteremedi. Türk hükümeti ekonomik bir açıdan yaklaşarak problemi çözmeye çalışıyorsa da, yöre halkı yollar, köprüler, okullar vs. yapılmasına karşı koyuyor. Kürtlerin yoğun
oldukları bu bölgedeki insanlara Türkiye'nin diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerden daha değişik gözle bakılıyor. Zira bunlar, diğerlerinin aksine geliştirilen reform hareketlerine rağmen karakterlerini korumada çok ısrarlı görünüyorlar.

En son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik koşullarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programını daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından baş atıldı. Rus yapısı bazı silahların ele geçmesi hareketin komünist kışkırtıcılar tarafından teşvik edildiğini gösterdiği şeklindeki rivayetlere karşı daha yoğun olan düşünce ise, bu silahların Rus ihtilali sırasında bölgeye gelenler tarafından bırakılmış olduğu biçiminde. Bu hareketin Suriyeli kışkırtıcılar tarafından başlatılmış olduğunu ileri süren görüşleri destekleyici kanıtlar mevcut değil. Gerçekte, Dersimde geçerli koşulları bilen ve gelişmeleri iyi takip edenler, bu problemin izahında yabancı güçleri katmıyorlar.

Yerel basına göre ayaklanma, Generalin aşiret reislerini Erzurum'da toplayarak, onlara hükümetin bölgede yol ve diğer şekillerde girişeceği ıslah programını tanıtması üzerine başladı. Müzakereler esnasında aşiret reisleri her ne kadar dostane ve anlayışlı görünüyorlardıysa da toplantıdan sonra, bölgede sahip oldukları iktidarın elden gitmesi tehdidi karşısında, dönüş yolları üzerinde yer alan bütün köprüleri havaya uçurdular.

Bunu takiben hükümete bir ültimatom göndererek Türk idaresine, ancak, Dersim'de jandarma bulundurulmaması, yeni köprülerin inşa edilmemesi, bölgede yeni bir idari gücün ihdas edilmemesi, silahlarının ellerinden alınmaması ve vergilerini hükümetle kendi aralarında yapılacak müzakerelerde elde edilecek sonuçlara göre ödemelerine izin verilmesi şartlarıyla itaat edeceklerini bildirdiler.

Bu inatçı davranışlar hükümetin enerjik olarak harekete geçmesine neden oldu. Mıntıkaya kuvvet gönderildi ve aşiret reislerine karşı savaş başlatıldı. İsyancıların çoğunun kısa bir süre içinde teslim oldukları iddia edilmekle beraber, reislerden Seyit Rıza adlı biri, adamları ile birlikte ülkenin ulaşılması güç bir kısmına çekildi. Çekildiği mevziler, ismine yukarıda temas edilen, Pilot Sabiha Gökçenin başarılı bombardımanlarına kadar zapt edilmezliğini korudu. Seyit Rıza'nın kendisi ise halen serbest vaziyettedir.

Başbakan, 14 Haziran 1937 tarihli konuşmasında her ne kadar ayaklanmanın bastırıldığını söylemekte ise de, bunun ne derece doğru olduğu henüz açıklık kazanmamıştır. Ayrıca, bu özel olayın kapanma ihtimali olmasına rağmen, bu huzursuzlukları doğuran sebeplerin ortadan kalkması için aylar, belki de yıllar geçecektir. Hükümet, bu bölge halkının bir kısmına Türkiye'nin diğer yerlerine nakledilmekte olduğunu, köprü ve yol yapımı ile ilgili bir programı başlattığını ve bölgeye medeniyetin götürüleceğini ilan etmiştir.

Dersimin, hükümetin karşılaştığı en fazla organize olmuş bir mukavemetin merkezi oluşuna rağmen, genel olarak doğu vilayetleri, sonsuz güçlükler arzeden problemlere sahiptirler ve ülkenin bu bölgelerinde üst düzey yetkililerince birçok teftişler düzenlenmiştir.

Başbakan General İsmet İnönü bir yıl kadar önce bölgeyi gezmiş ve yapılacak çok şey olduğunu söylemiştir. Yine, İçişleri Bakanı ve Halk Partisi başkanı Şükrü Kaya doğu vilayetlerini ziyaret ederek Hükümete bir rapor sunmuştur. Bu raporda Dersim vilayetlerindeki vahim durumun tasvir edildiği söylenmektedir.

Yakın zamanlarda 8-13 Haziran 1937 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı Atatürk Erzurum 'a kadar gitmiş ve doğu vilayetlerinin valileri ve askeri yetkilileri ile konuşmuştur. Şüphesiz ki Atatürk onlardan bölgede yaşayan halkın dikkatle gözlenmesini istemiş ve bu seyahat milletin dikkatinin bu bölgelerdeki sorunlara çekilmesini sağlamıştır.

Şüphesiz hükümet, doğuda özellikle Dersim'de nizamı sağlama hususunda yalnız ülkenin iç düzeni bakımından değil, fakat muhtemelen gayrı memnun unsurların komşu ülkelerden gelen kışkırtıcılara yol gösterebileceğinden dolayı da ciddi endişelere sahiptir. Saygılarımla

G. Howland Shaw Maslahatgüzar"

İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, Seyyid Rıza'nın idam sahnesini şöyle anlatır: '' Seyyid Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu... Ama Seyyid Rıza (kendi dilinde) meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ''Evladi Kerbelayimi. Be günayimi. Ayibo. Zulimo. Cineyeta!” “ Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız. Ayıptır, zulümdür, cinayettir!.'' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap, rap yürüdü. Çingeneyi itti! İpi boynuna geçirdi!.... Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu ve kendini astı! ''

Gece yarısıydı ve takvimler, 15.Kasım.1937 tarihini gösteriyordu...

Bir söylenceye göre, gömüleceği yer türbe olmasın diye, cenazesi yakıldı! Ancak bir başka iddia da, cenazesinin yakılmayıp, bu güne dek açıklanmamış, bilinmeyen bir yere gömüldüğüdür!...

19.Kasım.2009 / Perpa, 11

 

 

5 Mart 2014 Çarşamba


Dersim İsyanı ve Dersim gerçeği...(1937-1938) 1
Zeki Etferat*
*Yazarın daha önce Milliyet blog'da yayınlanan bizce önemli çalışmasının 1. bölümü
''Dersim dört dağ içinde/ Gülü bardağın içinde/ Dersimi hak saklasın/ Bir yârim var içinde...''
 1937 yılındaki, resmi Komintern belgelerinde, son Dersim İsyanı'nın başlama nedenleri şöyle yorumlanmaktaydı:
"Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır... Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyleki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır... İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti... İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur."
Dersim İsyanı' nı anlayabilmek, daha objektif yorumlayabilmek için bu isyana kadar gelen uzun siyasi süreci de, bilebilmek gerekmektedir...
Biz de elimizden geldiğince, bu süreci eksiltmeden kısaltarak, iki bölüm halinde sizlere ulaştırmaya çalışacağız...
Bu günkü PKK'nın öncülü olan Hoybun (XOYBUN) örgütü, Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Anadolu coğrafyasında savaş ve silahlı ayaklanmayla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da ''Bağımsız Kürdistan'' kurmayı hedefleyen milliyetçi, askeri bir örgüttü...
1927 yılında Beyrut’ta Taşnak örgütünden Vahan Papazyan'ın evinde kurulan bu örgüt de, Dersim harekatından kurtulmuş kişiler de vardı... Ve örgüt, bu günkü PKK'ya örnek teşkil ediyordu...
Ve taktik gereği, emperyalizmin üçe böldüğü ve diğer Kürt Aşiretlerinin yaşadığı İran dışında, Irak ve Suriye'yi de kardeş(!) ülke ilan ediyorlardı... Ancak, Bolşevikler bu örgütü emperyalizmin örgütlediği bir yapılanma olarak tanımlayıp, örgüte karşı tavır aldılar!..
Kürtlerin yaşadığı vilayetlerde sıkıyönetim öneren, Takrir-i Sükûn Kanunu iki yıl için çıkarılmıştı... Bu sürecin sonunda, İsmet İnönü'nün "Bölgede daha güçlü bir yönetim(!) gerekmektedir inancıyla" yaptığı önerme sonunda, 25.Haziran.1927 tarihinde, " Umumi Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun" kabul edildi...
Günümüzdeki "Olağanüstü Hal Valiliği" ne benzeyen bu müfettişlik, Kürt İsyanlarının çıkış ve yayılma noktaları kabul edilen, Elâzığ, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbakır, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı... Ülke genelinde dört müfettişlik kuruldu. İlki Şeyh Said İsyanı' ndan sonra, ikincisi Trakya'da, üçüncüsü, 1935'de Hoybun Örgütünün yönlendirdiği, büyük Ağrı İsyanı süreci içinde; Erzincan, Erzurum, Kars ve Ağrı'yı kapsayacak şekilde kuruldu...
1936 yılında, Dersim İsyanı öncesinde kurulan dördüncüsü de, Erzincan, Dersim, Elazığ ve Bingöl’ü kapsıyordu...
4.Umum Müfettişliğine atanan kişi, ilginçtir; Batı’dan Anadolu'ya Yunan taarruzu başlarken, Nuri Dersimi' nin kışkırtıp başlattığı, Koçgiri Ayaklanması'ndaki -ki İsyanı bastırmaya giden 6.Süvari Alayı baskına uğrayıp, komutanları olan Binbaşı Halis Bey, düzmece bir mahkeme sonunda isyancılarca idam edilmişti ve Ankara bunu unutmamıştı!..- karşı harekatın sansasyonel kişisi olup, yaptığı gereksiz kıyımlarla, meclisi ayağa kaldıran meşhur Nurettin Paşa' nın, oğlu(!) olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan' dır!... (Bazı kaynaklar kendisi gibi sert karakterli bir damat, bazıları da kızından olan torunu, olarak söz etmektedir...) Ve ilginçtir; Nurettin Paşa'nın babası 4.Ordu komutanı Müşir İbrahim Paşa' da , 1909 yazında I. Dersim Harekatı'nı yapan paşadır!..
Dersim Harekatı; başlangıçta toplu askeri ölümlerin de tetiklemesiyle, isyancılara ve isyana katılan aşiretlerdeki sivillere karşı, insani açıdan, ayrımsız, ağırlıklı olarak esirsiz, trajik sonuçları olan ve bölge insanının bir kesimine, savaş süreci içinde, maalesef gayri insani durumların yaşatıldığı , kırımların olduğu, kuşaklar boyu acısı duyulacak, insani açıdan utanç verici durumlar da gösteriyordu...
Atatürk, çoğu görüşlerini paylaştığı, İngiliz bilim insanı , tarihçi Herbert George Wells'in, ''The Outline of History'' adlı çalışmasına özel bir önem vermiş, Söylev' in 521. sayfasında bu çalışmaya ciddi bir göndermede bulunmuştu!..
Bu, onun dünya, bölge ve ülke siyasetine bakışını ve öngörüsünü, bize biraz olsun göstermektedir...
1927 yılının Ekim ayında yapılan, Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde söylediği nutkunda, şöyle diyordu:
''Baylar. İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce bir tarih kitabı yayınladı. Bu kitabın son sayfalarında, ''Dünya Tarihinin Gelecek Evresi'' başlığı altında bir takım düşünceler vardır. Bunlar, Birleşik bir Dünya Devleti kurmak konusuyla ilgilidir.
Wellls bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor; adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor.
Wells, 'bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse, ulusların üstünde bir kuvvet yaratılmazsa dünya yok olacaktır' diyor. Ve şu düşünceleri ileri sürüyor:
“Gerçek devlet, çağımız ileri yaşama koşullarının zorunlu kıldığı, Birleşik Dünya Devletinden'den başka bir şey olamaz. Kuşku yoktur ki, insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklardır” diyor.
Ayrıca, insanlığın dayanışması ile ilgili büyük düşün gerçekleşebilmesi için, ne yapmak, neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediğini; saldırgan bir dış siyasa geleneği olan devletleri, bir dünya birleşik devletinin güçlüklerle temsil edilebileceğini ileri sürüyor.
Wells'in düşüncelerini de burada anmak isterim:” Avrupa ve Asya'nın artan gereksemeleri ve uğradıkları yıkımlar, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir ölçüde birleşmelerine yarayacaktır. Olabilir ki, dünya ölçüsünde bu birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılır.''
''Baylar, bütün insanlığın, görgü, bilgi ve düşünüşte olgunlaşması, Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek, yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş katkısız ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimleri arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağulayan kötülük etmenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleştirilmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün, tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz.''
O günlerde Britanya'nın denetimindeki Mısır ve Suudi Arabistan’da, İslam Birliği kurulması yolundaki görüşlere karşı, Atatürk sözlerine şöyle devam ediyordu:
''Türkiye'ye tebelleş olmamaları koşuluyla, halifecilerin Müslüman Birliği kurmak isteyenlerin gönüllerini hoş etmek için bizde de az çok buna yakın bir kuram ortaya atılmıştı. Ortaya atılan kuram şu idi:
Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve dünyanın başa yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları, gelecekte herhangi bir gün, kendi başlarına buyruk bir duruma gelirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse, çağın koşullarına uygun nitelikte bir takım uzlaşma ve birleşme ilkeleri bulabilirler.
Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden alacağı ve sağlayacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu Müslüman bağımsız devletin yetkilileri bir araya gelip bir, Kongre' yapacaklar; böylece falan falan Müslüman devletler arasında şu ya da bu ilişkiler kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir meclis kurulacaktır
Bu Meclisin başkanı, 'Birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir' diye bir karar alınırsa, işte o zaman istenirse, o 'Birleşik Müslüman Devleti' ne 'Halifelik', başkanlığa seçilecek kişiye de , 'Halife' adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası işlerini yönetip, yürütme yetkisi vermesi, akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir!...''
Şeyh Said 1925 yılının Ocak ayında, Şubat ayında isyana katılacak Kürt liderleriyle yaptığı konuşmada, şu fetvayı veriyordu:
''Bizler ve Türkleri birbirine bağlayan sadece din kalmıştı!... Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı!...'' diyordu!... Atatürk’te, ''En doğru, en hakiki tarikat, medeniyetler tarikatıdır!...'' diyordu.
O günlerin siyasi ve toplumsal ortamında söylenenler bu gün de geçerli miydi?... Bu topraklarda yüzlerce yıldır sürdürülen ve aynı zihniyetle, Osmanlıdan Cumhuriyet hükümetlerine devredilen tehcir politikası sonunda; Rumeli, İç Anadolu, Teke Yarımadası, Ege ve de Akdeniz kıyılarına tehcir edilen Kürtler ve Zazalar, olası Kürt Ulus devletinin kurulacağı Doğu Anadolu'ya geri mi döneceklerdi!... Bu hakikate uygun muydu ve de mümkün müydü?...
Örneğin; en iyimser hayalle, günümüzde, bir sabah evinin kapısına eşyalarını Doğu'ya taşıyacak, bir yük kamyonunun geldiğini gören, Çorlu'da fabrikası, İstanbul'da evi, Bodrum'da yazlığı, Mazgirt'te de bir köy evi olan, çocukları başka kültürlerden insanlarla yeni hayatlar kurmuş; Trakyalı bir Türk, bir Boşnak, bir Arnavut, ya da bir Çerkez'le evlenmiş ve ayrılıkçı hareketi de duygusal bir şekilde kalben ve gerektiğinde madden destekleyen Kürt ya da Zaza kökenli bir insan olsaydınız; o anda, ne düşünürdünüz, ne yapardınız?...
Atatürk, 1930 yıllarında Avrupa'da kimi siyasi liderlerin ''Irkçılık ve ''üstün ırk'' kavramlarını, devlet başkanı olarak yürüttükleri bir siyasaya dönüşmesini ciddi bir şekilde izlemiş ve kendi gerçeğinde yorumlayabilmek için, zamanın kuramcı ve düşünürlerinden, başta J.A.Gobineau olmak üzere, E.Pittard ve A.C. Haddon'nun yapıtları üzerinde çalışmıştır!...
Ayrıca Atatürk'ün; ''Doğu Sorunu' 'ile ilgili de, başta Karl Marx olmak üzere; Albert Sorel, Pasha Sadyk, Edouard Driault, Tollemache Sinclair ve Max Sılberschimidt 'in ünlü yapıtlarıyla birlikte bu konuda, yüz civarında çalışmayı gözden geçirdiği söylenir!...
İmparatorluk döneminde yüzlerce yıl Ocaklık, yurtluk olarak, özerk sayılacak bir şekilde yönetimsel yapıya sahip olan Dersim halkları da, Tanzimat sonrası, yaşadıkları bölgenin güneydoğusunda ve güneyinde, Bedirhanlıların görüp yaşadıkları, merkezileştirilme sürecine alındılar...
Ve bu bölgede bağımsız, hiçbir mecburiyete bağlı olmadan bu güne kadar özgürce yaşamış olan aşiretler de doğal olarak, bu batı eksenli bu yeni süreçten memnun kalmadılar!... Tanzimat'tan, Sevr'e (!) kadar olan yetmiş yıl içinde, küçüklerini saymazsak yalnız bu bölgede sekiz büyük isyan çıkardılar!...
Ziya Gökalp'le kurtuluş sürecinde, Kürtler ve Kürt aşiretleriyle ilgili çalışmaların bir rapor halinde Mustafa Kemal Paşa'ya sunulmasıyla başlayan bu bölgeyi raporlama süreci, asker-sivil bürokratların Atatürk'ün ölümüne kadar , ona verilen birçok raporla devam etti!... Bu raporlar; Diyarbakır valisinden, umumi müfettişlere, Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya'dan, Ekonomi Bakanı Celal Bayar'a ve Umum Müfettiş Abidin Özmen'in ''Şark Meselesi'' raporundan, Başvekil İsmet İnönü'nün (!) raporuna kadar da devam edecektir!...
Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya' nın, soruna ve olaylara nasıl yaklaşıldığına ışık tutacak raporunun, İnönü’ye sunulan, tarafımızca müdahale edilmemiş, tam orijinal metni aşağıdadır:
“T.C. Dahiliye Vekaleti
Hususi Kalem Müdürlüğü
Yazıldığı yer: Elâziz Kaleme geldiği 19.11.931
Tarihi : 18/11/931 Açıldığı 19/11/931
Numarası : 32
Dahiliye Vekaletine,

I) Başvekil paşa hazretlerine arz olunacaktır.
Arapkir hususiyle Kemaliye’nin Dersim Kazalarına civar halkının Dersim’lilerden çektiklerini dinledikten ve gördükten sonra Dersim meselesiyle yakından alakadar olmamak mümkün deyildi. Elâziz’e avdette Umumi Müfettiş ve Vali beyfendilerle Kâzım, Kenan ve Osman paşalarla birlikte Çemişkezek, Hozat, Pertek ve Mazgirt kazalarına gidildi. Siirt mebusu Mahmut Bey’de refakat lütfunda bulundular. Dersim’i daha iyi görebilmek için ovacık ve Nazimiye’ye ve dersim’lilerin tecavüz ve taarruzlarının zararlarını iyice anlayabilmek için de Kigi, Kemah ve Erzincan’a hatta Kangal’a kadar gitmek lazımdı. Vakıt ve mevsimin buna müsait olmaması
(…) noksanın idare rüesasından aldığım malumatla ikmaline çalıştım.
Bu havali ve buraların hali zati devletlerinin tamamiyle malumudur. Yalınız maruzatıma bir mukaddime olmak üzere arzetmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kat’i surette hallinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli ve zaman geçtikçe hali müşkilleşecek ve zararı artacak bir vaziyet almış olmasıdır.
Dersim’i ihata eden kazaların yüz elli bin nufusluk halkı Dersim’lilerin mütevali ve mütemadi taarruz ve tecavüzlerinden gittikçe daha ziyade mutazarrır olmaktadırlar. Dersim’e yakın olan muhitlerin kazanç ve hayatları Dersim’lilerin ayakları altında her gün çiğnenmektedir. Toplu, büyük çetelerin köy basması suretiyle götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, yollar kesmesi son aylarda âdî vakalar sırasına geçmiştir. Dersime’ yakın yerlerdeki halk malından, canından emin olmadıkları gibi manevi cesaret ve mukavemetlerini de kaybetmiş bulunuyorlar. Bu yakın çenberin, harici muhiti de cezasız kalan ve bu vakaların tesiri altında ziraat ve ticaret noktasından maddeten mutazarrır ve asayişsizlik yüzünden manen muztariptirler.
II) Dâhiliye Vekaletine
Dersim’in içinin arzettiği manzara bundan daha az acı ve acıklı deyildir. Bir defa Dersim’in Çemizkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarındaki umumiyetle Türkler ve aşiret hayatını terk ederek silahları alınan çiftçiler tamamiyle Dersim’lilerin nufuz ve tehditi altındadırlar.
Devlet’e asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için garp ve şimal aşiyretlerine vergi vermek mecburiyetinde oldukları gibi her gün de soyulmak ve öldürülmek tehlikesindedirler. Soyulan pek çoktur. Öldürülenler de vardır. Köyünden tarlasına gidemiyen ve yahut şehre iltica eden köylüler pek çoktur. Dersim’in mütecaviz ve mütearrız aşiyretleri de birbirlerine karşı hasım ve küskün bir vaziyettedirler. Aralarında müsademe, mukatele ve hırsızlık daimîdir. Dahilde hükümet ve teşkilatı, zabıtası, mahkemesi bir heyûladan ibarettir. Bu makanizma hükmünü ancak silahsız ve muti halk üzerinde müessir olabildiğinden nufuz ve saltasını bunlar üzerinde yürütmektedir. Dağdaki şakilere ve aşiyretlere karşı hiçbir emrini ve hükmünü infaz edememektedir. Makûs bir netiyce olarak hükümet halk nazarında aşiyretlerin ve onların ağalarının nufuzunu arttırmaktadır.
Dersim’in içi muntazam hükümet teşkilatına rağmen tamamiyle anarşiktir. Dıştan görünüşü silahlı, teşkilatlı hırsızlar yatağı ve ocağı olmasıdır. Bu ocak gün geçtikçe kızışmakta ve etrafını yakmaktadır. Acil ve kat’i tedbir alınarak bu ocak kat’i surette söndürülmezse ateş günden güne sirayetini arttıracaktır. Yakın zamanlarda hasıl olacak netiyce etraftaki halkın gasp ve istismar sahalarının tabi oldukları ağaların hükmü nüfuzuna girerek köle olmakla ve yahut bir çoklarının hazırlandığı gibi evlerini terk etmekle Dersim’lilerin nüfuz ve tecavüz hudutlarının artması ve yahut ta silah tedarik ederek daha gerilerdeki silahsız ve muti halka musallat olarak Dersim sisteminin genişlemesi olacaktır.
III) Dahiliye Vekaletine
Dersim’de seyit Rıza ile, Haydaranlı rüesasından başka ağalarla ve Seyit Rıza’nın oğlu ile görüştüm. Hepsinin vaz’ı tavru mutidir. İlticakârdır. Hükûmetten ancak teveccüh ve himaye beklemektedirler. Cehalet, fakirlik, arazi ve maişet darlığı bazı aşiyret efradını şuraya buraya tecavüze sevk ediyor. Cumhuriyet hükümetinin bunları tecziye edeceği muhakkaktır. Kendileri işleri ve güçleriyle meşgul oldukları halde bazı müfsitler kendilerini hükümet nazarında müttehim gösteriyorlar. Bundan çok Muztariptirler. Kendileri Türk’türler. Ve Cumhuriyetçidirler. Bazı Kürt’lerin hırsızlıklarını onlara atfetmek doğru deyildir. Eğer bazı katil ve hırsızlar aşiyretler arasına karışmış bulunuyorsa artık aşiyret hayatı kalktığı için hükümlerinin nafiz olmadığından ve sözleri geçmediğindendir. Hükümet istediği zaman onları yakalayabilir. Ve mağsubatı alıp sahiplerine verebilir. Kendileri ile ayrı, ayrı görüşüldüğü vakıt bütün fenalığı yapan, hasım olan aşiyret reisidir. Hükümet onun vücudunu kaldırırsa Dersim meselesi halledilir. Her birinin ayrı ayrı şikayette ittifak ettikleri şahıs Seyit Rıza ile Haydaranlı reisleri Kamer ve Hıdır ağalardır.
IV) Dahiliye Vekaletine,
Seyit Rıza’nın günden güne nüfuz hükmünü arttırdığı meşhuttur. Yağma ve hırsızlıklardan en çok istifade ettiği ve hükümete en az ehemmiyet verdiği için diğer aşiyret ağaları zahirde onu tel’in etmekte, fakat hakikatta ona gıpta eylemekte ve gittikçe nüfuz ve tefevvukunu kerahetle kabul etmektedirler. Hariçtekilerle münasebetlerinden şüphe edilen ve Koçkiri’ye kadar nüfuzu şamil olan ve hariçteki katil ve hırsızları da himaye ederek silah kuvvetini ve adamlarını arttıran bu adam kat’i tedbir alınmazsa istikbalin Dersim için hazırlanmış bir şefidir. arz ettiği hal ve manzara şahıslardan ziyade bir sistem ve o sisteme karşı idaredeki ihmalin netiycesidir. Bu vaziyeti ihdas eden sistem aşiyret hayat ve ananesidir. Bu sistemi muzur ve tehlikeli yapan en müessir sebep ise aşiyretin silahlı olmasıdır. Silah mıktarı altmış ve bu kadar aşiyretin azlığına ve çokluğuna göre tahavvül etmek üzere ve kendilerinin de ayrı ayrı ifadelerine göre on sekiz, yirmi bin tahmin edilmektedir. Binaenlaeyh Dersim’in ıslahı ve içindeki ve bilhassa dışındaki halkın taarruzdan muhafazası ve aşiyret sisteminin de halli için her şeyden evvel Dersim’in silahtan tecridi ve Aşiret reislerinin bu muhitten uzaklaştırılması lazımdır.

V- VI) Dahiliye Vekaletine,
Resmi ve şahsi malumat ve mutaleaların ve mahallesinde hasıl olan intibaların ve Dersim vak’aları ile yakından alakadar halk ile yapılan haspihallerin netiycesi bu hükümde müşterektir. Umumi Müfettiş bey, Vali bey Kazım paşa, Kenan paşa, Osman paşa, Mahmut bey ve diğer Vali ve Kaymakamlarla yaptığım ferdi ve müctemi müzakerelerin askeri, mali, idari, siyasi varit ve muhtemel her safhası mülahaza edilerek işin muhtelif cephelerden tetkikiyle istihsal edilen netiycede defeatle ve ittifakle bu esasa vasıl olunmuştur. Eskiden yapılan ve netiycesiz kalan hareketler daima göz önünde bulundurulmuş ve Dersim’in artık Türk idare tarihinde yaşamaması ciheti en esaslı hedef telakki olunmuştur. Avdetimde zati devletlerine vaki olacak maruzatım da bu esaslara müteferri olacaktır. Bu hususta şimdi tatbik teferruatından sarfınazarla hulasatan takdiri devletlerine arzedeceğim esaslar şunlardır:
I. Dersim’in ıslahı acil ve zaruridir. Tehirinde devletçe zarar vardır.
2. Islahın temini ve zararın tevkifi ve izalesi ve Dersim sisteminin halli ancak;
A. Silahların toplanması, (Bu da müşkil ve külfetli olmayacaktır)
B. Aşiret ağalarının ve ağa olabileceklerin Dersim’den uzaklaştırılması,
C. Dersim’de topraksız ve ağaların esiyri köylülerin mahallen ve ya naklen topraklaştırılması,

3. Bunların tatbiki askeri bir harekete mütevekkiftir. Bu Askeri harekettir memleketin müdafaa sistemini gevşetmemesi ve bilhassa şart ve cenupta tatbik edilen proğramı tehir etmemesi ve hazineye ağır bir yük tahmil etmemesiyle telif eylemek şarttır. Bu askeri hareketin devlet müdafaasını ihlal ve şark proğramını tavik etmiyecek surette tatbikinin mümkün olduğu askeri mutalela ve müzakerelerle anlaşılmıştır. Veçhi tatbiki bittabi tasvibi devletlerine arzolunacaktır.
4. Bu hareketin 932 senesinin ilk müsait mevsiminde başlanmasında muvaffakiyet daha esaslı ve daha kolay olacağından ıslah keyfiyeti tasvibi devletlerine iktiran ettiği anda askeri ve idari istihzarata birden başlanır.
5. Nakil, iskan ve diğer idari program da tasvibi devletlerine arzolunacaktır.
6. Kışın yaklaşmış olmasına ve taarruz ve tecavüzlerin duracağı muhakkak olmasına rağmen Desim’lilerin taarruzuna uğrayan hariç muhitteki Türkleri önümüzdeki ilk baharla yazın ilk aylarının tecavüzlerine karşı mahfuz bulundurmak zaruridir. Bunun için de en müessir tedbir ve çare oralardaki sabit ve seyyar Jandarma kuvvetlerinin diğer yerlerden tasarruf edilerek takviyesi ve Türk köylülerinden bir kısmının silahlandırılması, Sansa boğazı, Kemah boğazı, Kemaliye ve Çemişkezek’te eskiden olduğu gibi icapeden askeri kuvvetlerin ikamesidir. Asker ikamesi keyfiyeti askeri harekât planına Tevfik edilmek mümkündür. Bu ve bunlara ait tatbikat ve teferruat maruzatı ayrıca takdim olunacaktır. Arzederim efendim.
Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya...''
1935 yılında, ''Tunceli vilayetinin idaresi hakkında , 2884 sayılı kanun'' çıkartıldı... ''Tunceli Kanunu'' adı verilen bu kanuna göre vilayet çok geniş askeri, idari ve yargısal yetkilerlerle donatılmış askeri bir vali tarafından yönetilecekti. Bu vali gerekli gördüğü kişi , aile ve aşiret üyelerini, vilayet dışına çıkarmaya, sürgün ve tehcire de yetkiliydi!... Hükümetin ayrıca bölgeden, asker ve vergi alma talepleri de vardı...
Dersim İsyanı öncesinde; 1936 Aralığında düzenlenen, umum müfettişler toplantısında, 4.Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa da raporunda şöyle demektedir: '' Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içersinde dilini unutmuş, Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyeler civarında iskanları düşünülüyor... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek, Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır...''
(devam edecek)

 

4 Mart 2014 Salı


‘Biz’ Kürtlerin, ‘biz’ Alevi ve Ermenilere ettikleri- YALÇIN ÇAKMAK
Taraf 02 Mart 2014 Pazar  |

Ermenilerin 1915 ve öncesinde yaşadığı felaketler ve aynı şekilde Kızılbaşların, gerek 16. yüzyıl gerekse 1938’deki Dersim Katliamı’nda başına gelenlerin asıl sorumlusu olan devlet, gerçekleştirdiği bu canice cinayetlerinde örgütlü ve spontane hâldeki Kürtlerin bir kısmını (Dersim Katliamı hariç) ‘tetikçi’ olarak kullanmaktan geri durmamıştır.
Bese Hozat’ın, bir kısım ‘iyi’ Ermeni’yi ayrı tutarak, ‘kötü niyetlerine’ kanaat getirdiği Ermeni lobisine yönelik değerlendirmeleri... akabinde Öcalan’ın tansiyonu düşürücü mektubu ve Ayşe Kulin’in yapmış olduğu son açıklamalar! Hozat ve Öcalan’ın siyasi pozisyonuyla (ki bunu şekillendiren bir dizi etmeni de unutmadan) Kulin arasında bir benzerlik kurma arayışı ve niyeti içerisinde olmadığımı daha şimdiden belirtmem gerek.
Tüm bu örneklerin yanı sıra, geçmiş ile bugün ve kimbilir belki de bunca zamanın sonunda geleceğini de erteleyecek olan Türkiye’nin devraldığı ve devredeceği düşünce mirasını sergilemesi açısından, zamanında Fethullah Gülen’in Dersim Alevilerine yönelik dile getirdiği ‘nefret yüklü’ açıklamaları da zikretmemek olmaz! İlgilenenler, vaktiyle Radikal’de kaleme aldığım ‘Milliyetçiliğin altına doğru süpürülen Müslümanlık’ başlıklı yazıma bakabilirler. Çünkü Dersim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen devlet zihniyeti ve aynı zamanda bu zihniyetin şekillendirdiği toplumsal düşünceye Kızılbaş, Kürt ve Ermenilere vatanlık yapmasından ötürü, karşıt birçok özelliğiyle malzeme sunan tarihsel bir laboratuar işlevi görmüştür. Bir nevi, bu topraklarda egemenliğini sürdüren her iki devletin de tarihin belli dönemlerinde karşısına aldığı, Anadolu’nun ‘lanetlilerini’ barındıran bir ‘kesişim alanı’ oldu.

KABİLLERİN HABİLLERE ÖFKESİ

Dersim için durum sadece bundan da ibaret değil. Kızılbaş bir Kürt kimliğine sahip olan bölgenin, ekseri olarak Kızılbaşlığı üzerinden kendini var edip-üretmesi, yanı başındaki diğer Kürt(lük)lere karşı da yer yer muhalefet ettiği gerçeğini değiştirmemiştir. Öyle ki, 16. yüzyılda Osmanlı ile Safeviler arasındaki hâkimiyet mücadeleleri sonucu İdris-i Bitlisi önderliğinde meydana gelen Kızılbaş kıyımlarının kötü hatırasından ötürü, Şafi Kürtlere yönelik, kendisi açısından anlamlandırabileceğimiz bir şüpheyi her zaman içinde barındırmıştır. Bu nedenle, o dönemler için belirleyici bir öneme sahip olan inancın, her ikisi de Kürt olan bu topluluklar arasına ayrıştırıcı bir unsur olarak girdiğini söyleyebiliriz.

Devam eden yüzyıllar ve özellikle de Osmanlının Şafi Kürtler ile olan diyalogunun II. Abdülhamit (1876-1909) dönemindeki tepe noktasının, başından itibaren Osmanlı ile problemli bir ilişki içerisinde bulunan Kızılbaşların (özelde de Dersimlilerin) tedirginliğini perçinlemekte gözardı edilemeyecek bir önemi vardır. Şafi Kürtlerin, Abdülhamit’in İttihatçı kadro tarafından alaşağı edilmesine yönelik duymuş oldukları tepki ve onu ‘Kürtlerin babası’ olarak nitelendirmelerinin arkasında yatan esprinin, Osmanlı padişahı tarafından uygulanan ‘İslamcı’ politikayla yakın bir ilişkisinin olduğu şüphesiz (konuyla ilgili, Orhan Örs tarafından hazırlanan master tezine bakılabilir).

BİR ELMANIN İKİ YARISI: NEFRET VE YARDIMSEVERLİ

Bu dönem aynı zamanda, Ermenilere yönelik nefretin kıyımlarla şekillendiği bir zamana da tekabül eder. Başını, Abdülhamit tarafından Kürtlerden devşirilerek kurulan Hamidiye Alayları’nın çektiği ve aynı zamanda bir kısım yerli Kürt ahalinin de iştirak ettiği Ermeni kıyım ve pogromları sonucu (1894-96) binlerce Ermeni katledildi. İnanç birlikteliği ve saltana olan bağlılığın yarattığı bu ‘cinnet hâlinin’, 1915’te yapılan Ermeni Katliamı’nın bir ön provası olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda, aradaki süre boyunca da Ermenilere farklı mıntıkalarda bir dizi kıyım yapıldığını unutmamak gerek (örneğin Adana,1909). Bütün bu gelişmeler karşısında, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Dersim mıntıkasında yaşayan Kızılbaş Kürtlerin, tamamen farklı bir tutum takınıp, çevrelerindeki Ermenileri bu katliamdan kurtarmaya yönelik birtakım girişimlerde bulundukları görülür

Devlet tarafından mobilize edilmenin yanı sıra, Ermeni varlıklarına yönelik oluşan servet hırsının da perçinlediği bu ‘Kürt işbirliğinin’, Cumhuriyeti kuracak olan kadro tarafından, Kürtleri milli mücadeleye kanalize etme hususunda da malzeme konusu edildiği görülür. Zira Kürtlerin, katliamlar sonucu Ermeni mülkleri üzerinde tesis ettikleri egemenlik, milli mücadelenin aktörlerince, onlarla işbirliği yapılmadığı takdirde kaybedilmesi an meselesi olacak bir ‘mal varlığı’ korkusunun da el altından besleyicisi olmuştur.

Doğu’da meydana gelen bütün bu hadiselerin, özellikle de Kızılbaş ve Ermeniler üzerinde travmatik birtakım sonuçlara neden olduğu şüphesiz. Ermenilerin 1915 ve öncesinde yaşadığı felaketler ve aynı şekilde Kızılbaşların, gerek 16. yüzyıl gerekse 1938’deki Dersim Katliamı’nda başına gelenlerin asıl sorumlusu olan devlet, gerçekleştirdiği bu canice cinayetlerinde örgütlü ve spontane hâldeki Kürtlerin bir kısmını (Dersim Katliamı hariç) ‘tetikçi’ olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Burada aynı zamanda şu eklemeyi yapmakta fayda var: ‘Dersim’de meydana gelen 38 vahşetinin sorumlusu olan Kemalist iktidarın zihin dünyasını, kendinden önceki Osmanlı mirasından ayrı tutup, tek başına Cumhuriyet dönemiyle sınırlandırmak büyük bir eksiklik olur.’ Çünkü onlar, Dersim’i ilk defa tanımıyordu. Osmanlının Dersim’e gerçekleştirdiği sayısız seferin başarısızlığı ve Dersim Kızılbaşlarının Ermenilere sunduğu yardımseverlik, bilinçlerinin bir yerlerinde her daim biledikleri birer düşmanlık nedeniydi. Bundan kaynaklanan öfkenin de, tıpkı Ermenilere yapıldığı gibi Dersim’in de insansızlaştırılıp, yok edilmesiyle boşaltıldığı malum.
yalcincakmak82@gmail.com

 

2 Mart 2014 Pazar


Ahmet Mithat Efendi’nin romanı
 
MUSULLU  SÜLEYMAN
Doğan Oğuzer                                                     

 

          Sahaf raflarına göz atarken, Ahmet Mithat Efendi’nin Musullu Süleyman romanı gözüme çarptı. Yüzlerce roman okumama rağmen Türk Edebiyatının en velut ve ilk romancılarından birinden hiçbir şey okumadığımı, üstat konusundaki bilgimin edebiyat tarihi kitaplarındakinden ibaret olduğunu düşünerek kitaba göz attım.

           Yeni Türk Harfleri ile ilk yayınlanışıymış. Sadeleştirmesini Behçet Necatigil  yapmış. Yazarın üslubunun bozulmamasına çalışılmış. Alıp okumaya başladım.

           Haçlı seferleri sırasında (XIII yy)Kudüs civarında başlayıp Irak’a uzanan Alamut kalesinde yaşayan Haşhaşilerinde katıldığı tarihi bir roman.

           Ahmet Mithat Efendi’nin bariz özelliklerinden biri, okuyucuya çeşitli konularda uzun bilgiler vermesidir. Bu romanda da Hristiyanlık, Haşhaşilik, Mezopotamya, ve romanda söz konusu olan şehirlerin coğrafi ve nüfus özellikleri hakkında bilgiler veriyor.

           Roman kahramanımız Musullu Süleyman Müslüman doğmuş sonra Hristiyan olan bir Arap’tır. Köydeki adı Baptisyen’dir. Buğday renkli, nahif endamlı, kara kaşlı, kara gözlü, zekâsı ataklığı duruşundan belli bir gençtir. Latince bilir, hem Hristiyanlarla hem Müslümanlarla, rahat ilişki kurar. Savaş hilelerini iyi bilir. İyi dostluklar kurar, aldığı görevleri ne pahasına olursa olsun başarır. Maria Konstanza adında bir sevgilisi vardır.

          Kudüs civarında başlayan romanın önemli kısmı Alamut Kalesi’nde geçiyor. Maria Haşhaşilerin eline geçiyor, Süleyman becerileri ve sözünün eri olması  ile

Kalenin Şeyhülcebeli’nin güvenini kazanır, gözüne girer. Maria’yı kurtarmak ve ona kavuşmak için Kürtlerle ittifak yapar, içerden birilerini satın alarak Alamut’u

ele geçirir, Maria’sına kavuşur.

           Üstat, o yıllarda(XIII.yy) Kudüs’ten Antakya, Halep, Birecik, Urfa, Diyarbakır’a  oradan da Dicle nehrinden, Hasankeyf, Cizre’den  geçerek Musul’a gidildiğini ,geçilen yerler hakkında geniş bilgiler vererek anlatır.

          Diyarbakır  ‘’dışı seni, içi beni yakar’’ çöl ortasında hüküm sürmek için dış görünüşü güzel, içine girdiğinde dünyanın en kasvetli şehridir’’ .Diyarbakır’dan bir

Keleğe binerek (keleğin nasıl yapıldığı nasıl kullanıldığı  konusunda birkaç sayfa bilgi veriyor) giderseniz Ermenistan’ın o meşhur şehrinden ayrılır ayrılmaz Kürdistan dağları arasında Dicle Nehrinin akabilmesi için, kimbilir kaç bin sene çalışarak açabilmiş olduğu ve halâ rahat rahat akamayışından anlaşıldığına  göre

henüz tamamlayamamış bulunduğu mecrasına girersiniz.’’ Binbir kimi gerçek, kimi kelekçilerin bahşiş için ürettikleri tehlikelerden sonra yolculuk Musul’da sona

eriyor.

          Musullu Süleyman’ın bugünün roman anlayışının çok dışında olması normaldir. Zira  A.Mithat Efendi hiçbir zaman edebi bir eser yazma iddiasında değildir. Bütün amacı halkın okuması, okuyarak bilgisini artırmasıdır. Zaten ilk kitabının adı  Hâce-i Evvel (İlköğretmen-1870)dir. Bu isim O’nun romanlarının çalışmalarının en iyi tanımlamasıdır.

 

 

 

 

1 Mart 2014 Cumartesi


KÜMESİMİZİN TECAVÜZCÜ HOROZLARI
Hasan Gürkan 

    Emekevibarışevi’nin bahçesinde epey çeşitli hayvanla tanıştım. Kedi, köpek, fare, kumru, karga, serçe, çekirge vb. Erkek kumru dişiyle alaka peyda etmek istiyor, etrafında dört dönüyor. Bir şeyler söylüyor, ama kuşdili bilmiyorum. “Ne kadar güzelsiniz, yanarım sizin için yağlı çıralar gibi güzel kız,” gibi bir şeyler söylüyor olmalı.
    Köydeki özgür (kısırlaştırılmamış ) köpeklerden biri bahçeye giriyor. Ardından ona yamulan bir erkek köpek. Erkek yanaşıyor, dişinin söylemesi ayıp kukusunu kokluyor. “Seni arzuluyorum çılgınca, bir kere verir misin?” manasına. Dişi isterse uygun cinsel pozisyon alıyor, cima ediyorlar.
    Bizim kedi Paşa erkek, fukarayı bizden önceki sahibi kısırlaştırmış. Dişi kedilerle bir alakası yok. Ama kedi, kadın, erkek fark etmez herkes tarafından okşanmak istiyor. Birisi okşarsa gözleri kayıyor, sanki orgazm olacak. Belki kısırlaştırma Paşa’yı ibne yaptı. Yanlış anlaşılmasın, paşa dedikse bizim kedi, kahraman ordumuzda ibne hiçbir paşa yoktur, olmamıştır, olmayacaktır.
    Ne diyordum, ha bizim kümesteki iki ahlaksız, tecavüzcü horoz. Birisi kümesin erkeği. Diğeri çüküne yeni su yürümüş bir acemi. Değişik yaşlarda kart tavuk, yeni tavuk, bakire piliç, on dört nüfus ikamet ediyor kümeste.
    Kümes erkeği, acemi hiç fark etmiyor. Hangisinin canı bir yavru isterse, hiçbir şey sormadan, hiçbir iltifat hareketi yapmadan tavuğun tepesine biniyor, tecavüz de bulunuyor. Başlangıçta bu cinsel şiddete canhıraş gıdaklayarak itiraza teşebbüs eden tavuk, tecavüzden sonra ‘yapılacak bir şey yok ‘ çaresizliğiyle titreyip oradan uzaklaşıyor.
    Şimdi ben öncelikle hayvan sever arkadaşlara soruyorum. Horozların yaptığı tecavüz değil midir? Temel Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne mugayir değil midir?
    Cevabınızı bekliyorum. Burada yayınlayacağım.