Güneşli bir Ankara pazarıydı.
Kuğulu parkta bir banka oturmuştuk. Omzu anlatılmaz bir iç ferahlığıyla gülümsüyordu.
Çakımı çıkarttım, bir Piaf nağmesi oydum banka. Ellerim kanadı. Koyu kırmızı
tuzlu kan. Sonra bir ok sapladım nağmeye. Ucuna da üç damla kan. Esmer tenini öptüm.
Sesin, genizden gelen boğuk sesin, hiç anlamadığım, bilmediğim bir yabancı
dilde kaçışlar ,– mesafeler, ulaşılmaz uzaklıklar kat ediyor.
Sen Piaf’ın sesine inanmıyorsun.
Hiç Piaf sesine vurulmuş bir adam sevmemişsin ki.Kitabımdan Paris sonbaharı gibi hüzünlü bir Piaf çıkartıp sana
üç asi kelime ezberlettiriyorum.– Asla pişman
değilim “Non je ne regsette rien /Non rien de rien"
Esmer boynun sokulgan bir
gümüş oluyor. Şaşkın, naif gözlerini bakışlarıma değdiriyorsun. Mavi küpelerin
ezberimdeydi.
Piaf’ın sesi geri gelecek.
Adım gibi eminim, mutlaka geri dönecek. Onu çok özledim. Kopenhak’ın uzak,
soğuk sürgününde düşlerimi ısıtan bu şehir gibi özledim-.Sis koyulaştı, senin
yüzünü yuttu, kızıla boyanmış zeytin karası saçlarını. Yüzüne ulaşamazsam Piaf’ı
kaybederim,her şeyi kaybederim.Yüreğim telaşlı,panik içindeyim.Sesine yani Piaf’ın
sesine koşarken ayağım bir şeye takıldı,yere kapaklandım.Sana yollamak
istediğim sarı gül ezilmiş çamurlara batmıştı.mendilimi çıkardım,yüzünü sildim.
“Üzülme “ diye fısıldadı, “alışığım ben,geçer “ Tek tek bütün yaralı yapraklarını
okşadım.avucumda ısıttım.Avucumdaki sıcaklığın sana kırgındı.Ona gri
tereddütler bulaştırmıştın.İki kişilik masada senin tabağına yeni açmış taze
bir sarı gül koydular,esmer koynuna yumuşacık bir gül.
Masaya hiç oturmadık. Orkestranın
önünde kollarını boynuma doladın. Kokun sisi dağıttı. El ele tutuşup yokuş aşağı
göle doğru koşmaya başladık. Tepemizde yıldızlarla neşelenmiş bir yaz gecesi.
Sırtına bir şey alsaydın. Üşürsen diye içim titrer.Terli bacakların,güzelim
bacakların elbisenin eteklerini savuruyor.Şu an sesin yıllarca sevgiye
dinlenmiş şarap tadında,uzun süre
damağımda kalıyor.Kan kırmızı sesi Piaf’ın senin keten elbisenin içinde
çırılçıplak.
Eden ,hayali bir roman gölüydü.İçi, Parisli ayartıcı kokularla
dolu.Kulağının ardından,memelerinden,koltukaltlarından bana doğru esiyor.Göl kenarında
ıslak kumlara uzandık,yıldızlar elle tutulacak gibi.Esmer memelerinin koyu esmer uçları üzerine hüzne küskün iki yaprak
koyduğumda çıplaklığın ürperiyor.Nefes kesen sulara bırakıyorsun gövdeni.Göl
şefkatli bir arzu serinliğini terlemiş kasıklarına taşıyor.Kasıkların Eden
tadında.Ellerini sahilde yanımda unutmuştun.Ellerin, tıraşlı yüzüme sevişmenin
şiirini okşadılar.Gölün sularına kavuşmak,yüzümdeki şiiri karanlık sulara
gömmek istiyorum.Papyonlu garson şaşkın, yüzüme bakıyor.: “ Ama bayım
sevda şiirleri her kes içindir,yapmamalısınız “ Yüzüm kızarıyor.
Sis bürümüş bir mekândayım. Göz
gözü görmüyor. Boynunu kuşatmış geniş yakalı kazağınla, hayır çıplak gövdene yapışmış
keten elbisenle Eden gölünde yıkanmış mıydık, hatırlamıyorum. Ama Martin Eden
okyanusun derinliklerine doğru kulaç atarken, Piaf bana aşkı öğretiyordu.
Salonda yerde duran radyoda hangi kanalı çevirsek genizden, boğuk ama insanın
içine işleyen bir Piaf geliyor yanımıza. Radyoda bütün şarkıları Piaf söylüyor.
Esmer boynunu kuşatan geniş yakalı kazağın şarkısını. Duymuyorsun. Duymak seni
korkutuyor.
15 Mart 96 -Beşiktaş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder