22 Kasım 2022 Salı

 

KURŞUNA DİZİLEN BİR İŞÇİ ŞAİR JOE HİLL YAS TUTMAYIN,ÖRGÜTLENİN!

 Kavel Alpaslan


    Joe Hill; piyano, keman, gitar ve banjo çalarak ABD’yi boydan boya gezen, oradaki işçi mücadelelerine kulak ve ses veren cesur bir işçi ozanıdır. Cenazesinde binlerce işçi hep bir ağızdan Joe Hill’in şarkılarını söyler. Bedeni ise daha sonra yakılır. Külleri ABD’deki tüm sendika ofislerinden çevreye dağılır. Hatta bir kısmı okyanusları aşarak memleketi İsveç’e kadar uzanır… Bugün hem cesaretini hem de şarkılarını hatırlıyoruz…

1915’in 19 Kasım’ında devam eden Cihan Harbi sırasında gezegenin dört bir yanında pek çok tüfek patlıyordu. Ancak ABD’deki kurşunların hedefi daha farklıydı. Bundan tam 107 yıl önce bugün, ABD’nin Utah eyaletinde ‘cinayet’ suçlamasıyla bir işçi ozanı kurşuna dizildi: Örgütlü göçmen işçi, besteci ve şarkı sözü yazarı Joe Hill…

                                                     Joe Hill
     Hikâyenin sonundan başladık. Ancak idam edilmeden önceki son dileği doğrultusunda anlatacaklarımız bir ‘ağıt’ olmayacak. Joe Hill, düzmece bir davada idam hükmü giymeden önce yoldaşlarına ‘benim yasımı tutmayın, örgütlenin’ diyordu. Biz de bu yüzden bugün Joe Hill’in örgütlü mücadeleyi anlattığı şarkılarına kulak vereceğiz.

                        UZUN YOLCULUK

Adet olduğu üzere önce kısaca hayat öyküsünü anlatalım. Aslında Joe Hill’in infaz edildiği yer ile doğduğu yer arasında çok uzun mesafeler vardır. 1879 yılında Gävle, İsveç’te dünyaya gelir. Gerçek adı da zaten Joel Hägglund’dur. Oldukça dindar bir ailede büyür. Babası tren kondüktörü olarak çalışmaktadır. Gerek evde gerekse Gävle’deki işçi derneğinde müzikle iç içe bir çocukluk geçirir.



          Ancak 1887’de babasını beklenmedik bir şekilde kaybedince, çocuk haliyle iş hayatına atılmak zorunda kalır. Dokuz yaşındayken fabrikalarda çalışmaya başlar. Tüberküloza yakalandığı için hastalığına çare bulmak umuduyla Stockholm’e taşınır ve burada radyasyon tedavisi görür. Elbette çalışmaya devam etmektedir.

       İlk durağı New York’ta çeşitli işlerde çalışır. Bu dönem boyunca yaşadıkları hakkında fazla bilgi olmasa da İsveçli yönetmen Bo Widerberg’in, 1971’de çektiği Joe Hill filmini izlemek fikir sahibi olmamızı sağlayabilir. Daha sonra ABD’nin çeşitli yerlerini gezerek birbirinden farklı işlerde çalışır. Bu ‘gezisi’ sırasında Dünya Sanayi İşçileri Sendikası (IWW) ile tanışır. 1905’te kurulan IWW, dönemi için oldukça devrimci bir sendikadır. Göçmenlere, kadınlara, siyahlara… örgütlenme hakkı vermesi ve Cihan Harbi’ne karşı tavır alması nedeniyle dönemi için cüretkâr sayılabilecek bir örgüttür.

                         MİZAH VE PARODİ

                                                                      Hill Karikatürü

    Joe Hill de IWW ile tanıştıktan sonra mücadeleye atılır, grevlerde yer alır, sendikanın ajitatörlerinde biri haline gelir. Bu sırada şarkılarını da daha gür sesle söylemeye başlar. IWW tarafından basılan Küçük Kızıl Şarkı Kitabı’nda (1909) 10’u aşkın şarkı Joe Hill imzalıdır. Sendika çevrelerinde şarkıları böylece tanınmaya başlar.

Şarkıları çoğunlukla geleneksel folk bestelerden oluşsa da sözleri hayli dikkat çekicidir. Çoğu zaman işçilerin kavgasından, zorlu çalışma koşullarından bahseder -ki bunlar kendi hikayesinin de bir parçasıdır zaten. Onu özel kılan seçtiği konulardan ziyade o konuları nasıl işlediğidir. Şarkılarını yazarken sık sık mizaha başvurur. Hatta kimi zaman başka şarkıların parodilerini yazar.

Mesela en popüler şarkılarından The Preacher and the Slave (Vaiz ve Köle) bu parodilerin en çarpıcı örneklerinden bir tanesidir. Şarkının bestesi aslında bir ilahiye aittir. Ancak Hill, yazdığı sözlerde kilisenin emekçi sınıfları kandırışıyla dalga geçer. İlahide geçen Protestan kilisesinin hayır kurumu Salvation Army (Kurtuluş Ordusu) ismini StarvationArmy (Açlık Ordusu) olarak değiştirilmesi dikkat çekiyor:

Uzun saçlı vaizler her gece çıkıp, / size neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemeye çalışıyorlar. / Ama ‘yemekten ne haber?’ diye sorulduğunda / tatlı bir sesle yanıtlayacaklar: / Yakında muhteşem gökkubbede yiyeceksin / Çalış ve dua et, samanlıkta yaşa / turtan gelecek gökyüzünden, sen ölünce. / Ve açlık ordusudur bu şarkıyı söyleyen. / Ve alkış tutup, şarkı söyleyip dua ederler / Tüm bozuk paralarınızı toplayınca / anlarsınız ki topun ağzındasınızdır. / Eşin ve çocuğun için çok çalışırsan / hayattaki güzel şeyleri görebilmek için, / ‘Günahkârsın ve kötüsün’ derler sana, / ‘Ölünce kesinlikle cehennemi boylayacaksın’. / Dünyanın tüm işçileri birleşin / yanyana gelip birleşin özgürlük için savaşmaya. / Dünyayı ve refahı elde ettiğimizde, / soygunculara tekrarlayacağız aynı nakaratı: / Yakında yiyeceksin, yemek yapmayı öğrendiğin zaman / Biraz odun kır, şansını döndür, / sıra tatlıya da gelir yakında.

Hill’in muzip yönüne sadece şarkılarda rastlamıyoruz. Kendisinin bazı karikatür denemeleri de bulunuyor. Bu çizimlerin bazıları dönemin IWW yayınlarında yer alır. Bazıları ise kartpostalların ön yüzlerini süsler. Bazen kendini çizer bazense karşılaştıklarını. Bunların hepsinde yer alan ortak şey ise esprili bir dille kaleme alınmış oluşudur.

KIZIL BAYRAĞIN ALTINDA SAVAŞIRDIM’

    Şarkılarını özel kılan tek nedenin mizah olduğunu söylersek yanılmış oluruz. Öyle ki dönemin ABD’sini düşünürsek eğer oldukça sert içerikli şarkılardır bunlar. Bunlardan bir tanesi belki de Rebel Girl( Asi Kız) isimli şarkıdır. Tabii bugün ilk bakışta ortada garip bir şey yokmuş gibi duruyor, kadınların toplumsal mücadeledeki rolü artık tartışmaya kapalı bir konu. Fakat “Evet, elleri işten sertleşmiş, kıyafetleri ise çok da iyi durumda olmayabilir. Ancak bağrında bir kalp atıyor. Budur kendi sınıfı ve kendi türü için aslolan” sözlerinin geçtiği Rebel Girl ile Joe Hill, emekçi kadınların mücadelesini oldukça erken bir zamanda bilinçli bir şekilde dile getiriyor. Hill’in ilham kaynağının peşine düşecek olursak eğer fazla uzağa gitmemize gerek yok: Şarkının yayınlandığı 1915 tarihinden iki yıl önce ‘Ekmek ve Güller’ ismiyle anılan ve kadınların öncülük ettiği dokuma işçileri grevinin önemini hatırlayabiliriz

    Bir başka dikkat çekici şarkı ise savaş ve milliyetçilik hakkındadır. Should i Ever Be a Soldier şarkısında Joe Hill ‘Hiç asker olmalı mıyım’ sorusunu soruyor ve şöyle yanıtlıyor: “Her yıl milyarları harcıyoruz / silah ve cephane için. Canımız ‘ordumuzu’ ve ‘donanmamızı’ / zinde tutabilmek için; / milyonlar sefalet içinde yaşarken. / Ve milyonlar bizden önce öldü. / ‘My Country, ‘tis of thee’ şarkısını söyleme, / işte bu küçük koroyu söyle: / Hiç asker olmalı mıyım? / Kızıl bayrağın altında savaşırdım. / Omzuma aldığım silah / zalimin kudretini yıkmak içindir. / Emekçilerin ordusuna katıl / Erkekler ve kadınlar hizaya giriyor / Dünyanın maaşlı köleleri! Ayağa kalkın! / Dava için görevinizi yapın / toprak ve özgürlük için.”

    Tıpkı The Preacher and the Slave’de olduğu gibi burada da bir taşlama söz konusu. Sözlerde bahsi geçen My Country, ‘tis of thee isimli şarkı ABD’de milliyetçi kesimlerce benimsenen bir şarkı. Joe Hill de bu şarkıya gönderme yaparak tek gerçek ordunun emekçilerin ordusu, tek gerçek bayrağınsa kızıl bayrak olduğuna işaret ediyor.

                             ‘BUDUR SON DİLEĞİM’

Tekrar başladığımız yere, hikâyenin sonuna geri dönelim. Joe Hill'in mücadele ile geçen yaşamı Salt Lake City’de son bulur. Utah eyaletindeki bu kentte çalışırken tutuklanır ve cinayetle suçlanır. Konu eski bir polis olan bir dükkân sahibi ve oğlunun ölümüdür... Hill suçlu bulunur ve idam cezasına çarptırılır.

    O sırada kentte şiddetli bir şekilde maden örgütlenmeleri vardır ve IWW ile güvenlik arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır. Hill’in infazı, bugün hâlâ pek çok soru işareti barındırıyor. Maden patronların müdahil olmasıyla birlikte Hill’e komplo kurulduğu sıkça savunuluyor.

    Öyle ya da böyle… Joe Hill, tüfeklerin karşısına çıkmadan önce son bir şarkı kaleme alır. Diğerlerinden biraz farklıdır, nitekim ‘kompozisyon konusu’ bu sefer infaz memuru tarafından verilir. “Son dileğin nedir Joe?” diye sorduklarında şöyle yazar, dizeler halinde:

    “Benim son dileğime karar vermek kolay / ortada paylaşılacak bir şey yok. / Akrabalarım inleyip telaşlanmasın / ‘Yuvarlanan taş, yosun tutmaz.’ / Bedenim mi?  Ah! Eğer seçme şansım varsa / Küle dönüştürürüm / ve neşeli meltemlerle küllerim / çiçeklerin büyüdüğü yerlere eser. / Belki solgun bir çiçek / o zaman tekrar hayata döner ve yeniden çiçek açar. / Bu benim son ve nihai dileğim / hepinize iyi şanslar / Joe Hill

IWW liderlerinden Bill Haywood’a da bir mesaj yazar. Kâğıtta şu ifadeler yer alır, “Hoşça kal Bill. Tam bir asi gibi ölüyorum. Yas tutmakla zaman kaybetmeyin. Örgütlenin… Cesedimin gömülmek üzere eyalet sınırına götürülmesini sağlar mısınız? Utah’ta ölü olarak bulunmak istemiyorum.”

         KÜLLERLE UÇUŞAN ŞARKILAR

    Joe Hill’in dileği gerçekleşir, cenazesi kızıl bayrağa sarılır ve Utah’tan Şikago’ya taşınır. Cenazede binlerce işçi hep bir ağızdan Joe Hill’in şarkılarını söyler. Bedeni ise daha sonra yakılır. Külleri ABD’deki tüm sendika ofislerinden çevreye dağılır. Hatta bir kısmı okyanusları aşarak memleketi İsveç’e kadar uzanır… Joe Hill’i Stockholm’den ABD’ye taşıyan gemiler, yıllar sonra geriye onun küllerini getirmiştir...

    Mutlu sonla biten bir hikâye değil bu. Ancak külleri gibi şarkıları da etrafa saçılmışken ‘Joe Hill’in hayatında sadece keder var’ demek haksızlık olur. Ölümünden yıllar sonra ABD'li büyük oyuncu ve müzisyen Paul Robeson’un İskoçya’daki maden işçilerine seslenirken Joe Hill hakkındaki ünlü şarkıyı seslendirişini hatırlayalım: Robeson 1940 yılında çekilen 'The Proud Walley' filminde Galler'deki bir kömür madeninde çalışan işçi sınıfı kahramanını canlandırır. Bu filmin ardından Robeson, Britanya'daki işçiler arasında oldukça popüler olur. 1949 yılında Edinburgh'daki maden işçilerinin kantininde 'Joe Hill' şarkısını söylerken işçilerin yüzündeki heyecan ve dinletiyi kapıdan yakalamaya çalışan polisler oldukça dikkat çekici:

    “Dün gece rüyamda Joe Hill'i gördüm. / Senin benim kadar canlı / Ona dedim ki 'Ama Joe, on yıldır ölüsün' / 'hiç ölmedim' dedi o. / (...) / 'Aynasızların patronları öldürdü seni, Joe, / Seni vurdular Joe' dedim ben. / 'Bir adamı vurmak için silah yetmez' / dedi ki 'ben ölmedim' / dedi ki 'ben ölmedim' / ve orada yaşam kadar ihtişamlı durarak / ve gözleriyle gülerek / dedi ki Joe, 'onların öldürmeyi unuttuğu / örgütlenmeye devam etti, / örgütlenmeye devam etti.' / 'Joe Hill ölmedi' dedi bana, / 'Joe Hill asla ölmedi. / çalışanlar nerede greve giderse / Joe Hill onların yanında / Joe Hill onların yanında' / San Diego'dan Maine'e / her madende ve her fabrikada / çalışanların haklarını savunduğu her yerde / işte orada Joe Hill'i bulacaksınız. / İşte orada Joe Hill'i bulacaksınız. (...)

    Joe Hill; piyano, keman, gitar ve banjo çalarak ABD’yi boydan boya gezen, oradaki işçi mücadelelerine kulak ve ses veren cesur bir işçi ozanıydı. Bugün hem cesaretini hem de şarkılarını hatırlıyoruz…






20 Kasım 2022 Pazar

 

UNUTMADIK,UNUTMAYACAĞIZ

BARIŞ ELÇİSİ TAHİR ELÇİ

     1966 yılında Şırnak’ın Cizre İlçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Cizre’de tamamladı. Elçi, 1991 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.

    1992 yılından itibaren Diyarbakır da serbest avukatlık yapan Elçi, daha sonraları ise 1998-2006 arası Diyarbakır Barosu’nda yönetici olarak görev yapmış ve Diyarbakır Barosu Başkanlığı yanı sıra Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapıyordu. 


Türkan Elçi

     Türkan Elçi ile evli olan ve iki çocuğu olan Tahir Elçi, Almanya’da bulunan Avrupa Hukuku Akademisinde (ERA) uluslararası ceza hukuku ve ceza yargılaması eğitimi görmüş, bir çok ulusal ve uluslararası toplantı ve konferansa konuşmacı olarak yer almış, tebliğ sunmuştur.

    1998 yılından beri staj eğitimi ve meslek içi eğitimlerde ceza ve insan hakları hukuku alanında seminerler vermekteydi. 1998-2006 yılları arasında Diyarbakır Barosunda yöneticilik yapmıştır. Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyesi de olan Elçi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyesi ve bir çok sivil toplum örgütünün kuruluşu ve çalışmalarında yer almıştı.

Tahir Elçi, Kuşkonar'da Roboski'ye Mağdurların Avukatı


    İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucularından Avukat Tahir Elçi, 90’lı yıllardaki yargısız infaz, faili meçhul cinayetler, köy yakma davalarında mağdur avukatlığı yaparken, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili de çalışmalarını sürdürüyordu. Elçi,Lice davası-Temizöz davası-Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bombalanması ve Roboski katliamı davalarını da aralarında olduğu pek çok davada hak savunuculuğu yaptı


    Diyarbakır Barosu 43. Olağan Genel Kurulunda, Baro Başkanı seçildiğinde bianet’e yaptığı açıklamada “kendisini onurlu ve zor bir görevin ve yoğun bir gündemin beklediğini”  söylemişti

    Tahir Elçi, bianet’e verdiği son söyleşide İdil’de özel timin tekbir getirerek havaya ateş açması ve Silvan’da özel tim tarafından duvarlara yapılan yazılamaları değerlendirendirmiş ve ““Özel Timde Dini Radikalizm Milliyetçilikle Bütünleşiyor” demişti . 

    Tahir Elçi, 15 Ekim 2015 tarihinde CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge” programında “PKK terör örgütü değildir” demişti. Bunun üstüne kanala 700 bin lira para cezası kesilirken, Tahir Elçi 20 Kasım günü Diyarbakır’da gözaltına alınarak İstanbul’a getirilmişti.

Elçi, savcılığın tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk etmesine karşın Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.

    Elçi hakkında, "terör örgütü propagandası" suçundan 7.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlanmış, yurtdışına çıkış yasağı da konulmuştu. (EKN) .

            Çözüm “Buzdolabına kaldırıldı”



    Elçi, 5 Kasım 2012 tarihinde Diyarbakır Barosu 43. Olağan Genel Kurulunda başkan seçildi, yeni görevi için, “Onurlu ve meşakkatli bir görev” dedi.Elçi’nin öldürüldüğü tarih, sokağa çıkma yasaklarının da başladığı tarihlere denk geliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “çözüm sürecini buzdolabına kaldırdıklarını” söylediği açıklamasından beş gün sonra, 16 Ağustos 2015 tarihinde sokağa çıkma yasakları başlatılmış oldu.

Dünyanın en uzun sokağa çıkma yasağı Sur'da

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde ilk sokağa çıkma yasağı, 6 Eylül 2015’te ilan edildi. 15 mahalle ve 1 caddeyi kapsayan ilk yasaklar, 30 Kasım’a kadar 5 kez ilan edildi.İlk olarak 6 Eylül-30 Kasım 2015 tarihinde uygulanan, ardından 2 Aralık 2015 tarihinden Mart 2016 sonuna kadar 103 gün süren Sur’daki sokağa çıkma yasakları, en uzun süreli yasak olarak tarihe geçti.Bu süreçte Sur’da her gün çatışma yaşanıyor, bombardımanla tarihi bölgenin birçok noktası yıkılıyordu.

Vurulmadan önce çatışmasızlık çağrısı yapan Elçi’nin son sözleri, şöyle oldu: Tarihi bölgede birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz.”

12 Ekim 2015 tarihinde, 12 yaşındaki Helin Şen, yasağın olmadığı mahallede evinin bulunduğu sokaktaki fırına ekmek almak için çıktığında başına polis kurşunu isabet etmesi sonucu öldürüldü.Diyarbakır Barosu aynı dönem hak ihlallerini raporluyor, çatışmasızlık çağrısı yapıyordu.

Tahir Elçi faili meçhul (!) olarak katledildi. Barış elçisi Tahir Elçi ve mücadelesi unutulmadı, unutulmayacak.















18 Kasım 2022 Cuma

 

BARIŞ VE ADALETİN YANINDA TAVIR ALIYORUM


Demokrasi ve bağımsızlıktan yana tavır alıyorum. Ne Amerika ne de başka bir ülke, kamuoyunun istediklerini göz ardı etmemelidir. Uluslararası hukuka uymak zayıf düşürmemelidir. Güvenlik konseyinde tehdit ve rüşvetle oy kazanmaya çalışmamalıdır. Uluslararsıcılıktan yana tavır alıyorum. Tüm dünya üzerinde sürekli büyüyen askeri üstler ağı kuran ve benzersiz bir boyutta bir silah yığını yaratan ülkelere karşı çıkıyorum.

Eşitlikten yana tavır alıyorum. Ne Amerika ne de başka bir ülke imparatorluk kurmaya çalışmamalıdır. Amerika Birleşik devletleri Amerikan şirketlerinin çıkarları ve başka ülkeler üzerinde politik kontrol sağlamak için Ortadoğu petrollerini kontrol etmeye çalışmaktan vaz geçmelidir.

Özgürlükten yana tavır alıyorum. Irak ve başka yerlerdeki totaliter rejimlere karşı çıkıyorum: aynı zamanda sürekli ve çok tehlikeli savaşlara yol açacak önleyici savaş doktrinine de karşı çıkıyorum. Bu doktrin dünyanın çoğu yerinde Amerika'nın Uluslar arası barışa karşı büyük bir tehdit oluşturduğu görüşüne yol açmıştır.

Kamuoyunun istekleri doğrultusunda her türlü emperyalizme, diktatörlüğe ve köktenciliğe karşı çıkan bir dış politikadan yana tavır alıyorum.

Dayanışmadan yana tavır alıyorum. Tüm fakirler ve dışlanmışlar için, onlarla beraber tavır alıyorum.Yaygın yanlış bilgilendirmelere rağmen, milyonlar bu adaletsiz, yasa dışı ve ahlaksız savaşa karşı çıkıyorlar. Ben de onlarla beraber tavır alıyorum. Tüm dünya üzerindeki ahlaki kaygılar taşıyan liderler, işciler ve dünya üzerindeki tüm ülkelerde büyük çoğunlukla savaşa karşı çıkan halklarla beraber tavır alıyorum.

Çeşitlilikten yana tavır alıyorum. Göçmenler ve farklı etnik kökenlerden gelen insanlara karşı ırkçılığın sona erdirilmesinden yana tavır alıyorum. Ülkemdeki ve diğer ülkelerdeki baskıların sona ermesinden yana tavır alıyorum.

Barıştan yana tavır alıyorum. Bu savaşa, savaşları ve adaletsizlikleri besleyen ve körükleyen şartlara, zihniyetlere ve kurumlara karşı tavır alıyorum.

Sürdürülebilirlikten yana tavır alıyorum. Yeryüzündeki hayatın sürmesi için şart olan ormanların, Toprağın, suların, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkıyorum. Adaletten yana tavır alıyorum. İnsanların ölesiye çalışması üzerine kurulmuş bir zihniyetin destekleyicisi olan ekonomik, politik ve kültürel kurumları reddediyorum. Böyle kurumların ve bu zihniyetin sebep olduğu muazzam ekonomik ve kuvvet eşitsizliklerine, işi köleliğe, ırkçılığa ve cinsel ayrımcılığa kadar vardırabilen şirketlerin egemenliğine karşı tavır alıyorum.

Savaş ve askeri harcamalara giden paraların sağlığa, eğitime, barınmaya ve istihdama ayrılmasını savunan politikaları destekliyorum. Ekonomik, politik ve sosyal kurumları, dayanışmayı ve eşitliği önemseyen, katılımcılığa geçerli kılan, çeşitliliğin korunmasına destek olan ve tam demokrasiyi hedefleyen bir dünyadan yana tavır alıyorum.

Barıştan ve adaletten yana tavır alıyorum; dahası barış ve adaletten yana çaba göstermeye söz veriyorum.

--------------

*Kaynağını bulamadığım bu metini İbrahim Çiftçioğlu'nun Atölyesindeki bir tablodan kopyaladım. H.G


15 Kasım 2022 Salı

 

İDAMININ 80'İNCİ YILINDA SEYİT RIZA

DERSİM KATLİAMI NEDEN YAPILDI?

Kazım Gündoğan


    Dersim Katliamı'nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı'na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir: Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Sey Rıza, Usene Seyd, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Usene Sey Rızay, Ali Ağa, Hesene İvraime Qız 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.


    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskan”a tabi tutuldu. Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk ve Müslüman yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.

Cumhuriyet Devleti’nin Dersim Katliamını meşru göstermek için başvurduğu yalanlar . Yerine göre “feodalizmin tasfiyesi,” “İngilizlerin kışkırttığı Kürtlerin isyanı,” “ ilkel, rafizi, Kızılbaşların devlete karşı isyanı”nı bastırmak için yapılan harekat… Veya gayri medeni yaşayan bir toplumu “medeniyet”e kavuşturma gibi ulvi amaçlar…



DERSİMLİLER CUMHURİYET'E KARŞI MIYDI?

Bilindiği üzere, Dersim’in başından itibaren Cumhuriyet Devleti’ne karşı çıktığı ve isyan halinde olduğu görüşü resmi tarihçilerin vazgeçilmez iddiasıdır. Bu iddia doğru olmadığı gibi hakikatle de bağdaşmıyor.

Söz gelimi resmi tarih anlatımında “1926 Dersim İsyanı” denilerek yaratılan algıyla zannedilir ki Dersim toplumu bütünlüklü bir isyana kalkışmış. Oysa orada devletin bir aşirete (Qocan) yönelik cezalandırma harekâtı/ katliamı söz konusudur..

                                          Sabiha Gökçen

     Dersimliler’in büyük kısmı silahlarını 1936 yılında teslim etmişlerdi. Direnen aşiretler oldu elbet. Evlerini, yurtlarını, yaşam tarzlarını, inançlarını, koruma güdüsüyle direndiler. Bu anlamda elbette bir direnişten söz edilebilir. Bu haklı ve meşru bir direnişti. Ancak son derece güçsüz ve lokaldi.

    Cumhuriyet Devleti’nin 1938’e kadar Dersim’e giremediği algısı da tamamen yanlıştır. 1925 yılı sonrasında da Kaymakamlıklar üzerinden Elazığ’a bağlanan Pertek, zek, Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Erzincan’a bağlı olan Pülümür’de de devletin idari yapısı mevcuttur.

         “Dersimliler okullara karşı” mı çıktılar?

       Bu da resmi tarih yalanlarından biridir. Varsayalım ki okula karşı çıktılar. Peki bu bir toplumu yok etmek için gerekçe yapılabilir mi? Kaldı ki, İzzetin Çalışlar; “Osmanlı döneminde 1891 yılında Dersim’de 170 talebeli 6 medrese ve 750 talebeli 9 ilk mektep…” olduğunu yazmaktadır.

     O halde bu katliam, soykırım neden yapıldı?

Bu soruya doğru yanıt verebilmek için öncelikle; Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” ( Başbakan İsmet İnönü, 1925)

    Evet, Türk ırkına (Türk) ve Sünni İslam (Hanefi) inancına tabi olmayan “ unsurları kesip atacağız” diyen devletin başta Kürdistan olmak üzere, Anadolu’da, Dersim’de Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni, Rum, Süryani vb. unsurları kesip atması için kimsenin isyan etmesine gerek var mı?

    Şunu da belirtmek isterim; Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan etme hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla isyan etse bile yapılan katliam, soykırım meşru görülemez, gösterilemez!














 

14 Kasım 2022 Pazartesi

 

RÜYA -DÜŞ - KABUS

Hasan Gürkan




     Sesiniz ruhumu, gövdeme sokuluyor. Hoşuma, çok hoşuma gidiyor ve

 utanıyorum. Yalnız kocaman kavrıyor, en ücra köşelerinde gövdemin

 ürperiyorum. Sesiniz çırılçıplak soyuyor beni soyundum ben.

Sizi çok istiyorum, ama neden çok istediğimi bilmiyorum. Günlerdir

kendimin dışındayım. Hiç bir şey umurumda değil. Gövdem size gelirken

 dişileşiyor.

Dün rüyamda gördüm. Sokakta karşılaştık. Evinize kahveye çağırdınız.

Sesiniz buyurgandı. Hayır, diyemedim. Kapıyı açıyorsunuz, ben 

arkanızdayım. Yabancı bir adamın evinde tek başıma ne işim var! Hem onu

doğru dürüst tanımıyorum. Ya bana zarar verirse… Kapıyı kapatır kapatmaz

beni öpmek istediniz. Yüzümü kaçırdım. “Lütfen, istemiyorum” dedim,

dinlemediniz. Saçlarımı kavrayıp zorla öptünüz beni. Uzun, uzun, şiddetle,

Sesiniz, sesinizi –nasıl söylesem – duyduğumda adeta büyüleniyorum.



     Evinize içimdeki tereddütleri bastırarak geldim dudaklarımı dişleyerek.

Ağlamak istiyordum. Salondaki gül kırmızı koltuğa oturdum. Utancımdan

yüzünüze bakamıyordum. Ayağa kalkıp gidecek gücü bulamadım. Sinirlerim

boşanmıştı. Ağlayarak gitmek istediğimi söyledim. Dinlemediniz,

bacaklarımı ayırdınız. Yapmayın diye yalvarıyordum. Külotlu çorabımı

dişlerinizle parçalayıp cinsel organımı yalıyordunuz, kendinizden

geçmiştiniz. İçime zorla girdiniz, içim parçalandı. “Hadi kızım! “ diyordunuz.

 Sesiniz, acılarıma rağmen, gövdemin her zerresine yayılıyordu.

    ”Hadi kızım!” Geniş yatağın kıyısındaydık. Bana bunları sevişirken

anlatıyordu. İlk defa soyunmamıştı. Kokusu, bedeninin kokusu dipsiz bir

uçurumdu. Ürkekti, istekliydi.

    Çırılçıplaktım, bedenimin, gövdemin belimden aşağısı bana aitti. Bunu

görüyordum, hissediyordum. Ama hem kendim olup kendimi nasıl

seyrettiğimi anlayamıyordum. Islaklığını, kasıklarının terini, kokusunu nasıl

tanımazdım. Hâlbuki ilk defa mahremiyetine izin vermiştin, ilk defa

birleşiyorduk. Yatağın ucundaydık. Dişiliğin, etinin beyazlığı, kırılgan, naif

kişiliğine meydan okuyordu. Ayrı bir yaratıktın. Sesin gergin ve şehvetliydi.



    Ağlıyordun, ağlayarak rüyanı anlatıyordun. “Ben istemiyordum,

yalvarıyordum ama beni dinlemiyordunuz. “Hadi kızım!” diyordunuz

“hadi!” beni bu hadiler öldürür. Ama gövdemin üst yanı bana ait değildi.

 Tanımadığım, yabancı bir yüzdü. Hiç görmemiştim.

    Ama ben onu biliyordum, babandı. Sen bunun farkında değildin, onu ben

zannediyordun. Hayır, baban değildi, ağabeyindi. Hapishanede bir

hücredeydik. Çıplak, soğuk beton duvarlar arasındaydık. Sen kürtaj

masasındaydın. Hayır, kürtaj masasına benzer bir işkence tezgahıydı. Masaya

 kollarından ve bacaklarından bağlamışlardı seni. Baldırlarına kan sızıyordu.

 Yüzün darmadağınıktı. korku etine sinmişti. Hayvani, vahşi bir ürkeklik.

Seni çekip almak istiyordum. Ellerini çözmek için koşuyordum. Ne zorluklar,

ağırlıklar, karanlıklar içinden koşuyordum. Beni görünce istemiyordun.

Doktorun odasına izinsiz girilmeyeceğini bilmeniz gerekir “ diyordun bana.

Bunu sana öğretmişlerdi. Bana öyle geliyordu. Bu buz gibi sahtekâr tavrı ona

tehditle öğrettiler. O seni istiyor, senin kendisini kurtarmanı istiyor. Seni

kandırıyorlar, diye haykırmak istedim, sesim çıkmadı.

    Yatağın ucunda ben senin içindeydim. “Ben istemiyorum “ diye



 anlatıyordun, ağlayarak anlatıyordun. “Ama siz dinlemiyordunuz, hadi kızım

 diyordunuz. Sesiniz garip bir buyurganlık getiriyordu. Hayır, asla kaba

değildiniz, ama  bana tecavüz ediyordunuz. Sırılsıklam gövdemin belden

aşağısını tanıyordum da…O hücrenin duvarı dibinde biri, evet kocan bu,

salya sümük burnunu çekerek  ağlıyordu. İşkenceden getirmişler diye

 düşündüm. Ama hayır, seni seyrederek, ağlayarak otuz bir çekiyordu.


1999 bahar Acıbadem

13 Kasım 2022 Pazar

 

HEM NASIL YORGUNUM

Hasan Gürkan 

Çok uzak bir yerden,

duyanın şaştığı mesafeleri

sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,

çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi,

hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi

yorgunum.

kabahat ne?

doğru ne?

yanlış ne?

eksik olan ne?

kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.



kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

Hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.

Yarın yok.

Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”

Kimse yok ki!

Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

Salak, aptal,

Yorgunum, sayayım mı hayatı ve seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları.Geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?

Daha

 Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir

Ne çok pusuyla, kurşunla,işkenceyle, mahpusla, kanserle,prostatla falan. 

hem nasıl yorgunum!

Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

Kafam kazan gibi

yarın günlerden neydi

Pazar

Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.

Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey

Neden acaba yorgunum gibi bir şey

Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani?

kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan

her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya

hey gidi ne günlere kaldık, eskiden biz kavgaya diyorsun ya…

korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

burjuvazi kavgaya davet etti bizi

davetleri kabulümüzdür

 

Aşk derdin ya adına aşk derlerdi

Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri

koltukaltları

kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları

tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz

 

sahi olur muydu!

 

ağustos 2008 Emecik




11 Kasım 2022 Cuma

 

YANNİS RİTSOS “KİM GETİRECEK BİZE ELLERİMİZİ ISITACAK GÜNEŞİ

                            Yannis Ritsos


     Yannis Ritsos, 1 Mayıs 1909’da Peloponez Yarımadası’nda Monemvasia kasabasında varlıklı bir toprak sahibinin oğlu olarak dünyaya geldi.

İlk kitabı Traktör’ü 1934 yılında yayınladı. İkinci şiir kitabı olan Piramitler hemen bir yıl sonra geldi. En çok yankı uyandıran şiiri Epitaphios 1936 yılında yayınlandı.

Epitaphios, normalde İsa’nın çarmıha gerilişine işaret eden, Ortodoks Yunan kiliselerinde Paskalya yortusundan önceki cuma günlerinde söylenen bir ağıttır. Kelime mezar ağıtı anlamına gelmektedir. Ancak Ritsos’un bu ağıtında ölümle birlikte yeniden doğuş da müjdelenir. Üzüntü, umutla birlikte uzaklaştırılmaya çalışılır. Şiirin başında acı çeken, oğlunun siyasal mücadelesini kavrayamayan anne, şiirin sonuna doğru değişir. Umut dolu bir sesle oğlunun savaşını sürdüreceğine yemin eder.

    Bir Mayıs günü beni terk ettin, / Mayıs’ta bir gün seni kaybettim Bu bir bahardı oğlum /sen onu el üstünde tuttun ve yukarıya doğru yükseldin. (...)Oğlum, yoldaşlarına katılmaya, / öfkemi onlarınkine eklemeye gidiyorum /Senin silahını aldım; Uyu şimdi, uyu, oğlum

    Bir Mayıs günü beni terk ettin, Mayıs’ta bir gün seni kaybettim /Bu bir bahardı oğlum sen onu el üstünde tuttun ve yukarıya doğru yükseldin.Oğlum, yoldaşlarına katılmaya, öfkemi onlarınkine eklemeye gidiyorum /Senin silahını aldımUyu şimdi, uyu, oğlum

    Selanik, işçi mahallesiyle Yunanistan’da uzun yıllar komünizmin odak noktalarından biri oldu. 1936 yılında Selanik’te tütün sanayisinde çalışan işçiler haksız maaş denetimlerini protesto etmek için greve gittiler. Polis olay mahalline gelmekte gecikmedi ve silahsız grevcilere ateş açtı. On kişiyi öldürdü, yüzlerce işçiyi yaraladı.

    Ertesi gün gazetelerde, Selanik’te bir caddede ölmüş oğlunun başında ağlayan siyahlar giymiş annenin fotoğrafını gören Ritsos çok duygulandı. Yoğun ve yaratıcı bir çalışmanın ardından bu uzun ve destansı şiiri kaleme aldı.


                                         Metaksas

1936 aynı zamanda diktatör Metaksas’ın göreve başladığı yıldı. Bu sebeple Epitaphios da rejime aykırı duran diğer tüm kitaplarla birlikte Atina’daki Olimpian Zeus Tapınağı’nda büyük bir törenle halkın karşısında yakıldı.


                                     Mikis Theodorakis

    Zamanla Epitaphios siyasal bir şiir olmakla birlikte Yunan siyasi tarihinin birçok aşamasında sembolik bir şiir oldu. Yunan bestekar Mikis Theodorakis, Epitaphios’u bestelediğinde şiir daha da geniş kitlelere ulaştı. Böylece Ritsos’un umut dolu ağıdı buzukinin sesiyle birleştiğinde mucizevi bir bütünlük oluşturdu. Şiir ve bestesi zamanla Yunan Solu’nun gayri resmi marşı durumuna geldi. Epitaphios sonsuza kadar yaşayacak bir konuma ulaştı.

    Ritsos, 1939-1944 yılları arasında yani II. Dünya Savaşı zamanında hep Atina’daydı.1945 yılında iç savaşta bir taraf aldı ve EAM’a (Ulusal Kurtuluş Cephesi) katıldı. Varkiza Antlaşması’yla birlikte de Atina’ya geri geldi. Üç yıl boyunca yayıncı Govostis’in yanında düzeltmen olarak çalıştı.

1948 yılından 1952’ye kadar tutukluluk ve sürgün hayatı yaşayan Ritsos sırasıyla Lemnos, Makronissos ve Ayios Efstratios adalarındaki kamplara gönderildi. Bu dört yıl boyunca kitaplarının yayımlanması ve dağıtılması yasaklandı. Tutukluluk süresinde yılmayan Ritsos 1952 yılında hemen Atina’ya döndü. Döner dönmez de EDA’ya (Birleşik Demokratik Sol) katıldı. Avgi gazetesinde çalışmalara başladı.

   1954 yılında Samos adasında doktorluk yapan Falitsa Georgiadis’le evlenen Ritsos’un bir yıl sonra kızı Eri dünyaya geldi. Bundan sonraki yıllar Ritsos’un şairliğinin ve şöhretinin yükseldiği yıllardı. Yapıtları birbiri ardına yayınlanmaya devam ediyordu. Ayışığı Sonatı adlı yapıtı 1956 yılında Ulusal Şiir Ödülü’nü kazandı.

                                             Papadopulos

    Papadopulos Dönemi’nde 1967 yılında tutuklanması onun hareketli ilerleyişine engel oldu. Önce Yaros daha sonra Leros’taki toplama kamplarına gönderilen şairin kitapları ülke içinde yeniden yasaklandı.

Ritsos’un şiirlerine getirilen sansür devam ediyordu ancak Ta Nea Keimana dergisi 1971 yılında Ritsos’un şiirlerine yer vererek büyük yankı uyandırdı.

Tutukluluk, sansür, sürgün ve ardı arkası kesilmeyen hastalık Ritsos’un üretkenliğine engel değildi. O bu süreçte umutla yazmaya devam etti. Onun bu umudu elbette geleceğe ve geleceği ellerinde tutan insanlığaydı. 1972 yılında sansür yumuşamaya başlayınca çoğunu toplama kamplarında yazdığı şiirlerden oluşan yedi farklı kitabı yayımlandı. Yine aynı yıl Belçika Knokkle-Zout Bienali’nde Uluslararası Büyük Şair Ödülü’ne layık görüldü.

                                 Nazım Hikmet hapiste

       1977 yılında Nazım Hikmet için yazdığı Bir Ad Müzik ve Evrene Dönüşünceşiirini kaleme aldı.

Nâzım,/sen bizi öyle çok sevdin /biz seni öyle çok sevdik ki
küçük adınla çağırır herkes seni /herkes sen der sana/ özgürlük ki adlarından biridir senin o senin en güzel adın. /Merhaba Nâzım…)

Çocuğun gördüğü düştür barış. Ananın gördüğü düştür barış. Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış. (…) Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler, geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi; barış budur işte.”

Ritsos, 11 Kasım 1990’da dönüp dolaşıp ayrılamadığı şehir Atina’da gözlerini yumdu. O ana kadar şiir yazmaktan, resim yapmaktan asla vazgeçmedi.Peki tüm bu umuda rağmen insanlık bu noktaya nasıl geldi? Nasıl oldu da Tanrılardan çaldığı ateş onun kitaplarını, düşüncelerini yakar oldu? İnsanlığın içine bu kötülüğü kim soktu? Bunu bilemeyiz. Bizim tek yapabileceğimiz Ritsos ve onun gibi tüm güzel yürekli şairlerin bizde yarattığı umuttan vazgeçmemek.