15 Mart 2023 Çarşamba

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan


                                           Nazım - Piraye


    Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta 

 "(...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku”

 diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

Bir akşamüstü/oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :Gece

 / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve tahta

 kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık bir

 yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve Pîrâyende'm

 benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün karşısında

 onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”

      Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü

 benim iç  dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve

 karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali, onun ünlü rubailer

 umurumda değil, bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı

ferahlatmıyorlar.

      Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tespit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.

     72 yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

 bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

 değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

 değil. Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.

         Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

 meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

dostların arasında  olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.

    Sıkıntı şart değildi. Keyif için dostlarıma çiçek gibi ziyafet

 sofraları  hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyif

 almak yasak.

     Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

 çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

 hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, ne

kitap...

    Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

 kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

 taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım.

        İstanbul'daymışım, ama tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok

 büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim? Evim neredeydi?

 Yoldan geçenlere soracağım, ama evin bulunduğu semtin adı aklıma

 gelmiyor. Telefon edeyim, kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır

 baskıyla yataktan çıktım.

    Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.

İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

 yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

 ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

 n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.

Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği,

televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

 Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler. Yalaka oturumlar.

    Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 halt edeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.

    Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barı bir

 Vietnam restorana götürdüler beni. Rezervasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps. Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

     Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

 durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

 Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Güçlü bir kadın,

güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.

Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


12 Mart 2023 Pazar

 

HEM NASIL YORGUNUM

Hasan Gürkan

kabahat ne? doğru ne? yanlış ne? eksik olan ne? kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

saçların dökülüyor, farkındasın

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.

kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu, neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.yarın yok.

şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. bağır! “arkam önüm sağım solum sobe!”

kimse yok ki!

gantar ekrem, boyacıların şerif, süha, şeytan yılmaz, çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

salak, aptal,

yorgunum, sayayım mı hayatı ve seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları.geri zekâlı hıyar! neden anlamakta direniyorsun?

daha akın, talip, erdal, deniz, mahir

ne çok pusuyla, kurşunla,işkenceyle, mahpusla, kanserle,prostatla falan. hem nasıl yorgunum!

her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

kafam kazan gibi,yarın günlerden neydi

pazar. mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden pazar değil, pazartesi bile değil.

kim bilir belki salı yahut çarşamba perşembe gibi bir şey

neden acaba yorgunum gibi bir şey

alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani? kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan ,her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya. hey gidi ne günlere kaldık, eskiden biz kavgaya diyorsun ya…korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

burjuvazi kavgaya davet etti bizi/davetleri kabulümüzdür

aşk derdin ya adına aşk derlerdi

çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri/ koltukaltları /kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları /tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz /sahi olur muydu!

 

ağustos 2008 Emecik


11 Mart 2023 Cumartesi

 

HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU”

Zaman yolcusu Şövalye Hikayesi


      Don Kişot ve Sancho Panza maceralarının birinden bakınca görülen bir sarayın içindeki büyük salonda, üzerinde boş bardakların ve tabakların olduğu uzun bir şölen masasının ortasında oturan bir prensesle karşılaştı. Prenses sol tarafında bulunan bir kitabın sayfalarını yırtıp önündeki tabağa koyup yiyordu.

    Boğazından günlerdir doğru dürüst bir şey geçmemiş olan      Sancho Panza masaya yeltendi. Don Kişot onu durdurdu ve“ Dudaklarını görmüyor musun? Prenses bir iblisin etkisi altında ! Yaklaşma!” dedi. Büyük salona göz gezdirdiler.

                                       Leyla Erbil
    Yerlerde içleri yenmiş, etrafa saçılmış yüzlerce kitap gördüler. Sancho Panza birini alıp “ Kapaklarını neden yemiyor acaba?” diye düşünürken onu yanıtladı “O elindeki Leyla Erbil, Gecede, Leyla Erbil'i tanıyor musun?” Sancho Panza “Hayır!” dedi. Sol ayağını kaldırdı. Üstüne bastığı kitabın kapağını okudu “Paula Coelho, Beşinci Dağ”

Sancho Panza tanımıyorum hayır okumadım dedikçe Prenses daha çok sordu...

    En sonunda Don Kişot “ Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını da yedin mi?” diye sesini yükseltti. Prenses bir büyüden uyanmış gibi başını kaldırdı.

                                    Yusuf  Atılgan

    Yüzünde harika bir gülümseme belirdi. “Hayır, kitap yanında mı?” dedi. Don Kişot “ Elbette yanımda” diye yanıtladı. Prenses ikisini masaya davet etti. Oturdular. Boş bardaklarını göğüslerinden akan siyah içecekle doldurdular. İçtiler. Sancho Panza Don Kişot'a “İplis'i n'apıcaz?” dedi. Don Kişot onu “İplis değil İblis” diye düzeltti. Sonra Sancho Panza “ N'apıcaz değil ne yapacağız” diye kendini düzeltti.

                                     Sancho Panza

Sancho Panza “Birdenbire; her şey birdenbire oldu.” ded, birdenbire. Don Kişot onun sözünü kesti “ Ah! Orhan Veli, en sevdiğim şiiri bu,” diyerek siyah içkisinden bir yudum daha aldı.

                                        Orhan Veli
    Prenses daha önce okumadığı Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabından bir sayfayı yırtıp tabağına koyarken kitabın kapağından da küçük bir parça koptu. Bunu, sayfayı yutarken fark etti. Önce güzel gözlerinden mürekkep aktı. Sonra göğsü yarıldı, pespembe kalbi tabağa yığıldı ve şöyle dedi “ Bunu okurken Rusya'nın doğusuna teren yolculuğu yapıyordum. Öyle yalnızdım ki. Keşke yanımda sen de olsaydın.” Prensesin başı tabağa düştü, kalbi, kalbi ağzından içeri girdi ve durdu. Prenses kapakları bu nedenle yemiyordu. Tüm zamanlarda aşık olup, kavuşamadığının dokunduğu bir kitaba rastlamamak için.

   Kitaplar iki hikaye taşıyordu. Onlara sol elinin avuç içi ile dokunanlar ve kendi hikayeleri. Don Kişot bu kitabı güzel gülüşlü bir adamdan almış ve hiç okumamıştı. Kitapla kolay ateş yakacaktı. Yaktı da. Oradan giderken tüm sarayı ateşe verip tanrının gözüne girdiler. Güzel gülüşlü adam o gece rüyasında prensesle çok ateşli sevişti.

Onun öldüğünü anladı. Sabah karısıyla neşesiz bir kahvaltı yaptı.

* Ot Dergisi, Mart, 2022

10 Mart 2023 Cuma

 

İKİ BALIK, BİR KUŞ VE

İSYAAAAN!

Ece Temelkuran

                                               Ece Temelkuran

    Biz büyürken balığın adı Küçük Kara Balık'tı. Büyük denizi merak ettiği için belinde bıçağıyla, tek tabanca denize açılıyordu. Zalimle karşılaşınca -Küçük Kara Balık pelikanın kesesinde bir sürü küçük balıkla mideye indirilmek üzere beklemektedir-çareyi dayanışmada buluyordu. Kesedeki balıkları örgütlüyor ve hep birlikte Pelikan'a direniyor, nihayet özgür kalıyorlardı. Çünkü kitabın yazarı Samet Behrengi böyle bir hayata inanıyordu. Eşitlik, özgürlük ,adalet ve dayanışma istediği için İran Şahı tarafından nehirde boğdurulmuştu. Bizler Küçük Kara Balık'ı okurken kitabın başında bu “gerçeği”de görüyorduk. İnsanın direnirse başına neler gelebileceğini.

                                          Samet Behrengi

    Yeğenlerim 7,5 ve 5,5 yaşında. Onlar büyürken balığın adı Nemo oldu. ”Kayıp Balık Memo” Hollywood öyle güzel bir dünya ki küçük balığa pelikan yardım ediyordu. Kurtuluş ise ancak şansınızın yaver gitmesine bağlıydı. Ve evet ha ha ha her şey hep komikti. Küçük Kara Balık'ın tersine Kayıp Balık Memo'nun yaratıcıları para ve güç sahipleri tarafından bir nehirde boğdurulmadılar, bunun yerine milyon dolarlara boğuldular. Hikayenin pelikanla ilgili kısmında bir yamukluk olduğunun en büyük kanıtı buydu zaten.

                                       Kayıp Balık Memo

   Şimdi büyüyecek çocuklar için de bir kuş var: Alaycı Kuş! “Açlık Oyunları” adlı çok satan kitaptan yapılan yüksek gişeli Film serisinin yeni devam filminde izleyeceğimiz önceki devam filminden belliydi: İsyaaan!

Bu kez filmimizin genç kahramanları isyan edecekler. Neye? Alayına! Ya da bunun gibi bir şey...Bu isyaaanın sembolü de alaycı kuş. Halil Sezayi gibi bir şey yani. Yani öyle bir isyan ki kredi kartı reklamıyla da uyumlu, yüksek hasılatlı bir Hollywood filmiyle de. Sermaye-friendly-isyan.

( Kelimeleri esas sahiplerinden çalanları cezalandıracaklar bir gün, bir cezası olmalı bunun, evet!)

Ezcümle biz büyürken her şey kendine benziyordu. Şimdi ise her şey biraz olsun adını andırmak için görsel efekt kullanmak zorunda.

Geçtiğimiz yüzyılın epeyce bir bölümü – 1. ve 2. Dünya savaşları, sömürgecilik sebebiyle – insanoğlunun yapabileceği kötülüğün sınırsızlığına hayret ederek ve bunu nedeni öğrenmeye çalışarak geçti. Bu yüzyıl-bana sorarsanız- insanın ne kadar uzun süre bir şey yapmadan durabileceğine hayret ederek geçiyor. Bizim memleket de bu yeni yüzyılın en iyi izlenebildiği kadrajlardan birini sunuyor; alıcılarınızı 36-42 Kuzey enlemleri ve 26-45 Doğu boylamlarına ayarlarsanız Zeitgeist'ı çok net görebilirsiniz!

                                        Ermenek Maden katliamı

     Ermenek'teki maden katliamından sonra yırtık gıslavetlerle oğlunun cenazesinde bir mazlum heykeli gibi duran baba kendini bir yerde patlatmıyor mesela. Aç ve çıplak dilenci çocuklar açık araba camlarından içeri saldırıp insanların yüzünü gözünü parçalamıyorlar. Suriye'den gelip günde üç işte çalışan ve elinde işkembe çorbalarıyla uykusuzluktan sallanan garson çocuk bir müşteriyi rehin alıp çıldırmıyor. Oturmaları, tuvalete gitmeleri bile yasaklanan kasiyer kızlar market sahibinin kafasına sıkmıyor. Yoksulluk karşısında sahip oldukları duydukları utançtan kalbi kömür olmuş orta sınıf mensupları bu kahırdan kurtulmak için silahlı bir örgüt kurmuyor. Alışveriş merkezleri yağmalanmıyor,bankalar soyulmuyor, rezidanslara saldırılmıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan dünya, kendini kaldırıp zengin dünyanın üzerine çullanmıyor.Bu yüz yıl, evet, insanın hiçbir şey yapmadan, tonlarca vicdani yükle ne kadar durup durabildiğine hayret ederek ve bunun nedenini anlamaya çalışarak geçiyor.Bu öyle sınırsız bir kabulleniş ki kudret sahiplerini bile şaşırtıyor.O yüzden olmalı, basıncın tehlikeli şekilde artmasından endişe eden muktedir arada bir gaz almak için yüksek hasılatlı isyan filmleri üretiyor.İzliyor ve başımıza bir şey gelmeden evlerimize gidiyoruz. Evlerimizde “geceyi aç geçip de kılıcına davranmadan yaşayanların” sağduyusuna tam bir güven içinde uyuyoruz.

    Bana öyle geliyor ki birşeyler olacak. Gezi gibi “karnavalesk” şeyler değil. Hiç estetik şeyler değil, çok daha sert şeyler. Hiç friendly olmayan bir tür isyan. Öyle bir isyan ki o kelimeyi bir daha kullanmaya bir daha cesaret edemeyecek reklamcılar, öyle bir isyan. Ve epeydir büyüyen çocuklar da dayanışma denen bilgiden uzak oldukları için bu hiç de Küçük Kara Balık'ın sonu gibi bitmeyecek. O TOKİ'ler filan var ya oralardan bir şey gelecek. Öyle şeyler olacak ki oralardan geçemeyecekler arabalar. Öyle şeyler ki aç çocuklardan korkacak insanlar. Duvarları yükseltecek rezidanslar ve alışveriş merkezleri. Öyle şeyler olacak yani.

    Bir şey de demeyecekler, bir şey de istemeyecekler, sonsuz şiddet olacak sonunda. Zenginliği paylaşmayı, bunun pazarlığını yapmayı reddedenler karşılarında artık konuşmayanları bulacaklar. “Bizimle masaya oturun” falan diyen sendikacılar filan değil, masayı paramparça eden yoksullarla karşılaşacak dünya. Öyle yüksek hasılatlı bir film yapan isyan olmayacak bu. Hiç de şık olmayacak görüntüsü, yakışıklı olmayacak. Alıcılarınızı ayarlayın: 36-42 Kuzey enlemleri, 26-45 Doğu boylamları! Gördükleriniz bulanık olacak. Alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın.


   Çocuklara Küçük Kara Balık'ı okutmaktan korkup, dayanışma, direniş, eşitlik, özgürlük sözcüklerini yasaklayan dünya (ve bu ülke ) bu yaptığının bedelini çok ağır ödeyecek. Sözcükleri olmayan bir isyan gelecek... En kötüsü bu olacak. Yakında bence,bir his bu, ince, keskin bir his...Konuşmayanlar gelecek...

OT Dergisi, Mart 2023





9 Mart 2023 Perşembe

 

KOVULMA,BAĞEVİ,

KAMULAŞTIRMA!

Hasan Gürkan


                                 KOVULMA

    12 Eylül faşist darbesi yılları. Kaçağız, İstanbul’da çember daraldı. Çocukları da yanımıza aldık. İzmir’e okul arkadaşım solcu, ama aktif politika içinde olmayan Kadirlere gittik. Dört kişilik kalabalık ve ev sahibi için tehlikeli bir misafir gurubuyduk. Sabahları Kadir, Emine okula işlerine gidiyorlar. Aysel çocukları civarda gezdiriyor, ben evden çıkmıyorum.

Kadir’in babası geldi. Akşehirli Aysel’i ve dolayısıyla beni tanıyor. Sırtımdaki rahatsızlığı tedavi ettirmek için geldiğimizi söyledik. Pek inanmadı galiba.

                                           Erdal Eren

    Üçüncü günün sabahı. Ben her zamanki gibi erken kalktım. Aysel banyoda leğende çamaşır yıkıyor. Çocuklar uyuyor. Biraz sonra Kadir'in babası girdi salona. Bana öfkeyle bağırmağa başladı. ”Sen anarşistsin. Aranıyorsun. Benim çocuklarımın başını yakacaksın.” Fırladım, yakasına yapışıp duvara dayadım: ”Kes sesini, fena yaparım. Şimdi ayrılacağız buradan, polise ihbar edersen, örgütüm seni gebertir! ” diye gözdağı verdim. Yıllar sonra bizi babası aracılığıyla Kadir’in kovdurduğunu öğrendim.

    Çocukları uyandırıp apar topar terk ettik evi. Karşıyaka’da bir parktayız. Elimizde küçük bir valiz, banka oturduk. Kafamı toplamalıyım. Reşide geldi aklıma. Ege üniversitesinde sosyoloji asistanı. Ankara’dan tanıyorum.



                               BAĞEVİ

      Bir başka okul arkadaşım Yaşar’ı buldum Raşide’ye gönderdim. Randevu istedim. Öğleden sonra buluştuk. Anlattım durumu.

    Ben dedi, böyle durumlar için hazırlıklıyım. Karaburun’da çiftliği olan Fransız bir kadın var. Kocası bir zamanlar Paris’te bizim büyükelçilikte şoförmüş. Âşık olup evlenmişler. Adam kalp krizinden ölmüş. Kadın buraya kocasının küçük çiftliğine yerleşmiş İhtiyacı olan her şeyi kendisi üretiyor. Çiftliğin girişinde eski bir bağ evi var. Kiraya veriyor. Ben kiraladım sizi oraya götürürüm. Hem denize de yakın.

    Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş derler. Öğleden sonra eski bir otobüsle Karaburun’daki çiftliğe gittik. Çiftlik otobüs yoluna yakın bir yamaçta kurulmuş. Biz iki göz eski bağ evinde kalacağız. Mevsim yaz, hava sıcak. Buzdolabı yok. Raşide’nin aldığı erzakları tavana astık. Kadın huysuz. Çocuklar ağaçlara dokunmasın diye sıkı sıkı tembih etti. Reşide bir kaç gün sonra gelirim diyerek ayrıldı.

    Akşam bir güzel karnımızı doyurduk. Bahçede oturup yıldızları seyrettik, huzur içinde uyuduk.

               KAMULAŞTIRMA

      Dördüncü gün. Reşide gelmedi. Takip edildiğinden şüphelenirsen gelme demiştim. Erzak bitti. Dün akşam bahçeden topladığımız baklaları haşlayıp yedik İzmir’e inip para bulmalıyım. Temmuz sıcağında şehre indim. Bir kaç yeri yokladım, para yok. Öğleyin bir simitle çay içtim. Akşam otobüsüyle eli boş dönüyorum. Hiç unutmuyorum günlerden cumaydı. Yaşlı otobüste havalandırma yok. İçerisi cehennem gibi. Ben 18 numarada koridordayım. Önüme biri oturdu. Filesini yanına koydu. Bir kasap paketi, tüfek gibi büyük Yeni Rakı, domates, meyve ve ekmek var. Adam uyukluyor. Ben Karaburun’a varmadan yokuşun başında iniyorum.

    Karar verdim, fileyi alacağım. Ya adam uyanırsa, ya adam fark ederse? Uyansın, fark etsin, hiç bozuntuya vermeden fileye sahip çıkacağım, bağıracağım adama “Şaşırdın mı sen! Benim filem bu!” diyeceğim.

    Yaklaştık. Muavine yokuşun başında ineceğim dedim. Otobüs durdu. Fileyi aldım arka kapıya doğru yürüyorum. Sırtımdan soğuk terler boşanıyor, dilim damağım kurudu. Arka kapı sanki kilometrelerce uzakta. Nihayet yola indim. Otobüs hareket etti.

    Uçarak bağ evine geldim. Aysel, çocuklar ‘kamulaştırdığım’ malları görünce bayram ettiler.


8 Mart 2023 Çarşamba

 

ALLENDE NEDEN

İŞÇİLERE SİLAH

DAĞITMADI

Metin Yeğin


                                    Salvador Allende

    Bazen kendimize çok şaşırıyorum, bu kadar basit bir şeyi nasıl kaçırmış olabiliriz diye. Jorge Arrate ile oturuyorduk, Şili’de, evinde. Salvador Allende’nin madencilik bakanıydı. Sonra Şili’nin Demokrasi’ döneminde bir 10 yıl kadar da yine bakanlık yaptı ya da sol’un cumhurbaşkanı adayıydı filan ama bunları pek saymıyorum diğerinin yanında. Allende’nin madencilik bakanı olmasıydı esas olan. Bakır madenlerini kamulaştırdılar ve ABD şirketlerini kovdular ülkeden. Sonra darbe yaptı ABD Şili’de. En büyük nedeniydi bu darbenin…

                                              Jorge Arrate

    ‘Empanada’ söylemişlerdi biraz ilerdeki sokaktaki küçük dükkandan, biz yemeğe geliyoruz diye. Bizim börek gibi bir şeydirEmpenada’ ama içi çok bol et ya da karides mesela ya da vejeteryan da var, son yıllarda daha çok ve yoksa etsiz pek bir şey yenmez bu taraflarda. Ev mahalle arasında hiç de büyük olmayan, çok güzel bir evdi, ortada küçük avlu, güneşi ağırlıyor evde ve duvarda bir ‘Unitad Popular’afişi, fotoğraflar Salvador Allende ile, kürsüde bakır madenlerini kamulaştırdıklarını açıklarken Allende, Jorge de orada, yüzlerinde mutluluk ve umut var, mücadele ışığı yansıyor hala fotoğraftan, sahiden, kaç yıl sonra, kaç katliam, işkence filan sonra bile hala ve Fidel Şili’ye geldiğinde yan yanalar ve kitap dolu duvarlar, solcu evi işte.

                                                 Allende - Kastro

    Yıllar önce konuşuyorduk biz kendi aramızda, hararetli mutlaka, çay bahçesinde, istasyon arkasında, Fidel de ziyaret etmişti Şili’yi ve 15 gün kadar dolaşmıştı galiba ve ayrılırken bir tüfek hediye etmişti Allende’ye, AK 47 Kalaşnikov ölmeden önceki çekilmiş son fotoğrafında bu vardı elinde Allende’nin. Bir arkadaş geliyordu o sırada masaya, masanın altından malzeme’ uzatıyordu bize, laz yapımıdır‘ malzeme’ ve biz kendimizden çok emin konuşmaya devam ediyorduk, bu yüzden kaybetti Şili diye. Çayları borca yazdırıyorduk ya da zaten almıyorlardı parasını bizden ve zaten ne arar bizde para…

    Tam kalkarken masadan tekrar ediyorduk; ‘Fidel haklıydı ve bu yüzden kaybetti Allende’ diyorduk….

                                         Şili'de  faşist darbe

    Jorge Arrate, kurtulmuştu darbeden, çünkü bakır madeni satışı için Doğu Almanya’ya Berlin’e ve Moskova’ya sözleşme imzalamaya gitmişti. 10 eylülde ülkeye dönüyordu, normal yolcu uçağında tabii ki ve uçak Santiago’ya inişe geçerken darbeciler, havaalanını uçuşa kapatmışlardı ve uçak Uruguay’a inmişti mecburen.

    Hemen aklınıza Sovyetler Birliği’nin barışçıl geçiş’ teorisi gelmesin, hah işte’ diyerek ama daha önce Çin ile de anlaşma yapmışlardı, bir Sovyetler Birliği teorisini dinleme de değildi yani…

Bunu sordum tabii ki ‘Jorge Arrate’ye, ‘Darbenin geleceğini tahmin etmiyorlar mıydı ve niye silahlanmamışlardı? Neden işçilere silah dağıtmadılar?

Ve Fidel de söylemişti…

Neyi dağıtacaktık ki’ dedi Jorge, Silahımız yoktu ki’.

Profesyonel bir ordu vardı, tankları, uçakları ve generalleri ABD’de de yetişmiş….

Benim bir tabancam vardı işte’ dedi Jorge, elini beline attı bunu söylerken, Allende’nin madencilik bakanı …

Bazen kendimize çok şaşırıyorum, neden kendimize karmaşık cevaplar arıyoruz….



7 Mart 2023 Salı

 

BARIŞ PİRHASAN'A

PEN ŞİİR ÖDÜLÜ

                                   Barış Pirhasan


    PEN Yazarlar Derneği’nden yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi; Kalabalığa hiç karışmadan kalabalıktan biri gibi yazdı. Şiirin hayatı varsa hayatın da bir şiiri vardı. Oyunun da bir gerçeklik biçimi olduğunu kanıtladı. Sık yazmasa da şiir düşüncesini hep ve her yere taşıdı. Tarih kötüdür. Şiire bunu bilerek başladı. 70’li yılların öncü şairlerinden oldu. Öncü, özgün ve özel bir şair olarak anıldı. İyi bir şair şiirinde başka iyi şairleri de ağırlar. Onun şiirinde Orhan Veli de, Ece Ayhan da, Metin Eloğlu, Ergin Günçe de var. Zaten biz başkalarıyla kendimiz olmuyor muyuz? Şiirin yüzünü güldürecek, okuru sevinçten ağlatacak şiirler yazdı.

Aşkla Kedi Arasında Yedi Benzerlik

Aşk denen yaban yaratık
İnsan sever, kovulmuştur ormandan
O munis tüylerinin karanlığından
Hep eskiyi daha eskiyi okşatır
Bir masal zamanı... Cinler padişahlar...
cope gider okuyup öğrendiğin
Açık pencereden girmiş arı
Çok daha önemli o gün kaybettiklerinden, kazandıklarından

Aşk denen yaban yaratık
Kıs kıs güler gözleri kapalı
Patisi parmaklarının arasında yumuşacık
Beş kıvrık keskin kemik
Girer çıkar girer çıkar uykunuza
Ormandasınız artık
Uçurumun tam kenarında

Kızgın fosfor, su değil
Baktıkça ta dipte pırıldayan
Çığlık çığlığa sabah...
Rüyaymış...Aşk denen yaban yaratık evden

Babam Benden Hiçbir Şey Anlamıyor

Sırıtarak başka yol yok diyorlar
Çözmek için nice nice düğümü
Yapışacak birazcık izin versem
Avucuma İskender'in kılıcı

Biraz uyusam bir parça aklım yatsa
En azından sinirlerim düzelir
Siperimde mışıl mışıl uyurken
Kördüğümler soykırımla çözülür

Biliyorum İskender'in kılıcı
Bileylendi binlerce fabrikada
Kabzası tam ellerimize göre
Havada mis gibi kan kokusu

Yumuşasam azıcık inat etmesem
Şiddeti hep dağıtmasam gövdeme
İskender'in kördüğüm anısını
Yaşatmayı istemez miyim ben de

Kurşun marş ve bayraklar arasında
Biliyorum insan nasıl bilenir
Kördüğüme vurunca keskin çelik
Mızmız dünya çizgisinden boşanır

Ama sular yükseliyor boğuyor
İçimdeki kahramanı usulca
İki büklüm gülüyorum verirken
Anlamını bu karanlık sevince

Babam benden hiçbir şey anlamıyor
Yürüyoruz şeytanımla elele
Pişmanlığın yakıcı özlemini
Taşıyarak kalbimizde dörtnala...


                                      Vedat Türkali

Barış Pirhasan, şair, sinema yönetmeni. Yazar Vedat Türkali’nin oğlu, sinema oyuncusu Deniz Türkali’nin kardeşidir.

. 1998’te Usta Beni Öldürsene adlı filmiyle 1997 Antalya Altınportakal Film Festivali En İyi Senaryo Yazarı Ödülü, 1998 Ankara Film Festivali En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülünü aldı.

ESERLERİ:

ŞİİR: Tarih Kötüdür (1981), İmzasız El Yazıları (ilk kitabındaki şiirlerle birlikte, 1985), Babam Benden Hiçbir Şey Anlamıyor (1995).

SENARYO: Usta Beni Öldürsene (1997).

ÇEVİRİ: Niki (T.Déry’den,1974), Korkusuz Kahraman Ivanhoe (W. Scott’tan, 1975), Köpan Avı (L. Carrol’dan), Barbarları Beklerken (K. Kavafis’ten, Erdal Alova ile, 1981), Seçme Şiirler (K. Kavafis’ten, E. Alova ile, 1992), Jenny’ye Adanmış Şiir Albümünden: Şiirler (K. Marx’tan, 1998).