Zeki Etferat*
*Yazarın daha önce Milliyet Blog’da yayınlanan, bizce önemli incelemesinin
ikinci bölümü.
Dersim yüzlerce yıldır
her türlü, baskı, sürgün ve kırımdan kaçanların sığındıkları, aşiret ağırlıklı
komünal yaşamın etkin olduğu, karmaşık etnik bir yapıya sahip doğal bir korunak
olmuştu... Türkmenler, İraniler, (Babailer ve Safevi kızılbaşlar...) Ermeniler,
Zazalar, Kürtler, Asuriler ve Araplar... Yüzlerce yıl bu bölgede yaşayan Ermeni
kökenliler dışında(!), son Ermeni kırımından kaçan 40-50 bin Ermeninin
kimliklerini saklayarak, Dersim bölgesine, yerel aşiretlerle birkaç çatışma
dışında, rahatça yerleşip kaldığı, onların dinsel kimliklerine büründükleri ve
bölge halkınca insani bir şekilde korundukları söylenir!...
Zazalar üzerine sosyolojik
çalışmaları olan Hasan Reşit Tankut
(1891-1880) bir Mülkiyeliydi. Onun yaşamı ve yapıtları, ''yeni cumhuriyet ideolojisini '' anlamak isteyenlere bir
ışık tutabilir!
Atatürk 1925 yılında,
onu doğuya, Dersim'e araştırmalar yapmak için onu gönderdi! Onun gizli
raporlarındaki yorumuna göre, Anadolu tarihini anlayabilmek için Ermeni Alevi
ve Kürt sorunlarını bir arada ele almak gerekiyordu!
Alevi Zazalar konusunda
şu ifadeleri kullanıyordu:
“Bunlarda mezhep ve ibadet dili Türkçe ’dir… Bu mecburiyettir ki Alevi
Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklük’ten pek de
uzaklaşmamıştır. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartıyla Türkçe
meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30
yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve
dertleşmek mümkün olduğu halde… 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak
imkânı kalmamaktadır. Bu netice, Dersim Alevi Türkleri’nin de benliklerini
kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile
konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.”
Onun yorumuna göre, bu
isyankar kimlikli Alevi Zazalar, Kızılbaşlığa itikad eden, kademe kademe
Zaza'laşmış, Türk kökenli insanlardı!...
Jandarmanın, o 1930'lu günlerde yaptığı
gizli bir çalışmadaki bir yorumda, Alevilerin her yerde Hristiyanların en yakın
dostu olduğu, benzer rituellere sahip oldukları, ocak başlarında
muhabbet eden insanların arasındaki bir Hristiyan’ın hiç de yabancı sayılmadığı
ve belki de bir çeşit itizal (akılcılık) yolu olan Gregoryanlığın, başka
Hıristiyan mezheplerine göre Aleviliği daha ziyade okşayabildiği için üstün
tutulduğu söylenmektedir!
Atatürk Sevr
Antlaşmasını alt edip, yürürlükten bir anlamda kaldırtırken, Lozan'da Musul
Sorunu'nu çözemese de, gene de Lozan'dan ülkenin siyasi geleceği için çok
önemli, görece bir başarıyla çıkmıştı!... Artık kuracağı cumhuriyet, o günkü Balkanlar,
İtalya ve Almanya örneklerinde olduğu gibi; tek devlet, tek millet ve tek dil
üzerine kurulacaktı... Asker-sivil sert bir otorite, merkezi bir yönetim, yer
yer şovenizme kaçan bir ruh hali ancak ne tam milliyetçi, ne İslami, ne
liberal, ne demokratik, ne Avrupalı ne de Asyalı; biraz da şartların zorladığı,
bir yapı! Ve onun zamansız ölümüyle yeni yasal ve demokratik değişime de karşı
duran! Merkezdeki asker-sivil bürokrasinin ve onun elitlerinin etkisinde
yürütme ve yargı ve yarattıkları yeni ulusal burjuvazi ve de kapitalist
elitlerin ve işbirlikçilerinin ağırlıklı denetiminde bir ekonomi! Ve bu yapı
seksen altı yıldır, iktidarlar değişse de, tüm sıkıntılarıyla bu günlere kadar
gelecekti...
Alpdoğan Paşa, bir araya getirdiği aşiret reisleriyle yaptığı
toplantıda, tüm silahların ve birkaç çıbanbaşı kişinin teslimini ve Dersim'de
daha önceden planlanmış, yapılması istenen ıslahatlara karşı çıkılmamasını,
eğer karşı çıkarlarsa çok kan döküleceğini bildirmişti! Dersim'deki Kuzey
Dersim aşiretleri toplantıda sessiz kalıp, itaatkâr görünseler de bu talebi
kendi ölüm fermanları gibi gördüler! Bu istekleri kabul etmediler. Ankara'yla
köprüleri attılar! Karakol basılıp, bir askeri birliğin tümüyle öldürülmesi ve
stratejik bir köprünün yıkılmasıyla, merkeze resmen başkaldırdılar... Sonu
acımasız ve çok kanlı trajik bir şekilde biten, planlanmış bir şekilde hava
desteğiyle, isyancı aşiretleri yok edip diğerlerini de sindiren büyük bir
askeri harekât ve 1946 affına kadar süren direniş de başlamış oldu...
Hasan Pulur, 2007 yılı Aralığında, Başbakan İnönü'nün 1935 yılının 21 Ağustos'unda,
Cumhurbaşkanı Atatürk ve hükümete söylediklerini, yorumlayarak, işlediği
konuyu, şöyle açıklıyordu:
"Vaziyeti az
zamanda toparlayacağımıza, düşünülen tedbirleri tatbik edebileceğimize
inanıyorum. Asırlık eksiklikleri düzeltmeye çalışmakla müteselli
olabiliriz."
Başbakan İsmet İnönü
bunu ne münasebetle yazmıştı?
Bu cümle, ileride çok meşhur olacak, açıklandığı için değil, belki de açıklanmadığı için meşhur olacak "gizli rapor"un son cümlesiydi.
Bu cümle, ileride çok meşhur olacak, açıklandığı için değil, belki de açıklanmadığı için meşhur olacak "gizli rapor"un son cümlesiydi.
İsmet Paşa, Atatürk'ün
emriyle, 1935 yılında Doğu ve Güneydoğu illerinde bir geziye çıkmış ve
gördüklerini, izlenimlerini Atatürk'e hükümete bir raporla aktarmıştı.
* * *
Bu rapor, uzun süre devletin
üst katlarında "çok gizli"
damgasıyla yatıp uyudu.
Uykudan uyanışı, ortaya çıkışı Saygı Öztürk'ün gazetecilik başarısıdır. (x)
Raporun tümünü okursanız, İsmet Paşa'nın endişelerini görür, burnunun ucunu göremeyen devlet adamları (!) yanında İsmet Paşa'nın geleceğe dönük tahminlerini "sanki birer kehanetmiş" gibi değerlendirebilirsiniz.
Uykudan uyanışı, ortaya çıkışı Saygı Öztürk'ün gazetecilik başarısıdır. (x)
Raporun tümünü okursanız, İsmet Paşa'nın endişelerini görür, burnunun ucunu göremeyen devlet adamları (!) yanında İsmet Paşa'nın geleceğe dönük tahminlerini "sanki birer kehanetmiş" gibi değerlendirebilirsiniz.
* *
İSMET Paşa Doğu'dan ve
Güneydoğu'dan her zaman endişelenmiştir, Metin Toker'e göre Celal Bayar ve
arkadaşları 1946'da Demokrat Parti'yi kurarken, onlara "Doğu'da parti
teşkilatı kurmayın" demeye gelen tavsiyelerde de bulunmuştur.
İsmet Paşa'nın raporunda bulunan şu cümle dahi, onun endişelerinin ne kadar yerinde olduğunu ve geleceği isabetle değerlendirdiğini göstermeye yeter.
Peki, İsmet Paşa, o gün neleri görmekte ve ilerisi için neleri öngörmektedir
İsmet Paşa'nın raporunda bulunan şu cümle dahi, onun endişelerinin ne kadar yerinde olduğunu ve geleceği isabetle değerlendirdiğini göstermeye yeter.
Peki, İsmet Paşa, o gün neleri görmekte ve ilerisi için neleri öngörmektedir
"Türkler ile
Kürtler aynı okulda okumalıdır. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili
olacaktır.
Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır.
Düşman unsurlar içinde saldırgan olan teşkilat Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat subayları bunları çeteler halinde memleketimize saldırtmaya muktedirdirler.
Erzurum'un kalkınmasını az senelerde temin edebilirsek, kuzeyde hududa karşı, içeride Kürtlere karşı sağlam bir Türk merkezini kurmuş oluruz.
Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla, Kürdistan'ın meydana gelmesinden kaygılanmak yerindedir."
Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır.
Düşman unsurlar içinde saldırgan olan teşkilat Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat subayları bunları çeteler halinde memleketimize saldırtmaya muktedirdirler.
Erzurum'un kalkınmasını az senelerde temin edebilirsek, kuzeyde hududa karşı, içeride Kürtlere karşı sağlam bir Türk merkezini kurmuş oluruz.
Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla, Kürdistan'ın meydana gelmesinden kaygılanmak yerindedir."
Bunlar İsmet Paşa'nın
öngördüklerinden birkaçı, bir kısmı umumi müfettiş Abidin Özmen'in
yazdıkları...
İsmet Paşa'nın raporu siyasi önlemleri belirtmiyor, sosyal ve ekonomik durum hakkında derin ve isabetli teşhisleri var.
İsmet Paşa'nın raporu siyasi önlemleri belirtmiyor, sosyal ve ekonomik durum hakkında derin ve isabetli teşhisleri var.
* * *
HANİ "Devletin malı
deniz, yemeyen domuz oğlu domuz" tekerlemesi vardır ya, alın bir örnek,
hem de 1930'lı yıllardan.
Murgul bakır işletmesinin imtiyazını İngilizler almış, işletmişler, savaş bitince İngilizler gitmiş, işletme ortada kalmış. Hiç kimsenin aklı burayı işletmeye yatmamış, lakin soymakta herkes yarışmış.
İsmet Paşa şöyle der:
Murgul bakır işletmesinin imtiyazını İngilizler almış, işletmişler, savaş bitince İngilizler gitmiş, işletme ortada kalmış. Hiç kimsenin aklı burayı işletmeye yatmamış, lakin soymakta herkes yarışmış.
İsmet Paşa şöyle der:
"Buranın hali bir
trajedidir. Bugün hiçbir işe yaramayan enkaz yığını halindedir. 22 milyonluk
servetten kalan tuğlalar, bacalar ve bazı duvarlardır."
Peki, bu tahribatı nasıl yapmışlardır?
Koskoca tesisi söküp hurda demir fiyatına satmışlardır.
İsmet Paşa anlatır:
"Mal müdürü müzayedeyle hurda demir satar, tahsildar 200 ton demir alır. İstanbul pazarında 2000 ton makine enkazı, hurda demir olarak satılmış. Nüfuzlu adamlar bu marifeti senelerce yapmışlar. Bizim devrimizde bu şeylerin olabilmesi insanın kanını dondurmaktadır."
Peki, bu tahribatı nasıl yapmışlardır?
Koskoca tesisi söküp hurda demir fiyatına satmışlardır.
İsmet Paşa anlatır:
"Mal müdürü müzayedeyle hurda demir satar, tahsildar 200 ton demir alır. İstanbul pazarında 2000 ton makine enkazı, hurda demir olarak satılmış. Nüfuzlu adamlar bu marifeti senelerce yapmışlar. Bizim devrimizde bu şeylerin olabilmesi insanın kanını dondurmaktadır."
İnsanın soracağı gelmez
mi?
"Peki Paşam, siz bunları görüp yazdığınıza göre, soygunlara ne yaptınız?"
İzmir suikastında salkım salkım adam asarken bu yağmaya ne yaptınız?
Kanınızın donmuş olması yetmiyor ki!
"Peki Paşam, siz bunları görüp yazdığınıza göre, soygunlara ne yaptınız?"
İzmir suikastında salkım salkım adam asarken bu yağmaya ne yaptınız?
Kanınızın donmuş olması yetmiyor ki!
* * *
İSMET Paşa’nın, raporu
iyi niyetle bitiyordu:
"Asırlık eksiklikler düzeltilmeye çalışılacaktır."
Düzeltildi mi?
Eğer düzeltilseydi, önlemler alınsaydı 70 yıl sonra Kandil Dağı'nın tepesine "Türk Hava Kuvvetleri'nin en büyük taarruzu" yapılır mıydı?...''
"Asırlık eksiklikler düzeltilmeye çalışılacaktır."
Düzeltildi mi?
Eğer düzeltilseydi, önlemler alınsaydı 70 yıl sonra Kandil Dağı'nın tepesine "Türk Hava Kuvvetleri'nin en büyük taarruzu" yapılır mıydı?...''
(x) İsmet Paşa'nın Kürt
Raporu, Doğan Kitap.
Savaş dönemlerinde,
yukardaki yazıda da ifade edildiği gibi, bürokrasi ve eşraftan bir kesimin
gaddarlıkları, rezillikleri, ahlaksızlıkları, gasp ve yağmacılıkları bir yana
da, peki ''bu asırlık eksiklikler'' neydi, neler olabilirdi?...
Ortaçağ Azerbaycan tarihi uzmanı, Azerbaycanlı
Prof. Oktay Efendiyev; Şeyh Safiyyüddin İshak Erdebili'nin (1202-1334)
Zahediye'den geliştirip kurduğu Safeviye tarikatının askeri ve siyasi
sinerjisiyle, torunu Şah İsmail'in devletleştirdiği ve XVI.-XVIII. Yüzyıllar
arasında İran'a doğrudan egemen olan Safevilerin, bir Kızılbaş Türk devleti
olduğunu söyler!
Bu gün Dersim’de, o
yıllarda ölen ataları olan Kürt ve Zaza kökenli yazarların şöyle bir yaklaşım
içinde oldukları gözlemlenir:
Bir kesimi Şeyh Said'in Seyyid Rıza ile
ittifaka girememesinde, çok gerçekçi olmasa da, din ve mezhep farklılığının
Şeyh Said'in bir tavrıyla ortaya çıkmasında etken olduğunu söylerler! Ama buna
rağmen, Şeyh Said Elazığı alıp, ardından Diyarbakır'ı kuşattığında da, Seyyid
Rıza'nın, Kalan aşireti reisi Ali Ağa'dan Erzincan'dan askeri bir gücün
Diyarbakır'a gitmesinin engellenmesi için Erzincan'ı kuşatmasını istediğini,
kendisinin de Hozat'ı kuşattığını, ordaki tutukluları geri alıp, ardından
Pertek ve Bitlis'e inmeyi düşündüğünü, ancak Şeyh Said Palu'ya geri çekilince
bundan vazgeçildiğini söylerler!...
Objektif olmaya çalışan diğer bir kesimi
de, daha geçmiş zamanlara gidip, tarihsel bir süreci açıklamaya çalışırlar;
Safevilerin etkisindeki, Şiilikle karışıp figür değiştiren, Zerdüşt dini ve
Batınilikten de etkilenen Kızılbaşlığın ve bundan etkilenen Aleviliğin, aslında
İslamla bir ilişkisinin olmadığını, Anadolu Aleviliğinin de İslam dışı bir
inanç olduğunu vurgularlar!
Timur baskınından ve
ardından Yavuz'un ( ve onun
desteklediği Kürtler'in!) şiddetinden kaçıp kurtulan Babailer ve Safevi Kızılbaşlar'ın Dersim'e gelip yerleşmeleri ve buradaki
eski kültürle harmanlanmalarıyla onlar, Dersim'de yeni bir süreci de başlatmış
oldular... Merkezi Diyarbakır'da olan Akkoyunluların siyasi etki alanında da
bulunan Dersim, Fatih Sultan Mehmet’in 1473 tarihinde Otlukbeli'nde Uzun
Hasan'ı yenmesiyle ve onun Diyarbakır'dan Tebriz'e çekilmesiyle bir darbe daha
aldı!... Çünkü Dersimli aşiretler bu
savaşta Uzun Hasan'ın yanında yer almışlardı! Zaten Akkoyunlu devleti de
sınır olarak, İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Mezopotamya'nın önemli bir
kısmını denetliyordu...
Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar' ca Teke Yarımadası' na gizlice bu inancı yaymak için
gönderildiği söylenen Hasan Halife' nin
zaman içinde yaptığı çevre, Anadolu'daki Türkmenlerin ve köylü kesimin ekonomik
sıkıntılardan kurtulamaması, salınan vergileri ödeme gücünden yoksun olmaları
ve biraz da bu yüzden onları vergiden uzak tutacağını müjdeleyen Şah İsmail'in
şeyhlerine otorite olarak biat etmeleri, timarların sipahilerin elinden
alınmasının getirdiği yoksulluk ve hoşnutsuzluk ve burda doğan oğlu Şah Kulu' nun Osmanlı'nın zayıfladığı
bir süreçte çıkardığı isyan, ilerde Dersim'in de etkileneceği olumsuz bir
süreci başlattı!...
Şah İsmail bu coğrafyayı
ele geçirmek, yapılan propagandalarla hakim dinsel ideolojiyi de yıkmak ve
halkı kendine biat ettirmek isterken, Şahkulu'da, Osmanlıyı bu şekilde bir ''Kızılbaş Hareketi'' başlatarak ele
geçirmeye çalışıyordu!... Kazandığı askeri başarılar da bu egemenlik hayallerini
destekliyordu!... O padişah II.Bayazit'in öldüğünü ve oğullarının taht kavgası
içinde kalıp, devletin zayıfladığını düşünüyordu...
Sonuç olarak, başaramadı
ve yenildi; yaralanıp öldü... İran'a çekilmek zorunda kalan Şahkulu'nun başsız
kalan kuvvetleri, Şah İsmail'in bölgesinde kervan soyup, halka zarar verip
maksadı aşınca, bu kez Şah İsmail tarafından Kızılbaşlıklarına bakılmadan,
temizlenip, yok edildi!
Yavuz Sultan Selim Şah
İsmail'i halletmeden bu işin çözülmeyeceğini biliyordu... 1517’de, Doğu
seferiyle, Çaldıran'da bu işi bitirdi... Safevi devletini bölgeden çıkardı...
40.000'den fazla Kızılbaşı'da ölüm, hapis ve sürgünle tasfiye etti... Bunların
idam ve hapisten kaçabilen bir kısmı da zor ve korunaklı bölge olan Dersim'e
sığındılar!... Burdaki biraz daha farklılaşmış Alevi aşiret kültürünün yerel
bir senteze oluşmasına da katkı sundular!.
Yörenin yazarlarından Seyfi Cengiz, Dersim'le
ilgili çalışmasında şu yorumu yapar:
DERSİM SİSTEMİ:
OTONOM DERSİM VE DERSİM KOMÜNÜ
OTONOM DERSİM VE DERSİM KOMÜNÜ
Otonom Dersim’de 38‘e kadar birçok aşirette Komün hayatı vardı. Dersim Komünü’nü var eden koşullardan biri beş asırlık İslami kuşatmaydı, bu kuşatmanın dayattığı sürekli savunma ve direniş zorunluluğuydu. Bu özgün koşullar kavranmadıkça Dersim Komünü anlaşılmaz kalır. Dersim’de komünal yaşam tarzı ilkel aşiret evresinden çok bu koşulların dayattığı bir sonuçtu. Müslüman kuşatması altındaki Kızılbaş Dersim, ünlü ütopyalardakine benzer bir ada görünümü sunuyordu.
İç kesimlerde hemen her aşiretin kendi aşiret adıyla bilinen sınırları belli bir bölgesi vardı. Bu bölgede toprak, orman, otlak, mera tüm aşiretin ortak mülküydü. Bu bölgeden taşınan biri evini başka aşiretten birine vermezdi. O aşiretin üyesi olmaktan ileri gelen haklarını devredemezdi. Her aşiretin ve kabilenin kendi içinde bu aynı ortakçı ilişkiler egemendi. Belirli kabilelerin yerleşik bulunduğu köy toplumunda bu aynı model yürürlükteydi...''
Tarih bilimcisi Mustafa Akdağ' da, yukardaki bu 40.000
rakamına şüpheyle yaklaşarak, konuyla ilgili şunları söylemektedir:
"Şah İsmail'e bağlılıkları, sadece dini inanç
olma çizgisini aşarak para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma,
kızılbaşlık propagandası yapmak ve Şah'a casusluk etmek gibi yollarla hizmet
ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başladı; yakalananlar suç
derecesine göre ya yerlerinden sürülüyorlar (özellikle Rumeli tarafına) ya da
hapis ve idam ediliyorlardı!...
Kanuni Sultan Süleyman
döneminde yapılan Mohaç savaşı sırasında gene Anadolu'da isyanlar çıkarken,
Doğu Anadolu'da da Safevilerin saldırılarından dolayı gene kanlı olaylar
oluyordu!... Şah İsmail'in başlattığı bu olumsuz süreçden Anadolu Alevileri de
büyük ölçüde zarar görmeye başlamıştı... Heteredoks Türkmenler' in
Safevilere yönelmesi, Sünni Kürtlerin de Osmanlıya yönelmesi(!), etnik yapıda
onarılması zor yaralar açmış, Türkmen babalarını kucaklayan, ordusunda Hacı
Bektaş Veli kudsiyetini yaşatan Osmanlı, Şahkulu ayaklanmasıyla başlayan
olumsuzluklar içinde Alevileri de karşısına alıp, onlarla sert, uzlaşmaz bir
tavır içine girmiştir...
Şah İsmail'de Tebriz'e
girdiğinde daha sert yöntemlerle suçsuz 20.000 insanı yok etmiş, gene Sufi ve
Sunni kökenli ulema ve bilim insanlarını da katletmiştir!... Gene Sünni ve
Türkmen, Akkoyunlu, 40-50.000 insanı kılıçtan geçirttiği söylenir!... Tarih bilimcisi Ira Lapidius, Şah İsmail'in,
çoğu Sünni olan İran'da, İslam tarihinde eşi az görülen bir zulümle, 12 İmam
Şiiliğini dayatıp, İran'ı Şiileştirdiğini söyler!...
Yukarıda da değindiğimiz
gibi, İttihat ve Terakki döneminde de savaş ve kırımdan kaçan bazı Ermeni
köylülerinin Dersim'e sığınarak Alevi kültürü içinde saklandıkları ve o
kültürle bütünleştikleri de olmuştur! Ve 1916 yılının martında, Birinci Dünya Savaşının içinde, Osmanlı Doğu Cephesi'nde
Ruslar ve işbirlikçileri Ermenilerin kurduğu Ermeni tugayıyla savaşırken,
ilginçtir; onların da desteğiyle (!) Ovacık’ta
, bir mini ''Kırmanci Hükümeti''
kuruldu!
Bu arada, Kürt
Ulusalcıları da askeri ve siyasi gelişmelere karşı ayrı bir bağımsızlık
hareketini , Ermenilere öykünerek , İttihat ve Terakki tarzı bir örgütlenmeyle
başlatmışlardı! Osmanlı Genel Kurmayı
16.Ordu komutanı Mustafa Kemal Paşa'yı bu hareketi bastırmakla görevlendirmiş,
o da aldığı önlemlerle olayın çok yayılmasına imkan tanımamıştı! Sonra bu
görevi bir başka subaya devrederek, cepheye, emperyalistlerle savaşmaya
gitmişti! O yıllarda Şeyh Mahmut yönetiminde Kürt aşiretleri de,
topraklarını korumak için Musul'da İngiliz emperyalistleriyle orantısız bir savaşı
yürütmeye çalışıyorlardı!
Komintern, Anadolu'da gelişmeye çalışan bu devrimci süreci ve karşısında yer alan
hareketi şöyle yorumluyordu:
"Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş
hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar
ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır.
Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü
olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye
bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir...''
Çıbanbaşı olarak
tanımlanan bazı Kuzey Dersim aşiretlerinin cumhuriyet hükümeti nezdinde
kendileri hakkında, sonunda olumsuz görüşlere yol açmalarının Yunanlılar'ın
Anadolu'ya çıktıkları bir zamanda(!) yapılan Koçgiri başkaldırısı dışında (ki bu başkaldırıyı yapanlar, talepleri
yerine getirilmezse, bu başkaldırı hareketini bütün Doğu Anadolu ve
Diyarbakır'a kadar yaygınlaştırmakla Ankara'yı tehdit ediyorlardı ve zaten
asıl amaçları da Sevr'e dayanarak,
Koçgiri, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis ve Van’ı da içine alan bir Kürt
devleti kurmaktı!) en önemli nedeni; ağırlıklı olarak eski Kürt emirliklerinin
soyundan gelen dönemin bazı Kürt aydınlarının soruna ulusalcı yaklaşımlarının
yanı sıra, bu aşiretlerin geçmiş dönemlerden beri başlarına buyruk, özgür bir
yaşamdan yana olmaları, ağalık düzeni içinde merkezi hükümete asker ve vergi
vermeden yaşamalarını sürdürme istekleridir!...
Bu yeni kurulmakta olan ve dağılan
imparatorluğun Balkanlar'dan ve Kafkaslardan oralarda yapılan kırımdan, çok
kısa bir zaman önce ve bu kırım sürecinde kurtulup gelen, milyonlarca insanın
Anadolu coğrafyasına sığındığı büyük bir demografik hareketin ertesinde, gene
de yüzü Batı'ya dönük bir şekilde kurulmaya çalışılan bir ulus devlet için,
varlığına tehdit oluşturan(!), devlet içinde başka bir devlet kurma anlayışı,
doğal ki kabul edilebilir değildi!
Bu yüzden benzer
nedenlerden daha önce Osmanlı'nın da yaptığı gibi, bu birinci harekâtın
bitiminde de, Dersim merkezde teslim olmuş ve toparlanmış aşiret bireylerinden
onar kişilik(!) 347 aile, batıdaki; Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Tekirdağ,
Edirne ve Kırklareli gibi illere sürgün ve iskan edilmişlerdir!
Koçgiri Harekâtı'ndan sonra Dersim'e kaçan ve ilginç ve birazda
karanlık bir siyasi kişilik olan(!) Baytar
Nuri Dersimi ve Alişer' i
bölgede koruma altına alan ve ilerde Nuri Dersimi'nin dış devletlerle olan
yazışmalarında ''Dersim Generali Seyyid
Rıza'' , olarak anılacak Seyyid Rıza, bu insanların bölgedeki aşiretleri
ulusal davaları uğruna birleştirme gayretlerine büyük destek verdi... Onların
bilgi ve deneyimlerini, kendi siyasi hedefleri için de kullanmayı bildi...
On binlerce sivili ölümü
ve bir insanlık dramına dönüşen bu harekâtın çıkış noktası, daha önce de
değindiğimiz gibi, bir karakolun basılması ve karakol birliğindeki 34 kişinin
şehit edilmesiyle ivmelenir!
Genel Kurmay başkanlığı
bölgede yaşayanların anlayacağı farklı dillerde broşürler hazırlayıp,
7.Mayıs.1937 tarihinde uçakla insan yoğunluğunun olduğu çeşitli bölgelere bu
broşürleri atar... Bu broşürlerde şöyle bir metin vardır:
"Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve
merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçinizde bunu anlamayanlar
çoktur ki, ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler
için sizi kurban vermek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti, bu gereği bildiği içindir
ki, sizlere son ihtarını yapıyor! Onun size son şartları şudur: Sizi
ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümetine teslim ediniz veyahut
onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız.
Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil
muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli
vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi takdirde, yani
dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin
kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümetinin bu son
şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve
çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler
harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir..."
Komintern, 17.Ağustos.1937 tarihli resmi yayın organlarında; 1930 yılı isyanının da
arkasında da, Sovyetlere karşı bir savaş üssü(!) olarak hizmet vermesi için
bölgede bir ''Kürt Devleti'' nin
kurulmasını isteyen İngilizlerin var olduğunu, bir makaleyle yayınlar... Ancak
Dersim isyanında doğrudan böyle bir şeyin var olması söz konusu değildir.. .
Gene de kuşatma ve hava bombardımanı isyancıları zor durumda bıraktığında,
Seyyid Rıza'nın, Baytar Nuri (Dersimi...)'nin bölgeden çıkıp siyasi bir yardım
almaya çalışmasını istediği söylenir!...
12.Mayıs.1937 yılında, 4.Genel müfettiş
Korgeneral Abdullah Alpdoğan komutasındaki birlikler, başlayan isyana karşı, maksadını
ileriki zamanlarda çok çok aşan(!) ''tedip ve tenkil'' harekâtını başlatır.
Başkaldırıp, karşı koyan aşiret köyleri yakılıp, yıkılır, gaz bombalarıyla
mağaralara sığınan insanlar zehirlenir, ele geçirilen aşiret bireyleri yaşlı,
kadın, çocuk demeden makinalılarla taranır!.. Hava bombardımanıyla şiddetle
desteklenen bu askeri kuşatma harekâtının sonunda; on binlerce insan kırılıp,
canından olur ve önemli bir kısmı da bölge dışına çıkartılır... Harekâtın
birinci bölümü 17.Eylül.1937 tarihinde sona erer. Seyyid Rıza , oğlu, kardeşi
ve yakınları tutuklanır ve bunlardan yedisi başta Seyyid Rıza ve oğlu olmak
üzere hızlı bir şekilde yargılanıp, Atatürk Elâzığ’a gelmeden acilen idam
edilir!...
Onun idamından sonra da
devam eden direnişler, 1938 yılında gene bir başkaldırıya neden olur. 1938
Haziranında, bölgeyi boşaltmamak için direnen Keçel, Koçal, Kör Abbas ve Bal aşiretleri de direniş gösterir!...
Ve bu direnişler, daha da sert bir şekilde büyük kırımlarla Eylül 1938'de
bastırılır ve sürgünler de devam eder... Yüksek dağlara çekilen Demenan
aşiretinden geriye kalanların silahlı direnişi, üç-dört yıl daha sürer! Bölgeye
girişler daha önceden yasaklanıp, özel izne bağlanmıştır ki, bölgeyle olan
siyasi duyarlılık, günümüze kadar bir şekilde devam ederek gelir!
Harekât devam ederken
Amerikan maslahatgüzarı, ABD dışişlerine, 25.Haziran.1937 tarih ve 288 sıra no ile
aşağıdaki raporu göndermektedir:
"AMERİKA BİRLEŞİK
DEVLETLERİ BÜYÜKELÇİLİĞİ
(İstanbul, Türkiye, 25
Haziran 1937r)
Konu: Daha önce Dersim
olarak bilinen Tunceli vilayetinde baş gösteren Kürt aşiret isyanı.
Sayın Dışişleri Bakanı;
Washington D.C.
Daha önce Dersim olarak
bilinen Tunceli vilayetinde başgösteren bir takım karışıklıklara yönelik
olarak, Başbakan General İsmet İnönü' nün
14 Haziran 1937 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi oturumunda yaptığı
konuşmanın bir tercümesini ekte takdim etmekten kıvanç duymaktayım. Ankara ve
İstanbul'da birkaç haftadan bu yana, Dersimde meydana gelen ciddi mahiyette bir
ayaklanmayı bastırmak üzere hükümetin ülkenin bu bölgesine önemli miktarda
asker yığmakta olduğuna ilişkin rivayetler dolaşmaktadır.
Türkiye'nin doğu bölgesinde yeralan Dersim, yüzlerce yıldır hükümet için ciddi bir problem teşkil etmeye devam ediyor ve son on yıldan bu yana en az dört isyan baş-göstermiş bulunuyor. Dağlık olan coğrafi yapısından ötürü bölgenin erişilmesi güç bir konumda bulunması ve bölge halkının geri kalmışlığı problemin temel hatlarını oluşturmakta. Bu bölgede hüküm süren sert iklim koşulları toprağın işlenmesinde önemli güçlükler yaratıyor. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil komşu vilayetlerde ikamet edenler de bundan etkileniyor. Toplumun sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor ve geniş halk yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri temin ediyor. 1854 yılı itibariyle Osmanlı hükümeti siyasi reformlar getirmeyi denediyse de fazla başarı gösteremedi. Türk hükümeti ekonomik bir açıdan yaklaşarak problemi çözmeye çalışıyorsa da, yöre halkı yollar, köprüler, okullar vs. yapılmasına karşı koyuyor. Kürtlerin yoğun
oldukları bu bölgedeki
insanlara Türkiye'nin diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerden daha değişik gözle
bakılıyor. Zira bunlar, diğerlerinin aksine geliştirilen reform hareketlerine
rağmen karakterlerini korumada çok ısrarlı görünüyorlar.
En son ayaklanma,
hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik koşullarını ıslah etmek üzere
geliştirdiği reform programını daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde
gören liderleri tarafından baş atıldı. Rus yapısı bazı silahların ele geçmesi
hareketin komünist kışkırtıcılar tarafından teşvik edildiğini gösterdiği
şeklindeki rivayetlere karşı daha yoğun olan düşünce ise, bu silahların Rus
ihtilali sırasında bölgeye gelenler tarafından bırakılmış olduğu biçiminde. Bu
hareketin Suriyeli kışkırtıcılar tarafından başlatılmış olduğunu ileri süren
görüşleri destekleyici kanıtlar mevcut değil. Gerçekte, Dersimde geçerli
koşulları bilen ve gelişmeleri iyi takip edenler, bu problemin izahında yabancı
güçleri katmıyorlar.
Yerel basına göre
ayaklanma, Generalin aşiret reislerini Erzurum'da toplayarak, onlara hükümetin
bölgede yol ve diğer şekillerde girişeceği ıslah programını tanıtması üzerine
başladı. Müzakereler esnasında aşiret reisleri her ne kadar dostane ve
anlayışlı görünüyorlardıysa da toplantıdan sonra, bölgede sahip oldukları
iktidarın elden gitmesi tehdidi karşısında, dönüş yolları üzerinde yer alan
bütün köprüleri havaya uçurdular.
Bunu takiben hükümete
bir ültimatom göndererek Türk idaresine, ancak, Dersim'de jandarma
bulundurulmaması, yeni köprülerin inşa edilmemesi, bölgede yeni bir idari gücün
ihdas edilmemesi, silahlarının ellerinden alınmaması ve vergilerini hükümetle
kendi aralarında yapılacak müzakerelerde elde edilecek sonuçlara göre
ödemelerine izin verilmesi şartlarıyla itaat edeceklerini bildirdiler.
Bu inatçı davranışlar
hükümetin enerjik olarak harekete geçmesine neden oldu. Mıntıkaya kuvvet
gönderildi ve aşiret reislerine karşı savaş başlatıldı. İsyancıların çoğunun
kısa bir süre içinde teslim oldukları iddia edilmekle beraber, reislerden Seyit
Rıza adlı biri, adamları ile birlikte ülkenin ulaşılması güç bir kısmına
çekildi. Çekildiği mevziler, ismine yukarıda temas edilen, Pilot Sabiha
Gökçenin başarılı bombardımanlarına kadar zapt edilmezliğini korudu. Seyit
Rıza'nın kendisi ise halen serbest vaziyettedir.
Başbakan, 14 Haziran
1937 tarihli konuşmasında her ne kadar ayaklanmanın bastırıldığını söylemekte
ise de, bunun ne derece doğru olduğu henüz açıklık kazanmamıştır. Ayrıca, bu
özel olayın kapanma ihtimali olmasına rağmen, bu huzursuzlukları doğuran
sebeplerin ortadan kalkması için aylar, belki de yıllar geçecektir. Hükümet, bu
bölge halkının bir kısmına Türkiye'nin diğer yerlerine nakledilmekte olduğunu,
köprü ve yol yapımı ile ilgili bir programı başlattığını ve bölgeye medeniyetin
götürüleceğini ilan etmiştir.
Dersimin, hükümetin
karşılaştığı en fazla organize olmuş bir mukavemetin merkezi oluşuna rağmen,
genel olarak doğu vilayetleri, sonsuz güçlükler arzeden problemlere sahiptirler
ve ülkenin bu bölgelerinde üst düzey yetkililerince birçok teftişler
düzenlenmiştir.
Başbakan General İsmet
İnönü bir yıl kadar önce bölgeyi gezmiş ve yapılacak çok şey olduğunu
söylemiştir. Yine, İçişleri Bakanı ve Halk Partisi başkanı Şükrü Kaya doğu
vilayetlerini ziyaret ederek Hükümete bir rapor sunmuştur. Bu raporda Dersim
vilayetlerindeki vahim durumun tasvir edildiği söylenmektedir.
Yakın zamanlarda 8-13
Haziran 1937 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı Atatürk Erzurum 'a kadar gitmiş
ve doğu vilayetlerinin valileri ve askeri yetkilileri ile konuşmuştur. Şüphesiz
ki Atatürk onlardan bölgede yaşayan halkın dikkatle gözlenmesini istemiş ve bu
seyahat milletin dikkatinin bu bölgelerdeki sorunlara çekilmesini sağlamıştır.
Şüphesiz hükümet, doğuda
özellikle Dersim'de nizamı sağlama hususunda yalnız ülkenin iç düzeni bakımından
değil, fakat muhtemelen gayrı memnun unsurların komşu ülkelerden gelen
kışkırtıcılara yol gösterebileceğinden dolayı da ciddi endişelere sahiptir. Saygılarımla
G. Howland Shaw Maslahatgüzar"
İhsan Sabri Çağlayangil
anılarında, Seyyid Rıza'nın idam sahnesini şöyle anlatır: '' Seyyid Rıza'yı meydana çıkardık. Hava
soğuktu ve etrafta kimseler yoktu... Ama Seyyid Rıza (kendi dilinde) meydan
insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ''Evladi Kerbelayimi. Be
günayimi. Ayibo. Zulimo. Cineyeta!” “ Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız. Ayıptır, zulümdür,
cinayettir!.'' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap, rap
yürüdü. Çingeneyi itti! İpi boynuna geçirdi!.... Sandalyeye ayağıyla tekme
vurdu ve kendini astı! ''
Gece yarısıydı ve takvimler, 15.Kasım.1937
tarihini gösteriyordu...
Bir söylenceye göre,
gömüleceği yer türbe olmasın diye, cenazesi yakıldı! Ancak bir başka iddia da,
cenazesinin yakılmayıp, bu güne dek açıklanmamış, bilinmeyen bir yere
gömüldüğüdür!...
19.Kasım.2009 / Perpa,
11