17 Mayıs 2023 Çarşamba

 

HEM NASIL YORGUNUM

Hasan Gürkan

kabahat ne? doğru ne? yanlış ne? eksik olan ne? kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

saçların dökülüyor, farkındasın.

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.

kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu, neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.yarın yok.

şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. bağır! “arkam önüm sağım solum sobe!”

kimse yok ki!

gantar ekrem, boyacıların şerif, süha, şeytan yılmaz, çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

salak, aptal,

yorgunum, sayayım mı hayatı ve seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları. geri zekâlı hıyar! neden anlamakta direniyorsun?

daha akın, talip, erdal, deniz, mahir

ne çok pusuyla, kurşunla, işkenceyle, mahpusla, kanserle, prostatla falan. hem nasıl yorgunum!

her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

kafam kazan gibi, yarın günlerden neydi

pazar. mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden pazar değil, pazartesi bile değil.

kim bilir belki salı yahut çarşamba perşembe gibi bir şey

neden acaba yorgunum gibi bir şey

alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani? kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan ,her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya. hey gidi ne günlere kaldık, eskiden biz kavgaya diyorsun ya…korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

burjuvazi kavgaya davet etti bizi/davetleri kabulümüzdür

aşk derdin ya adına aşk derlerdi

çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri/ koltukaltları /kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları /tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz /sahi olur muydu!

 

ağustos 2008 Emecik


13 Mayıs 2023 Cumartesi

DENİZ'E ÇOK GECİKMİŞ

BİR MEKTUP

Alev Er


                                     Deniz Gezmiş

        Koğuş kapısındaki kalın paltolu, kara gözlüklü, tüysüz İTÜ’lüyü, şaşkın albay çocuğunu hatırlıyor musun o gün?Elli üç yıl oldu, neler, kimler gördün arada, unutmuşsundur…

      1970’in mart ayı ortalarında bahara dönmüş bir günün ikindisiydi. Hava ılıktı. Ya da bize öyle geliyordu, çünkü koşmuştuk. Spor ve Sergi Sarayı önünden Maçka parkına iniyorduk İlhan’la gülüşerek.

                                            Hüseyin İnan

        O kuş gibiydi de ben zorlanıyordum; sırtımda dayımın gardrobundan tornistan gülle gibi devetüyü palto, paltomun cebinde bir sürü taş. Böyle ilk eylemimdi. Bağımsızlık Haftası’nı bitiren, sonraki yıllarda da tekrarlanacak bir “korsan koymuş”tuk; Taksim-Harbiye arasında bütün “Amerikan hedefleri” vurulmuş, solda Türk-Amerikan Dış Ticaret Bankası şubesinde, sağda Hilton girişindeki Panam Havayolları’nda cam çerçeve inmişti. Vali Konağı Caddesi sapağındaki ışıklı Tercüman gazetesi panosu da.


                                                  Yusuf Aslan

Keyifliydi İlhan; “Dağıldı polis; Taksim’e bekliyorlardı, biz Taşkışla’dan sola değil de sağa, Harbiye’ye dönünce nasıl çakılıp kaldılar…”

Ama birden cümleyi orada bırakıp toz oldu İlhan. “Nereye” soruma cevap koluma giren iki sivil polisten geldi: “Kaçtı şerefsiz.”

Askıya aldılar beni, bu kez onlar sordu: “Ne ulan bu cebindeki taşlar?”



     Ve dayak. Sonra içine iteklendiğim “Fruko” arabasında yine dayak. Arabadan Beşiktaş Kaymakamlığı yanındaki toplum polisi merkezinde indirildim, dayak daha hafifti bu defa; çünkü yalnız değilim. İbrahim Öztaş vardı İTÜ inşaattan, Savaş Tuncaboylu Maçka Maden’den, Orman Fakültesi’nden Ahmet Ayhan, kimvurduya gitmiş Nişantaşı Kız Lisesi hademesi Mehmet Ali Yıldırım. Bir de Yıldız Öğrenci Derneği Başkanı Targan Ülbeyi. Nöbetleşe, yora yora yedik dayağı.

Sabah Sultanahmet Adliyesi’nde savcıya çıkardılar, akşam nöbetçi mahkemeye ve dosdoğru Sağmalcılar Cezaevi’ne… İlk büyük eylemde ilk gözaltı, ilk tutuklanma.

Saçlarımızı makineye vurup karantina koğuşuna attılar bizi, ilk durak orasıydı. Sabah gardiyan sizden haber getirdi: “Şanslısınız, Denizler sizi koğuşa bekliyor…”


                                   Denizlerin avukatı Halit Çelenk


     “Denizler” dedi çünkü yalnız değildin; Dev-Genç Bölge Yürütme Başkanı Cihan Alptekin de vardı. Aralık 1969’dan bu yana birlikte yatıyordunuz D2-101 (geçmiş gün, E2-101 de olabilir) Hasımlar Koğuşu’nda.

Getirdiler bizi kapıya, adı üstünde, cezaevinde hasmı olanların koğuşu, açtılar, girdik…

Üç kişi için “Babam gibiydi” derim hep; sonuncusu Hrant Dink’ti benden yaşça küçük olmasına rağmen, öldürdüler. İlkiyle o gün o koğuş kapısında tanıştım; sendin.

                                           Hrant Dink ve Rakel
     Gülüp sarıldın boynuma, üst kata çıkardın, ranzalar oradaydı çünkü. Üçüncü sıranın sol başındaki üst ranza senindi, ikinci sıranın sağ başındaki alt ranza Cihan’ın. Tam karşına, ikinci sıranın sol başındaki üst ranzaya beni yerleştirdin. Sevdin beni sanırım, yakın buldun. “Küçük burjuva” kökenliydik ikimiz de, toy albay çocuğunun ilk eyleminde cezaevine düşmesi ilginç gelmiş olmalıydı, çok yatan yoktu çünkü bizden o günlerde, kollamak istemiştin, bunu söylemiştin de.

     Her voltanda yanına aldın, konuştun, sorguladın, düzelttin. Volta dönüşünü bir sağ bir sol ayakla hep aynı taraftan yapmayı senden öğrendim. Volta kesip voltacının önünden geçmemeyi de; ayıptı. Tehlikeliydi üstelik, ama yüzü derin faça yırtıklı lümpen hapçı “Jilet Nuri” senden korkardı.

    Yirmi yaşındaydım, solculuğum kulaktan dolmaydı, pek çok kitabı ilk sende gördüm; mesela çoğu kimse bilmez bugün, Zülfü Livaneli benim için daha o günlerde ünlendi ,kurucusudur dediğin hoş kapaklı Ekim Yayınevi kitabıyla.

    Pısırık, sıska biriydim, seninle cesaretim arttı, kendime güvenim geldi; alay konusu “şaşı”lıktan illallah etmiştim, gözümdeki kara gözlük ondandı; senin telkininle attım. Sonraki on altı yakalanmada gülerek, hep gözlüksüz geçtim Birinci Şube sabıka fotoğrafçısı Tatar göçmeni Baytekin’in karşısına…

    Şu kesin; aynaya bakıp “gördüğüm iyi birine benziyor” diyebiliyorsam bugün, bunda senin payın çok. Yirmi ikisini henüz geçmiş o günkü çocuğu bugün yetmiş üçümü devirmişken hâlâ “babam gibi” hissetmemin sebebi bu…Çıktık bir ay sonra. O dazlak kafamla nasıl havalıydım; “Deniz’in yanından geliyor” ne büyük referanstı dışarıdakiler arasında. Tıfılın tekiydim ama o sonbahar Dev-Genç kongresine delege seçip Ankara’ya gönderdiler beni ağır devrimci olarak.

    Sonra Cihan’la seni Bursa’ya naklettiler, çıkınca kaçıp Ankara’da ODTÜ’ye gittin, seninle dışarıda ilk karşılaşmamız kongre günlerinde orada oldu. Daha örgüt falan yoktu, THKO fikri belki sadece kafandaydı (galiba daha çok da Hüseyin İnan’ın kafasında), ama yol belliydi, “Boş verdim legaliteyi, zaten rahat bırakmazlar beni” demiştin o gün. Az gelmedim sonra ODTÜ yurdunda 201-202 numaralı odalara hem ürküp hem sevinerek.

    Dedim ya girdim çıktım, girdim çıktım sonra. Cihan’ın Kızıldere’de katledilişini Mart 1972’de, sondan bir önceki girişimde Davutpaşa Cezaevi’nde duydum. Size idam vermişlerdi, Cihan’lar bunu durdurmak için oradaydılar. Durduramadılar…Seni, Yusuf ve Hüseyin’i de son girişimden on yedi gün önce astılar. Gözümüzün önünde, bizi bağıra bağıra ağlatarak.

    Görüşemiyoruz dolayısıyla, ama babanı hemen her gün görüyorum, bizim eve yakın, kitabesinde “Eğitimci Cemil Gezmiş” yazan bir mezarda “Gezmiş-Gezmişoğulları” ailesiyle yatıyor.

    Bir de aklıma takıldı, adını daha önce hiç duymadım; “Kaptan Gezmiş, 1940-2004” var yan mezarda, o kim?  On yıllar sonra gördüm de sana sorayım istedim.

   Ben Sağmalcılar’dan çıktıktan sonra yazışmıştık, iki mektubun vardı bende kargacık burgacık, çocuksu el yazınla; annemin çeyiz dolabına saklamıştım; elli yıl önceki son girişimde polis evi dağıtıp o iki mektubu buldu aldı be Deniz!..

          İçimde bir de bu yara var.



10 Mayıs 2023 Çarşamba

 KÜLTÜR VE SİYASETTE

FEMİNİZM

                                              Joan Wallach Scott 


     “Toplumsal cinsiyet otoriter politikacılara meydan okumak için önemli bir kaynak”Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi’nin Friedrich Ebert Stiftung’un desteğiyle gerçekleştirdiği “Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı ve Feminist Mücadele Deneyimleri” adlı seminer serisinin ilkine Joan Wallach Scott konuk oldu.



           “Macaristan’da toplumsal cinsiyet programlarının kapatılması Victor Orban’ın liberal olmayan demokrasisiyle nasıl uyuşuyor? Brezilya’da Jair Bolsonaro okul kitaplarından feminizm, eşcinsellik ve demokratik eğitimci Paul Freire’nin öğretilerine dair her referansı neden kaldırdı? Vladamir Putin Rusya anayasasını yürürlükten kaldırdığında, hükümetinin, ev içi şiddeti suç olmaktan çıkarmasına ve feminist aktivistlere milli değer ve güvenliği tehlikeye atan aşırılar olarak dava açmaya başlamasına neden izin verdi? Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan neden kadınların erkeklerle eşit olamayacağında ısrar etti?"

                                                Wirginia  Volf

         "Hindistan’ın aşırı milliyetçi başbakanı Narendra Modi üniversitelerin kadın çalışmaları ve sosyal dışlanma çalışmaları merkezlerinin misyonunu neden yeniden tanımlıyor? İtalyan sağcı Matteo Salvini’nin katolikliğinin arkasında neden sınıflarda toplumsal cinsiyet eğitimine savaş açmak yatıyor?"

                                       İngeborg Bachmann

      "Trump’ın kadınlar da dahil beyaz üstünlükçü tabanı nasıl kadın düşmanlığıyla sağlamlaştırılıyor? Neden popülist sağ partiler tüm dünyada demokratik kurumları devirmeye çalışırken toplumsal cinsiyet karşıtı kampanyalar düzenliyorlar? Toplumsal cinsiyet karşıtı tepkiler her zaman bir elden direkt olarak koordine edilmese de en azından birbirinden etkilenen transnasyonal bir hareketi oluşturuyor…

       Bu karşıt kampanyalarda toplumsal cinsiyetin popülist kullanımının, feminizm, cinsellik, LGBTİ+ hakları ve normal olarak düşünülen sınırların dışındaki her insan temsilini ima ettiğini not etmek önemli.”

       Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi’nin Friedrich Ebert Stiftung’un desteğiyle gerçekleştirdiği “Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı ve Feminist Mücadele Deneyimleri” adlı seminer serisinin ilkine konuk olan Joan Wallach Scott 27 Nisan Perşembe günü  “Toplumsal Cinsiyet Karşıtı Tepki” başlıklı konuşmasına bu sorularla başladı.

      Feminist tarihçiliğin en önemli isimlerinden, toplumsal cinsiyeti tarihsel bir analiz kategorisi olarak tanımladığı “Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi” adlı makalesiyle sosyal bilimler alanında çığır açan Joan Wallach Scott konuşmasında otoriter politikacıların “normal” toplumsal cinsiyet ilişkilerine dönme ısrarının onların iktidarılarını güçlendirme çabalarıyla ilişkili olduğunu savundu ve bu liderlerin yakaladıkları toplumsal desteği anlamak için yatırım yaptıkları toplumsal cinsiyet karşıtlığının psikodinamik ve ideolojik temellerinin ele alınmasının elzem olduğunu belirtti.

    Toplumsal cinsiyeti, cinsiyet kimliklerinin toplumsal niteliği ve iktidar ilişkilerinin bir göstereni olarak tanımlayan Scott, konuşmasında üç konuya değindi: üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarına yönelik saldırı, toplumsal cinsiyet karşıtı tepkinin ideolojik temelleri, feminist anlayışın erkekliğin inşasını tehdit etme biçimleri.

      Scott, 1960’larda ve 1970’lerde kurulmaya başlanan ve bu dönemde cinsel, ırksal ve dinsel yönlerden birbirlerinden farklı öğrencilerin ve azınlık grupların taleplerini karşılayan, onların tarihlerini kaydeden toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının eleştirel bilgi üretiminde kritik bir role sahip olduklarının altını çizdi. Disiplinlerarası araştırmalar yapan toplumsal cinsiyet çalışmalarının var olan evrensel ve bilimsel bilgi üretme biçimlerini sorgulayarak alternatif bilgi üretme biçimleri ortaya koyduğunu ifade etti.

      Daha yükseköğretimde mesleki öğretime verilen önemin neoliberalizmle arttığının altını çizen Scott, bu yeni düzende neoliberal üniversitelerin disiplinlerarası programları piyasa taleplerini karşılamak ve bu bağlamda da teknolojik yenilikler yapmak için kullandıklarını belirtti.

     Bu nedenle bazı disiplinlerarası programların eleştirel yönlerini kaybettiğini söyledi. Üniversitelerin neoliberalleştiği bu süreçte disiplinlerarası bazı programların toplumsal adalet başlığına başvurarak eleştirelliklerini devam ettirebildiğine değinen Scott, toplumsal adaleti öteki olanları gözeten kapsayıcı ve eşitlikçi bir kavram olarak tanımladı.

    Toplumsal adaleti benimseyen toplumsal cinsiyet programlarının eleştirel düşünce ve etik taahhütlerini eşitlikçi bir anlayışla birleştirebildiğinin altını çizdi. Toplumsal cinsiyet çalışmalarına yönelik artan tepkilerin altındaki temel sebebin toplumsal cinsiyet çalışmalarının politik ve toplumsal düzeni sorgulayan, sarsan eleştirelliği olduğunu vurguladı. 20.yüzyılın sonlarına doğru açılan toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının feministlerin fakültelere daha çok dahil edilmesini sağlayan önemli bir kazanım olduğunun da altını çizdi.

       Bir fantezi olarak çekirdek aile ve toplumsal cinsiyet



         Çekirdek aile söyleminin toplumsal cinsiyet karşıtı kampanyaların bir merkezi haline geldiğini söyleyen Scott, bu söylemin, feministlerin aileyle ilgili yapmak istedikleri değişim çağrılarını reddettiğini vurguladı.

      Çekirdek ailenin “hayal edilen, normal” bir aile dayatması olduğunu, bunun ötesindeki aile tanımının toplumsal cinsiyet karşıtlarınca “doğallığa” aykırı görüldüğünü anlattı. Toplumsal cinsiyet karşıtı kampanyaların “doğal görünmeyen” eşcinsel evlilikleri ve LGBTİ+’ları hedef aldığını belirtti.

     Çekirdek aileye atfedilen önemin modern devletlerin ve kapitalizmin ortaya çıkışıyla ve sürdürülmesiyle ilgili olduğuna değinen Scott, toplumsal cinsiyet karşıtlarının toplumsal cinsiyeti iktidar ilişkilerine, siyasi otoriteye, aile içi iş bölümüne meydan okuyan bir ideoloji olarak gördüklerinin altını çizdi.

       Toplumsal cinsiyet karşıtlarının cinsiyetin biyolojiye dayalı olduğunda hemfikir olduklarını ve heteroseksüel aileye dayalı tüm toplumsal düzenin toplumsal cinsiyet sebebiyle çökmesinden endişelendiklerini belirtti. Aynı zamanda, toplumsal cinsiyet karşıtı kampanyalarda din vurgusunun ve toplumsal cinsiyetin pedofiliye, ailenin yıkılmasına, sapkın cinselliğe neden olacağına dair açıklamaların ortak noktalar olduğunu belirtti.

Feminist anlayışın erkekliğin inşasını tehdit etme biçimleri

       Otoriter eril figürlerle kurulan ilişkinin psişik yönlerine değinen Scott, ataerkil aile fantezisinin baba figürüne dayandığını ve bu fantezinin kendilerini “mülayim” figürler olarak gösteren otoriter liderler tarafından da kullanıldığını belirtti. Toplumsal cinsiyet karşıtlarının kaybolmuş bir düzenin fantezisini sürdürmeye çalıştıklarını belirten Scott, bu fantezinin ataerkil çekirdek ailenin doğal statüsünü korumak üzere babanın gücünü korumaya dayandığını da söyledi. Otoriter liderlerin tam da bu fantezi üzerinden toplumu itaat altına almaya çalştığını anlattı.

     Otoriter yöneticilerin erillik karşısındaki kazanımları ortadan kaldırmaya çalıştığı bir zamanda olduğumuzun altını çizen Scott, erkeklerin erkeklik fantezisiyle özdeşleşmelerinin yöneticilerin libidinal çekiciliğine dayandığını anlattı. Erkeklik fantezisini temsil eden politikacıların kayıp ve tehdit altında görülen toplumsal düzeni, politik, ekonomik ve cinsiyete dayalı hiyerarşiyi geri getirmeye yönelik bir temsil olarak algılandığının altını çizdi.

     Neoliberalizm, küresel kapitalizm krizlerinin hız kazandığı düzende belirsizliğin dayanılmaz hale geldiğini anlatan Scott, bu belirsizlik döneminde istikrar arayan otoriter liderler için cinsel farklılığın çekici hale geldiğini belirtti. Politik belirsizlikler ve krizler karşısında toplumsal cinsiyetin anlamlarını sabitleyebilmek için cinselliği, toplumsal cinsiyeti, evliliği, aileyi düzenlemeye çalıştıklarını söyledi. Bu bağlamda toplumsal cinsiyetin eleştirel bakış açısının önemini yeniden vurgularken bunun otoriter politikacılara meydan okumak için önemli bir kaynak olabileceğini belirtti.

        Scott, bir yandan toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının kapatılmasının feministlerin kazanımları açısından korkutucu olduğunu ifade ederken, öte yandan da, toplumsal cinsiyet karşıtlarının toplumsal cinsiyetin belirsizliğinden korkmasının aslında feministlerin kazanımlarının, meydan okumalarının önemli bir göstergesi olduğunun altını çizdi.

(BÜ/EMK)


7 Mayıs 2023 Pazar

 

ÇEŞME'DE CİNAYETİ GÖRDÜM!

      Ayşe Hür


     Bir yazı için gazete taraması yaparken İzmir'in ünlü Yeni Asır gazetesinde karşıma çıkan korkunç bir katliam haberi ile sarsıldım. Maksadım sizi de üzmek değil sadece hikayesini anlatacağım adsız kurbanları bir nebze de olsa onurlandırmak...

    Yer İzmir. Tarih 9 Ekim 1941... 14'ü erkek, biri kadın 15 Rum Çeşme'de karaya çıkarlar. Muhtemelen Sakız veya onun dibindeki Karyot adası halkındandırlar. Nasıl geldikleri bilinmez, belki sandallarla, belki yüzerek... Niye geldikleri de bilinmez, ama tahmin edilebilir.

                                                 Çeşme

    İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyanların ve Almanların çift taraflı ablukaya aldığı Ege adalarında yaşamak o yıllarda son derece güçleşmiştir. Ada halkları hapislik, kötü muamele ve açlıkla karşı karşıyadırlar. Muhtemelen bizim adsız sığınmacılar da Çeşme'de veya daha içerlerde güvenli bir dama ve bir kaç parça kuru ekmeğe ulaşmak için göze almışlardır bu riskli yolculuğu.

                                                  Nazi zulmü

      Onları son gören, dağda hayvan otlatan Bodur Hüseyin ve oğludur. Daha sonra anlatacağı üzere, Hüseyin'e göre kadın 20 yaşlarında esmer güzelidir, aynı yaşlarda kıvırcık saçlı bir gençle pek yakın görünmektedir. Diğerlerinin yaşı 25 ila 45 arasında görünmektedir.

         Bodur Hüseyin ve oğlu Taşçukuru mevkiindeki damlarında sığınmacıları konuk ederler ve kuru ekmeklerini onlarla paylaşırlar. Sığınmacıların içi ümitle dolmaya başlamıştır. Halbuki Hüseyin bir yandan oğlunu Çeşme'nin Barbaros Bucağı'ndaki Karakol'a göndermiştir bile.

     Karakol Komutanı Onbaşı Adem Yılmaz, hemen Bucak Müdürü Mahmut Baştup'a uçurur haberi. Bucak Müdürü, daha geçenlerde Çeşme Kaymakamı'ndan zılgıt yemiştir benzer bir olayda. Yanına Onbaşı Adem'i, iki jandarma erini, iki de kır bekçisini alıp Bodur Hüseyin'in damına seğirtir.

      Sığınmacılar sevinç içinde gelenlerin ayaklarına kapanırlar, çünkü ilticalarının kabul edildiğini sanmışlardır. Halbuki Bucak Müdürü'nün kendileri için hiç de iyi planları yoktur. Jandarma ve bekçiler 11 erkeği iple bağlarlar, üç erkeğe kelepçe takarlar, kıza tedbir alınmaz neyse ki...

     Kafile güya sınır dışı işlerinin yapıldığı sahil mevkiine doğru yola çıkarılır. Ama yolda birden yön değiştirilir ve Kıran Dağı'na sapılır. Bir süre yürüdükten sonra Bucak Müdürü askerlere emri verir: Hepsini vurun!

     Jandarma erlerinden Mehmet Kınık "ben oruçluyum, bu mübarek günde bırakın adamı bir kuş bile vuramam!" der ve kenara seğirtir. Ama diğerleri onun kadar cesur değildir. Genç Rum kızı hariç 14 Rum erkeği kurşuna dizilir. Genç kız çıldırmış gibi saçını başını yolarken önce Bucak Müdürü, sonra askerler, sonra Bodur Hüseyin ve oğlu sırayla kıza tecavüz ederler. Sonra bir el silah sesi duyulur. Genç kız da öldürülmüştür.

    Müdür delil bırakmak istemez elbette. Çeşme'den gaz getirilir ve cesetler bir kuyuda yakılmaya çalışılır. Ama yakma işlemi başarısız olur, bunun üzerine bir çukura gömerler ölüleri. Ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi herkes görevine veya evine gider. Ertesi günlerde de "15 kaçak varmış buralarda" diye numaradan aramalara katılırlar.

    Aradan iki yıl geçer. 1943 yılının Mayıs ayında "fısıltı gazetesi" devreye girer, Yeni Asır gazetesinden Rauf Lütfü Aksungur işin peşine düşer, sorguda birer birer çözülür failler. Nihayet 29 Mart 1944 günü sekiz zanlı mahkemeye çıkarılırlar. İzmir Adliye'nin önü miting alanına döner...

     Dava kısa sürer, karar 2 Nisan 1944 günü açıklanır: Bucak Müdürü Mahmut Baştup ile Karakol Komutanı Onbaşı Adem Yıldız idam cezasına çarptırılır. "Oruçluyum, kuş bile öldüremem" diyen Mehmet Kınık beraat eder. Diğer sanıklar önce idama sonra hafifletici sebeplerden (cinayetleri ve tecavüzü emirle yaptıklarından) dolayı 30'ar yıla mahkum edilirler. İnfazlar 2 Temmuz 1945 Pazartesi günü sabaha karşı Konak Meydanı'nda gerçekleştirilir. Demek ki adalet duygusuna sahip yargıçlar varmış o zamanlar...

    Katillerin adı bilinir ama maktullerin adı hiçbir zaman öğrenilemez. Mülteci düşmanlığı ile Rum düşmanlığının, devlet şiddeti ile eril şiddetin birbirini beslediği bu trajik hikayenin tarihsel kökleri çok eskiye gider elbette.


                                             Dido Sotiriyu

    Benden Selâm Söyle Anadolu’ya isimli anı-romanın, bugünkü adı Şirince olan, o dönemin Kırkıca’sında yaşamış Yunanlı yazarı Dido Sotiriyu, Cihan Harbi arifesinde ve savaş sırasında, ardından Milli Mücadele yıllarında iki tarafın hatalarını eşitleyerek açıkyüreklilikle şöyle sayar döker:

    “Yeknesak çan sesleri işitiyorum. Devenin o yumuşak, o edalı yürüyüşüne işarettir bu çan sesleri! Hörgücünde üzüm küfeleri, kuru incir sandıkları ve zeytin çuvalları, pamuk ve ipek balyaları ve şarap fıçıları taşıyıp gelen devenin!

     Deveci heyyy! (…) Şevket! Tanımadın mı yoksa beni? Ben senin dostun… ben senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyorsun Şevket? Ah Şevket, Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi!

       Durup dururken!.. Ve sen… Kör Mehmed’in damadı. Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!… Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı ah! Ve yanyana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden! Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yanyana eğlenmek üzere, şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!… Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmed’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!…”


5 Mayıs 2023 Cuma

 

AYTEN ÖZTÜRK'E MAHİR

ÇAYAN'IN ADALI

ŞİİRİNE “PROPAGANDA”

SUÇLAMASI

                                    Ayten Öztürk

     Ayten Öztürk’e kitabı nedeniyle açılan soruşturmada, Mahir Çayan’ın “terör örgütü kurucusu olduğu”, kitaptaki “Adalı” şiiriyle de örgüt propagandası yapıldığı ileri sürüldü.


   “Kaldırımda linç izlemesi” delil gösterilerek yargılanıp iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum olan Ayten Öztürk’ün yaşadıklarını anlattığı kitabına soruşturma açıldı.



    Öztürk, “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabında, bilmediği bir yerde 6 ay tutulduğunu ve maruz kaldığı işkenceyi yazdı.

    İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliğince satışının yasaklanmasına ve toplatılmasına karar verilen kitaptaki ifadeler nedeniyle Öztürk hakkında, “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla soruşturma başlatıldı, Öztürk’ün ifadesi alındı.

      Filistin tepkisinde “samimiyetsizlik” suçlaması

      İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca yürütülen soruşturma kapsamındaki ifade işleminde Öztürk’e, kitabındaki Filistin’le ilgili değerlendirmeler de soruldu.

     Soruşturma tutanağında, kitapta, “ülkemizin, Filistin halklarının yanında olmasını samimiyetsiz bulunduğu, ‘one minute’ ve Davos olaylarında gösterdiği tepkinin aldatmaca olduğuna yer verildiği” belirtildi.  

     Suçlama: Kitabı satarak ekonomik destek sağlamak

       Soruşturma kapsamında Öztürk’e sorulan sorularda, Mahir Çayan'ın “Adalı” şiiri örgüt propagandası olarak nitelendi.

     Ayrıca, Mahir Çayan’ın “Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP-C) ‘terör örgütü’nün kurucu liderlerinden” olduğu ifade edildi.

     Öztürk’ün sosyal medyadaki fotoğrafı da soruşturma dosyasında yer aldı. Fotoğrafta, Öztürk’ün arkasındaki duvarda, ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’in fotoğraflarının yer aldığı belirtildi.

    Ayrıca, “kitabın satışından elde edilecek gelirle ekonomik destek sağlama amacının olduğu” da suçlamalar arasında yer aldı.

Asıl suç anlatmak değil, işkence yapmak”

       Öztürk sorulara yanıtında, “Kitapta suç unsuru sayılabilecek bir ifade olmadığını, asıl işkence yapanların araştırılması gerektiğini” söyledi.

      Avukatı Doğa İncesu bianet’e verdiği bilgide, “Ayten Öztürk 2018’de Lübnan’dan kaçırılarak Türkiye'ye getirildi ve gizli bir işkencehanede 6 ay boyunca elektrik, askı, tabutluğa koyma, hücreye çok sıcak ve çok soğuk hava verme, cinsel taciz ve tecavüz girişimleri dahil olmak üzere işkencenin her türlüsünü yaşadı, 6 ayın sonunda Ankara Siyasi Şube’ye teslim edilmesinin ardından tutuklandı, 3 yıl tutuklu kaldı” dedi.

    Avukat İncesu soruşturmayla ilgili de “Müvekkilimizin bizzat yaşadığı işkenceleri anlattığı kitap, ‘terör örgütü propagandası yaptığı’ iddiasıyla toplatılıyor. Öztürk’ün yaşadığı işkenceler ile ilgili yaptığımız suç duyuruları ise takipsizlik kararıyla sonuçlandı. Asıl suç, gördüğü işkenceleri anlatmak değil, işkence yapmaktır. İşkenceyi yapan şahıslar hakkında yürütülen bir soruşturma dahi yokken, bu kişiler sokakta rahat rahat dolaşıyorken, müvekkilimiz yaşadıklarını anlattığı için yargılanmaya çalışılıyor” değerlendirmesini yaptı.

Ne olmuştu?

      Ayten Öztürk’ün İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davada savcı, 3 Ekim 2019’da verdiği mütalaasında, delil olarak Öztürk’ün mahalledeki bir linçi kenardan izlemesini gösterdi:

    “Sanık Mesut Pekgöz'ün soruşturma sırasında yaptığı teşhislerde Ayten Öztürk'ü Okmeydanı Haklar ve Özgürlükler Derneğinde uyuşturucu ve kumar üzerine düzenlenen toplantıya katılan ve Selahaddin Cirit'in linç edildiği sırada linç eylemini izleyen kişi olarak teşhis ettiği…”

    Öztürk hakkındaki delillerden bir diğeri de Okmeydanı Haklar ve Özgürlükler Derneğindeki bir toplantıya katılması: “Sanık Burak Altundal'ın … beyanlarında Ayten Öztürk'ü dernek binasında gördüğü, telefonları dernekteki sepete bıraktıkları, orada görevli personelin telefonu bırakmalarını söylediği şeklinde beyanda bulunduğu…”

    Avukatı Seda Şaraldı, mahkemedeki savunmasında, Ayten Öztürk’ün aynı suçlamayla açılan dosyadan daha önce serbest bırakıldığını, bu kez de aynı suçlamayla tutuklandığını ifade etti.

      Öztürk bu suçlamalarla, Türk Ceza Kanunu’nun 82/1. maddesi uyarınca iki kez “kasten öldürme” suçlamasıyla yargılandı. Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1. maddesi uyarınca iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Karar istinafça onandı, dosya Yargıtay’da.

Ayten Öztürk, davanın 10 Haziran 2021’deki duruşmasında tahliye edilmişti, halen ev hapsinde.


4 Mayıs 2023 Perşembe

 

BİR ERMENİ ŞAİR:

GARBİS CANCİKYAN



Samatya çocuğu Garbis Cancikyan, yeni İstanbul Ermeni şiirinin öncüsü olmuş şairlerden biridir. 26 yaşında yaşamını yitirir. Duyarlılığı ve farkındalığı yüksek şiirleriyle yaşayan Cancikyan, aynı zamanda unutmaya karşı bir sığınaktır.




    Samatyalı (İstanbul) ya da afili söyleyişe başvurarak söylersek Samatya çocuğu” Garbis Cancikyan, yeni İstanbul Ermeni şiirinin öncüsü olmuş şairlerinden biridir.

     Cancikyan, 1920’de İstanbul’da doğar; 1946’da, yirmi altı yaşında, yine burada yaşamını yitirir. Mezarı, Balıklı Ermeni Mezarlığı’ndadır. Garbis Cancikyan’ın son isteği, Ermenicenin büyük şairlerinden biri olarak gösterilen ve genç yaşında yaşamını yitiren Misak Medzarents’in yanına gömülmek olur. Şairin bu isteği 1952’de yerine getirilir.

                                          Misak Medzarents

     Ermeni halkı, Osmanlı coğrafyasında 1915’te, öncesinde ve sonrasında büyük acılar yaşayan, katliama, kıyıma maruz kalan toplulukların başında gelir. Sürgünden, katliamdan, kıyımdan, yıkımdan sonra hayatta kalanların çoğu başka topraklarda var olma mücadelesi vermek üzere göçer ya da göçe zorlanır. Ancak küçük de olsa bir grup, bulundukları yerde kalmak için direnir.

         Garbis Cancikyan, 1915’teki büyük katliamdan kurtulabilmiş ve İstanbul’da kalabilmiş yoksul bir Ermeni ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini bu şehirde açar. Ne yazık ki yirmi üç yaşında yakalandığı verem nedeniyle ancak yirmi altı yıl yaşayabilir.

        ÇOCUKLUKTA BAŞLAYAN ŞİİR TUTKUSU

      Garbis Cancikyan çocuk yaşta şiire tutkuyla bağlanır. İlk şiiri Ore Or (Günden Güne), Badger (Resim) dergisinde Araksi Soğomon mahlasıyla yayımlanır (1939). Daha sonra Yerçanik’te (Mutlu), günlük yayımlanan Nor Or (Yeni Gün) ve Jamanak (Zaman) gazetelerinde yapıtları okurla buluşur. Ölümünün ardından, yayımlanmamış şiirlerinden bazıları Aysor (Bugün), Carakayt (Işın) ve Jamanak’ın sayfalarında yer alır. Bu şiirlerinden başka, şair ardında yayımlanmamış birtakım Türkçe ve Ermenice ürünler de bırakmıştır. Bunlara Cancikyan’ın öğrencilik günlerinde Araks adında, hamur baskı bir de dergi çıkarmış olduğunu ekleyelim.

      Ohannes Şaşkal iç içe, yan yana yaşayan, sesi sesine karışan, ama sözü birbirine ulaşmayan, ulaşamayan iki dilin arasındaki duvarların aşılmasında büyük emek harcıyor, uğraşı veriyor, çaba sarf ediyor. Uzunca bir süredir çoğu İstanbullu, birçok Ermeni şairin yapıtını Türkçeleştiriyor. Onun emeği ve çabasıyla Ermenice yazan şairlerin yapıtlarını Türkçede okuma imkânı buluyoruz.

       Garbis Cancikyan’ın Aras yayınlarından 2016’da ilk baskısı yapılan ve daha önce yayımlanmış, yayımlanmamış şiirleriyle metinlerinin derlenip toparlandığı Şu Ömrümün Şubat’ı”nın Türkçedeki varlığını da Şaşkal’ın emeğine ve çabasına borçluyuz.

     “Şu Ömrümün Şubat’ı”nda hem Cancikyan’ın şiirleri ve metinleri yer alıyor hem de şairle ve yaşamıyla ilgili geniş, ayrıntılı, aydınlatıcı bilgiler, değerlendirmeler sunuluyor. Kitaptaki yazıların ışığında anlıyoruz ki Garbis Cancikyan anadilinde, erken yaşında son yolculuğuna çıktıktan sonra da şair olarak yaşamaya devam etmiş ve ediyor.


                                         Ohannes Şaşkal

       Bir başka İstanbullu ve Ermenice yazan şair Zahrad’ın (Zareh Yaldızcıyan) Cancikyan için yazdığı şiirini de bu bağlamda okumak mümkün. Türkçeye çevirisini Ohannes Şaşkal’ın yaptığı “Gömütlük” başlıklı şiiri hatırlayalım:

Giderler ve gelmezler – giderler ve gelmezler

Ve sanırsın geri gelmesin diye

gidenin üstüne koca bir taş kor bazıları

Oysa Cancikyan’ın üstünde ne taş var ne çiçek

toprak da azdır kim bilir

(Bedava çukuru derin kazmazlar)

ama Cancıkyan geri gelmeyecek

çünkü burada gömütlükte

gelirler gitmezler – gelirler gitmezler

                    YENİ ARAYIŞI VE DENEMELER

         Garbis Cancikyan’ın şiirlerinde başlangıçtaki romantizm esintileri ya da etkileri kısa sürer. Bunun en önemli nedeni, öyle anlaşılıyor ki onun, şiir yazmanın yanı sıra şiirdeki geçmiş ve güncel gelişmelere olan merakı ve okuma tutkusu. Öyle ki bu tutkusu Cancikyan’a romantizm sonrasında modern şiirde gelişen yeni akımların; sembolistlerin, dadaistlerin, fütüristlerin, sürrealistlerin deneyimlerini öğrenme imkânı sağlar. Garbis Cancikyan’ın modern dünya şiirindeki gelişmelere olan ilgisi, onu kısa süre içinde hem şiirini değiştirmeye ve yenilemeye yöneltir hem de yeni İstanbul Ermeni şiirinin öncülerinden biri yapar. Şairin ilk şiirlerinden bir örnek okuyalım:

Bu o çağ değil baba /Bilirim / ne gam…

bak, lanet tohumları / saçlarımın köküne inmiş

günden güne semirir /Damarlarımda

Günahtır koşturur, nereden nereye kim bilir

- Baba bu o çağ değil /

- Kımılda oğul

        İLK KİTAP

Şairin ilk şiirleri hayli melankolik ve karamsardır. Ama bu dönem şiirlerindeki havanın aksine henüz sağlığıyla ilgili olumsuz bir durum yoktur. Hastalığı 1943 yılında belirir ve teşhis edilir.

Garbis Cancikyan, başlangıçta şiirlerini yayımlamakta bir hayli engelle karşılaşır. Nedeni dönemin Ermenice yayımlanan muhafazakâr gazete ve dergilerinin yeni şiire karşı çıkmasıdır. Ancak genç şair, yeni şiir anlayışını ve çizgisini kararlılıkla savunur ve vazgeçmeden devam eder.

Cancikyan’ın sınıf arkadaşı Haygazun Kalustyan’la 1942’de ortak yayımladıkları Balkıs”, şairin imzasının bulunduğu ilk kitap olur. “Balkıs” iki şairin Türkçe yazdıkları şiirleri içerir. Kitabın bir başka özelliği de Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in ortak kitapları “Garip”ten bir yıl sonra yayımlanmış olmasıdır. Ayrıca “Balkıs”ın kapağının çizeri de “Garip”in ikinci baskısının kapağının çizeriyle aynı kişidir: Agop Arad. Şunu da ekleyelim: “Balkıs”ta da “Garip”te olduğu gibi şairlerin şiir anlayışlarını dile getirdikleri bir önsöz yer alır. “Balkıs”ın önsözüyle “Garip”in önsözünde yer verilen şiir anlayışının birebir denilecek kadar benzer olduğunu da kaydedelim. Garip’in Ermenicesi Alacakaranlıkta Kalır” başlıklı yazısında benzerliğe değinen ve aradaki ilişkiye dikkat çeken Y. P. Tomasyan, “Garip 1941’de yayımlanmış ve büyük gürültü koparmıştı” diye başladığı yazısına şöyle devam ediyor: Türkçe yeni şiirde Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın açtığı yola yeni ayak sesleri katıyor, aynı zamanda Ermenice şiir açısından da ilerici, öncü, devrimci bir akımın habercisi oluyordu.”

Bu arada İstanbullu şairler Garbis Cancikyan ve Haygazun Kalustyan’ın kitap basıldığında henüz yirmi iki yaşında olduklarını da belirtmek gerekir.

Balkıs”ın önsözü, küçük harflerle yazılmış ve kitapta imzası olan ikilinin şiir anlayışını açık, anlaşılır bir dille sunan bir manifestodur aslında. Şu satırları “Balkıs”ın önsözünden aktarıyoruz: yeniyi, eskinin kör devamcısı olarak yürütmek, yanlış bir telakkiye iştirak etmektir. sanki bir dış âlemi yokmuş gibi onu tasavvur eden romantikler muhayyile kuvvetlerine göre şöhret kazandılar ve kabuğuna çekilen mistikler, dış âlemin bıraktığı empresyonu bir iç âlemi diye ortaya attılar. (...) vezin ve kafiye gibi uyuşturucu unsurlarda bulduğumuz güzelliğin ancak bir telkin mahiyetinde olduğu kanaatındayız. (…) teşbih, mübalağa gibi birtakım edebi hokkabazlıklar, tekrar ediyoruz şiire bu zararlı zihniyeti getirmişlerdir. realist, sosyal hadiseleri olduğu gibi gösterir.”

Balkıs”taki şiirlerin çoğu, önsözün son cümlesinde olduğu gibidir. Sosyal hadiselere gerçekçi bir bakış açısıyla işaret edilir. “Comparasion” başlıklı şiiri aktaralım:

mektep /mektebin yanında /hapisane

hapisanenin bahçesi var /mektebin yok

Modern Türkçe şiirde Garip şiirinin çıkışı Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in adıyla anılır. Ancak hemen hemen aynı zamanda, aynı kültürel ve siyasal çevreden çıktığı açık olan “Balkıs”ın modern Türkçe şiirin tarihi ve geleneği içinde hak ettiği yere yerleştirildiği söylenemez. Tomasyan’ın dile getirdiği gibi “Garip’in Ermenicesi alacakaranlıkta kalır”. Yani Ermeni şairlerin Garip çıkışı, modern Türkçe şiir içinde araştırılması, sorgulanması gereken biçimde kaybolur. Bu arada, “Balkıs”ın niçin şairlerin anadilinde değil de Türkçe yayımlandığına yönelik açık ve anlaşılır bir açıklamaya da rastlayamadık. Neden olarak belki İstanbul’daki Ermenice basının yeni şiire karşı olması düşünülebilir.

İş Bankası Yayınları’nın, 2014’te “Kayıp Şairler Dizisi”nde “Balkıs”ı da yeniden okurla buluşturması önemliydi. Ancak kayıp şair; kayıp kitap kime göre, neye göre, niçin kayıp? Modern Türkçe şiir için(deki) kayba işaret ediliyordu belki. Yoksa anadilinde yeniliğin, yeni şiirin, yeni İstanbul Ermeni şiirinin öncüsü Garbis Cancikyan’ın, şair olarak varlığını ve yerini ölümünden sonra da koruduğu açık. Kaynak arayanlara “Şu Ömrümün Şubat’ı”nı öneririz.

GENÇ BİR ŞAİRDEN ŞİİRLER’

Şu Ömrümün Şubat’ı”nın ön kapağındaki tek satırlık açıklayıcı cümle dikkati çekiyor: Genç bir şairden şiirler düzyazılar izler 1920-1946”. Kitabın

ilk sayfalarında Haygazun Kalustyan’ın, Ohannes Şaşkal’ın ve Rupen Maşoyan’ın yazılarına yer alıyor. Devamında “Ore Or (Günden Güne), “Cancikyan’dan Kalan”, “Balkıs” ve “Cancikyan’ın Ardından” bölümleri geliyor. “Cancikyan’ın Ardından” başlıklı son bölümde, şairin ölümünden sonra yayımlanan yazılara yer verilmiş. Bu bölümde Seta Dzağigyan (Demirciyan), Vartan Gomikyan, Ara Aprahamyan, Haygazun Kalustyan, Yervant Gobelyan, Nurhan Uzunyan, Hagop (Kevork) Kevorkyan, Haçik Amiryan, Pakarat Tevyan, Yetvart Ağamyan ve Rupen Maşoyan yazılarıyla yer alan isimler.

Ore Or (Günden Güne” şairin ölümünden sonra, 1950’de yayımlanır. Kırk sekiz sayfalık kitabın önsözünde, Cancikyan’ın ilk dönemde yazdığı şiirlerden birkaçının, zamanın ruhunu” yansıttığı düşünülerek toplama dahil edildiği de vurgulanıyor. “Günbatımı” da o şiirlerden biri. Şiirden iki betik aktarıyoruz:

Buğdayların ardı sıra /çıldırmış delice koşar

kızıl tayflar /- kolları günbatımının

Ve heybetli kayaları tepelerin

Parıltılı dorukları /gömülür alacakaranlığı /

soluk soluğa

Şairin kitaba adını veren 1939 tarihli “Günden Güne” şiiri de melankolik, karamsar ruh halini yansıtan ürünlerdendir. Bu şiirden de bir betik sunalım:

Günden güne /günlerle beraber /sönüverir günlerim –

ışıltısı hayatımın.

Balkıs”taki şiirlerin de örneklediği gibi Garbis Cancikyan’ın yapıtlarındaki yenilik arayışındaki dönüşüm, büyük ölçüde kırklı yıllarda başlar. Cancikyan’ın genç yaşına rağmen şiirde, şiirle ne yaptığını bilen, yaptığını bilinçli yapan bir şair olduğunu söyleyebiliriz. “Şiire Dair” başlıklı yazısındaki şu cümlelerde de dile getirildiği gibi: “Şiir denilen şey çok nankör bir türdür. Birçokları sadece şiir yazmış olmak için şiir yazar. Bu nedenle de edebiyatın en adil ve en kaçınılmaz cezasına mahkûm olurlar: Unutulmaya.”

Cancikyan’ın biçim ve teknik açıdan başından itibaren şiiri geleneksel kalıpların dışında aradığını söyleyebiliriz. Özellikle dize yapısında, modern Türkçe şiirde Nâzım Hikmet’le başlayan özgür koşuk anlayışını, onun da Ermenice yazan İstanbullu bir şair olarak benimsediği görülüyor. Ancak Nâzım Hikmet’le etkileşim içinde olabileceği gibi başka dillerdeki, kültürlerdeki girişimleri, gelişmeleri de yakından takip ettiği ve yenilikleri şiirine yansıttığı anlaşılıyor. “Balkıs”ta yer alan “Seyahat” başlıklı şiirdeki diziliş ve görsellik o tarihlerde modern Türkçe şiirde rastlanan bir biçimsel yöntem değil. Bunlardan başka Cancikyan’ın siyasal bir tavır içinde olduğunun da altını çizmek gerekir. “Ayrılış”, bu anlamda bireysel boyutunun yanı sıra son derece toplumsal ve gerçekçi bir şiir olarak dikkati çeker. Şiiri okuyalım:

Anne /neden gitti abim başka yere?

ve biz kaldık evimizde

gittiği yerin adı yok mu anne / söyle

bana bir hoşça kal demedi

beni kucaklamadan öpmeden gitti

abim hiç böyle şey yapmazdı / o gitmeden

bu kadar sık ağlamazdın sen de

anne /neden gitti abim başka yere?

biz kaldık evimizde

Geçen yüzyılda, kırklı yıllarda bir abinin, evden apar topar gitmesinin ilk akla getireceği askerlik, savaş, sürgün ya da hapishaneden başka ne olabilir?

Garbis Cancikyan’ın şiirdeki yenilikten yana gelişimi tema, izlek içerik seçiminde de sürer. Günlük Jamanak gazetesinde 27 Mayıs 1945’te yayımlanan adsız şiirden bir dörtlük aktaralım:

Hey! Seyredin dansını pergelin

Döner hayatımın çevresinde

Sınırlamaya bakar onu

Hapsetmek ister büsbütün

Bir dörtlüğünü aktardığımız şiirin adı yok, ama pekâlâ “Pergelin Dansı” olabilirmiş. Cancikyan’ı pergelin şiirini yazan bir şair olarak da not etmek gerekir.

Garbis Cancikyan, kırklı yılların genç şairi olarak dönemin toplumsal, siyasal gelişmelerine duyarsız olmadığı gibi bir kıyıdan bakan seyirci durumunda da kalmadığı söylenebilir. Bir başka deyişle, şair olarak hayatın ortasına yürür. Hayatı, tabiatı, dünyayı ve canlı cansız tüm varlıkları bir bütünlük ve etkileşim içinde anlayan ve kavrayan, toplumdan yana gerçekçi bakış açısını benimser. Bu tavrını şiirlerine de yansıtır.

MASUMİYET ŞAİRİNİN MASUMİYET ÇAĞI ŞİİRLERİ

Gelişim sürecinde şairin, başından beri koruduğu, ancak zamanla derinliğini arttırdığı bir özelliği de şiirlerindeki masumiyettir. İlk şiirlerinden son şiirlerine kadar Cancikyan’ın bir masumiyet şairi”, şiirlerinin de masumiyet çağı şiirleri” olduğu söylenebilir. Saf şiir değil, ama “masumiyet şiiri”. Garbis Cancikyan’ın, “Şiire Dair” başlıklı mektubunda, bizim masumiyet dediğimizi “tını” olarak tanımladığını da belirtelim. Sesi de, sözü de, estetiği de, etiği de kapsayan o tınının; şiirin heba edilmemiş, şairanelik ve şiirsellik bulaşmamış, masumiyeti olduğunu düşünüyoruz.

Şu Ömrümün Şubat’ı”nda yer alan yazısında Ohannes Şaşkal, Garbis Cancikyan şair olmuş yaratıcılardan; sonradan şair olmaya kalkışanlardan değil” diyor ve devam ediyor: Ne yazık ki son bulmuş hayalleriyle yarım kalmış bir hayattır onun macerası. Erken ölmeseydi, ama yazmayı sürdürseydi, nerelere ulaşırdı büyüleyici ve cömert şiiri?” Şaşkal’ın cümleleri üzerine, örneğin diye düşündük; acaba “Cehennem Evimiz Oğul” şiiri bu sorunun karşılığı için küçük de olsa bir ipucu olabilir mi? Şiirden iki bölüm aktaralım:

cehennem ateşler içindeymiş / biz ısınmak /yemek pişirmek

ve ütü yapmak için yakarız ateşi /bütün günahkârlar

cehenneme gidecekmiş /yalan /yalan hepsi

yalan söyler hepsi de

sadece annemin sözüne inanırım ben

hiç yalan konuşmaz annem /ve her gün aynı sözü söyler: CEHENNEM EVİMİZ OĞUL

Unutmayı günahkârlar ister sadece. Onlar istesin, biz istemiyor ve unutmuyoruz. O gün bugündür ateşi sönmemiş bir evde yaşıyoruz cehennemi. Garbis Cancikyan da bunu, bu acıyı duyumsamış. Bununla canı yanmış. Genç yaşında gelip geçtiği dünyaya bıraktığı duyarlılığı ve farkındalığı yüksek, arka plandaki düşüncesi derin sözü, sesi, şiirleri yaşatıyor onu bir şair olarak. İçimizi acıtan sorular aynı zamanda unutmaya karşı bir sığınaktır.

Cancikyan’a selam olsun…