Döneminde göz ardı edilen Aylak Adam
romanının zaman içerisinde edebiyat gündemimize geri dönüşünü nasıl
değerlendirmeli? Bir kitap ya da yazar nasıl “doğru” anlaşılır? “Biliyordu; anlamazlardı”
diye biten bir romanı “doğru” anlamak nasıl mümkün olur...
Sanat eleştirisinin en sık uğradığı duraklardan
birisidir anlaşılamama meselesi. Hele bizim edebiyatımızda “yazdığı
dönemde anlaşılamayan yazarlar mezarlığı” kurmaya yetecek kadar örnek
durur önümüzde. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar,
edebiyat tarihimizin ukdeleridir de aynı zamanda. Sadece geniş okur kitleleri
değil, dönemindeki eleştiri yazarları ve daha genel anlamda edebiyat camiası
tarafından da göz ardı edilen, önemsenmeyen, değeri anlaşılamayan ya da yanlış
anlaşılan yazarlar ve kitapların, zaman içerisinde edebiyat gündemimize geri
dönüşünü, hatta edebiyat kanonumuzun –böyle bir kanonun var olduğuna
inanıyorsak– tepesine yerleşmesini nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bir kitap ya
da yazar nasıl “doğru” anlaşılır? Peki ama “Biliyordu; anlamazlardı.”
(Atılgan, 2009; s.157) diye biten bir romanı “doğru” anlamak nasıl mümkün olur?
Şüphesiz cevaplanması güç ama bir o
kadar da gerekli sorular bunlar. Edebiyat eleştirisinin varlık sebebi de bu
sorulara cevap vermek esasen. Edebiyat kuramları ve eleştiri tarihine
baktığımızda, bir eserin “doğru anlaşılabilmesi” amacıyla çok sayıda farklı
görüşün ortaya atıldığını görürüz. Ancak tüm bu yaklaşımları basitleştirerek
ele aldığımızda, Berna Moran’ın belirttiği gibi bir eseri değerlendirebilmek
için aslında elimizde dört temel unsur bulunmaktadır: “Sanatçı, eser, okur
ve bunların içinde bulunduğu dış dünya (toplum)” (Moran, 2013; s.10). Hiç
şüphe yok ki böyle bir yaklaşımı benimsemek, farklı eleştiri ekollerini ve
dolayısıyla farklı bakış açılarının getireceği çelişkileri de doğal olarak
içinde barındırır. Yine de farklı okuma yöntemlerini kapsayan böylesi bütüncül
bir yaklaşımın, metni (doğru) anlamaya bizi bir adım daha yaklaştıracağını
düşünebiliriz. Bugünün bir okuru olarak Yusuf Atılgan’ı, Aylak Adam romanını ve yapıtın içine doğduğu dış dünyayı ya da toplumu birlikte
değerlendirdiğimizde Aylak Adam’ın C.’si bize ne anlatır?
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı
Aylak Adam, Yusuf Atılgan, Yapı Kredi Yayınları
“Yazar öldü!” diyen Roland Barthes’a bakacak
olursak; edebi bir metni, yazarın hayatından ve kişiliğinden yola çıkarak
anlamlandırmaya çalışmak abesle iştigal etmek olur. Oysa eseri yazarından
ayırmak her zaman kolay değildir, hele de okurların gözünde. Bir yazarın eseri
hakkında söyledikleri, onu o eseri yazmaya iten sebepler, yazar ile kurmaca
karakterleri arasındaki benzerlikler hangi okurun ilgisini ve merakını
cezbetmez ki? Yazar ile kurmaca karakter arasında sıklıkla bir benzerlik arar
modern dünyanın “saf okur”u. Doğrusu böyle benzerlikler de sıklıkla bulunur.
Değil mi ki yazar, kendi dünyası ve düşüncelerinden, kendi bakış açısından
çıkıyordur yola; o zaman anlatıcı ya da bir kurmaca karakteri yazarla
özdeşleştirmeye kadar varır iş. Aylak Adam’ın C.’si ile Yusuf Atılgan
arasında da kesişme noktaları vardır kuşkusuz. Hem de bildiğimizi sandığımızdan
biraz daha fazla sayıda!
Aylak Adam, “Yusuf Atılgan’ın 1939-1946 yılları arasında yaşadığı İstanbul’daki
hayatına ait önemli izdüşümleri barındırmaktadır” (Işın, 2012; 29).
Atılgan’ın kendisi de bir mülakatta bu görüşü haklı çıkaracak açıklamalar
yapar, “Ben o dönemde (1960’lar) kasabada oturuyordum. Bu nedenle büyük
şehir özlemi duyardım” der (Cengiz, 1988; 76). Atılgan İstanbul’daki
macerasının ardından Manisa’daki Hacırahmanlı köyüne geri döner, ilk birkaç yıl
çiftçilikle uğraşır ama sonra işleri ortakçısına devreder. Bir anlamda o da
aylaktır yani. Başka bir söyleşisinde bu yönde bir açıklama yapar: “Üç yıl
önce, bende de biraz aylaklık olduğu için, bunun sıkıntısını da duyuyordum.
Geçim sıkıntısı olmayan birinin de sıkıntısı olabileceği tema’sını işledim.
Bunda İstanbul hasreti de vardı.” (Andak, 1958; 61). Refik Durbaş’a verdiği
mülakatta da “aylaklığın ona göre en zor iş olduğunu” söyler Atılgan (bkz.
Durbaş, 1988; 69-74). Bu düşünce, romanda da aynen yer alır: “Aylak olmak
dünyanın en güç işiydi.” (Atılgan, 2009; 100). Bir müddet Yusuf Atılgan ile
aynı hapishanede kalmış olan ressam Nuri İyem de ilginç bir gözlemini aktarır
bize: “Gidip gelmelerimde bir tiki dikkatimi çekmişti; Yusuf bir eliyle hep
kulağıyla oynardı. Romanında da vardır bu. Adam hep kulağıyla oynar.”
(aktaran Yüksel, 1992; 24). Görünürde haklı olan şöyle bir eleştiri
yöneltilebilir bu satırlara: İyi ama bunları bilmek, okurun ne işine yarar?
Herhangi bir okur bu bilgilere sahip olduğunda yapıtı daha doğru mu
değerlendirir? Doğrusu kısmen haklı da olur bu serzeniş. Ancak yazar ile yapıtı
arasındaki bu ilişkileri bilmek, okuru bir anlamda “aşırı yorum”dan koruyacağı
için, eseri doğru anlamasına katkı sunmasa bile, yanlış anlamasının önüne
geçer. Aylak Adam hakkında sıklıkla “kökü dışarıda olan bir
varoluşçuluğun romanı” yakıştırmaları yapılır. Yahut da C.’nin toplumla
alakasız, bir anlamda psikolojik sorunları olan “anlaşılmaz” bir karakter
olduğu söylenir. Oysa bu bağlantılar, C.’yi bir karakter olarak okura
yakınlaştırır ve onu daha anlaşılır kılar.
Elbette sadece benzerlikler değil,
sanatçı ile eseri arasındaki karşıtlıklar da kimi zaman okura yol gösterici
olabilir. Atılgan hayattayken verdiği son röportajda, “Aylak Adam romanı
ile ne yapmaya çalıştığını” şöyle açıklar: “İşte romanda, büyük şehirde
gerçek sevgiyi arayan bir adamı dile getirdim.” (Cengiz, 1988; 76). Daha
önceki başka bir söyleşisinde ise bu görüşü biraz açar: “Aylak Adam, boyuna
gerçek sevgiyi arıyor. Bence aradığı sevgi dünyada yoktur.” (Andak, 1958;
62). Romanın son bölümlerine doğru arkadaşı Sadık da aynı şeyi söyler C.’ye: “Senin
aradığın kadın dünyada yok”. Sanki bu eleştirilere cevaben romanda şu
savunmayı yapar C.: “Var! O olmasaydı ben olmazdım. Bu şehirde yaşıyor. Bir
gün bulacam onu.” (Atılgan, 2009; 151). Yani yazar, yarattığı kurmaca
bir karakterin aradığı sevginin dünyada olmadığını söyler ve başka bir kurmaca
karakterin ağzından da bu düşüncesini dile getirirken, romanın baş karakteri
olan C. bu duruma isyan eder. İşin tuhafı biz okurlar, Atılgan’ın “dünyada yoktur”
dediği ve C.’nin romanın başından beri aradığı sevginin de B. olduğunu içten
içe hissederiz. Yazar ile kurmaca karakteri arasındaki bu “çatışma” hâli bir
hayli ilginçtir. Bu durum, karakterin metne direnmesi kadar yazarına da
direnmesi anlamına gelebilir mi? Bir adım daha ileri giderek romanın sonunda
C.’yi öldürmeyi düşündüğünü bile söyler Atılgan, “Birkaç türlü bitirmek
istedim. Önce öldürmek istedim, fakat fazla melodramatik geldi. Roman boyunca
süren nevrastenisinin sonunda, bir çeşit melankoliye, hatta deliliğe
varabileceği hususunu, tamamen okuyucunun anlayışına bırakmayı daha uygun
buldum.” (Andak, 1958; 61). Yarattığı karakteri öldürmeye çalışan bir
yazar! Hiç şüphe yok ki, C. yaratıldığı dönem için, hatta neden söylemeyelim
bugün için bile, fazlasıyla ‘ayrıksı’ bir karakter, hatta neredeyse bir ‘anti-
kahraman’dır. Sadece içinde yaşadığı “toplumun ikiyüzlülüğüne” değil, “yaratıcı
yazar”ına da isyan edebilecek güçte bir karakterdir. Zaten ilginç olan romanın
sonunda C. arayışından vazgeçeceğini ya da aradığının var olmadığını söylemez.
Sadece bir daha kimseye ondan bahsetmeyeceğini söyler, çünkü bilir ki
anlamazlar! “Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz
etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” (Atılgan, 2009; 157). Belki C. de
onu anlamayacaklarını en başından beri biliyor, romanın sonunda ise sadece bu
gerçeği kabul etmek zorunda kalıyordur?
Toplumun Aylak Adam’ı
Yusuf Atılgan, kitabın basılmasının
hemen ardından verdiği bir söyleşide şöyle diyor: “Aylak
Adam”ı ciddiye alan, demek istediklerimi anlıyan, tartışan, satırların
ardını görebilen aydınlar olduğunu bilmek bana huzur veriyor.
Şimdi olsa romanı biIe bile
‘anlamazlardı’ sözcüğüyle bitirmezdim. Bu sözcük ilerde bana bir
tutamak, bir avuntu olacaktı” (Görel, 1959; 55). Bu sözleri, bir
önceki bölümde değindiğim, yazar ile kurmaca karakteri arasındaki ilişki
ekseninde de düşünebiliriz. Sözlerinden anladığımız, Atılgan’ın aslında
başından beri “anlaşılmayacağını anladığı”. Ne var ki roman hakkında çıkan
kısıtlı eleştiri yazılarından memnun gibi görünüyor yazarımız. Oysa bugünün
okurunun o dönemde kitap hakkında çıkan eleştiri yazılarını şaşırmadan okuması
mümkün değil. Kitap, ilk basıldığında zaten geniş kitlelere ulaşamaz.
Dolayısıyla, Moran’ın terminolojisiyle “dış dünya (toplum)”, ancak
eleştirmenler ve dar bir edebiyat camiası ya da Atılgan’ın dediği aydınlar
çerçevesine sıkıştırılabilir. O zaman da önümüzde önemli bir çelişki duruyor,
eğer Atılgan’a inanıp romanın zamanında doğru değerlendirildiğini düşünürsek, “Aylak
Adam’ın değerinin anlaşılamadığı” iddiasını bir kenara koymamız gerekir.
Hâlbuki biliyoruz ki, roman sonraki yıllarda çok daha fazla dikkate alınıyor ve
edebiyatımız adına bir anlamda esere ve yazarına iade-i itibar yapılıyor. Ne
söylemeye çalıştığımı daha iyi anlatabilmek için en iyisi o dönemde yazılan
eleştirilerden bazı örneklere bakmak, vaktiyle eserin nasıl anlaşıldığını
anlamaya çalışmak.
Hakan Sazyek’e kulak verecek
olursak, o dönem Aylak Adam romanına getirilen eleştirileri, “toplumdan
kopmuş aydın tipi, cinsel bunalımlar, gençlik romanı, değerler yitimi,
asosyallik, Peçorin ve Oblomov gibi tiplerle yakınlık, maddî güç gibi başlıklar
altında toparlamak mümkün”dür (Sazyek, 2010; Sf. 65). Mesela Yunus Nadi
ödülleri jürisinde yer alan Orhan Kemal, Atılgan’ın ikinci seçilen (birinci
Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü romanı oluyor) Aylak Adam romanı
için şöyle diyor: ’Aylak Adam’ı okudum. O da güzel roman doğrusu…
Oğlanın romancı dokusu var. Kumaş iyi kumaş… İşçilik güzel… Beliriyor… Ama
romanın meselesi ne? Getirdiği yorum ne? (...) Romanın kapağını
kapatınca bana vermek istediği, bana duyurmak zahmetine katlandığı mesaj ne?..
Kaypak bir mesajı var ama, bir roman için, hem de iyi bir roman için bu
yetmez…” (Nurer Uğurlu, “Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi”, s. 408;
aktaran Yüksel, 1992; 35). Edebiyatımızda eleştiri geleneğinin uzun süre
‘otoritesi’ olarak görülmüş isimlerden Fethi Naci ise Yeni Dergi’deki
yazısında sanki Orhan Kemal’in sorusunu duymuşçasına “romanın bildirisi”ni
şu sözlerle ifade ediyor: “tek tutamak olarak ‘gerçek sevgi’yi arayan
insanın mutsuzluktan kurtulamayacağı gerçeği, ‘gerçek sevgi’ gibi tutamakların
kişiyi kurtaramayacağı gerçeği… Zira Fethi Naci’ye göre, “[b]unlardan
okurun çıkaracağı sonuç: başka tutamaklar aramak zorunluluğu”dur (Naci,
1968; 184). Bu eleştirilere baktığımızda, belirgin olan nokta romanın ya da
söylenmek istediği biçimde dile getirirsek C’nin toplumdan kopukluğu, Aylak
Adam’ın toplumsal bir meseleyi dile getirmediği, romanın gerçekçi
olmadığı... O yılların “toplumsalcı” ve de “mesaj kaygılı” roman geleneğini
akla getirdiğimizde, romanın bu yönden eleştirilmiş olmasına şaşırmamalı belki
de. Pekâlâ, o günlerin sınırları ve kapsamı belli tartışmalarından uzak bugünün
okuru için, Aylak Adam toplumdan kopuk ve gerçekçi olmayan bir edebiyat
örneği mi? C.’nin izinden giderek romandaki toplum ve birey ilişkisine bakalım.
Aslına bakarsanız, C. genellikle
anlaşılanın aksine ‘toplumdan kopuk’ değildir. Söylediği gibi o, “toplumdaki
değerlerin iki yüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü” görmüştür. Zaten
toplumun mevcut durumundan hoşnutsuz olduğu için “gerçek sevgi”nin peşine
düşer. Kalabalıkların içinde, ama onlardan uzaktır C. Peki neden böyledir yahut
Ekrem Işın’ın daha doğru ifade ettiği gibi; C.’nin koptuğu değil de uzak durduğu
bu “kalabalık”ın özelliği nedir? ”Kalabalık, sıradanlık noktasında
güçlü bir dayanışma göstermektedir”. “Alışkanlıkların Saltanatı”nı sürer, “eli
paketli”dir kalabalık (Işın, 2012; 29-30). Kalabalık, bireyi ”dökme
kalıplarına” sokmaya çalışır, zira kalabalıklar için “yaşamanın amacı
alışkanlıktı”r, “Ku-Ya-Ra” yani “Kumda Yatma Rahatlığı”dır. C.’ye
göre “Kuyara, alışmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden
uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı”dır (Atılgan, 2009; 128).
Toplum ister ki bireyler “bir örnek” olsun. Onların iş dediği “bir
örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamak”la
geçirsin ömrünü. C.’ye göre “kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför,
çekicini başka ahenkle sallayan demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrar”
eder (Atılgan, 2009; 42). Bu bir kısır döngüdür, C. işte bu döngüyü
kırmak, onun dışına çıkmak ister.
Zira toplumla barışık olmak “üç
oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor”dur (Atılgan, 2009; 78). C.
bilhassa Ayşe ile yazlıkta devam eden ilişkisinde toplumla
uzlaşmanın kıyısına varmak üzeredir. Çünkü toplum, kendinden uzak duranı
yahut farklı olanı kendine katmakta diretir. Ya kendine katacaktır bireyi ya da
dışına kusacaktır, aksi takdirde ”bir örnek” dünyasında kurduğu rahatı
devam ettiremez. C. de “sirenlerin çağrısı”na kulak verir gibi olur. “İşte
onu çağırıyorlardı[r]. Aralarında olsun, taşıtlara binsin, ilaç içsin,
işesin, yemek yesin istiyorlardı[r]” (Atılgan, 2009; 66). Dahası Ayşe ile
Naciye Abla’nın yazlığında kaldıkları sürede “onun midesini üşütmesinden
korkuyorlar, bardağını dolduruyorlar, önüne karpuz dilimlerinin en büyüğünü
koyuyorlardı[r]” (Atılgan, 2009; 109). Ama C. bu “büyüleyici çağrı”ya
gerektiğinde karşı koyabilmeyi, kulaklarını tıkayarak toplumun rahatlığına onu
da çağıran bu davete direnmesini bilecektir. Çünkü ona göre “bu çağrı
süreksizdi[r]. Onu bir bildiler mi gitsindi[r], yaşamasındı[r]”
(Atılgan, 2009; 66). Zaten şehre döner dönmez evlenip yuva kuracak olan
çiftlerden olmadıklarını anladıkları için, kovarlar Ayşe ve C.’yi Naciye
Abla’nın masasından. Çünkü kendileri gibi olmayanlar huzurunu kaçırır
toplumun.
Ekrem Işın’ın “Aylak Adam”ı okuyuş
biçimi değerli saptamaları içerir: “Kalabalık ile arasına koyduğu bu anlamlı
uzaklık ona, kısır insan ilişkilerini ve birey-üstü egemen güçlerin baskı
yöntemlerini daha iyi gözlemleyebilme olanağı vermiştir. (…) Bilinç
belli bir yükseklikten gündelik yaşamı yargılar ve sıradan insanın sığındığı
biricik dünyayı gözler önüne serer. Aylak Adam’ın tüm eleştirel dokusunu aynı
sağlamlıkta ören, geri plandaki bu bilinçtir” (Işın, 1982; 279). İşte
bu bilinçten hareketle; “Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek
insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar
olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik
toplumlar değil mi?” diyerek çareyi “iki kişilik sevgi toplumları”nda bulur
C. (Atılgan, 2009; 109). Aylak Adam romanı gücünü buradan alır, yalnız
kent insanının kalabalıklarla ilişkisini, ona olan mesafesi üzerinden okur.
Toplumun cenneti ve cehennemi arasındaki arafta durur C., oradan bakar
toplumsal ilişkilere. Bu toplumu kurtaracak çareyi sinema salonlarında bulduğu
da olur gerçi, ama işin esası yalnızlıktır, yalnızlıktan korkmamaktır, orada
bir imkân aramak ve bulmaktır. “Belki de insanlar kendi kendilerini
düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız
oluyorlardı[r]” (Atılgan, 2009; 106). “Aylak Adam”, toplumun
“Ku-Ya-Ra”sına karşı kendi “A-Da-Ko”sunu koyar. Adako, “Ağaç Dalı Kompleksi”dir;
“ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimi”ni ifade eder. “Gövdenin
toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır”,
(devamında) ”Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.
İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun
içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni
yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta
işlemez ona” (Atılgan, 2009; 128). C. “ağaç dalı kompleksine
tutulmuş” o “tedirgin” kişilerdendir işte. Belki de bu yüzden onu kimseler
anlamaz?
Aylak Adam’ın C.’si ya da “yalnız ve kalabalık” kent
insanı
Aylak Adam romanı, C.’nin şu sözleri ile başlar: “Birden kaldırımlardan taşan
kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” (Atılgan,
2009; 11). Bu alıntıdan da anlayabileceğimiz gibi Aylak Adam’ın C’sinin
mekânı kenttir, daha ziyade kentin sokaklarıdır. Ama kalabalıklarla bir olmak
düşünü de kurmaz. Önce kimsenin uğraşmaya değer görmeyeceği ‘sokak isimlerini
toplama’ işine girer, sonra çaresiz onu da bırakıp aylaklığa geri döner. Nurdan
Gürbilek’in dediği gibi C.’nin sıkıntısı büyük şehir değildir belki de,
daha ziyade aradığı ”tutamak”tır, aradığını bulamamaktır.
Zaten C.’nin hayatı ‘aramak’ ile ‘yaşamak’ arasında bölünmüş gibidir, “Ben
ya ararım ya da yaşarım.” der bu sebeple (Atılgan, 2009; 113).
Şehre karşı sevgisi de, nefreti de bu arayışla ilintilidir. Büyükşehir bir
sıkıntı, bir kaos olmasının yanında bir fırsat, bir sığınaktır C. için.
Ancak bu sığınak Benjamin’in flâneur için bahsettiği
sığınaktan biraz farklı bir anlam taşır (bkz. Benjamin, 2007; 98-99).
C. için sığınak kalabalıklar değildir, kalabalıkların olduğu şehirdir.
Orada saklanmak, yahut dikkat çekmemek için değil, aradığını bulmak için
katılır kalabalığa. Daha başından onun kaderi bellidir, arayacaktır; buluncaya
kadar! Kalabalık ‘o’nu bulması yolunda bir imkân olduğu kadar, ‘o’nu
saklayan, ‘o’nu bulmasını, ‘o’nla olmasını engelleyendir.
Gürbilek Aylak Adam’ın bir
“imkân romanı” olabileceğini söyler önce: “Aylak Adam, hızlı temposu, ışıklı
caddeleri, sinema locaları, kaldırımlardan taşan kalabalığıyla büyük şehrin,
onun ayrıntılarını birer işaretmiş gibi yorumlayan aylağa sunduğu imkanın
romanı gibidir” (Gürbilek, 1994;. 84-85). Yine de, diğerleri
gibi o da C.’nin bu arayışının “sonuçsuz kalmaya mahkûm” olduğunu, bu sebeple
aslında Aylak Adam’ın bir “imkânsızlığın romanı” olduğunu
eklemekten geri duramaz. Oysa C.’ye göre, “[a]radığı burada, şu gelip geçen
insanların içinde”dir (Atılgan, 2009; 31). Bir yandan “şehrin uğultusu”
ile yüzünü buruştururken, öte yandan aklından şu ihtimal geçer: ”Belki
arananın ayak sesleri de bu uğultunun içinde”dir (Atılgan, 2009; 45)?
Romanın bu bölümün başında alıntıladığım giriş cümlesinin devamı şu
şekildedir: ”Çevreme ilgiyle baktım.” (ve devamında) ”Sanki
onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere.”. (Aradığını
bulamadığını anladığında) ”Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yine lök gibi
oturdu içime o deminki sıkıntı” (Atılgan, 2009; 11). Gittiği her yere,
baktığı her kadına bu gözle bakar C. Sinemada şöyle düşünür örneğin: “Şunların
arasında sevilmeğe değer birkaç kişi niye olmasın?” (Atılgan, 2009; 19).
Ama hemen ardından ışıkların sönmesiyle birlikte, yanında oturan kadının
kendinden tedirgin olduğunu hissettiğinde bu “tok karın iyimserliği”
yerini karamsarlığa bırakır. “Az sonra ışıklar sönünce kadın koltuğun
ötesine doğru toplandı. Bu çabuk kaçış onu yanındakinin bir yerine gerçekten
değmiş gibi üzdü. İçinde kıpkızıl bir öfke kabardı. (…) Bu
öfke bir kırgınlık, bir başkalarına küsme duygusuyla karışıktı. Seveceğini
sandığı insanlar bunlar mıydı” (Atılgan, 2009; 19). Aradığını toplumda
bulamadığı, kendi “iki kişilik sevgi toplumu”nu inşa etmek için de “onunla bir
düşünecek” kadına ulaşamadığında C. artık susmayı seçer. Çünkü konuşması
faydasızdır, çünkü en nihayetinde onu anlamayacaklarını biliyordur.
Aylak Adam’ın C.’si, edebiyatımızın en ayrıksı karakterlerinden biridir. Toplumla ve
kendisiyle mücadelesi onu edebiyatımızın ilk kentli modern bireyi yapar.
Vaktiyle roman hakkında yapılan en “doğru” eleştirilerden birine Onat Kutlar
imza atar. Kitapla ilgili yazmak istediği bir eleştiri yazısı için fikirlerine
başvurmak üzere Atılgan’a yolladığı mektupta, romanı ve romanın başkarakteri
C.’yi nasıl anladığını şöyle ifade eder: “romanda yapılmak istenen şey
toplum içinde yaşayan Aylak Adamlar konusunu işlemek ve bunun için de onların
temsilcisi olarak bir C. kişisini anlatmak değildir. Tam tersine, belirli, somut
ve tek başına var olan bir C. kişiliğini yaratmaktır. C. herhangi bir sınıfın
ya da toplumun temsilcisi değildir. Sadece her insan gibi başkalarıyla kaba
çizgilerin belirlediği ortak yanları vardır. Bunun dışında o dünyamıza katılmış
yeni bir insandır ve onu herhangi bir sınıfın ya da grubun soyut temsilcisi
sayamayız.” (Yüksel, 1992 içinde; 85). Atılgan, Kutlar’ın söylediklerini
önemli bulmuş olacak ki, aralarındaki mektuplaşma uzun yıllara yayılan bir
dostluğun başlangıcı olur. Onat Kutlar’ın tespitlerinden hareketle, (‘flâneur’
kısmına şerh koyarak), Oğuz Demiralp’in saptamasına ulaşmak, hiç de zor
değildir: “Aylak Adam bence bizim ilk kentli bireyimiz, “flaneur”ümüzdür.
Kent insanının “yalnız ve kalabalık” olduğunu bulgulayan ilk romanımızdır.”
(Demiralp, 2000; 88).
Şöyle sorulabilir: Aylak Adam’ı
ve romanın “kahraman”ı C.’yi anlamak neden bu kadar önemli? Romanın
yayınlanışının ardından elli yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen C.’yi
anlama çabamız neden hâlâ sürüp gidiyor? Çünkü Aylak Adam, her şeyden
önce yarattığı baş karakter ile edebiyatımızı modern anlamda birey ile
tanıştıran, hakikatine yaklaştıkça uzaklaştığımız C’yi bütün karmaşıklığıyla
ortaya koyabilen, yerleşik beğeni ve değer yargılarını hiçe saymasıyla,
edebiyatımızda yazılmış en özgün romanlardan biridir. Farklı okumalara kapı
açan, aynı zamanda birbiriyle çelişecek bakış açılarına imkân tanıyan, yıllar
geçse de üzerinde konuşulacak, her defasında “yeniden okunacak” Aylak Adam’ı
anlamaya çalışma çabamız hiç bitmeyecek gibi görünüyor.
KAYNAKÇA
Andak, Selmi; “Yunus Nadi Roman Mükafatı
İkincisi”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 1958. “Yusuf Atılgan’a Armağan” içinde, Sayfa
60-62.
Atılgan, Yusuf; “Aylak Adam”, 50.Yıl Özel Basım,
YKY, 2009.
Benjamin, Walter; Pasajlar, YKY, Çeviren: Ahmet
Cemal, 6. Baskı: İstanbul, Şubat 2007.
Demiralp, Oğuz; “Bir Ayrıntının Ardında”,
Kitap-lık, YKY, Sayı 41, Mayıs-Haziran 2000 içinde, Sayfa 88-92.
Durbaş, Refik; “Aylaklık En Zor İş Ona Göre”, Cumhuriyet Dergi, Sayı 102, 7
Şubat 1988. “Yusuf Atılgan’a Armağan” içinde, Sayfa 69-74.
Görel, R; (Konuşan), “Yusuf Atılgan
Anlatıyor”, Varlık, 15 Haziran 1959. “Yusuf Atılgan’a Armağan” içinde, Sayfa
55-59.
Gürbilek, Nurdan; “Taşra Sıkıntısı”, Defter, Metis
Yayınları, Bahar 1994, Yıl:7, Sayı:22 içinde, Sayfa 74-92.
Işın, Ekrem; ”Gündelik Yaşamın Eleştirisi:
Aylak Adam”, Tan Seçki, Eylül 1982. Yusuf Atılgan’a Armağan” içinde, Sayfa
274-291.
Işın, Ekrem; “Taşralı Bir Aylak: Yusuf
Atılgan”, NOTOS Dergi, Sayı 35, Ağustos-Eylül 2012 içinde, Sayfa 27-30.
Moran, Berna; “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”,
İletişim Yayınları, 23. Baskı: 2013, İstanbul.
Naci, Fethi; “Aylak Adam”, Yeni Dergi, Sayı 48,
Eylül 1968. “Yusuf Atılgan’a Armağan” içinde, Sayfa 180-186.
Sazyek, Hakan; “Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı C.”,
Kitap-lık, Sayı 142, Ekim 2010, Sayfa 64-78.
Yüksel, Turan; (Yayına Hazırlayan), “Yusuf
Atılgan’a Armağan”, İletişim Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 1992, İstanbul.
*Ayrıca Yusuf Atılgan’ın
yaşam öyküsü ve detaylar için bkz.: “Vesika-lık: Yusuf Atılgan”, Kitap-lık, YKY, Sayı 41, Mayıs-Haziran
2000 içinde, Sayfa 79-120 ve “Yusuf
Atılgan’ın Özgeçmiş Belgeseli”, Turan Yüksel; “Yusuf Atılgan’a
Armağan” içinde, Sayfa 11-52.


SEVGİLİ MANALI POSTA OKUYUCULARI
YanıtlaSilHasan Bey gibi değerli bir insanın arkadaşları, diyecek hiçbir şeyiniz yok mu?
Hiç olmazsa "hadi oradan" deyin ya da teşekkür edin.