19 Temmuz 2024 Cuma

 SÜNNET:

BIRAKIN,MÜSLÜMAN,


YAHUDİ ÇOCUKLARI


KENDİLERİ KARAR VERSİN*


Emek Volkan Gürkan

Danca'dan çeviren Hüseyin Duygu



                              Emek Volkan Gürkan


     10 yaşımdayken Türkiye’de büyükbabamın memleketinde 

4 yaşındaki kardeşim ile aynı zamanda sünnet

 olduk. Bir Müslümanlık geleneği olduğu için sünnet edildik ve

 ailemiz bu geleneği izlemeyi seçti. Babam da küçük yaşlarda

 sünnet edilmiş. Ailem, her iki oğlunun da sünnetli olmasının

 getirdiği sonucunu sorgulamadı. Çok uzun yıllardır sünnet

 yapıldığı için olmalı.



        Yıllar sonra, yetişkin yaşa geldiğimde, babamın karşısına

 oturup ona neden sünnet edildiğimi sordum. Babam o

 zamanlar bu konuda nasıl davranacağını pek iyi bilmediğini

 söyledi. Dedemlerin bir süredir ona baskı yaptıklarını ve bir

 sünnet için yaşımın oldukça geçtiğini ısrarla söylemişler.

 Babam, benim sünnet olmamı aslında hiç istemediğini

 söyledi. Bu yüzden 10 yaşıma gelene kadar uzatmıştı sünnet

 olmamı. Ama çevre ve gelenek baskısına karşı koyacak

 cesareti yokmuş o zaman.

       Sonuçta, ebeveynlerimin seçimini yüzünden bedenime

 üstesinden gelemeyeceğim bir müdahale yapıldı. Geleneği

 takip etme kararlarının sonucu, penisimin üstünde sünnet

 derisi yok. Sünnet derisi, inanılmaz derecede hassas duyusal

 sinir yoğunluğuna sahip bir cilttir. Sünnet sonucu belki de

 cinsel hassasiyetimin etkilendiğini düşünmeden edemiyorum.

 Nereden bileyim? Bir sünnet derisi ile hiç sevişme şansım

 olmadı ki.

      Annem ve babam, bir birey olarak; din, eğitim, etik, politik

 görüş, kendi bedenim üzerindeki haklar, vb. konularda bana

 kendi seçimlerimi yapmayı öğrettiler. Yaptıklarımdan sorumlu

 olma, hatalarımdan ders çıkarma ve bunların sonuçlarına

 katlanma konularında beni yetiştirdiler. Annem ve babamın

 sünnetle ilgili kararı onların yetiştirme anlayışına pek uymadı.


YAHUDİLİK VE İSLAMDA SÜNNET


      Şimdi sünnet konusunda kimi gerçekleri saptayalım:

 Yahudiler  ve Müslümanlar sünnet olur. Yahudiler için sünnet,

 bebeğin  sağlıklı olduğunu hissetmek için, bebeğin 8 günlük

 olduğu  dönemlerde yapılan dini bir ritüeldir. Müslümanlar için

 ise ,Yahudilikte kökleri olan ve Hz. Muhammed'in devam

 ettirdirdiği bir gelenek. Sünnet, Müslüman olmanın bir

 simgesidir. Ama sünnet yalnızca yapılması gereken bir

 zorunluluk değil, kimliğini kanıtlayan bir dini gelenektir.

 Birçoğu için bu gelenek, dininin simgesiyle, o kadar güçlüdür

 ki, onu doğrudan Müslüman olmakla ilişkilendirebilirsiniz.


        Günün birinde çocuğun biri ‘böyle bir geleneği ben

 istemiyorum’, neden sünnet olmama izin verdiğiniz’ dediğinde,

 anne ve babalardan ikna edici bir neden hiç duymadım. Geri

 alınamayan bir eylemdir sünnet. Danimarka Çocuk Konseyi,

 yasanın değiştirilmesini tavsiye ediyor, ebeveynlerin yeni

 doğmuş bebeklerini sünnet ettirmeleri artık yasal değil.

 Danimarka Bakanlar Kuruluna göre, mevzuat, 15 yaşın

 üzerindeki genç çocukların sünnet olabileceklerini ve bu da

 sadece kendileri karar vermeleri halinde gerçekleşebileceğini

 belirtiyor.

          Sünnet yasağını desteklemiyorum, çünkü bunun çeşitli

 dezavantajları var. Bu yasaklama, ebeveynlerin çocuklarını

 sünnet ettirmek için Danimarka dışındaki olanakları

 aramasına neden olacaktır. Ve yasak nasıl uygulanacak?

 Ebeveynleri para cezasıyla mı yoksa hapis cezasıyla mı

 cezalandırılmalı? Ne tür bir ceza olursa olsun, sonuç çocuğu

 olumsuz etkileyecektir. Çocuğun çıkarlarının her zaman daha

 önde olması gerektiğini düşünüyorum.


          Şimdi 15 yaşında oğlum var. O sünnetli değil. Bu kararı

 oğlumun annesi ile birlikte aldık. Ama oğlumun annesini ikna

 etmek kolay olmadı. Eşim Türk kökenli ve aynı zamanda tüm

 erkeklerin sünnetli olduğu Müslüman geleneği ile büyüdü.

 Ancak bu geleneği her iki ailede de ilk kez kırmayı biz seçtik.

 Bunu oğlumuz için yaptık, biz oğlumuzu bedeni konusunda

 kendisi karar verebilecek şekilde yetiştirdik. Müslüman ve

 Yahudi çevrelerindeki anne babalara, çocuklarını bağımsız

 bireyler olarak yetiştirmeleri yönünde güçlü bir dilekle çağrı

 yapıyorum. Oğullarınıza güvenirseniz, sünnet konusunda

 karar vermeleri için onlar 15 yaşına gelene kadar

 bekleyebilirsiniz. Bu aşamadan sonra, erkek çocuklar kendileri

 dini ve kültürel gelenekleri takip edip etmeyeceklerini ve

 sünnet olup olmayacaklarına kararlaştırabilirler. Kısacası:

 Çocuklarınızın sünnet olmasına izin verin - ama sünnet olup

 olmayacaklarına kendileri karar versinler.


Emek Volkan Gürkan


1971 doğumlu. 1984'te Danimarka'ya geldi. Kopenhag

 Üniversitesi'nden bilgisayar bilimi eğitimi aldı, Enghouse

 Networks'te kıdemli sistem geliştiricisi olarak çalışiyor. FC

 Mangfoldigt (Çeşitlilik) futbol takımı kurucusu ve aynı

 zamanda oyuncu antrenör. Kültürler Arası Köprü Kurma

 Derneği’nin yönetim kurulu üyesi.

Politiken Gazetesi,16 Aralık 2017












18 Temmuz 2024 Perşembe


 

HESAPLAR BENDEN

Melahat Çetinkaya


Usta bana iki yürek arası

Biraz sevda sarıver

Ama içinde acı olmasın

Sosunu da mutluluktan sürüver

Tadı damağımda kalsın

Yanına bir şişe de şarap aç

İstemen çerez falan

Mezesi şiir olsun

Aşk Cemal Süreya'dan

Özgürlük Nazım'dan olsun

Savursun küfürleri Can Baba

Kötülerin gelmişine geçmişine

Ataol Behramoğlu

“ Ne çok hain var” desin bu ülkede

Ve Orhan Veli

İstanbul'u anlatsın bize

Gözleri kapalı

Özdemir Asaf'ı da unutma ha

Anahtar onda

Sonra kalırı dışarda




17 Temmuz 2024 Çarşamba

 

SUAT DERVİŞ – NAZIM HİKMET


Yine bu dönemde çocukluğundan beri tanıdığı aile dostları Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın onunla yaşıt oğulları yakışıklı Nâzım Hikmet de Heybeliada Bahriye Mektebi öğrencisi olmuştur; sene 1917’dir. Hamiyet, Suat ve Nâzım bir araya geldiğinde kızlar “Şair” diye çağırdıkları Nâzım’ın okuduğu dizelere hayran olurlar. Nâzım, kendini bildi bileli şiir yazar ve yazdığı şiirleri sevdiklerine okur.

Suat’la Nâzım zaman içerisinde yakınlaşırlar. Toplu hâlde yapılan uzun geziler, yerini gizli ve baş başa geçirilen saatlere bırakır. Birlikte uzun kır gezileri yaparlar, Moda’da güneşin batışını izlerler belki de birbirlerine şarkılar mırıldanırlar. Bunların hiçbirini bilemesek de Nâzım’ın Suat’a yazdığı şiiri okuduğumuz zaman tahminde bulunmak hiç de zor olmaz. .

Nâzım da zaman içerisinde aşkının tek taraflı olduğunu fark eder ve Suat’a ‘Gölgesi’ adlı şiiri yazar.

(...) İçimde alev alev tutuştu yangın gibi /Bir dakika kendimin olamadım sahibi

Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,/Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.”

Bu karşılıksız aşka rağmen Suat yıllar sonra, Nâzım’ın keskin zekâsından ve tutkulu romantizminden çok hoşlandığını, edebiyatla ilgili söylediklerinin onu çok etkilediğini ve kendisi için mısralar yazılmasından gurur duyduğunu söyler. Aynı zamanda onun sayesinde yurtta olup bitenlere de yoğun bir ilgi duymaya başlamıştır.

Suat’la Nâzım zaman içerisinde yakınlaşırlar. Toplu hâlde yapılan uzun geziler, yerini gizli ve baş başa geçirilen saatlere bırakır. Birlikte uzun kır gezileri yaparlar, Moda’da güneşin batışını izlerler belki de birbirlerine şarkılar mırıldanırlar. Bunların hiçbirini bilemesek de Nâzım’ın Suat’a yazdığı şiiri okuduğumuz zaman tahminde bulunmak hiç de zor olmaz.

  GÖLGESİ

Kaç kere sürükledi gururum“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; Bir kere eğemedim bu kadının başını.u ölüme Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme. Cevapları öyle heyecansız ki onun, Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun. Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal, Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal, Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.

Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor… Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden Gönlümün elemini döküyorken ona ben. O bana kendisini gülerek naklediyor, Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor. Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım. Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı İçimde alev alev tutuştu yangın gibi Bir dakika kendimin olamadım sahibi Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim, Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.”




16 Temmuz 2024 Salı

 “BU ÜLKEDE DÖRT ŞEY OLMAYACAKSIN,KADIN, ÇOCUK, AĞAÇ, SOKAK HAYVANI”

Aydan Ay

                                 Aydan Ay


Hayvanların dünyasında birim para değil, sevgidir...

Tek istedikleri sevgidir...

                              Haruki Murakami

Haruki Murakami’nin kitaplarında da sık sık kedilere rastlıyoruz. Yazar bir röportajında, erken yaşlardan itibaren etrafında hep kediler olduğunu, onlara da çok düşkün olduğunu söylüyor. Yazarın Sahilde Kafka, Sputnik Sevgilim gibi hemen her kitabında kediler önemli bir yer alıyor.

                                      Zahrad

Zahrad, Kedi Öğretmen şiirinde, kedi yoldaşlara dair bir yanlışı anlatır sevgi dahilinde..

"Kedi öğretmen olmuş/ Ne kadar fare varsa toplamış başına/ Çalıştırır hepsini/ İlk ders:/ Kedinin pençesinden nasıl korunmalı/ Ve nasıl sıvışmalı çabucak/ Ne kadar fare varsa olmuş öğrenci/ Hepsi cin gibi/ Hepsi çalışkan/ Su gibi öğrenmişler bütün dersleri/ Diploma dersen altın yaldızlı/ Kedinin elinden alırlar bizzat/ Fareler gidince –ciddi ciddi- düşünür kedi-/ Koca bir yanlış var herhal bu işte-/ Bu yanlış- fakat yanlış olan ne?

                                   Bilge Karasu

Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi kitabını isminin güzelliğinden dolayı almıştım. Çok şiirsel bir isimdir. Kalbimizin bir köşesi de göçmüş kediler bahçesine ayrılmış. Yad köşesidir orası. Sözgelimi; ben iki kedimizi asla unutmam. Musti ve Elvis. Çocuk yaşlarımda evimizin asil bireylerini...

                              Hüseyin Rahmi

Hüseyin Rahmi Gürpınar çok özel bir yerde durur. "Kedilerimi iyi doyurunuz…" sözü, romancının son sözleri ve vasiyetidir. Çok etkilendiğim bir vedadır. Bu sözün kıymetini son birkaç yıldır daha iyi anlıyorum. Apartmanın önünde beslediğim iki kedi var ve bir vasiyet, bana emanet edilmiş iki can duygusuyla bakarım onlara. Hüseyin Rahmi’nin sözüdür belki onlara bağlayan beni. Nazlı ve Sarı isimli iki kedisi edebiyat dünyasında da bilinen meşhur kedilerdir. Sarı’nın bal rengi gözlerinden dolayı "Bal Gözlüm" diye çağırırmış onu Gürpınar. Evden dışarı asla çıkmayan bu kedi, Hüseyin Rahmi öldüğünde cenazesinin arkasından Heybeliada iskelesine kadar inmiştir. Bu bilgiyi okuduğumda çok etkilenmiştim.

                            Albert Camus

Albert Camus’un Veba romanından anımsıyorum. Kitaba dair notlarım olmadığı için sadece yaşlı bir adamın kedilerle olan ilişkisi hafızamda. Mütemadiyen balkonuna çıkıp, küçük kağıt parçalarını aşağıya fırlatan ve kedileri "pisi pisi" diye çağıran, sonra da onlara tüküren ve kedilere isabet ettiğinde de sevinen o yaşlı adamın kediler ortadan kaybolunca artık dışarı çıkmadığını ve defterine notlar alan Tarrou’nun defterindeki "Veba sırasında kedilere tükürmek yasaktır." cümlesi hala belleğimdedir.

18.10.1988 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne verilen minik bir köşe ilânıydı. Tomris ve Turgut Uyar’ın kedileri olan Gülüver’in ölüm ilanıdır bu.

                            Tomris Uyar

Yalvaç Ural ve Feridun Oral’ın Mırnâme’si. Yalvaç Ural’ın şiirlerine, Feridun Oral desenleriyle anlam katmışlar. Oradan anımsadığım bir şiiri Veba’daki hal ile anlamlandırmıştım. Kedi Ve Yaşam şiirini söylemenin tam zamanıdır. Madem mesele tükürükten açılmış…

"Kim bilir kaç kedi/ Geçti dünyamızdan/ Beyaz, sarı, siyah, duman/ Kim bilir kaç kedi?/ Hiçbirinin mezarı bile yok!/ Kuytu yerde ölenlerin,/ Sabah rüzgarlarının taşıdığı/ Kumlar örtecek üzerlerini/ Yolda ezilenin,/ Silse de ölüsünü otomobil izleri/ İnan bana sevgilim,/ Kurumuş derileriyle/ Güneşli günlerde,/ Tükürecek yüzümüze/ Parlayan tüyleri."

                               Oscar Wilde

Oscar Wilde Sfenks şiirinde kediye dair çok şey söyler. Nazmi Ağıl’ın çevirdiği şiirden birkaç dize ile kedinin çıktığı tarihsel yolculuğuna da merhaba demek iyi gelecek bu son kelamda.

"Yaklaş sevimli bitkin sfenksim!/ Gel de başı

nı yasla dizime!/ Okşayayım boğazını ve doya doya/ Bakayım vaşaksı benekli gövdene/ İzin ver dokunayım, sarı fildişi/ Kıvrık tırnaklarına ve elime alayım/ Ağır kadife patilerin etrafına dev/ Bir engerek gibi dolanmış kuyruğuna."

 

15 Temmuz 2024 Pazartesi

 

ŞEYTAN DA DA BİR

MELEKTİR

Sedat Kaya

                                  Danyal Bayrı

(...)

YIL 1915'di.

Mersin'de doğdu.

Yoksul bir ailenin çocuğuydu.

Adı Danyal Bayrı'ydı.

Ermeni asıldıydı.

Çocukluğu "ne iş olsa yaparım abi" ile geçti.

Mersin'de yapmadığı iş kalmadı.

Büyüyünce yolu İstanbul'a düştü.

Yeşilçam'da yıllarca set işçiliği yaptı.

Sonra dekoratör oldu.

Yönetmenler yeteneğini farkedince yan rollerde oynadı.

İlk zamanlar adı afişlerde yer almazdı.

Buna rağmen 'ismini değiştir' dediler.

Çünkü Danyal Bayrı'ya toplum ısınmazdı.

Mecburen Danyal Topatan oldu.

Suat Yalaz'ın yazıp yönettiği Karaoğlan beyaz perdeye taşınınca "Camoka" rolünü ona verdiler.

Bu rolle tanındı.

Kısa sürede usta bir aktör oldu.

Ama hep kötüyü oynadı.

Sinemanın kötü adamıydı.

Seyircide nefret uyandırdı.

Oysa gerçek hayatta bir sevgi seliydi.

Tanıyanlar onun için "Altın kalpli" derdi.

Herkesin yardımına koşan, herkesin sorunuyla ilgilenen bir candı.

Geldiği yeri hiç unutmadı.

Aktör olduktan sonra set emekçilerinin hep yanında oldu.

Onların hakları için savaştı.

1970'lerde amansız hastalığa yakalanınca, insanların gerçek yüzünü gördü.

Yıllarını verdiği koca yeşilçam onu yanlız bıraktı.

Onlarca filimde birlikte oynadığı arkadaşları ziyaretine bile gelmedi.

Bir tek Behçet Nacar kendisiyle ilgilendi.

1915 yılında yoksul doğmuştu.

1975 yılında yoksul öldü.

Hollywood yıllarca beynimize kazımıştı.

Western filimlerinde kızılderililer vahşi, cani, kötü, katil, şeytan gibi insanlardı.

Her kötülük onlardandı.

Büyüyünce anladık ki, tam tersi.

Kızılderilileri kötü göstermek bir Amerikan politikasıydı.

Beyaz adamın pislikleri örtmek için planlı bir senaryoydu.

Türkiye'ye "Küçük Amerika" denilen yıllarda da Yeşilçam "Küçük Hollywood"tu.

Aynı politika Yeşilçam'da da uygulandı.

Yeşilçam'da öteki olmak zordu.

Rumlar fahişe, Ermeniler pezevenk, yahudiler ise üçkağıtçı tüccardı.

Tüm kötü roller onlarındı.

İşte Danyal Bayrı böyle bir ortamda yaşadı ve öldü.

Kazanan hep Karaoğlan oldu.

Ama aslında geleceğini kaybetmişti.

Ve maalesef hala kaybettiğinin farkında değil.


14 Temmuz 2024 Pazar

 

EDEBİYATIMIZIN MEDARI İFTİHARI

MURATHAN MUNGAN

YALNIZ BİR OPERA

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim 
(...)

AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN

gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren

11 Temmuz 2024 Perşembe

 

SEVGİNİN HİÇ BİTMEYEN

UZUN KIŞIYDI

Hasan Gürkan

Bir insan bir insana neresinden akar?

Seni böyle bilmezdim, hiç bilmezdim. Dil, uçurum tadında bir şiir

oluyor ağzında. Kırmızı şarap soluyorsun. Dirseğin masaya dayalı.

Ismarlama bir kuaför siyahı omuzlarına akıyor. Sözün tene tenden

önce ulaştığı bir şölenin başlangıcındayız. Dolayımlar, ertelemeler,

saptırmalar, nezaketler, kibarlıklarla kuşatılmışız.

Yüzük parmağınla sırça parmağın avcuna eğilmişti. Dudaklarına

bulaşmış işaret parmağınsa orta parmağına bitişik baş parmağının

karşısında bir mim gösterisinde ama, oyuncuyla seyircinin bir birini

tanımaları gerekmiyor: Parmakların ölgün başı, buruşuk gövdesiyle

ürkmüş, kendine büzülmüş, kimselerin görmediği bir dağ mantarını

okşuyor. Yavaş yavaş aşağı süzülüyor, sonra aynı dikkat ve

hınzırlıkla yukarı çıkıyorsun. Senin için sonu başından belli,

 etkisi denenmiş bir oyun bu. Meze tabaklarına, kelimelere, gövdene

 dişi  bir şiir yayılıyor. Üzerine adressiz sağanaklar boşanan bir şiir.

Neyi ispatlamak derdindeydin?

Dilinin çırılçıplaklığı kim bilir hangi giyinikliğin örtülü telaşıydı?

Hayran olduğun Marquez’in neresindeydin? Gövdenin

 ürkekliğini kelimelerde yendiğinde sana öğretilen hangi limana

 sığınacaktın  merak ediyordum.

Ellemeden, tutmadan, sarılmadan, kavramadan bir hayal oyunun

 sürdüren parmakların, toprağa kapaklanmış zenciden başını

 kaldırdığında, susamış nehir yatakları çoktan senin coğrafyana

 ulaşmıştı. Güllerin karanlığında sokulgan bir karanfil gibi

 tomurcuklanan  ıslaklığın!

Fırtına dindi. Azgın dalgalar güllerin yumuşacık ağızlarını açıp

çığlıklarla dağ mantarının üzerine kapaklandığı bir kıyıda sakinleşti.

 Parmaklarında büyüttüğün isyan, gülünün ağdalı karanlıklarına

 gömüldü. Şimdi ya küçük esmer memelerinin asi uçları, tavana

 doğru yükselen sigara dumanlarını seyrediyordur: yahut kendi

 bedeninden utanan bir adam, firari dairenin duşu altında, kalçalarını

 döndüğün, şehvetini okşuyordur.