16 Haziran 2012 Cumartesi

RESSAM,ÖĞRETMEN,ÇEVİRMEN,YAZAR AYDIN KARAHASAN- KEMAL YALÇIN


Sanata, edebiyata, aydınlanmaya adanmış bir ömür

Aydın Karahasan, 9.6.2012 günü, çok sevdiği Hopa’nın Esenkıyı (Abu İslah) köyünde hayata veda etti. Uzun zamandan beri Almanya’da kalb rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu. “Gider ayak mutlaka babaocağımı, varolduğum toprağı görmeliyim!” diyerek İstanbul’a, oradan da Abu İslah’a  (Temiz su) gitmişti. Köyüne varmış, Karadeniz’i, yurdunu, toprağını görmüş ama  yamaçtaki evine çıkamadan, sahilde bir dostunun evinde dinlenirken rahatsızlanmış ve ambulansla hastaneye yetiştirilirken yolda son nefesini vermiş! Ah Aydın ah! Toprak seni çekmişti, buralarda duramaz olmuştun!

Bu dünya gelimli gidimli dünya! Ölüme yok çare! Her ölüm erkendir! Aydın Karahasan, 76 yaşında, daha yapacak çok işi varken, bir vardı, bir yok oldu! Bir yıl önce çok ağır bir halk krizi geçirmiş, ölümden dönmüştü. “Bu benim için son şans! 25 yıldan beri uğraştığım Ömer Hayyam’ın rubailerinin çevirisini bitirmek için dirildim!” diyerek çevresini güldürüyor ve çok yoğun çalışıyordu. Ayrıca “Kadeş Kanı İçenler” adlı kitabını son bir yılda bitirmişti. Üç çeviri kitabını tamamlamış, son düzeltmelerini yaparak yayıncısına vermişti.
Rubaileri bitirdi. Yayınya hazır hale getirdi. Birlikte Almanya’daki yayıncılara gittik. Olmadı. Türkiye’deki yayıncılara başvurdu. Son arzum, “Ömer Hayyam’ın yayınlandığını görmek!” diyordu.
Doktorların “Tehlikli olabilir! İstersen gitme!” biçimindeki uyarılarına rağmen, kitaplarının yayın işlerini düzenlemek, Ömer Hayyam Rubailerini yayınlayacak bir yayınevi bulabilmek için İstanbul’a gelmişti. Olamadı! Ömer Hayyam’ın yayınlandığını göremedi!
İstanbul’dan Hopa’ya, Abu İslah’a gitmişti. Babadan  kalma evini onartmıştı. Almanya’daki resim atölyesini Abu İslah’a taşıyacaktı. Beni de atölyesinin açılışına davet etmişti.

Aydın Karahasan,  1936 yılında Zonguldak Kilimli’de dünyaya gelmişti. Fakat Hopa onun esas yurdu ve anadilinin konuşulduğu esas memleketiydi. Almanya’da 47 yıl çalıştı ve yaşadı. Ömrünün son yıllarını Abu İslah’ta geçirecekti. Olamadı! Abu İslah artık onun sonsuz mekanı oldu.

Türkiye’yi bilmem ama, Almanya, Almanya’daki sanat ve edebiyat dünyası değerli bir evladını, fırçası renkli bir ressamını kaybetti! Toprağın bol olsun Aydın Karahasan! Anıların önünde saygıyla eğiliyor ve sana karşı son görevimi yaparak, seni anlatıyorum. Elveda Aydın, elveda!

Aydın Karahasan’ı ressam, Nevin Karahasan’ı Türkçe öğretmeni olarak tanıdım. Tanışalı 20 yıl oldu. Zamanla Aydın’ın öğretmen, yazar, araştırmacı, dil uzmanı, çevirmen, çok okuyan, derin düşünen, özlü konuşan, Ömer Hayyam aşığı bir insan olduğunu anladım. Evindeki kitap, dergi, gazete arşivlerinin sayısı yirmi bin dolayındadır.

Ben onun sanat tarihi, dil uzmanlığı, Hayyam hayranlığı ve hafızasının genişliğinden etkilendim. Anadili Lazcadır. Türkçeyi çok iyi konuşur ve yazar. Almanca ve Fransızcayı çeviri yapacak kadar iyi bilir. Hayyam’ı çevirebilmek için altmışından sonra Arapça ve Farsça öğrendi. Yetmiş yaşında İngilizce öğrenmeye başladı. Bazen çevirdiği bir metinde geçen bir kelime ya da kavramın tam karşılığını bulabilmek için günlerce, haftalarca düşündüğü olur.

Geçen yıl lâf lâfı açtı. Konu anadiline geldi. “Aydın, yedi dil biliyorsun. En çok hangi dili seviyorsun?” dedim.

Yüzüme baktı. Ak sakalını sıvazladı. Gözleri ışıldadı. Yüzünden çeşitli gülümseme dalgaları gelip geçti.

“Anamdan öğrendiğim Lazca bana en güzel, en akıcı, en sıcak dil olarak geliyor. Çocukluğumda evimizde Lazca konuşulurdu. Şimdi o yıllarda öğrendiğim Lazcayla sanki kendimi daha iyi ifade edebiliyorum!” dedi. Nevin Hanım da benzer duyguları, düşünceleri dile getirdi.
Sendikacılığın babası Ömer Karahasan

Burada baba Ömer Karahasan’ın adını saygıyla anmak istiyorum.
Ömer Karahasan, Zonguldak Kömür İşletmelerinde çalışırken, 1946 yılında ilk olarak kurulan “Zonguldak Maden İşçileri Sendikası”nın on yıl kurucu başkanlığını yapmıştır. Daha sonra 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Mecliste işçiler adına, Türkiye’deki sendikaları temsilen seçilen, beş sendikacıdan biri olarak Çalışma Hayatı Komisyonunda çalışmıştır.

Ömer Karahasan, “Türkiye Sendikacılık Hareketi İçinde Zonguldak Maden İşçileri ve Sendikası» adlı büyük boy, 700 sayfalık bir kitap kaleme almıştır. Ömrünü sendikal mücadeleye adamış Ömer Karahasan, Türkiye’de, özellikle Zonguldak’ta “Sendikacılığın babası!” olarak tanınır. 

Hopa’dan çıktık yola...
28 Aralık 2006 günü, Gelsenkirchen’de, resim atölyesinde; Aydın’ın yaptığı Nazım Hikmet konulu tabloların önünde konuşmaya başlamıştık. Nazım “Karlı kayın ormanı” tablosunda yürüyor, “Hopa Cezaevi’nde” tablosunda ise demir parmaklıkları arasından bize bakıyor gibiydi...
“Hopa Ortaokulunda okurken, öğretmenimiz bizleri Nazım Hikmet’in bir süre hapsedildiği cezaevine götürmüştü. Nazım’ın kaldığı koğuşu görmüştüm. Nazım’ın 100. doğum yılında bu tabloları yaptım.”
Aydın hayatını anlatmaya böyle başlamıştı...
“3 Mart 1936 yılında, Kilimli’de dünyaya gelmişim. Annem babam Abu İslahlı. Sonradan Zonguldak Kilimli’ye göçmüşler. Benim en eski hatıralarım içinde Abu İslah ve Kilimli geniş yer tutar.
Çocukluğumda evde Lazca konuşulurdu. Ben Türkçeyi ilkokulda, Fransızcayı ortaokulda, Almanca’yı Almanya’da öğrendim. Daha sonra Arapçaya, Farsçaya, İngilizceye merak saldım, öğrendim.
Diller arasında karşılaştırma yapabilirim. Her dil güzeldir. Çirkin dil yoktur. Herkesin annesinin dünyanın en güzel annesi olduğu gibi, herkesin anadili de en güzel dildir.
Türkçe’yi iyi bilirim. Türkçe kurallı, mantıklı bir dildir. Fransızca ve Almanca’dan yıllardır çeviriler yaptım. Çok işlek, yaygın dillerdir. Ama anamdan öğrendiğim Lazca, bildiğim diller arasında bana en sıcak gelen dildir. Ben Lazcada anamın sütünün tadını, bağrının sıcaklığını, evimizin havasını; Abu İslah köyündeki temiz su şırıltılarını, dedelerimin, ninelerimin, soyumun sopumun sesini, sözünü buluyorum.
Babam Ömer Karahasan, 1907’de Batum’da doğmuş. Babamın babası Hasan Karahasan, Batum’da büyük bir tüccarmış. Babasından kalan malları satıp satıp yemiş. Satacak malı mülkü kalmayınca seksen doksan yıl önce Zonguldak’a çalışmaya gelmiş.
Babam, Batum’da Rusça öğrenmiş. Soğuk savaş döneminde Rusça bilmek tehlikeli sayıldığından, Rusça bildiğini kimseye söylemezdi. Babam Hopa ve Rize’de okumuş, Osmanlı okullarında eğitim görmüş. Bu nedenle Arapça, Farsça bilirdi. Biraz da Fransızca bilirdi. Babam dile yatkındı.

Annem’in adı Fatma. Batum’da doğmuş. Çocukluğunun büyük kısmı Batum, Poti, Sahumi, Gudauta gibi Gürcü, Laz ve Rus şehirlerinde geçmiş. Annem Lazca konuşurdu. Çocukluğumda bana hayatını uzun uzun anlatırdı. Batum, Türkiye sınırları dışında kalınca, Hopa ile Batum arasındaki sınır kapanınca Hopa taraflarında geçim şartları çok zorlaşmış. Hopalılar, Rizeliler iş bulabilmek için Zonguldak’a, İstanbul’a, İzmir’e, Batı’ya göç etmişler.

Ayrıca Kafkas halkları arasındaki kültürel, sosyal ilişkiler kopmuş. Bizim akrabalarımızdan bir kısmı Batum’da kalmış. Yıllar sonra, 2006 yılında Batum’a gittim. Annemin doğup büyüdüğü yerleri ve akrabalarımızı gördüm. Poti, Sahumi, Gudauta gibi şehirler günümüzde Abhazya Özerk Bölgesi içinde kalmış.

Osmanlı döneminde Kuzey Yunanistan’da, Makedonya’da Selanik nasıl bir kültür, sanat, ticaret ve siyaset merkezi ise, Batum da doğunun, Kafkasların kültür, sanat, ticaret merkeziymiş. Annemin, babamın; daha doğrusu bizim köylülerin, Hopalıların üzerinde Batum’un olumlu etkileri çoktur. Benim çocukluk yıllarımda Hopa ve çevresindeki köylerde yaşayan yaşlılardan bir çoğu Batum’u, Gürcistan’ı, Rusya’yı, Kafkasları görmüş, farklı kültürleri, dilleri tanımış insanlardı. Tutuculuk, dinsel bağnazlık bizim oralarda yoktu.

Abu İslah’da Lazca, çevre köylerde Gürcüce, Abazaca konuşulurdu. Büyük annemin gelinleri Abaza ve Çerkezmiş. 1900’lü yıllarda, Cumhuriyet kurulmadan, misak-ı milli sınarları çizilmeden önce, Lazlar, Megrelller, Abazalar, Gürcüler, Çerkezler, Ruslar, daha yukarılarda Ermeniler Kafkaslar’da bir arada yaşıyormuş. Diller, kültürler, insanlar birbirine karışıyormuş. Kimse kimsenin diline, dinine karışmazmış. Canlı bir ticari, kültürel hayat varmış.

Babam Anadolu Müslümanıydı. Namaz kılar, oruç tutar, Kur’an okurdu.

Annemin dinle, ibadetle pek ilgisi yoktu. Bazen babamın dini görüşlerini şaka yollu eleştirirdi. Düşün bir kere! 1940’lı yıllarda Hopa’da, bizim köyde kadın erkek mayolarla denize girerlerdi. Annem de mayo giyerdi. Babam annemin inancına, düşüncelerine, davranışlarına hiç karışmazdı. Hoş görülüydü. 

Kilimli’de geçen yıllar... 

Benim hayatımda Kilimli’de yaşadıklarım önemli yer tutar.

Aklımda kaldığına kadarıyla, ilk evimiz, “Top tepesi” denilen mahalledeydi. Ahşap, eski bir evdir aklımda kalan. Babam, atölye şefi olduktan sonra bize maden işletmesine ait, Fransızların inşa ettiği bir lojman verdiler. Bu ev o yıllara göre modern bir evdi.
Babam her gün eve iki üç gazete alırdı. Evimizde babamın bir kitaplığı vardı. Evde gazete, kitap okunurdu. Ben gözümü açtığımda babamın kitaplarını gördüm. Babamın kitaplarını dikkatle alır karıştırır, okumaya çalışır, yerine koyardım. 

Okul hayatı başlıyor 


İlkokulu Kilimli’de okudum. Resim yapmaya ilkokul ikinci sınıfta başladım. Hâlâ aklımdadır. Başöğretmenimiz Şükrü Bey, “Düşündüğünüz cumhuriyet bayramının resmini yapınız.” diye bir ödev vermişti. Yapıp getirdim. Çok beğendi. “Aferim oğlum! Resim yapmaya devam et!” dedi.

Evde boş zamanlarımda çeşitli şekiller çiziyor, insan, hayvan, ağaç, çiçek resimleri yapıyordum. Babaannem resimlerime baktı baktı:

“Oğlum Aydın, o yaptığın insan, hayvan, çiçek resimlerine can vereceksin! Bu resimler için mahşer gününde cayır cayır yanacaksın!” dedi.
“Niye yanayım babaanne?”
Günah, günah!”
“Niye günah babaanne? Ben resim yapmayı seviyorum!”
“Senin aklın ermez, dinimiz yasaklamış resim yapmayı!”

Bir yanda başöğretmenimiz, “Aferim, resim yap!” diyordu, bir yanda babaannem “Günah! Cayır cayır yanacaksın!” diyordu. Hangisi doğruydu? Bilmiyordum. Ben başöğretmenin dediğini yaptım. 

Lazca ve Kürtçe nasıl oluşmuş? 

İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasi akımları öğretmenlerimize de yansımıştı. Irkçı, turancı, milliyetçi öğretmenlerimiz vardı. Henüz tarikatçı, şeriatçı öğretmenler yoktu. Sonradan bunları daha iyi anladım. Okulda baskı vardı. Dayak vardı.

Tarih öğretmenimiz Ziya Özkaynak’ı hiç unutmam! Sınıfımızda Türkiye’nin her yöresinden öğrenciler vardı. Lazı, Kürdü, Türkü, Abazası, Gürcüsü, Çerkezi bir avuç öğrenciydik. Kendi aramızda hiç ayrım kayrım yoktu. Güle oynaya okula gidip geliyorduk. Fakat tarih öğretmenimiz Lazcayı, Kürtçeyi, Abazacayı yani Türkçeden başka dilleri aşağılardı. Bir gün bana: “Lazca nasıl doğmuştur?” diye sordu. “Bilmiyorum!” dedim.

Açtı ağzını yumdu gözünü! “Köpekler fındık çuvalları arasında dolaşırken ses çıkarmışlar, işte senin dilin Lazca öyle doğmuştur!” cevabını verdi!

Buna çok üzüldüm. Anadilinin aşağılanması insanı kalbinden vurur! İsyan ettirir! Ben de anadilimin aşağılanmasına kızıyor, üzülüyor, ama ses çıkaramıyordum. Arkadaşlarım da benim durumumdaydı. Tarih öğretmenimizin tutumunu bildiğimizden kendimizi gizlemeye başladık. Anadilim küçümsendikçe Lazlığımı daha çok düşünmeye, bu konulara kafa yormaya başladım. Okuldan, tarih dersinden soğumaya başladım.

Halbu ki biz mahallemizdeki Kürt, Türk, Abaza, Çerkez arkadaşlarla kaynaşmıştık. Aramızda hiç sorun yoktu. Sabutay ve Cebe benim en sevdiğim Abaza arkadaşlarımdı. Sapsarı, masmavi gözlü çocuklardı.

Bugünlerden o günlere bakınca milliyetçi, ırkçı, turancı görüşlerin farklı renkleri, kültürleri nasıl soldurduğunu; farklı etnik kökenden insanları birbirine düşman ettiğini görüyorum. 

Resim merakım

Ortaokuldan sonra sanat okuluna başladım. Sevmiyordum bu okulu. Bir gün babamla konuştum:

“Baba, ben Güzel Sanatlar Akademisi’nin lise kısmına devam etmek ve sonra Akademi yüksek kısmında okumak ve ressam olmak istiyorum!” dedim.

O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi sadece İstanbul’da var.

Babam önce düşünceme karşı çıktı:

“İyi ama oğlum, ressamlık karın doyurmaz ki! Ayağına giyecek bir çorap bile bulamazsın! Resim asılı odada namaz kılmanın günah olduğu bu memlekette kim alır senin resimlerini?”

“Baba, ben resim yapmayı seviyorum. Müsaade et, akademide okuyayım. Kim aç kalmış ki?”

Annem beni destekledi. Gidersin, gidemezsin tartışması günlerce sürdü. Hiç unutmam, bir akşam evimizde bu konuyu konuşmak için toplanıldı. Komşumuz ilkokul başöğretmeni Mubahat Bey ve sıhhiye memuru İbrahim Bey de gelmişti.

Hem Mubahat Bey, hem de İbrahim Bey beni desteklediler:

“Ömer Bey, bırak çocuk sevdiği okula gitsin! Gönülsüz namaz, göklere ağmaz! Her işte bir hayır vardır! Kapama çocuğun önünü! Buradaki okulların durumu meydanda.” dediler.

Babam: “Madem ki durum bu, gönlünün istediği yere git oğlum!” dedi. 

Akademi başka bir dünya idi... 

17 yaşındaydım. Babam beni sanat okulundan aldı. İstanbul’a, teyzemin yanına gönderdi. Akademi’nin lise kısmına sınavla giriliyordu. Sınavlar desen ve mülakat olmak üzere iki bölümdü. Sınavlara hazırlandım.

Akademi giriş sınavını ikinci olarak kazanmıştım.

Yıl 1954... Akademideyim! Akademi benim için yeni bir dünyanın başlangıcı oldu. Akademinin lise kısmında özgür bir ortam vardı. Ne Çelikel Lisesi’ne benziyordu, ne Zonguldak Sanat Okulu’na... İstanbul Boğazı’nın kıyısında, özgür bir sanat ortamında okumanın bambaşka bir tadı, insanı mutlu eden bir onuru vardı.

Hocalarımız çok kaliteliydi. Burhan Topraklar, Bedri Rahmiler, Nurullah Berkler, Cemal Tollular... Her biri Paris ekolünden ya da Alman ekolünden gelen, Türkiye’nin seçkin sanatçıları, kaliteli öğretim üyeleriydi. Her biri ciğerlerine hava alır gibi Fransızca, Almanca konuşuyorlardı. Birkaç yabancı dil bilmeyen hocamız yoktu. 

Paris’te dünya başka dönüyordu 

1959 yılında, akademi son sınıfına geçince, hocam Nurullah Berk beni Paris’e gönderdi. Üç ay kaldım Paris’te. Paris’te dünya başka dönüyordu!

Kilimli’yi, Zonguldak’ı, İstanbul’u, Türkiye’yi, 6/7 Eylül olaylarını Paris’te gördüklerimle karşılaştırdım. Farklar, karşılaştırılamayacak kadar büyük ve derindi. Sonra kendi yerimi, düşüncelerimi, dünyaya bakışımı Paris’teki hayatla karşılaştırdım. İstanbul, Zonguldak, Kilimli, Abu İslah köyü hepsi bana dar geldi.

“İmkânım olursa Paris’e geleyim, burada sanatımı icra edeyim!” düşüncesiyle tekrar İstanbul’a döndüm. Dünya gazetesinde çalışmaya başladım. Siyasi olaylar korkunç bir hızla gelişiyordu. Paris’i görmesem, olayların gidişinden bu kadar endişe etmezdim.

Akademiyi bitirip Kilimli’ye döndüm. Amacım, Paris’te verdiğim kararı uygulamak. Pasaport alıp Paris’e gitmek. Zaten daha önce kardeşim Yılmaz Almanya’ya gitmişti. Ben de Paris’e gidecektim.

Pasaport almak için işlemlere başladım. O yıllarda pasaport kolay alınmıyor. İşlemler altı ay, bir yıl sürüyordu. Zamanımı değerlendirmek, boş durmamak için Işıkveren Ortaokulu resim öğretmenliğine başladım.

O günlerde babam Kurucu Meclis’e seçilmiş, Ankara’ya gitmişti. Babamla konuştum. Paris’e gitmeden önce askerliğimi yapmamın daha doğru olacağını söyledi. Ben de bu düşüncedeydim. Askerliğimi yaptım. Terhis olduktan sonra yeniden öğretmenlik için başvurdum. Orta kısmını okuduğum Çelikel Lisesi’nde resim öğretmenine ihtiyaç varmış. Başvurum kabul edildi. Bir zamanlar bana zindan gibi gelen, ancak orta kısmında iki buçuk yıl okuyabildiğim liseye şimdi öğretmen olarak dönüyordum.  

İsyancılar...

Tiyatro kolu olarak birinci yıl Turgut Özakman’ın “Güneşte On Kişi” adlı piyesini sahneledik. İkinci yıl Recep Bilginer’in “İsyancılar” adlı piyesini sahneye koyduk. Oyun sıradan, biraz sosyal içerikli bir oyundu. Olay Isparta’nın Senirkent ilçesinin bir köyünde geçiyordu. Aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Biz sahneledikten sonra Zonguldak’taki bazı tutucu çevreler bana saldırı kampanyası başlattılar.
Ben öğretmen olarak öğrencilerimi isyana teşvik ediyormuşum. Hakkımda soruşturmalar başladı. Bu dönemde müdür yardımcılığı görevini de üstlenmiştim. Okul müdürünün öğrencileri dövmesine karşı çıkıyordum. Müdür ile aramız bir dayak olayı yüzünden daha da açıldı.
Tiyatro soruşturmasını atlatmıştım. Biraz huzura kavuşayım, rahat bir ders yapayım diyordum. Olmadı... Sanat tarihi dersinde Tevrat ile Kur’an arasındaki ilişkiyi anlatmıştım. Ertesi gün Zonguldak Müftüsü hakkımda “Katli vaciptir!” diye fetva verdi.
Soruşturmalar birbirini izliyordu. Üçüncü soruşturmanın sonucu gelmeden benim pasaportumu verdiler. Artvin milletvekili Fehmi Alpaslan’ın araya girmesiyle alabilmiştim. Yıl 1965 olmuştu. Çelikel Lisesi ne öğrenciliğimde, ne de öğretmenliğimde bana rahat yüzü göstermedi. 

Almanya macerası... 

Almanya’nın Köln şehrine 1965 yılı Ağustos ayında ayak bastım. Niyetim Almanya üzerinden Paris’e gitmekti. Yılmaz, Almanya’ya geleli sekiz yıl olmuştu. Dil biliyordu. Almanya ve Fransa’daki hayat şartlarını, iş imkanlarını uzun uzun değerlendirdik. Almanya’da kalmak daha uygundu. Paris hayalini bıraktım. Almanya gerçeğini yaşamaya başladım.

Önce Köln Üniversitesi’de yoğunlaştırılmış dil kursuna kaydoldum. Hızla dil öğrenmeye başladım. Kurslar biter bitmez Köln’de bir çikolata fabrikasında iş buldum. Fabrika hayatı benim Almanca öğrenmeme yardım etti. 

Almanya’da öğretmenlik hayatı... 

Öğretmenlik en sevdiğim meslekti. Boş bir yer aramaya başladım. 1976 yılında Dortmund Heisenberg Gymnasium’da sanat tarihi öğretmenliğine başladım. Okul müdürü Herr Heger daha ilk derste beni öğrencilere tanıttı. Öğrencilerle beni başbaşa bırakıp çıkarken, omzuma dostça dokunarak:

“Herr Karahasan, büyük bir özgürlük içinde ders yapabilirsiniz!” dedi.

İşte bu anı hiç unutmam. İçim bir hoş olmuştu. Bir Çelikel Lisesi müdürünü düşündüm, bir de Herr Heger’i.

Öğretmenlik yanında Türkçe edebiyat, sanat dergileri çıkardık. Dergi dergisi bunlardan biridir. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, Türkiye’de demokrasinin yeniden gelmesi, aydınlara, düşünenlere yapılan baskıların kaldırılması amacıyla çeşitli demokratik etkinlikler yaptık.

Bochum’da SAN-DER adlı, “Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Sanatçılar Derneği’ni kurduk. Bu derneğin çeşitli kültürel etkinliklerini düzenledim.

Öğretmenlik yanında sanat çalışmalarımı aralıksız sürdürdüm. Bugüne kadar kırktan fazla  resim sergisi açtım.

Resim sanatını Türkiye’de tanıtmak için ressamları tanıtan yazılar ve kitaplar yazdım. Van Goch’un hayatını ve eserlerini tanıtan kitabım Türkiye’de yayınlandı.

Fransızca’dan Türkçeye kitaplar çevirdim.

Ömer Hayyam’ın rubailerini Farsça asıllarından çevirmek için Farsça öğrendim. Ömer Hayyam üzerinde yıllardan beri çalışıyorum.

Dinler tarihi üzerinde uzun zamandan beri çalışıyorum. İslam ülkelerine inceleme gezileri yaptım. İran, Ürdün, Tunus, Cezayir, Mısır ve Fas’ı görüp inceledim. Gördüğüm ülkeleri Türkiye ile karşılaştırdım. İslam aleminde ümmet toplumundan, çağdaş devlete geçmeye çalışan sadece Türkiye idi. Mustafa Kemal’in hilafeti, şeriatı, padişahlığı kaldırmakla, ümmet toplumu yerine cumhuriyet kurmakla ne kadar büyük bir iş, ne kadar ileri bir adım attığını Arap ülkelerini, İran’ı gezip görünce daha iyi anladım.

Dünya’nın birçok ülkesini gezip dolaştım. Çin’e, Rusya’ya, Afrika’ya gittim. Gözlemlerimden, okuduklarımdan kendime göre sonuçlar çıkarmak istedim. Dünyada İslamın ortaçağı yeni yaşamakta olduğunu gördüm.

Yaşım yetmişi aştı. Ömrümün 40 yıldan fazlası Almanya’da geçti. İnsan sürekli değişim içinde. Hayatımda mutlu olduğum anlarda oldu, bedbin olduğum anlar da... Ama mutlu olduğum anlar daha fazladır.

Henüz en iyi resmimi yapamadım. Hep öğrenmeye çalıştım. Öğrenme heyecanım sönmedi. Bilgi açlığım geçmedi. Ömer Hayyam’ın dediği gibi hâlâ işimin ustası olmuş değilim.

Dünya denilen zincire doymuş değilim


İşimi bir an bile boş koymuş değilim

Ömrümce şu dünyada hep öğrenci idim

Hâlâ işimin ustası olmuş değilim 

Türkiye halkına son sözümü soracak olursan...

Şunu demek isterdim: İnancınız kadar düşünmeyi de öne çıkarın. İnanç kadar, düşünme kavramını da öne çıkarın! Son sözüm bu olacak. 

Almanya, 13 Haziran 2012                                 Kemal Yalçın

13 Haziran 2012 Çarşamba

USTA ŞAİR MURAT KAPKINER’DEN ÜÇ ŞİİR:AKŞAMDAN SABAHA -ANNE BEN ARTIK İYİYİM - KUNDAK


AKŞAMDAN SABAHA
akşamdan sabaha
bir bilsen neler oldu
akşamdan sabaha
aile babasıydım akşam
terörist sabaha
bir bilsen neler oldu
evliydim akşam
köprü altındayım sabaha
ne olmadı ki
çelebiydim akşam
alkolik çıktım sabaha
anam-babam
kızım-kızanım vardı akşam
‘hem öksüz hem yetim’
garip öldüm sabaha
çoğunu söylemedim
akşam namazı kıldım
facir ulaştım sabaha
bir bilsen
bir bilsen neler oldu
akşamdan sabaha

Murat Kapkıner 

ANNE BEN ARTIK İYİYİM
perhizim kaldırıldı
yüzlerim artık yamulmuyor
yüzümde bir şiirin tebessümü
yüzlerim düzgün
artık kabus görmüyorum
takıldığım ufkuna
sürekli bayram hilalleri göndermiyorum
yorgun gözlerim
mektuplar göndermiyorum
senden bana hergün
bütün telefonlarda sesin
yok artık bütün plakalarda adın adresin
keskin bir tek fırça kalmadı
tek renk kullanıyorlar tablolarında
bütün çizgilerim ufki
şiirim artık uzak doğu
tek hece
giden yedi sesin yerinden
gerçi münker
ama bir tek ses verdiler
sayhaten ve ahide
bütün seslerim sur
karlı dağlarda kaldı kurt
anne ben artık iyiyim
hem kendime iyi bakıyorum
Murat Kapkıner

KUNDAK
davacı değilim
savcıyı geri gönderin
geri durun şöyle
alışmadığımız şeyler bunlar
ne ilk öldürülüşüm bu
ne ilk yıkılışı evimin
cesetleri yan yana koyun
büyüğümü küçüğümün yanına
ayrılmasınlar
/her dönemeçte bir eşkıyaya
kendim veriyorum gömleğimi
gönül rızasıyla/
sizin gurbetinizde ilk vuruluşum bu
sanırım bundan telaşlandınız
ne var bunda
bir Robinson öldürülüyor
şunun şurasında
yahut Tarzan
yani bir çocuk
/kabahat kendisinindi
tam kırk kez öldürüldüğü halde
büyümedi/
savcıyı geri gönderin
davam yok
fazla malum olduğu için ebediyen meçhul kalacaktır
bu cinayetin faili
Murat Kapkıner

9 Haziran 2012 Cumartesi

BİR AMED (DİYARBEKİR) ERMENİSİ KİRVE MİRO - Kadim Kan

Şu dünyanın keyfi her sabah sıcak suyla tıraş olmak ve sonra çayla sigara îçmektir.

 Selam vermeden, “Ne iştir yahu. Her şeyi bakkallardan bulabiliyoruz ama şu baş belası tütün ve sarma yaprakları îçin ila kî kaçakçılar çarşısına gitmek lazım. Al. Şu yeni satın aldığım tütünün tadına bak inşallah beğenirsin.“ deyip yavaşça karşımdaki kürsüye oturarak sigarayı sarmamı bekledi.

Krîvê Mîro ufak tefek, şapkası kafasında biraz büyük duran, halim selim bir adamdı. Bizim şalvarlara pek benzemeyen ağı kısa bir şalvar giyer. Diyarbekir’in yaz sıcağında bile “yakışmaz“ diye ceketini hiç çıkarmazdı. En sıcak zamanlarda, dükkan veya kahvede oturunca ceketini bazen çıkarır güzelce katlar ve yanındaki kürsüye bırakırdı. Güleç, takma dişleri temiz kireç gibi beyaz olan Krîv . Her gün tıraş olurdu “şu dünyanın keyfi her sabah sıcak suyla tıraş olmak ve sonra çayla sigara îçmektir“ derdî.
Küçük gözleri her zaman ağlamaya hazır, yorgun ve üzüntülüydü. Ama konuşurken, donuk ve yorgun gözleriyle öyle dikkatli ve yoğun bakardı ki bazen rahatsız olur yüzünüzü çevirmek zorunda kalırdınız. 

Lokantada tanıdığı birine rastlasa haberi olmadan yemek parasını verir öyle savuşurdu.

Para, ev, elbise gibi şeylerin önemi onun için diğer insanlardan daha ayrıydı. Gömleği eski ve yakası yırtık olabilirdi ama lokantada tanıdığı birine rastlasa haberi olmadan yemek parasını verir öyle savuşurdu. 
Birileri onu görsün ve yemek parasını versin diye özelikle selamladığı zaman, sessizce küfür eder ve yemek parasını ödemezdi. 
Ayakkabılarını eski demirciler çarşısındaki “eşekler hanın“da kendi yaşında bir Ermeninin yanında yaptırırdı. 
Daha dükkana ulaşmadan da ayakkabısının arkasını kırardı. Kabadayılıktan değil, ayakkabıları bile olsa onu sıkan, sarmalayan hiç bir şeyden hoşlanmazdı.
“Yahu kirîv daha bir saat olmadı ayakkabının arkasını kırdın“ dediğim zaman, çocuk gibi utanır başını eğer ayakkabılarına bakardı. “erê loo“ evet derdi

Kürdlere en güzel küfürü en çok kendisine edilmiş küfürdü “kafır laê kafıra” (kafir oglu kafir)  

Kürdlere en güzel küfürü en çok kendisine edilmiş küfürdü “kafır laê kafıra” (kafir oglu kafir) ya da “

kafir) ya da “kafır bav” (kafîr babalı) idi. Öyle galiz küfürler savururduki şaşırıp kalırdı adam. Özelikle öfkelî olduğu zaman küfürlerinin bazı yerlerinin üstüne bastırırdı. „kküççık bbaavvv“ (köpek oglu) „Zerê bbeennamuus“ (sarışın namusuz), „ÇÇüre kure ççüra“ (kumral oğlu kumral).. Sarışın olanlara karşı bir güvensizliğinin sebebini çok sonraları anladım.
Mümkün olsa bile, bir kötülük yapacağı yoktu aslında. Ama intikam alır gibi attığı küfürler ona rahatlık veriyordu. Bu rahatlığını karşısındakine "küfürden“ sonra biraz da utanarak gülümsemesiyle hissettirirdi. 
Bu ufak tefek yaşlı adamın kendine özgü dini normları vardı. Hem Müslümanlarla hem Hıristiyanlarla sınırını çok önceden belirlediği şakalar yapardı.
“Surp Giragos“ kilisesi avlusundaki son Ermenilerle birlikte, ama kendi başına bir odada yaşar, bazen şarap içer, kilise avlusunda hiç kımıldamadan saatlerce oturur, kimseyle de konuşmazdı
Onu tanıyanlar bilirdi. Böyle zamanlarda Krîv’in vücudu orada ama kendisi. Lice’nin Fum köyündeki kilisede, askerler onu ararken Hacî Bayram’ın damında veya depremden sonra yıkılan eski evlerinde kardeşleriyle kap-kemik oynadığını. Böyle durumlarda kimse onu rahatsız etmezdi. Çünkü onun bu şekilde dinlendiğini, ferahladığını biliyordu. 
Pazar günleri, bazen küçük kardeşimle onu ziyarete gittiğimizde, ayin zamanı olmasına rağmen gölgede, arsız bir çocuk gibi , sırt üstü uzanıp sağ ayağını sol ayağının üzerine atmış vaziyete göğü seyrederken bulurduk onu.
O kadar çok sigara içerdi ki bembeyaz bıyıklarının sağ tarafı sarı, biraz da kırmızıya çeken, kına rengindeydî.

 Liceli Müslüman Kürdler Ermenilere “kırîv”, yani “kirve“ derlerdi. 
Aslında babamın dostuydu. 
Babam ona Krîv dediği îçin ailede herkes ona Krîv derdi. Belki de hem Ermeniliklerini belirtmek, hem de dostluk belirtisi olarak Liceli Müslüman Kürdler Ermenilere “kırîv”, yani „kirve“ derlerdi. 
Bana, daha çok amcalık, dayılık gibi akrabalığı çağrıştırıyordu.
Kahvehaneden, büyüklerin sohbetlerinden, çok çocuklu kalabalık bir aileden başını dinlendirmek için kaçamaklar yapan biri gibi, bazen balıkçılar başında çalıştığım demirci dükkanına gelir çay îçer, sohbet ederdik.

İkimiz de Lice tütünü ve çay severdik.
Yaşı 75-80 olan biri ile 20 yaşında olan birinin arasındaki dostluk biraz ilginçtir ama temel denilebilecek ortak yanlarımız vardı. İkimiz de Lice tütünü ve çay severdik. İkimiz de „çur“ları sevmezdik. O ara sıra konuşmayı ben dinlemeyi severdim.
Eskiden Dicle’de tutulan balıkların satıldığı o köşede o zamanlar bile bir-iki sivil polis arabası sürekli nöbet tutardı. Krîvê Mîro nöbet tutan polisleri göstererek, bu“ çür“lar „kumral, sarışınlar“ burda olmasa buraya daha çok gelirdim. Ama onları görünce, canım sıkılıyor, nefesim daralıyor diyerek kalkmak istedi 
“- Hele, otur Krîv, nereye?” deyince, cebinden artık nesli tükenmiş büyük dört köşe, kapağının altında sigara yapraklarını tutan, yayın kırıldığı, tabakasını çıkararak bir sigara daha sarmaya başladı.
 Krîv çocuklarının hepsi dışarıda neden bazen onları ziyarete gitmiyorsun, onları özlemiyor musun?”
“-Ho ho! Nasıl özlemem?. Tabii ki özlüyorum. En çok da bazılarını sadece resîmlerden tanıdığım torunlarımı özlüyorum. Ama nasıl Gideyim? Diyarbekir ve Lice’yi bırakarak gidebilir miyim? Hastalanınca 10-15 günlüğüne Lice’ye gidiyorum sapasağlam yine Diyarbekir’e dönüyor ve bu „hileci“ Zazaların çay parasını ödüyorum.” 

Krîve Mîro kahvede kağıt (52 veya 11 de deniliyor) ve domino oynar, seyrek oyun kaybettiği olurdu. Zazalardan biri onu yenerse böbürlenerek „Bu gün Krîvê Mîroya bir ders vermişim“ derdi.
“-Her günde Hollanda’ya-Kanada’ya gidip gelinmez ki, çok uzak oldukları söyleniyor” Deyip konuyu kapattı. 
“-Krîv, babam senin katliamdan son anda kurtulduğunu söylüyor. Nasil kurtuldun?”
Benim gibi genç ve cahil birinin, sıradan bir olayı hatırlasın ve biraz daha otursun diye, damdan düşer gibi soruduğu bu soru Krîv’i biraz kızdırmıştı. 

Wextê derîya nişan kirin - Kapıları îşaretledikleri zaman.  

Güleç yüzlü Mîro gitmiş, daha da ufalmış, kızgın, hata sesi bile değişmiş bir Krîvê Mîro gelmişti. Küçük yorgun gözlerini bana diktî. Çok ciddi bir sesle:
“-Aslına bakarsan ben bu konuda pek konuşmam. Baban nasıl duymuş bilmiyorum. ama sen „Kürd“ olduğun için (o zamanlar yaşlı kesim bizim gibi gençlere „ Kürd“ yada „telebe“ diyordu) anlatayım.
Belki okumuşsundur ilk başta Ermenilerin kapılarını ziftle işaretlediler.” 
Ben o zaman kadife sesli Aramê Dikran’ın 
Wextê derîya nişan kirin - Kapıları îşaretledikleri zaman.
Serê birina min vekirin - yaramın kapağını açtılar.
Birîn kurbün - Yara derindi.
Xwey lê kirin - Tuz sürdüler. 
Şarkısının ne manaya geldiğini anlamıştım. Devam etti:
“-Sonbaharın başıydı. Ağaç yaprakları daha sararmamıştı. Bir sabah erken jandarmalar atları ve uzun tüfekleriyle gelerek hepimizi mahalle kenarındaki bir meydanda topladılar. Babalarımızı, annelerimizi, amcalarımızı, „qîzên me yên xama „ gelinlik kızlarımızı, dayı ve yeğenlerimizi bir birine bağlayarak diz üstü oturttular. Çocuklar, zaten annelerini bırakarak bir yere gidecek durumda değildi. Her yenî gelen aileyle birlikte ortalık mahşer gününe dönmüştü. Bîz çocukların başta, küfür eder, biraz döverler ve sonra bırakırlar gibî bir beklentimiz vardı. Dayanamadık öğleden sonra teker teker, sonra hepimiz birlikte ağlayıp bağırmaya başladık.” 
“-Neden? Ne yapmak istiyordunuz?” 
“- Hiiiç, ne yapabilirdik kî ? susuz ve aç olduğumuz için ağlıyorduk!”
“- Kürd Müslüman komşulardan size yardım eden olmadı mı? “ 
Başını bir kaç kez iki yana sallayıp, uzuuun bir, “Çın, çıın, çıın” çektî.
Sustu. Sanki bir şey yapabilir miydiler, yapamaz mıydılar gibi, her şeyi yeniden göz önünden den geçiriyordu.
Sonra öğüt verir gibi başını sallayarak:
-“Sebra Kurmanca pırê, Hetta kêr negîhîje êstîye wan denge xwe nakin, kurmanc, en feqîr, nezan ü zalım „ (-Kürdler sabırlıdırlar, bıçak kemiklerine dayanmayıncaya kadar ses çıkarmazlar, fakir, bilmez ve zalim Kürdler.) 

“-Hiç kimse mî gelmedî ?”
-Ögleden sonra bir kaç yaşlı kadın bize su ve tandır ekmeği getirdi ama jandarmalar dipçiklerle onları sağa sola savurdu. Su getirenlerin kofîleri bir tarafa, kendileri bir tarafa düştü. (Liceli kadınların –benimde ninemin - başlarına taktıkları „fes“ benzerî kofî, ye ipek ve benzeri iplerden takma saç. Gelin ve genç kadınlarda altın ve gümüş paralar takılırdı ve biraz sağa eğerek başlarına takarlardı.)
Îkindiden sonra, hava kararmaya başlarken artık halden düşmüştük. Hepimize; ‘Kalkin sizi “Fum“köyündeki kiliseye götüreceğiz’ dediler.”
Fum köyü Lice’ ye 5-6 kilometre uzaklıkta yeşillikler içinde bir köydür. Lice ile „Fum“ arasındakî yol dik bir yamaçtan geçiyor, yamacın aşağısı bağ, badem ve kaysı ağaçlarıyla kaplıdır.
“-Yamacı tanıyorsun değil mi?” diye sordu.
Tabii ki tanıyordum.
“-Evet, evet tanıyorum” dedim  

Eşek sıpası anlamıyor musun, bizi öldürmeye götürüyorlar’

“-Îşte o yamaca geldiğimizde babam; Mîro seni yamaçtan aşağıya iteceğim. Yaşarsan. Çok hızlı koşarak ağaçların arasında kaybol. Sonra Haci Bayramlara* git dedi. Ben; ‘yok, ben sizinle olmak istiyorum’ dedim. Sabahtan beri başı önünde olan babam başını kaldırarak bana baktı. Gözleri kan gibi kırmızıydı, ama ağlamıyordu. Bana kızarak; ‘Eşek sıpası anlamıyor musun, bizi öldürmeye götürüyorlar’ dedi.” 

1980’nde “kaç yıldır sigara içiyorsun sorusuna”, “64 yıldır sigara içiyorum” diyen ve gerçek yaşını „Beş eksik, beş fazla. 80 varım“ diyerek cevap veren Krîvê Mîro, bu anı anlatırken küçük bir çocuk gibi ağlıyor, hem gözlerinden hem burnundan çeşme gibi su akıyordu. Cebinden çıkardığı karelî mendiliyle burnunu çekerek temizliyor, derin, derin nefes alıp veriyordu.
“-Seni bağlamamışlar mıydı?”
Hem üzgün, hem de gülümsemek sadece Krîvê Mîro ya özgün bir şeymiş gibi. ikisini bir arada yapabiliyordu. Gülümseyerek; 
“- Gördüğün gibi ben ufak tefek biriyim o zaman da her halde 8-9 yaşlarında olmama rağmen küçük gösteriyordum ve beni bağlamamışlardı.” 
“-Başka kardeşlerin var mıydı?” 
Sesînî yükselterek :
“-Olmaz olur mu yahu! (neden olmayabilir bende bilmiyorum.) Benden büyük iki kız bir de erkek kardeşim vardı ve kervanın en arka kısmında ellerini birbirlerine bağlamışlardı. Neyse, yamaçta babam bana bir kez daha; ‘kurtulursan Haci Bayramlara git seni kimseye vermezler, korkma’ dedi. Ve birden beni yamaçtan aşağıya itti. Askerler „Ho, ho, ho vıla, vıla, vıla“ (aynen Krîv’in dediği gibi yazıyorum) bağırarak bir kaç kurşun sıktılar, kurşunlar sağımdan solumdan „piv piv „ deyip toprağa saplanıyordu. Kurşunların korkusundan olmasaydı, babamın ve annemin yanına geri dönecektim.”
Büyük bir huşu ile dinlediğim Krîvê Mîro, baş tarafı kalın, ağzına alacağı tarafı ince olarak sardığı sigarasından, derin bir iki nefes çekti, bir iki öksürdü, boğazını temizleyerek devam etti. 
“-Kimse beni görmesin, duymasın diye korkudan ağlayamadığım o akşam karanlığında Haci Bayramların kapısını çaldım. Haci Bayram’ın hanımı kapıyı açtı. Beni içeriye aldı. Bir taraftan da beddualar ediyordu. Îçeri girince yüksek sesle ağlamaya başladım.
Onlarda babamın, anemin, kardeşlerimin başına gelenleri biliyordu ben de biliyordum.

Bir çocuk yalnız kalınca herkesten daha yalnız ve sahipsizdir, 

O gece anladım. Öksüz kalmıştım, yapa yalnız. Öksüz!. „Krîvê mine biçuk „(küçük kirvem) bir çocuk yalnız kalınca herkesten daha yalnız ve sahipsizdir, biliyor musun? Öncekî akşam bol soğanlı têftî (çok iyi kaynatılmış buğday) yemiş kardeşlerimle yün döşeklerde yatmıştım, anamın son yemeğini hiç unutmadım. O tad ölünceye kadar ağzımda kalacak.”
Yaşlılar ve takma dîşli olanlara özgü sessizce ağzını şapırdatışını şimdî bile gözlerimin önüne getirebiliyorum. Ve sanki olay daha dün ve kendiside 8-9 yaşlarındaymış gibi küçücük gözlerinden sicim gibi yaş boşalıyordu.
Ben, hem dinlemek, bilmek istiyor, hem de Krîvê Mîro daha da üzülmesin diye bitirmesini istiyordum. 
“- Evinize ne oldu? hiç eski evine gidiyor muydun? Haci Bayramlar sana karşı iyiler miydî?
Sanki konuyu değiştirmek istememe kızmış gibi sesini yükselterek; 
“-Dinle ! daha bitirmedim.” dedi. Sonra, üzgün ve daha yumuşak bir tonla devam etti:“-Sakin ve sesiz biri olan Haci Bayram daha bir hafta geçmeden bir gün eve geldi. Çok üzgündü, bağırarak "kafîr diyorlar, kendileri kafir“ diyordu. Hanımı: ‘Daha ne yapıyorlar ki?’ “Evlerine girmiş hiç bir şey bırakmamışlar. Camlarını bile çalmışlar’ dedî.” 

Lice’nin yıkılmasına çok üzüldüm ama bizim evin tamamıyla ortadan kalmasına sevindim.

Krîv küçük ve yaşlı gözlerini, gözlerime dikerek : “Sen olsan artık o eve gider miydin bu „çür“ları seyredebilir miydin, o komşulara merhaba verir miydin? “ 
Allak bulak olmuş vaziyete sadece dinliyordum. Devam etti: 
“- Yaşım 40-45 oluncaya kadar da hiç bir zaman bizim evin sokağına uğramadım. Depremde tamamıyla yıkıldı evimiz. Biliyor musun Lice’nin yıkılmasına çok üzüldüm ama bizim evin tamamıyla ortadan kalmasına sevindim. Çünkü ev yıkılmayıncaya kadar hala bizim ev diye biliyor ve kabul ediyordum. Bazen kendi kendime: ‘yahu niye eve gitmiyorsun’ diye soruyordum. 
Îkimiz de sustuk. Başımı kaldırıp gözlerine bakamıyordum. O ise sigarasının külüyle uğraşıyordu. Sonra, tüm gücünü harcayarak konuşan bir yaralı gibi, derin bir nefes aldı ve devam etti.  

“-O Kış orada kaldım. „bê bav pirin“ (Babaları belli olmayan Piç- kalleş )Bazıları saraya haber uçurmuş ve Haci Bayramlarda bir Ermeni çocuğunun olduğunu şikayet etmiş.”
Saray; Eski Lice’de Kürd „Mîr’lerinin Osmanlı döneminde yönetim merkezi olarak Înşaa ettirdiklerî ve cumhuriyet dönemiyle elerinden alınıp kaymakamlık ve karakola çevrilmiş üç katlı taş bir yapıydı.
“- Ve bir gün dört jandarma bir Kürd tercümanla birlikte eve geldiler. Biz çocuklar havuşta (avluda) oyun oynuyorduk. Tercüman benî gördü. Mêla mahlesinden biriydi ve benim ayakkabıcı Agop’un oğlu olduğumu biliyordu. Haci Bayram evde değildi. Hanımını çağırarak; Haci Bayrama söyle; “Evinizde bir Ermeni çocuk varmış yarin gelip çocuğu alacağız. Çocuk burada olmasa evinizi yakacağız“ dedikten sonra çekip gittiler.”
“-Çok korktun değil mî?”
“-On yaşında bir çocuğum. O gece dünyanın en son gecesiydi. Sana o geceyi anlatamam kirîv, Hiç anlatamam.” Gözleri yine dolmuştu.  

“-Ertesi gün geldiler mi?”
“-Asker unutur mu? Geldiler tabîi. Ellerinde bir teneke gaz yağı ve 7-8 kadar „çur“ jandarma (bu kelimeyi küfür olarak kullanıyordu) ve tercümanla birlikte geldiler. 
1975’te depremle yıkılan eski Lice evlerinin hepsi hemen hemen tek model şeklindeydi. Îki katli, birinci katı ahır, samanlık veya killer olarak kullanılan bu evler, Lice’nin bir yamaçta kurulmasından dolayı aşağıdan çok yüksek görünürlerdi. 
“-Sonra?”
“-Sabah askerler gelmeden önce Haci Bayram beni ikinci katın damına çıkardı. „Burada uzan ve askerlerin yapacaklarını gör ona göre karar ver. Ben seni onlara teslim edemem, teslim olacak misin veya olmayacaksın sen karar vereceksin lawo (oğlum)“ dedi.  

Evlerinde Ermeni yakalananların evini yıkıyor, ayaklarının altını demirle dağlıyorlardı.

“-Senî başka bir yere gönderemez miydi?”
“- Kiiim seni kabul eder yeğenim?.. Evlerinde Ermeni yakalananların evini yıkıyor, ayaklarının altını demirle dağlıyorlardı. Aylarca „ser kunê „ götün götün yerde sürünmek zorunda kalıyorlardı. Köylere gönderebilirdi ama artık vakit yoktu.” Devamla; 
“- Jandarmalar Haci Bayram’ın evinde ne var ne yok evin havuşuna (avlusuna) topladılar, en üstüne de döşek ve yorganları koyup Hacî Bayram’ın hanımı ve çocuklarını eşya yığının tepesine oturttular. Döşek ve yorganlarda gaz döküp bağırıp çağırıyorlardı.

Evin her köşesîne girip çıkıyorlar. Buldukları her şeyi sağa sola atıyorlardı. Eşya ve yorganların üzerine annelerinin yanına oturtulmuş çocuklar yeri göğü inleterek ağlaşıyorlardı.”  

“-Peki Krîv sen ne karar vermiştin? Ne yapacaktın? Teslim olacak mıydın?”

“-Ben kararımı vermiştim teslim olacaktım. Eğer jandarmalar çakmağı yakmaya çalışsaydı. O zamanki çakmaklar fitilliydi, yani çakmak bir ele tutuluyor, diğer elle çarkına vurularak, fitile çakmak taşından ateş parçası attırarak fitilin ateş tutması sağlanıyordu. Fitil, ateş tutunca hemen kısa ve hızlı hızlı üfleyerek biraz kuru saman veya pamukla alev durumuna getiriliyordu.” Elindeki benzinli muhtar çakmağını yakarak : “Öyle şimdiki gibi ‘çak’ deyip ateş elde edemiyordun.”
“- Evet sonra ne oldu ?”

Ben Miryan. Agop'in oglu Miryan, teslim oluyorum’ 

“-Ben eskerler çakmağı tutturmaya çalışmayıncaya kadar teslim olmamayı kafama koymuştum. Çakmak tüttürüldüğü zaman : ‘Ben Miryan. Agopin oglu Miryan, teslim oluyorum’ diye bağıracaktım.”
Gözleri yine dolmuştu. “Can şêrine xwarze min, can şêrîne. (Can tatlıdır yeğenim, can tatlıdır)“. Dedi ve yine sustu.
“-Sen her şeyi iyi görebiliyor muydun?”
“-Nasıl ? Evin damına uzanmış, bir kuş gibi her şeyi izliyordum. Öğlen sıcağı başlamış, ben korku ve sıcaktan bunalmış nerdeyse bayılacaktım. Meğer sıcaklardan bunalan bir tek ben değilmişim. Yaşlı, kolu kırmızı bantlı „çür“, tercümana daha fazla bağırıp çağırmaya başladı. Haci Bayram’a bir kaç tokat atı ve onu havludaki su kazanının içine iteledi. Haci Bayram’ın bu durumuna her şeyden çok üzüldüm. Çünkü yaşlı Haci Bayram, belindeki sarı Halep şalıyla ve gabardin şalvarıyla su kazanına itelenecek adam değildi... “Merxas bü“ yiğit adamdı.” 

Ben merakla; “...sonra?”


Daha yaşım 10-11 di üçüncü kez anamdan doğuyordum.”  

“- Sonra ne olacak. “ çuren teres bav „ (şarışın, teres oğlu teresler) çekip gittiler. 

“-Sen ne yaptın? “ 

“-Ne yapacaktım yeğenim. Daha yaşım 10-11 di üçüncü kez anamdan doğuyordum.” 

Şimdilik burada çok sevgili dostum Krîve Mîro, nun hikayesini bitiriyorum. 

„Fum“a götürülenlerin, Fum kilisesiyle birlikte yakılışlarını ve Krîve Mîro’nun hikayesi beynimin en güzel köşesinde Krîv’în güleç yüzüyle birlikte saklıdır. 
Bazen dükana gelir polis arabalarına bakar, güleç yüzüyle ve şakayla karışık; 
“-Van çüra, na ji te pir hezdikin haaa“ (Bu kumrallar seni seviyor haaa) derdî. “ 
“-Gel Krîv, gel otur. çay îçelim. Hem mis kokulu Lice tütünü tedarik etmişim.” 
“-Ohooo keyf bizim keyfimiz.” derdi. 

Krîve Mîro 1990’da yine aynı Balıkçılarbaşı’nda bir trafik kazası sonucu vefat etmîş. Her halde 74 yıl sigara içen adam unvanına sahip olmak îçin kaçakçılar çarşından tütün satın almaktan geliyordu. 

Tüm dinlerin, tanrılarının aralarında hiç ihtilaf olmaksızın onu cennete göndereceklerinden eminim. 

Ama, eğer Krîve Mîro cennette bir tek „çür“e rastlasa, bastonunu eline alarak sessizce cenneti terk edeceğine size garanti veriyorum. Licelilerin pek tanıdığı bir aile olan Haci Bayram adına Diyarbekir Koşuyolu'nda bir cami, oğlu Bahri Bayramoğlu tarafından yaptırılmıştır.  

Kürdlerin meçhul yiğitleri çoktur. 

Kadim Kan




5 Haziran 2012 Salı

KÜRTAJ YASAĞINA KARŞI ERKEKLER TOPLANTI ÇAĞRISI -Kürşat Kızıltuğ



Geçen hafta yaptığımız küçük bir toplantının ardından, ataerkil düzenden ve eril tahakkümden rahatsız erkekler olarak bir çağrı yapalım dedik: Kürtaj konusunda kayda değer bir ses de biz çıkaralım. Kadın örgütlenmelerinin bu alandaki mücadelesi tüm hızıyla başladı. Ama erkekler suskun. Birkaç köşe yazısı ya da mücadele eden kadın arkadaşlarını desteklemeye çabalayan birkaç erkek dışında erkeklerden kamusal sahnede, devletin bu politikasına yüksek sesle itiraz eden henüz yok. Bu yüzden, kürtajı yasaklamayı veya sınırlamayı amaçlayan, kadınların kendi bedenleri üzerindeki geri alınamaz tasarruf hakkını hiçe sayan bu ataerkil devlet zihniyeti ile biz de kendi açımızdan bir hesaplaşma başlatalım istiyoruz. Daha önce erkek şiddetine, homofobiye, taciz ve tecavüze karşı ses çıkarmış bütün erkekler, bir kez daha yan yana ve çoğalarak gelelim ve etrafımızı saran bu kesif, muhafazakâr / faşizan ablukaya, kadınlara saldırıda son nokta olan “kürtaj yasağı” diye dikilecek bu faşizan girişime karşı bir ses de biz çıkaralım diyoruz. Bu mesele, devletin öncelikle kadın bedenlerinin, ama aynı zamanda tüm insan bedenlerinin üzerinde katı bir denetim kurma çabasıyla ilgilidir. Bu devlet, kimin öleceğine karar verdiği gibi, kimin hayatta kalacağına, ya da dünyaya nasıl ve ne zaman geleceğine de karar vermek istiyor. Tecavüzcülerin sırtını sıvazlayan, kadın cinayetlerini görmezden gelen, kadınları eve kapatıp çocuk makinesine çevirmek isteyen bu ataerkil devletin karşısına, biz erkekler aynı zamanda kendi erkekliğimizle de yüzleşerek bir ses çıkarmak zorundayız. Bu çağrıyı alan ve konuyla ilgilenen her toplumsal muhalefet çevresinden tüm erkeklerin, mümkün olduğunca geniş bir şekilde üye olduğu tüm gruplara yayarak genişletmelerini istiyoruz. Ne kadar geniş katılımlı bir toplantı yaparsak, o kadar yüksek katılımlı bir eylem örgütleyebiliriz. İlk adım olarak salı akşamı saat 19.30’da bir toplantı düzenleyelim diye karar verdik. Toplantıya toplumsal muhalefetin tüm siyasi çevrelerinden erkeklerin geniş ölçüde katılımını bekliyoruz.
 Rahatsız Erkekler

2 Haziran 2012 Cumartesi

12 EYLÜL FAŞİST DARBESİNİN MÜSEBBİBİ TÜRKİYE SOLUDUR! -Hasan Gürkan

Taraf Gazetesinin yayınlamadığı yazı

“Rezilce” İddialar
77 1 mayıs katliamının Türkiye solunun “rezilce” iddia ettiği gibi derin devletin değil,  kendilerinin eseri olduğunu ispatlamak için günlerdir, haftalardır, büyük bir iştahla, “bilim adamı titizliğiyle” çırpınan Halil Berktay, benim gibi sıradan insanları meftun etmek için olacak, lafının arasına sık sık İngilizce bilimsel terimler sokuşturarak yoluna kararlılıkla devam ediyor.
Kanaatime göre bu yol yazının başlığına koyduğum iddiaya çıkacak ve Berktay, :12 Eylül faşist darbesinin asıl suçlusu, darbecilere ortam hazırlayan Türkiye soludur, diyecek. Bu iddianın ardından Maraş, Çorum vb olaylarının kabahatini de gene sola yüklemek gelebilir.
İğneyi Kendine Çuvaldızı Başkasına
Türkiye solunun kendi geçmişiyle hesaplaşmasına,parçalanmışlığın  sol içi gerginliğin, mücadelenin,çatışmanın örgüt içi infazların, sebeplerini özeleştirisel bir şekilde, kamuoyunun önünde değerlendirmesine, aklı başında hiçbir insanın itirazı olamaz.
Bu kuşkusuz doğru bir tutum;ama burada bir mesele var; bunu yapmak isteyen kişi ,işe kendinden,kendisi yönetici,teorisyen,eylemci olarak içinde bulunduğu hareketten başlamalıdır.İlkeli,ahlaklı ve samimi tutumun  temel ölçüsü budur.
PDA-TİİKP-TKİP-İP GELENEĞİ
Halil Berktay, PDA (Proleter Devrimci Aydınlık), İllegal TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi), legal TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi),İP (İşçi Partisi) geleneğinden geliyor.
Bu hareket Türkiye soluyla ilgilenen hemen herkesin malumudur. Maocu bir hareketti. Silahlı mücadeleyi, şehirlerin köylerde örgütlenecek gerilla hareketiyle kuşatılmasını, iktidara devrimci şiddetle ulaşılmasını savunuyordu. Sovyet yanlısı TKP,TİP,TSİP,TKSP gibi  örgütleri “sosyal faşistler” ,Dev- Yol,Dev-Sol ,Kurtuluş hareketleri de “revizyonistler” olarak niteliyor,bu nitelemelerle onlara göre“faşistlerle” ,”revizyonistlerle”  her türlü  mücadele yöntemi meşru hale geliyordu.O hareketler de Maoculara “Maocu bozkurtlar “ diyerek aynı hataya düşüyorlardı.
Halil Berktay’ın yöneticisi olduğu hareketin mensupları, o dönemdeki sendikalarda kitle örgütlerinde, küçük gruplar halindeydiler. Ama kitle örgütlerinin, sendikaların kongrelerinde, toplantılarında, mitinglerinde mutlaka provakatif şekilde olay çıkarıyor,polis müdahalesine çanak tutarak ”devrimci mücadele” yürütüyorlardı.
Halkın Sesi, PD Aydınlık gibi yayın organlarının bir fonksiyonu "revizyonistleri", "sosyal faşistleri" devlete ihbar etmekti. Bunu bol bol  isim dahi vererek yaptılar.

Kır Gerillalığından 12 Eylül Alkışçılığına
Halil Berktay, Doğu Perinçek ve yoldaşları, 12 Martta  gerilla mücadelesi için Aydın dağlarına çıktılar,12 Eylül faşist darbesini  “ Dış güç Sovyetler Birliği anarşi çıkararak Türkiye’yi karıştırdı. Ordumuz bu gidişe müdahale etti ve ülkeyi kurtardı” diyerek savundular alkışladılar. O zaman çıktıkları bu yol onları milliyetçiliğe, ırkçılığa, darbeciliğe, Ergenekonculuğa kadar götürdü.

Önce Kendi Geçmişinle Hesaplaş
Halil Berktay,Türkiye solunu toptan  suçlamadan önce,o solun bir zamanlar bir parçası olan ,kendi içinde bulunduğu siyasi hareketi değerlendirmeli,kendi geçmişiyle hesaplaşmalıdır.İğneyi kendine çuvaldızı başkasına demişler.Yoksa benim gibiler :” Onlar ki,laf ile verirler dünyaya nizamat / Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde” demekten kendini alamazlar.