FETUME’NİN BEDDUASI!
CİRNE REŞ’den alıntı
Fetumê’nin beduası!
“Ben ya bir başlangıç ya da bir sonum.”
Fetumê’nin küçük burnu yine soğuktan pembeleşmişti. Evlerinin birçok yeri delik deşikti. Aslında burası onların evi değildi. Burası yabandı ama savrulup buraya tutunmuşlardı. Dizinde sallayıp uyuttuğu kardeşinin ikide bir sıçrayıp uykudan uyanmasına ve biraz ağladıktan sonra tekrar uyumasına kızsa da her seferinde ağzına şekerli su damlatıp çocuğu kandırmak, onu bir zafer kazanmış kadar sevindiriyordu. Sevinmek dediysek öyle kalıcı bir sevinç değildi, bir rüzgar esimi kadar hızla gelip geçen bir sevinç.
Fetumê her yalnız kaldığında ve
saatlerce annesini beklediğinde ağlamaklı oluyor, inatla genzine akan acımtırak
sıvı gözlerine hücum edecekken o sıvıya bir yol bulup içine akıtıyordu. Karnına
sancılar saplanıp kıvranıyor, açlıktan sanıp kardeşini kandırdığı şerbetten
kendisi de içiyordu. Ama sancıları durmuyor, içinden bir şey sökülmek ister
gibi oluyordu.
Fetumê, büyümenin de bir sancısı
olduğunu henüz bilmiyordu. Hele büyüdükçe sancının da büyüdüğünü hiç
bilmiyordu. Sancılarını unutmak için Halep’te olan zamanlarını düşündü. Okul
yolunda hırsla ısırdığı felafel dürümlerini anımsadı, “Sahi niye burada felafel
yapmıyorlar, kesin yapmayı bilmiyorlar” diye geçirdi içinden.
Birazdan kapı gıcırdayarak açıldı.
Annesinin kapıyı nasıl açtığını artık ezberlemişti, annesi eve hep bir hırsız
gibi girerdi. Ve her geldiğinde saçı başı dağınık, bazen de yüzünde yaralar
olurdu. İçeri giren anne Fetumê’yi uyanık görünce başını önüne eğip arkasını
dönerek koynundan çıkardığı paraları mutfak olarak kullandıkları yere götürüp
bir sürü ses çıkararak eli boş döndü.
Kenara koyduğu somun ekmekten biraz
koparıp Fetumê’ye uzattı. Çocuğu Fetumê’nin dizinden kaldırarak, “Ekmeğini ye
ve uyu” dedi zor anlaşılır bir sesle. Fetumê artık annesinden korkuyordu,
değişmişti annesi, karnının ağrıdığını da asla söylemeyecekti ona. İçindeki o
ağlamaklı isyan, “Biz niye buradayız, niye bu kadın benim annem, neden babamdan
haber yok” diye haykırıyordu ama bu isyanını bile susturabiliyordu. Yavaş yavaş
uzun zamandır konuşmayan annesine benziyordu Fetumê. Ama sorsan annesine
benzemek istemediği her halinden belliydi. Uzun zamandır annesini sevmediğini
düşünüyordu. Annesi artık gözlerine bakmıyor, eve getirdiği ekmekten bir parça
kesip ona veriyor, getirdiği paraları saklıyor, konuşurken bile yüzünü
çeviriyordu.
Fetumê sadece savaştan kaçarak
buraya geldiğini, babasının savaşa gidip gelmediğini, annesinin onu eskisi gibi
sevmediğini biliyordu ve kahroluyordu. Bunların hepsi ona fazlaydı, keder ve
kader dağıtılırken payına çok düştüğünü düşünüp Allah’a isyan edecekken içine
bir korku girerdi. Daha kötü olmasın diye şükür ederdi. Evet, Fetumê’nin
bildikleri bu kadardı. İnsan bildiği kadar acı hisseder. Bilmediklerinin yasını
tutamaz insan. Suriye’nin yıllardır çektiği acının gerçek sorumlularını henüz
bilmiyordu.
Komşusunun evini ateşe verip sonra
itfaiye sesi çıkararak ateşin yanına bir kurtarıcı havasıyla gelen Türkiye’nin,
ateşe su yerine benzin döktüğünü henüz bilmiyordu. Babasının kimin için savaşıp
kimin için öldüğünü bilmiyordu. Annesinin onları kurtarmak ve buralardan gitmek
için bedenini satarak para biriktirdiğini bilmiyordu. Bilmesin yavrucağım, zira
bilmek zehirdir. “Sizi bir mikroptan, hızlı, çok daha hızlı bir şekilde
öldürecek şey, kederli bir ruhtur.” Bunca kederi taşıyamaz yavrucağım,
bilmesin…
Bir gün annesi eve hızla girip
dudağı soğuktan morarmış kardeşini kucağına alıp, Fetumê’nin ellerinden tutup
dışarı fırladı. Yanlarına alacak şeyleri yoktu, uzun zamandı ülkesiz,
kimsesizdiler. Ülkesiz olmak eli, kalbi, gözleri boş olmaktı. Büyük adamların
gözünde etinden, sütünden faydalanılan mültecilerin önce kalbi boşalıyor. Ve bu
oyuk kalp iflah olmuyor. “Göçmen yer değiştirmez, yeryüzündeki yerini yitirir.
Vatanından olmuştur ama yeni bir vatan da bulamamıştır. Bir kez mülteci olan,
sonsuza dek mültecidir. Kaybettiği yuvasına giden yollar kesilmiştir, yaşadığı
araftan çıkan bütün yollar cehenneme gider.” Fetumê böyle bir yoldaydı işte.
Eli buz gibi, ama içinde cehennem vardı. Hava bile ciğerine batıyordu.
Bir süre yürüdüler sonra bir su
kenarına gittiler. Annesi bir adama para verdi, apar topar bir bota
bindirildiler. Her şey çok hızlıydı. Fetumê nefes nefeseydi ama belki iyi olur
umudu vardı. İyi olmasa annesi onları böyle apar topar getirmezdi. Sonsuz suyun
soğuğu yüzüne vuruyordu ve dünyada bu kadar su olduğunu bilmiyordu. Çöl
insanıydı Fetumê. Birkaç hırçın dalgadan sonra sanki göğsünün ortasına bir
cisim çarptı ve alabora olan bottan suyun içine düştü. Son duyduğu ses,
annesinin “Fetumê” diye çığlık atan sesiydi. Kumların üstünde gözlerini
açtığında yapayalnızdı. Bir Fetumê vardı, bir de kimsesizlik…
Dünyanın zebanileri; dilerim
Fetumê’yi yakan ateş sizi de yakar. Ciğerine batan hava sizin de ciğerinizi
söker, sevdiklerini koynuna alan toprak sizi de alır. Dilerim ki
yaşattıklarınızı yaşamadan ölmeyin ve dilerim ki ölüm bile sizden iğrensin…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder