22 Mart 2024 Cuma

 

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI İÇİN

 

KOPENHAG'DA ŞİİR

 

GÜNÜ KUTLAMASI

 

Niels Hav Çev: Hüseyin Duygu

 

                                Niels Hav

 

    Sevgili Adnan Özyalçıner, Mustafa Köz ve Tahir 
Şilkan, sevgili Türk şairlerimiz ve dostlarımız.
Dünya Şiir Günü münasebetiyle Kopenhag'dan 
sıcak selamlar gönderiyor ve Türkiye Yazarlar 
Sendikası’nın 50. Yılını kutluyorum. Bu anlamı 
günü sizlerle birlikte kutlamak için düşüncelerimizde 
yanınızdayız.

                                     Hüseyin Duygu
 

    Dünya hızla değişiyor, güç merkezleri değişiyor. 
Avrupa'da, Orta Doğu ve Afrika'da savaş var. Bu 
savaşlar, iklim felaketleri ve siyasi çatışmalar 
insanların başka yerlere göç etmesine neden 
oluyor. Bu kaçış nedeniyle dünyada 100 milyondan 
fazla mülteci var. Türkiye çok sayıda mülteci alan 
ülkelerden biri.  


 

    Doktor, hemşire ve barış araştırmacısı sıkıntısı 
var. Savaş uçağı, bomba, silah ve yerle bir edilmiş 
şehir sıkıntısı yok.
    İnsanların birbirinin hayatlarını mahvetmek için
bu kadar uğraşması bir gizem. Türkiye Yazarlar  
Sendikası başka bir seçeneğin olduğunun kanıtıdır. 
Toplumsal birlik ve beraberlik sözleri geçerlidir 
bizim için.
    Enflasyon parayı tüketiyor, servet yok oluyor 
güneş ışınında buharlaşan çiy gibi; bilinmeli ki 
giysilerin içinde hepimiz çıplağız.

    Dostluk, sevgi, barış; bu olgular altından ve elmaslardan daha  değerlidir. Bomba toplayan fakirleşir. Dost toplayan zengin olur. Nefret siyasi iktidarların servis ettiği zehirdir. Şiir bunun bir sahtekarlık olduğunu ortaya koyuyor.

    Sevgi ve dayanışma vicdanımızdaki  
geçerli  ara birimidir. Sevgi doğuştandır, tüm

çocuklar bilir bunu. Mutluluk  hayali doğuştandır, tüm çocukların doğum günü hediyesi olarak aldığı bir özlemdir, bu bizim ortak noktamız.

     Mutluluk vardır, bunu biliyoruz. Yıllardır Türkiye ve Danimarka'daki şairler arasında yakın ilişkiler oluştu. Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet'e çok değer veriyoruz. Her yıl Kopenhag'da Danimarka-Türk şiir akşamları Hüseyin Duygu'nun ev sahipliğinde düzenleniyor. 

    Pek çok Türk yazar  kitaplarını okumak ve Danimarkalı okurlarla tanışmak için bizi ziyaret etti. Aziz Nesin, Kemal 

Özer, Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu ve kimi öteki 
şairler ziyaretçilerimiz oldu. Şiirleri tercüme edildi ve 
burada okundu, okunuyor.


                               Henrik Norbrant

    Geçtiğimiz yıl Türkiye'nin yakın dostu Henrik 
Nordbrandt'ı kaybettik. Nazım Hikmet'in şarkılarını 
Kopenhag’da yaşayan Fuat Talay’ın sazı eşliğinde 
Henrik’in Türkçe söylemesi her zaman keyifliydi.. 

 

                                      Fuat Talay

     Bugün 21 Mart Şiir Günü aynı zamanda Henrik 
Nordbrandt’ın doğum günüdür. Onu özlüyoruz.

Çok özlediğimiz arkadaşlarımızdan biri de, Nazım Hikmet’i Danca’ya çeviren ve Nazım Hikmet Ödülü'nü alan Erik Stinus. Büyük bir şair ve harika bir insandı. Dünya Şiir Günü ve Yazarlar Sendikası’nın 50. yılı özlediğimiz arkadaşları anmak için bir fırsattır

     Onların şiirleri bizi geleceğe yönlendiriyor.
Mutlu yaş günü! Mutlu Şiir Günü - Mutlu bir kutlama 
günü diliyorum!

© Niels Hav - Türkçesi: Hüseyin Duygu

21 Mart 2024 Perşembe

 

BAK SEN EŞEĞİN İŞİNE!

Sedat Kaya



Bundan 2500 yıl önce Ege'de bir köle yaşardı.Adı Ezop.(Aisopos) Köleydi ama bilgeydi. Zenginlerin sadece hizmetçiliğini değil aynı zamanda akıl hocalığını da yapardı.


Masallarıyla ünlüydü. Masallarında hayvanları konuşturur, mesajını hayvanlar üzerinden verirdi. Ve o masallar ülkeyi yönetenleri ağır şekilde eleştirirdi. La Fontaine’e ilham olan Ezop'un masalları bugün için bile geçerli. İşte onlardan biri.

                                             Ezop

İnek, at ve eşek bir gün bir araya gelerek bir karar alırlar.

Üçü de farklı yönlerde dünyanın farklı yerlerine gidecekler, 3 yıl boyunca insanları gözlemleyecekler, sonra aynı yerde buluşup, izlenimlerini birbirlerine anlatacaklar.

Tamam derler ve dağılırlar. Aradan üç yıl geçer. Buluşma yerine önce inek, sonra at gelir. İkisi de perişan halledir.

Yorgun, bitkin, bir deri, bir kemiktirler. At ineğe sorar, "nedir bu halin arkadaş. "İnek derin bir "ah" çeker ve "bu insanlar çok merhametsiz. Beni sürekli birbirlerine sattılar. Alan hem sütümü sağdı, hem tarla sürdürttü. Aç, uykusuz bıraktılar. Üç yıl boyunca anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Tam keseceklerdi, canımı zor kurtardım" der.

İnekten sonra At alır sözü. "Benim yaşadıklarım da farklı değil. Önce ağzıma bir demir parçası geçirdiler. Sonra üzerime bindiler. Kırbaçlayarak koşmamı istediler. Ben koştukça onlar daha hızlı koşmam için daha sert kırbaçladılar.

Belim artık taşıyamaz hale gelince arkama bir araba bağladılar. Yüzlerce kilo yük taşıttılar. Üç yıl aç, uykusuz bıraktılar. Ben de senin gibi canımı zor kurtardım."

İnek ve at yaşadıklarını anlattıktan bir süre sonra eşek gelir buluşma yerine. Neşelidir, keyfi yerindedir. Gözleri ışıl ışıldır. Üstelik kilo almıştır. İnek ve at merakla sorar, "anlat bakalım neden bu kadar mutlusun?"

Eşek başlar anlatmaya.

“Sizden ayrıldıktan sonra uzaklarda bir yere vardım. Baktım bir adam yüksek bir yere çıkmış, bağırdıkça bağırıyor. O bağırdıkça onu dinleyenler alkışlıyor. Bunun üzerine ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırmaya başladım. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım."

İnek ve at merakla sorar, "sonra ne oldu?"

Eşek daha da keyiflenir. "Ne olacak, beni başkan seçtiler. Yedirdiler, içirdiler, el üstünde tuttular!"

At dayanamaz, "peki bu insanlar senin eşek olduğunu hiç mi anlamadı mı?" Eşek gülerek cevap verir. "Yarısı anladı anlamasına da, diğer yarısına anlatamadı."



20 Mart 2024 Çarşamba

 

TÜRK ŞİİRİNDE GİZLİ KÜRT ÖZNESİ: AHMET ARİF

Başak Canda-İzzet Aslanbay

Ahmed Arif, dil olarak bir Türk şairidir ama o ruh olarak, şiirine serpiştirdiği imgelerle Türk şiirindeki gizli Kürt öznesidir. Sadece aşkın şairi değil, onuru zedelenmiş bir halkın şairidir.


                                          Ahmed Arif

BUYAZIDA; AHMET ARİF-HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL- KONSTANTİN SİMONOV-LEYLA ERBİL -NAZIM HİKMET - CİGERXWİN - ŞEYH SAİD  - ŞEYH RIZA

Şiir, özel olarak edebiyatın, genel olarak sanatın en duygusal çocuğudur. Sözün büyüsünü şiirle yakalar, şiirle büyütürüz. Bu anlamıyla şiir, yaşamdan damıtılmış sözcüklerin duygularımıza dokunuşudur. İnsana anlam katan, bütün duyularını hareketlendiren, ruhuyla konuşan bir inceliktir.

                                          Leyla Erbil

Çoğu kez derdini doğrudan değil imgelerle anlatır. Bu yönüyle aşka daha yakın gibi durur. Ancak şiir ve şiirdeki imgeler sadece aşka dairdir gibi bir hüküm şiir sanatının sınırlarını daraltmak, başta yaşama sevinci gibi birçok duyguda motive edici gücünü küçümsemek, haksızlık etmektir.


                              Hasan Hüseyin Korkmazgil

Bunu yine en iyi şekilde Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil bir şiirle anlatmıştır. "biliyorum / matarada su / torbada ekmek / ve kemerde kurşun değil şiir / ama yine de / matarasında su / torbasında ekmek / ve kemerinde kurşun kalmamışları / ayakta tutabilir..."

                                          Konstantin Simonov

İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı günlerdir. Stalingrad kuşatma altındadır. Gazeteci Konstantin Simonov savaş muhabiri aynı zamanda parti komiseri ve asker olarak yarbay rütbesiyle cepheye gönderilir. Savaşın acımasız ortamında bir gece büyük bir özlemle sevgilisine Bekle Beni adlı şiiri yazar. "O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı. Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi."(1)

Rivayete göre şiirin askerlerde yarattığı motivasyonu fark eden kurmaylar, şiirin basılıp savaş cephesindeki askerlere dağıtılması için Stalin’e öneride bulunur. "Olur," cevabını alınca, "Kaç adet basalım Yoldaş Stalin?" diye sorarlar. Stalin’in cevabı kısa ve nettir: "İki adet. Birini şaire verin. Diğerini sevgilisine gönderin." Tabii ki bu anlatım Stalin karşıtlarının bir tevatürü olabilir. Ancak Simonov’un şiiri ve cephede yarattığı motivasyon tarihsel bir gerçektir.

Şiir ve imgeye dair bu genel girişi, bu dal ve yaprak gibi iki olgunun insan duyguları üzerindeki etkisi ve ne kadar yasaklanırsa yasaklansın en yasak duyguyu, hayali, kelimeyi mutlaka ama mutlaka imgelerle dile getirip derdini anlatabileceğini vurgulamak için yaptık.

Ahmed Arif... Birçoğumuz onu ‘Leylasına’, Leyla Erbil’e duyduğu büyük aşkla, bu aşkı anlatan şiirleriyle, yine bu aşkı konu alan şiirlerin de bulunduğu ve adını Leyla Erbil’e duyduğu aşktan alan 'Hasretinden Prangalar Eskittim' adlı tek kitabıyla tanıyor, biliyoruz. Hani neredeyse şiirinden Leyla Erbil’i ve aşkı çıkarsak ne şiiri ne şairliği kalacak diyenler bile çıkabilir.

Acaba öyle mi?

Tam da bu noktada en az anlaşılan, imgeleri yeterince deşifre edilemeyen, bu yönüyle haksızlığa uğrayan bir şair portresiyle karşılaşırız. Ya da başka bir deyişle Ahmed Arif şiirinde o kadar güçlü, gizli, örtülü imgeler kullanmıştır ki bugün bile şifreleri kırılamamış, onu en iyi anlaması gerekenlerce bile çözülememiş derecede bir şairdir. Neden böyledir?

Şüphesiz bu durumda Ahmed Arif’in şiirsel zekası kadar yaşadığı dönemin politik ortamının derin izleri vardır. Bilinen, Ahmed Arif’in yayınlanan ilk şiiri 1942 yılında lise öğrencisiyken Afyon Halkevi Dergisi’nde yayımlanan Gözlerin şiiridir. Fakat şiire köklü yönelimi 1950’li yıllardır. Bu dönem Kürt isyanlarının kesin bir şekilde ezildiği, meşhur deyimle "Ağrı Dağı’nda meftun edildiği" dönemin hemen ertesidir.

Keza komünist hareketin çok sık karşılaştığı tutuklamalarla "kökünün kazınmaya" çalışıldığı dönemdir. Ağır baskı koşullarının yaşandığı bu dönemde resmi ideolojiyle, sanatla barışık olmayan, biat etmeyen sanatın, şiirin gün yüzüne çıkması bir yana en ağır şekilde cezalandırıldığı yıllardır.

İşte böylesi bir ortam ve yıllarda Ahmed Arif açıklamaya çalışacağımız imgelere sığınmıştır. Evet ürkmüştür, korkmuştur ama teslim olmuştur, diyemeyiz. Zira Ahmed Arif’in kendisi de bir Kürt ve dönemin Türkiye Komünist Partisi’ne ilgi duyan birisi olarak bu baskı döneminden fazlasıyla nasibini almıştır.

AHMED ARİF, TÜRK ŞAİRİ Mİ YOKSA KÜRT ŞAİRİ MİDİR?

Peki Ahmed Arif, Türk şairi mi yoksa Kürt şairi midir? Yine dönem koşulları ve o dönemin öne çıkan isimleriyle kıyaslandığında Ahmed Arif çok farklı bir yol izlemiştir. İki rengi de şiirinde taşımış ama asla dönemin büyük şairleri de dahil çoğunun Kemalizm'e hoş görünme tutumuna düşmemiştir. Kürt şairi kimliğiyle bilinenler kadar da katı olmamıştır. Bir sınıflandırma yapılacak olursa Ahmed Arif dili itibariyle bir Türk şairi, ruhu itibariyle bir Kürt şairidir.

                                          Nazım Hikmet

Bu konuyu bazı temel örnekler üzerinden biraz açalım. Nazım Hikmet gençlik yıllarındaki keskin tutumuyla, Mustafa Suphi’lerin katledilmesinden sonra yazdığı; "Trabzon'dan bir motor açılıyor / Sahilde kalabalık! / Motoru taşlıyorlar / Son perdeye başlıyorlar! / Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş / Kemal kumandanın kordonuna / Kumandan kahyanın cebine inmiş / Kahya adamlarının donuna / Uluyorlar: -hav... hav... hak... tü" dizeleriyle henüz oluşum aşamasındaki Kemalizm'e cepheden saldırırken, Kemalizm'in olgunlaştığı yıllarda Kuvay-i Milliye Destanı’nda; “Sarışın bir kurda benziyordu. / Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. / Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. / Bıraksalar / İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak / ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak / Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı” dizeleriyle yıllar önce elinde komünistlerin kanı olmakla suçladığı Mustafa Kemal’i ulusal bir kahraman ve önder olarak görmüştür.



Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak dünya ölçeğinde ün kazanmış bir şair olarak Nazım, tartışmasız bir Türk şairidir. Aynı düzeyde olmasa da ve farklı toplumsal zeminlere dayansalar da benzer durum Türk şiirinin diğer bazı kutup isimlerinde görülür. Nazım’ın ardılı sayılabilecek ve sınıfsal düzeyde devlet ideolojisiyle şiirinde ciddi düzeyde hesaplaşan Hasan Hüseyin Korkmazgil; “Sen hep Samsun’a mı çıkarsın ay oğul ay Kemal’im / Hele bir de her yere / Çık hele bir çık / Hele bir Kemal’im / Çık ki her yer Samsun olsun Kemal’im…” demekten kendini alamaz.

Gerek Nazım Hikmet gerek Hasan Hüseyin, üretme yetenekleri, anlatım zenginlikleri, dilin kullanımı ve hemen hemen hayata dair her konuda şiirleriyle Türkçenin iki büyük şairi olarak haklı bir prestije sahiptir. Keza her ikisi de dönemlerinin muhalif devrimci siyasi akımlarının örgütlü güçlerinde (Nazım Hikmet, Türkiye Komünist Partisi - Hasan Hüseyin, Türkiye İşçi Partisi) yer almıştır. Fakat şiirde ve iyi niyetle mücadele içinde bulunma çabaları devletin hâkim ideolojisi Kemalizm karşısında Ahmet Arif ölçeğinde tutarlı değildir. Örneğin her biri muazzam bir manzum eser, destan sayılan Nazım Hikmet’in Kuvay-i Milliye Destanı'nda, Urfa ve çevresindeki Fransız işgalinin kırılmasında önemli rol oynamış Kara Yılan’ın ve Hasan Hüseyin’in bir Kürt eşkıyayı detaylıca anlattığı Koçero Vatan Şiiri’nin Koçerosu’nun sosyolojik, etnik, ayırt edici yönlerine fazla girilmemiştir. Kara Yılan, Türklük vurgusu öne çıkan bir direniş kahramanına Koçero ise feodal sisteme ve onu destekleyen devlete isyan etmiş eşkıyaya dönüşmüştür.

                                            Koçero

Çıplak gözle gördükleri ve aktardıkları tabii ki doğrudur. Ancak gerek Kara Yılan gerek Koçero’nun arka planında bugün bile inkar duvarlarıyla boğuşan tarihsel ve toplumsal derinliği olan Kürt sorunu yatmaktadır. Hakkını yememek açısından Hasan Hüseyin Koçero’da 60’lı yılların Kürt sorununu kavrama düzeyini işleme açısından ileri bir değerlendirme sayılabilecek şu dizelerini not etmeliyiz: “ben Türkçe anlatamam / o Kürtçe anlatamaz / Farsça çıkmaz doruklara / koçero hep / durur orda / dağlarda..."

Ahmed Arif’i öncelleri ve çağdaşı şairlerden ayıran nokta tam da burada başlamaktadır.

Ahmed Arif’in hiçbir şiirinde direkt etnik aidiyet, gönderme, övgüye rastlanmaz. Fakat hemen her şirinde mutlaka güçlü bir Kürt coğrafyası olgusunu, atmosferini hissettirir. Şiirine dahil ettiği kahramanları en yalın haliyle bir halk kahramanı olarak sunar. Diyeceğini ise dolaylı- dolaysız ama mutlaka dile getirir. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu tavrıyla hem Türkçe yazan ve kendisini Türk şairi kulvarında konumlandıran şairlerden hem de Kürtçe yazan ve Kürt etnik kimliğini kişiliğinde ve şiirinde öne çıkaran Kürt şairlerden ayrışır.

ANADOLU'YUM BEN

Kemalizm'in hakim devlet ideolojisine dönüştüğü ve Kürt isyanlarının bastırıldığı 1940’lı yıllar sonrası çoğu Kürt aristokrat ailelerinden gelen Kürt aydını ve şairinin başta Suriye olmak üzere Türkiye dışında yaşamayı tercih ettikleri biliniyor. Daha önce göç etmekle birlikte Suriye’de yaşayan ve Kürtlerin Nazım Hikmet’i (sadece bir benzetme olarak) sayılacak Seyda Cigerxwin tüm eserlerini Kürtçe vermiştir. Cigerxwin dünya barışı, barış, emek, sömürü gibi daha genel konularda en az Nazım Hikmet kadar evrensel şiirler yazarken diğer yönüyle şiirinde Kürtlerin yaşadıkları sorunları ve özgürlüklerine sahip olmaları gerektiğini kesin ve net ifadelerle anlatmıştır.


                                            Cigerxwin

İşte Ahmed Arif bu kuşağın devamcısı ve sonrasında temsilcisi olarak kendi mecrasını yaratmış çok özgün bir şairdir. Şiirinde aşk, özlem olgusunu yoğun işlese de etnik kimliğini örtülü bir şekilde öne çıkaran imgelere, bu imgelerle örülü şiirlere yönelmiştir. Bunu militan bir dille değil, dozu iyi ayarlanmış naif ifadelerle yapmış ve farklı kimlikler karşısında ırkçı bir tutuma düşmemeye özen göstermiştir. Ama Kürt coğrafyasını, insanını hem kültürel olarak işlemeyi hem de örtülü bir dille kendi halk kahramanlarını işaret etmeyi asla ihmal etmemiştir.

Çok bilinen şiirlerinden birisi olan Ben Anadoluyum’da önemli oranda kodlanan Kürt coğrafyası, tarihi ve insanıdır. Şiirin daha başında; “Atom güllerinin katmer açtığı, / Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, / Kalmışım bir başıma, / Bir başıma ve uzak. / Biliyor musun?” diye sorarken sorduğu biraz da Kürt toplumunun çaresizliğini, yalnızlığını ve fark edilme isteğini anlatmaktadır.

Devamında; “Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, / Haraç salmışlar üstüme. / Ne İskender takmışım, / Ne şah ne sultan.” dizeleriyle işaret ettiği tarihsel ve güncel olarak Kürt coğrafyasını parçalamış hakim devletlerdir. Daha da açıkçası ‘şah ve sultan’da ifade edilen İran ve Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasıdır. Şiirin devamında ise anonim halk kahramanlarını sıralar; “Nasıl severim bir bilsen. / Köroğlu'yu, / Karayılanı, Meçhul Askeri... / Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini. / Sonra kalem yazmaz, / Bir nice sevda..

.” Kalemin yazmadığı nedir? Tabii ki Kürt isyanları ve onlara önderlik eden isimler. Daha çok da günümüzde bile tartışılan Şeyh Sait, Seyit Rıza ve diğerleri... Anadoluyum Ben şiirini, “Kızlarım, / Oğullarım var gelecekte, / Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. / Kaç bin yıllık hasretimin koncası, / Gözlerinden, / Gözlerinden öperim, / Bir umudum sende, / Anlıyor musun ?” dizeleriyle özlem ve umuda özel bir vurgu yaparak bitirir. Görüldüğü üzere Anadoluyum Ben şiiri ortalama bir Türk yurtseveri kadar, tarihsel toplumsal değerlerini yeterince yaşayamayan ve bunun özlemi içinde olan Kürt insanı için de birçok imge taşıyor.

                                          Şeyh Said

Benzer imge ve öğelere Ahmed Arif’in birçok şiirinde rastlamak mümkün. Uy Havar şiirinin; “Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu! / He canım.. / Gül açmaz, çağla dökmez. / Vurur çakmaktaşı kayalarıyla / Küfrünü, Medetsiz, Munzur. / Şahmurat suyu kan akar…” dizelerinde belirsizce de olsa coğrafi unsurlarla çizilen yurt sınırları gibi.

İmgelerle yetinmeyip, yaşanmış trajik bir olay için kaleme aldığı Otuz Üç Kurşun şiirinde ise daha net ifadeler vardır. Bir halkın, bir coğrafyanın yapay sınırlarla parçalanıp, bölünmesine isyandır bu; “Pasaporta ısınmamış içimiz / Budur katlimize sebep suçumuz, / Gayrı eşkiyaya çıkar adımız…”

Tüm bunları göz önüne aldığımızda, yaşadığı tarihsel kesiti de dikkate alarak Ahmed Arif için başta belirttiğimiz gibi, evet dil olarak bir Türk şairidir. Ama o ruh olarak, şiirine serpiştirdiği imgelerle Türk şiirindeki gizli Kürt öznesidir. Sadece aşkın şairi değil, direncin; ezilmiş, onuru zedelenmiş bir halkın şairidir. Ve kendi sözleriyle bitirecek olursak, “Namus işçisidir.”

“Namus işçisiyim yani/Yürek işçisi./Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş…”




19 Mart 2024 Salı

 

ALATURKA 'ÇİTLEME',,,

Fikret Başkaya

                                         Fikret Başkaya


İçindekiler: -Çitleme kavramı -Kapitalist mülksüzleştirme Neoliberal küreselleşme -Köylülerin yoksullaştırılması -1549 Norfolk kent isyanı – 'Yerli ve Milli' AKP – HES projeleri -Şehirlerarası yüksek gerilim hattı – Su tunelleri şirketlere- - Köylerden şehirlere göç -Endüstriyel hayvancılık


‘Çitleme’ İngilizce ‘enclosure’un’ karşılığı. Kabak çekirdeği çitlemek değil… İngiltere’de XVI’ıncı yüzyılın başında müşterekler kapsamında olan tarlalar, otlaklar, su kaynakları,

yaylalar, ormanlar, parklar, ortak yaşam alanları… yeni yetme kapitalistler, büyük tüccarlar tarafından çitlerle çevrilerek, özel mülk kategorisine indirgeniyor, oralarda yaşayan insanlar

yüzyıllardır üzerinde yaşadıkları topraklardan kovuluyor, mülksüzleşiyor, proleterleşiyor, yaşam alanlarından ve kaynaklarından koparılıyordu…

Aslında bu süreç, kapitalizmin şafağı demeye de geliyordu… Mülksüzleştirilmiş, proleterleştirilmiş geniş kitleler ilerde kurulacak sanayi için hazır, ucuz işgücü demekti… Aslında Kapitalist mantığın ve işleyişin bir gereği olarak, XVI. Yüzyılda başlayan ‘çitleme’ farklı yoğunluklarda ve görüntülerde, özellikle de ‘sömürgelerde olmak üzere, bugüne kadar devam etti… …

Neoliberal küreselleşme çağının ‘özelleştirmeleri’ çitlemenin yeni versiyonundan başkası değildir… Sorun, müştereklere,

kamusal olana sermaye sahipleri tarafından el koymakla ilgili olduğuna göre…İngiltere’de yaşanan vahşetin canlı tanığı olarak, Thomas More, Ütopya adlı klasik eserinde (1516) şöyle yazmıştı: “Geniş tarım topraklarını boşaltıp otlak yapıyorlar. Evleri yıkıp Kiliseyi bırakıyorlar yalnız onu da ağıl olarak kullanıyorlar. En çok oturulan, en çok işlenen yerleri çöle çeviriyorlar. Ormanlara, parklara, av hayvanlarına ayırdığınız yerler yetmiyormuş gibi…

Böyle doymak bilmez cimrinin biri binlerce dönümlük yeri kuşatıveriyor. İçindeki namuslu çiftçileri evlerinden çıkarıyor: kimini yalan dolanla, kimini zorla, kimini türlü yollarla tedirgin edip yerlerini satmak zorunda bırakarak.

Doyuracak karınları paralarından çok fazla olan bu köylüler (tarım çok kol isteyen bir iştir çünkü) çoluk çocukları, dulları yetimleri, ana babaları ve torunlarıyla yollara düşerler. Doğdukları evden, karınlarını doyuran topraklardan ağlayarak uzaklaşır zavallılar ve barınacak yer bulamazlar. O zaman kap kacaklarını, pılılarını pırtılarını yok pahasına satarlar. Onlara da ne kalır yapacak: çalmak ve Tanrı buyruğuyla asılmak.

Yoksulluklarını dilencilikle sürdürmek isteyenler de çıkabilir: onları da serseri diye yakalayıp zindana atıverirler.

Oysa nedir suçları bu insanların? Çalışmaya can attıkları halde

kendilerine iş verecek kimseyi bulamamak. Hem hangi işe girebilirler zaten? Topraktan başka şeyden anlamazlar ki. Eskiden yüzlerce kolun çalıştığı topraklarda koyunları otlatmak için bir

tek çoban yeter”.

Elbette bu saldırı karşısında insanlar sessiz ve tepkisiz kalamazdı. Kadınların ön saflarda olduğu isyanlar birbirini izledi… En çok bilinen isyan 1549’da 16 bin köylünün Norfolk’daki Kett İsyanıydı (Robert Kett). İngiltere’nin ikinci büyük kenti olan Norwich’i ele geçirmişlerdi.

3500 isyancı katledilmiş, Robert ve Williams kardeşler asılarak idam edilmişlerdi…

“Kaptan Dorothy” liderliğinde 37 kadın isyancı da

Yorkshire’daki Thorpe Moor komünlerini geri almayı

başarmıştı…Kapitalizm her krize girdiğinde, her tökezlediğinde, müştereklere saldırı derinleşiyor…

Doğa yağma ve talanının insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaşması, kapitalizmin ‘yeni değer’,

‘fazla değer’, ‘artı-değer’ yaratmakta zorlanmasındandır… Şimdilik bu saçmalığı ‘büyüme’,

‘kalkınma’ adına meşrulaştırıp-dayatabiliyorlar…

Oldum olası Türkiye’de siyaset bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağma ve talanıyla yol alıyor ama dinci AKP’nin 22 yıllık iktidarında tüm rekorlar kırılmış görünüyor… ‘Yerli ve Milli’ AKP iktidarında sanayileşme, kentleşme adına doğal varlıkların gözden çıkarılması sıradan, yaygın bir uygulama haline geldi.

Yeraltı zenginliklerini çıkarmak öncelikli kabul edilince yer üstü zenginlikler önemsiz sayılır oldu. Ormanlık alanlar, yaylalar, meralar, aktif tarım yapılan topraklar, vadiler, koylar madencilik, enerji, turizm, sanayi tesisi, konut, otoyol inşaatı için şirketlere tahsis edildi…

Irmaklar, çaylar HES projeleri için şirketlere veriliyor. Yazın suyu çok azalan ya da kuruyan derelere bile HES’ler kuruldu… Şirketlere avantajlı destekler sağlandığı için... Yıllık tahmini kilovat için garanti veriliyor. Öngörülen miktarda elektrik üretilmemişse, aradaki fark kamu kaynaklarınca telafi ediliyor.

Yani AKP yandaşı ‘ayrıcalıklı müteşebbisin’ zarar etme riski yok. Sadece özel yeni HES’ler kurulmakla kalmadı. Önceden tümüyle kamu tarafından inşa edilen barajlar,barajlarda kurulan hidroelektrik santrallar da sembolik bedellerle şirketlere peşkeş çekildi…

Şehirler arası yüksek gerilim hatları zaten hazırdı. Elektriği bütün hanelere, işletmelere ve işyerlerine ulaştırmak için gerekli alt yapı hazırdı.Üretilen enerjinin yaklaşık beşte biri gerekli yıpranan iletim sisteminde kaybediliyor. Bundan doğan maddi kayıp kolayca telafi edildi. Elektrik faturalarına kayıp-kaçak bedeli adıyla bir kalem eklenerek sorun çözüldü.

Kayıpları önlemek için kaynak harcamaktansa ortaya çıkan zararı halka ödetmek ekonomik akla daha uygundu. Sayaç okuma bedeli de faturada yer alıyor. Yani sahadaki personelin giderlerini de şirketin üstüne yüklenmiyor...Bir akarsuyun üstünde bir HES kurulurken, genellikle yeterli debide olmayan suyun yatakta

toprağa karışarak kısmen kaybolmasını önlemek için beton kanallar oluşturuluyor.

Gereken yerlerde su tünellerin içinden geçiriliyor. Akarsuyun çevre bitki örtüsüyle ilişkisi kesiliyor.Hayvanlar sulanamıyor. Suyun sahibi şirket oluyor. Irmağın katettiği vadinin iki yakası da şirketin malı kabul ediliyor…

Bir alan bir şirkete veya kişiye tahsis edilecekse ve söz konusu alanın bir bölümü özel mülkse,acil kamulaştırma kararı alınıyor. Bu bedel de kamu tarafından, bütçeden ödeniyor. Şirkete ek

yük getirilmiyor Mülk sahibinin de özelleştirmeye itiraz etmesi çoğu kez sonuç vermiyor. Artık yasal yollardan sonuç almak mümkün olmadığı için…Alaturka özelleştirmenin adı kamulaştrma, kamulaştırma da “acil kamulaştırma” oldu.

Büyük şehir kavramından sonra bir de bütün şehir kavramı ortaya çıktı. Artık ülke nüfusunun büyük bölümü bütün şehir sınırları içinde yaşıyor. Ɓütün şehir yasası il sınırları içindeki her yeri kentsel alan olarak tanımlıyor. Köy kavramı ortadan kalktı. Köyler şehrin mahallesi ilan edildi.

Ortada köy kalmayınca doğal olarak köyün ortak malları da olmayacaktı… Bütün varlıklar merkeze bağlandı. İçme ve sulama suyu paralı oldu. Otlaklar, meralar, yaylalar köylünün yaşam

ve üretim alanları olmaktan çıkarıldı. Meraların çoğu zaten özelleştirilmişti. Artık hiç gitmeden, hiç

görmeden bir merayı, bir ağaç kesim sahasını internet üzerinden satın almak da mümkün…

Ķöylüler yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar… Şehirlerin çeperlerine sığındılar… Gıda üreticisiyken gıda tüketicisi oldular... Meraların satılmasının asıl amacı gezici, sürü hayvancılığı

yok etmekti… Endüstriyel hayvancılığa geçilecekti… Çünkü ulus-ötesi şirketler genetik modifiye büyükbaş hayvanlar, ihraç etmek için, formül yemler, yemlere ekledikleri antibiyotikler

üretiyorlardı. Pazarı genişletmeliydiler…

Bunun için de Çevre Ülkelerin hayvancılık yöntemleri değiştirilmeli, dönüştürülmeli, neoliberalizmin gereği yapılmalıydı... Endüstriyel hayvancılık yaygınlaştırılmalıydı…

Geleneksel hayvancılıkta koyunlar, keçiler, sığırlar sürüler halinde, meralarda, otlaklarda sayısız

çeşitlilikte otlarla besleniyor, gün ışığı altında, sosyal varlıklar olarak dolaşıyorlardı…


Endustriyel hayvancılığa geçildi. Süt inekleri ve eti için beslenen danalar adım atamadıkları, uzanıp yatamadıkları güçlükle sığdıkları daracık bölmelere hapsedildi… İthal formül yemlerle

beslenen ineklere süt verimini arttırmak için sığır büyüme vücutları tükendiği, aşırı süt üretirken kemiklerindeki kalsiyumu kullandıkları için kemikleri kendiliğinden kırılıyor. Buna topal inek hastalığı deniyor... Tabii hemen mezbahaya

gönderiliyorlar. Et için beslenen danalar da bir yaş civarında kesiliyor.

Ekonomik akıl neyi gerektiriyorsa o yapılıyor. Şehir Hastaneleri de çitleme uygulamasının örnekleri arasında…

Eğer bu yıkım bu akıl almaz saçmalık vakitlice durdurulamazsa, geriye kurtarılacak bir şey kalmayacağının bilinmesi gerekiyor…

18 Mart 2024 Pazartesi

 

BU TOPRAKLARDAN ERMENİLER,

KÜRTLER,SÜRYANİLER, RUMLAR,

ZAZALAR, BULGARLAR

ÇERKEZLER, LAZLAR, ROMANLAR

GİTSİNLER Mİ?

Tülin Tekin

                                       Tülin Tekin
                                     

"Önce Ermeniler gitsin,

                                            Ara Güler

İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;

Dolmabahçe Sarayı'nı, Çırağan'ı, Kuleli'yi,

Selimiye Kışlası'nı, Malta Köşkü'nü, Beyazıt Kulesi'ni,

Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.

Giderken Ermeniler, Güllü Agop'u, Ara Güler'i, Mıgırdıç Magrosyan'ı, Onno Tunç'u, Garo Mafyan'ı, Adile Naşit'i,

Cem Karaca'yı da unutmasınlar.

İpek puşularını, Potinlerini, Nacarlarını, Vodistlerini,

Çilingirlerini, Çömleklerini,Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler. Topiği, Kuzu kapamayı, Çılbırı,  Ciğer bohçasını da alsınlar...


KÜRTLER de gitsin, Kilimlerini, keçelerini, İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.

                                        Aynur Doğan

Yaşar Kemal'i, Ahmet Kaya'yı, Yılmaz Güney'i, Ahmed Arif'i, Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.

Cigerxun'u, Ahmede Xani'yi, Mem u Zin'i, Balıklı Gölü,

Aynzeliha'yı, Surları, burçları, Deliloyu, Halayı, Çaçanayı,

Şemameyi de yanlarına alsınlar.

Zazalar da gitsin,"Homa zanu kafır kamu" diyerek.

Süryaniler de terk etsinler bu toprakları, Telkariyi, Basmayı,


                                                Telkari

Nahit ustalarını, Dokumalarını,Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

                                          Çoşkun Sabah

RUMLAR da gitsin, Giderken cumbalı ahşap evlerini,


Arnavut kaldırımlarını, Ve Selanik türkülerini,

O güzelim Rum meyhanelerini, Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

BULGARLAR da gitsin, Şarkılarını, türkülerini,"Ayletme Beni"yi,

                                       Sabahattin Ali

"Arda Boyları"nı, Akıtmalarını, Börek, çörek, bozalarını,

Komik aksanlarını, Süleymanoğlu'nu, Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

ÇERKESLER de terk etmeli bu toprakları, Ama terk ederken

Türkan Şoray'ı, Nazım Hikmet'i, İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

                                         Türkan Şoray

LAZLAR; Fıkralarını, Takalarını, Horonu, Hamsiyi, Muhlamayı,

Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

                                 Kazım Koyuncu

ROMANLAR toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını

Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i,Engin hoşgörülerini,Hamam sefalarını.. O mozaiğin bütün renkleri gitsin.

                                       Neşet Ertaş

Kalsın siyah-beyaz.

O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun

Kaynasın o bulamaç.Kalın bir başınıza.Bir dağ kadar sessiz

Bir çöl kadar ıssız.Bir bulut kadar ağlamaklı

Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,Yapayalnız bir ağaç gibi...Irkınız,Diliniz,Dininizle bir tek siz kalın.

Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

Bence gitmesinler ülkemiz hep beraber olunca güzel ve renkli yeter ki vatan hainliği olmasın