15 Ekim 2022 Cumartesi

   

KIYAMET – KESTİM KARA SAÇLARIMI  Gülten Akın  

              


Elyazını yaktım, dürüsttü ve aşınmamış

Sevgi sözcüklerini yaktım, hoyrattır onlar

Sıcaklığı saklı akarsuyu anlamazlar
Sorular, kurutur incitir sorarlar
Elyazını yaktım

Adresini yaktım
Yakmak gibiydi biraz da dünyayı herşeyi
Bastığımız düşümüzde gördüğümüz
Özlediğimiz yaklaştığımız
Hayatım özlemdi ansımaydı düştü
Yaktım adresini şimdi özlem oldu hayatım

Resimleri yaktım birini saklasam dedim
En çok onu yaktım onu yaktım
Kış göğünü yaktım, bir kavak büyüttüm balkonumdan
Akşam desem değil, yangın desem değil
Dışarda apansız bir kıyameti yaktım

Sevgidir kendimi bildiğim, onunla başladım
Elyazın mı, adresin mi, resimlerin mi
Sen mi ömrün mü
Çıkardım onları şimdi sakladığım yerden
Kıyameti göğü kışı akşam sözlerini
Sevgiyi yaktım.

      KESTİM KARA SAÇLARIMI

Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi
Bir şeycik olmadı deneyin lütfen
Aydınlığım deliyim rüzgarlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum.”




14 Ekim 2022 Cuma

 

PİNHAN – MEYHANE

Elif Şafak

    Meyhane her derde devadır; insan içince evdeki çopur karıyı sütlaç görürmüş.

Müşterilere gelince onlar da meyhanedeki edep ve terbiye kaidelerine sonuna kadar riayet etmeliydiler. Bişhasa meyin çiğliğin kılıfı değil, muhabbetin muhatabı 0lduğunu idrak etmeliydiler. Kendileri gibi nice insanı, nice hallerde gören, görüp de her daim müsamaha gösteren meyhane duvarlarına kulak vermeliydiler. Hal böyle olunca da rindane, edibane sohbet etmek dururken, kendinden başkasını dinlemeyip de muhabbete taş koyanın, içip içip de per-i peyker oğlanlara harfendazlık edenin, yahut heyheylenip de kimi dişine göre bulduysa ona sataşmaya kalkanın yeri burası değildi.


    Hem müşteriler, hem hizmet eden oğlanlar, işte bu şaşmaz kurallara itaat ederlerdi Nasıl ki sesiziatın çiftesi pek olursa o derece müleyim olan  bir kere küplere bindi mi, o küplerden kolay kolay inmediği, hiddetle perdelenen gözleri hiçbir şey görmediğinden önüne geleni billur şişe gibi çatır çatır kırmak suretiyle unufak ettiği tecrübeyle sabitti.

(...) Meyhaneci Manol orta kandili yakıncaya değin hemen herkes çakırkeyf olmuştu. Dört bir taraftan yükselen içki şarkıları kah küfürlere, kah hıçkırıklara, kah kahkahalara karışıyordu. Herkes birbirine bir şeyler anlatırken, kimsenin kimseyi dinlediği yoktu.

Ötede bir mest-i müdam başını yukarı kaldırmış; sanki içki, duman, küfür ve nağme dolu meyhane havasını değil de, yıldızları seyreder gibi yukarı bakmaktaydı. Herkes onun nereye baktığını görüyor, ama ne gördüğünü kestiremiyordu. Gene de her ne ise gördüğü muhakkak ki güzel Bir şey olmalıydı. Yüzüne yayılıveren gülümseme bunu ispat ediyordu.


    Meyhanede demlenenlerin ortak kanaati derd-i hicrana deva bulunmadığıydı. Madem ki devası yoktu bu illetin, demlenmeye devam edip gam-ı kederi feremuş etmekten, şu fani dünyadan kam almaktan başka tutar yol olmadığı aşikardı. Aşikardı aşikar olmasına da, Ramazan-ı Şerif de yaklaşmaktaydı. Belki de bu sebepten ötürü, şu sayılı günlerde ne kadar çok içersek kardır fikrinden yola çıkarak mütemadiyen içmekte; ve boşalan her kadehi gül renkli şarapla doldurmak için azami çaba sarfeden sakileri kan ter içinde bırakmaktaydılar.


    En nihayetinde meyhaneci Manol kapının üstündeki çıngırağı çaldı.Sanki bunu gönülsüzce, hatta bir mecburiyetten ötürü yapar gibi bir hali vardı. Böyle yapmasa misafirlerine ayıp edeceğini, onları kovar gibi olacağını ve gönül kıracağını düşünüyordu. Oysa onun nazarında meyhanede gönül kırılmaz gönü yapılırdı.

Çıngırak tek başına çalıyordu sanki.

Çalıyor ve buyuruyordu.

MEZELER

Çiroz, piyaz, muska böreği, bumbar, Çerkez tavuğu, kelle gömü pastırma ,topatan kavunu, tatlı soğan garnili torik lakerdası, balık pastırması

13 Ekim 2022 Perşembe

 

FRİDA KAHLO : ACI VE SANAT DOLU BİR HAYAT


   Yüzü hemen her yere resmedilen ikonik bir kahramandan söz edeceğiz. Acı dolu ve çalkantılı yaşamı, politik görüşleri ve kendine has fiziksel özellikleri ile tanınan Meksikalı ressam Frida Kahlo sadece tablolarıyla değil yaşam hikayesi ile de sanatseverlerin ilgisini çekiyor. 6 Temmuz 1907 yılında Meksiko’nun güneyindeki Coyoacán'da dünyaya gelen ressam Kahlo, doğum tarihini Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Haziran 1910 tarihi olarak benimsemiştir.


    Yaşamı talihsizliklerle doludur Frida Kahlo’nun. Bunlardan ilki henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felcidir. Bu felç sonucu bir bacağı sakat kalan Frida’ya “Tahta bacak Frida” denmesinin sebebi de budur. Ama bunu dert etmeyen özgür ruhlu ve kendisiyle barışık bir karaktere sahip olan Frida dönemin en iyi okullarından birisi olan Ulusal Hazırlık Okulu’nda tahsil görür. Sanata, felsefeye ve edebiyata olan ilgi ve sevgisini bu okulda daha da perçinler.


    Ressam, felsefe alanında yine dönemin en önemli isimleri Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda, Alfonso Villa ile okul arkadaşı olmuştur. Anarşist bir ruha sahip olan Frida okulda da anarşist bir edebiyat grubuna dahil olarak karakterinin güçlü ve belirgin hatlarını örmeye başlamıştır. Talihsizliklerin peşini bırakmadığı Frida 17 Eylül 1925 tarihinde henüz 18 yaşında iken korkunç bir trafik kazası geçirir.

    Okuldan eve dönerken bindiği otobüs tramvayla çarpışır ve bir demir çubuk Frida’nın kalçasından girerek leğen kemiğinden çıkar. Kaza sonrası hayatı zorlu bir tedavi süreci ile karanlık ve ıstırap dolu bir yola girer. Bundan sonra artık sağ bacağı ve omurgasında dayanılmaz ağrı ve acılarla yaşamak zorundadır. Çocuk felci yüzünden zaten sakat olan bacağı 1954 yılında kangren yüzünden kesilir. Tam 32 ameliyat geçiren Frida’nın sadece bedeni değil ruhu da ağır tahrip görür.

     Geçirdiği korkunç kazadan bir ay sonra hastaneden çıkan genç ressam sıkıntılarını unutmak ve acılarını bir nebze olsa da dindirebilmek için resim yapmaya başlar. Yattığı yerden tavandaki aynasına bakarak otoportreler çizen Frida kendini resmederek mutlu olur. İlk otoportresi 1926 yılında tuvale döktüğü "Kadife Elbiseli Otoportre"dir.

    Frida Kahlo 1927 yılında yeniden yürümeye başlar ve hem sanat hem de politika çevreleri ile yakınlaşır. Kübalı komünist siyasetçi Julia Antonio ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti ile yakın bir arkadaşlık bağı kurar ve birlikte pek çok siyasi platformlarda bulunurlar. Frida Kahlo 1929 yılında Meksika Komünist Partisi’ne üye olur. 


                                                   Diego Rivera

    Eşinin sadakatsizliklerine katlanamayan Frida çareyi ayrılmakta bulur ve 1939 yılında Diego Rivera ile boşanırlar. Fakat bir yıl sonra yeniden evlenirler ve Frida için çok özel bir ev olan Mavi Ev’e yerleşirler. Bu arada evliyken Rus devrimi denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Lev Troçki ile bir ilişki yaşayan Frida, Troçki’nin eşinin bu ilişkiden haberdar olmasıyla ondan ayrılır. Bu sırada Frida’nın sağlığı da bozulmaktadır.

                                                      Troçki

    Özellikle onu yıllardır terk etmeyen ağrıları dayanılmaz bir hal almıştır. O ise bu acıları fırçalar ve boyalarla dindirmek istercesine adeta nefes almadan resim yapar. Kendi ülkesi dışında ABD ve Fransa’da da sergiler açan Frida asıl ününü 1938’de New York’ta açtığı sergi sayesinde kazanır.1943'te La Esmeralda ismindeki bir sanat okulunda eğitmen olarak ders vermeye başlayan ressam bu görevi on yıl boyunca sürdürür. Onun öğrencilerine “Los Fridos"  yani Frida öğrencileri denildi.

     1948 yılında Meksika Komünist Partisi'ne yeniden katılan Frida 1950’de omurgasında iyice belirgin hale gelen problemler nedeniyle hastaneye kaldırılır ve neredeyse bir seneye yakın hastanede tedavi görür. Nisan 1953’de Mexico City’de bir kişisel sergi açan Frida’nın sevinci üç ay sonra Temmuz’da sağ bacağının kesilmesiyle gölgelenir ve tüm yaşama sevinci ağır bir darbe alır.

     Frida Kahlo’nun yaşamı boyunca çektiği fiziksel ve ruhsal acılar akciğer embolisi teşhisi ile doruğa çıkar. Hayatı acı ve hüzünlerle örülmüş olan bu sıra dışı ressam 13 Temmuz 1954’te yaşam sahnesine veda eder. Öldüğünde 47 yaşında olan Frida Kahlo kısacık yaşamına acıyı, hüznü, aşkı, heyecanı ve pek çok eseri sığdırır. Frida Kahlo’nun cenazesi yakıldı ve külleri ise çok sevdiği Mavi Ev’de saklanıyor. 





 





 


12 Ekim 2022 Çarşamba

BENİM İNSANLARI KAVGAYA,

İSYANA ÇAĞIRAN SESİM


HOŞGELDİN!


Hasan Gürkan


    Merhaba,

    Yüreğim bayram yeri gibi. Atlıkarıncalar, rengârenk

macunlar, başı bulutlarda balonlarla, çocuklara sevincin taze

sabah somununu üleştiriyor.

    Merhaba,

    Yüreğim Yıldız Parkı’nda bahar. Oturmuş hanımelileri, karanfiller,

kasımpatılar kokan tavşan kanı bir çayın keyfini çıkarıyor.

Fal bakan  bütün Çingenler güzel.



    Merhaba,

   Yüreğim kabına sığmayan haşarı bir velet. Elinde sapan, komşu

evlerin camlarını indiriyor.

    Merhaba,

   Yüreğim gözü kara bir militan. Tandoğan Meydanı’nda ‘göğü fethe

 kalkan’ arkadaşlarla birlikte ışıklı bir geleceğin kapısını

yumrukluyor.

    Merhaba,

   Yüreğim malumatfuruş bir âlim. Kalem değmedik kelimelerden hiç

bilinmeyen bir sevda dilinin gergefini işliyor.

    Merhaba,

   Yüzüne çaresizliğin gölgesi düşmüş, öyle olmaz!

Acılar sesini kuşatmış, öyle olmaz! Gözlerindeki pırıltı üşümüş, öyle

olmaz! Sen benim için Saman Sarısı’nın büyülü dünyasısın.

Bana yakışıyorsun. Seni iç dünyamı çiçeklere gark eden türküler

gibi, ustalarını kıskandığım berceste mısralar gibi, güneşle yıkanmış

çocuk kahkahaları gibi seviyorum.

    En beklenmedik zamanlarda efelenmenin yalazı şavkıyan 

bakışların,  sesinin Piaf buğusu, Kafkasyalı gümüş yüzüğün,

sağnak sonrası açan yaz güneşlerinin ferahlığı,

    Benim insanları kavgaya, isyana çağıran sesim, hoş geldin.







10 Ekim 2022 Pazartesi

 

MAHUR BESTE MÜJGAN

Atilla İlhan

    Attilâ İlhan, 1973 yılında çıkardığı Tutuklunun Günlüğü adlı şiir kitabında İncesaz başlıklı bölümde başlığını çeşitli makamlardan alan şiirlere yer vermiştir. Ferâhfezâ, Nihâvent, Muhayyer, Sabâ ve Sultan-ı Yegâh’ın yanı sıra Mahûr adlı şiiri de bu bölümde yer almaktadır.

    Farsça kökenli olan “mahûr” sözcüğü Klasik Türk müziğinde bir makamdır. Yine Farsça kökenli olan Müjgân sözcüğü de bilindiği üzere bir kadın ismi olup, “kirpik” anlamına gelmektedir.

                                                   Denizler

     İlhan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asılarak idam edildiğini öğrendiği 6 Mayıs 1972 günü sabahı İzmir’de vapurda iken bu şiiri kaleme almıştır. Çoğu kişinin bir kadın olarak düşündüğü Müjgân ismi aslında Attilâ İlhan’ın kirpikleridir. Attilâ İlhan’ın “müjganla ağlaşmak”la kastı idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın arkasında döktüğü gözyaşlarıydı. Müjgân Attila İlhan’ın kirpiklerini, güneşten ışık yontan sert adamlar ise Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı yansıtmaktadır. Böylelikle Attilâ İlhan “Mahûr” başlıklı şiirinde yaptığı birçok atıfla “tevriye” sanatını icra etmiştir.

Attilâ İlhan, Tutuklunun Günlüğü adlı şiir kitabında yer alan “Meraklısı İçin Notlar” başlıklı bölümde “İncesaz” şiirleri hakkında şu ifadeleri kullanmıştı:

“…12 mart sonrasının bunalımlı günleriydi, onun için de şiirlerin bütününe hem o bunalımın karamsarlığı, hem de o ara günlük bir gerçek halinde duyulan ölüm düşüncesi egemen oldu. Türk müsikisi makamlarından en çok sevdiklerimin, biraz da ritimlerinden esinlenerek yazılmış şiirlerdir. içerikleri bir yandan kişisel diyalektiğin getirdiği çelişkileri, bir yandan geleneksel şarkı düzeninin rindliğini, bir yandan da çağdaş – o günler için belki de hatta güncel – sorunların heyecan ve üzüntülerini kapsar. “

12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Denizlere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı. Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra. Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.” Diye anlatıyor kendisi şiirinin yazılışını.

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı...”

KARANLIK YILLARIN İÇİNDEN AYDINLIK ÇALAN YILDIZLAR

Ölümün karşısında bile aydınlıkları, kararlılıkları ve cesaretleri karartılamadı onların. Deniz ve yoldaşları karanlık yılların içinde aydınlık saçan yıldızlar gibiydiler. Gecelerin içinde ışıkları hala sönmeyen ve sönmeyecek yıldızlar. Hayata veda edişlerinin ardından kırk sekiz yıl geçmesine rağmen hala gelecek nesillerin yolunu aydınlatmaya devam ediyorlar.

Düşledikleri memleket uğruna ölümü göze alacak kadar inançlı ve korkusuzlardı. Yaşatma, hep birlikte yaşama arzularıyla, öfke ve umutları ile çelikleşen yürekleriyle birlikte gençliğin talep ve ihtiyaçları önceliğinde parasız, demokratik ve bilimsel bir eğitim için, bağımsızlık için, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir toplum için ölüme dahi göğüs gererek mücadele yollarında kararlılıkla yürüdüler.

                                                   6. Filo Protestoları

        6.Filoda görevli Amerikan askerlerine, emperyalizme karşı tutum alarak ve peşlerinde İstanbul gençliğini sürükleyerek kitlesel yapılan eylemlerin olduğu ve sonucunda Amerikan askerlerinin denize döküldüğü 6.Filo Eylemleri bizler için güzel bir örnektir. Yolumuzu aydınlatan yıldızlardan meşaleyi devralmalıyız. Bir Deniz olmalı, Yusuf olmalı, Hüseyin olmalıyız.

Mahur

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara

Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara

Geceler uzar hazırlık sonbahara





29 Eylül 2022 Perşembe

 

HELA DUVARI EDEBİYATI

Derleme


-Osuruk kıçı konuşturmaya çalışmanın, başarısız bir

denemesidir.

nsan istediği kadar dönebilir, fakat kıçı hep arkada kalır.

-Bunca içine ettiğimiz dünyanın, neden Sifonu yok?

-Paranın üstü kalsın, sağ ve sol yanlarını getir.

-İçerken araba kullanmayın, Bir yere çarparsanız biranız

dökülür

-Babama değerimi sordum: dünyalar kadar, dedi.
Dünyanın değerini sordum: beş para etmez, dedi.

-Üremeyi açıklayınız: anne ve babanın gece yaptığı işe

üreme denir


-Amerika 5000 kilometreden Irak'ı vuruyor.Sen 25 cm'lik

deliği bulamıyon.

-Yalnızca helaları değil, birbirimizi de bulmak istediğimiz

gibi bırakalım.

-Sıçtı cafer bez getir, eğlendirme tez getir.

-Bahri gönlüm sana düştü lappadak/ öpsem seni manda

göle sıçar gibi şappadak

-Fıstık, yağlı çıralar gibi yanarım senin için





-

28 Eylül 2022 Çarşamba

 

VESİLE'NİN ÇARESİZLİĞİ

"Ne dediği anlaşılamayan halk, Kürtler."

Yusuf Nazım

                                             Yusuf Nazım

Vesile henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum bir şekilde öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu...

İçinde, odunların çıtır çıtır yandığı kuzine bir soba. Onu, işte bu sobanın ısıttığı evin büyük odasında, oturduğu yer minderinde, bir o yana bir bu yana sallanırken anımsıyorum. Kendisini böylesine mest eden şeyin, transistörlü eski ahşap radyomuzdan odaya yayılan Erivan Radyosu'nun iç yakan ezgileri olduğunu çok sonraları anlayacaktım.

Babaannem, gelin geldiği Türk evinde, uzak kaldığı kendi dili ve köklerine olan hasretini radyodaki Kürtçe ve Ermenice ağıtların ezgilerini dinleyerek gidermeye çalışıyordu.

Çocukken çoğu şeyin farkında değildik. Güzel arkadaşlıkların temelinin atıldığı bir zamandı liseli yıllarımız.

Henüz farklılıklarımızı da keşfetmemiştik. Ya da başkaları bize bunu öğretmemişti.

Okulda yeni öğrenmeye başladığımız İngilizce dışında, bazı arkadaşlarımın, anlamadığım farklı bir dilden konuştuklarını fark ettiğim dönem, işte bu dönemdi.

Kürtlerle bu liseli yıllarda tanıştım. Arkadaş canlısı, nedense biraz ezik, yaşları geç, hatta bir kısmı evliydiler. Çocukları bile vardı. Öğrenciyken evlilik, yasal olarak mümkün olmadığından okula geldiklerinde yüzüklerini çıkarırlardı. Ben onlara güzel Türkçe yazmayı, onlar da bana Kürtçe sözcüklerle kısa cümleler öğretirlerdi.

Aralarında Kütçe konuştuklarında, hocalardan hep uyarı alırlardı. Resmi erkana dair nedense hep belli belirsiz bir ürkeklik, bir korku duyarlardı.

Yıllar sonra, deniz kenarındaki arabamızda müzik dinlerken yaşadığım ve hafızamın derinliklerinde keskin bir bıçak gibi taşıdığım o küçük anı birçok şeyi anlamama yetmişti.

Otomobilimizden yükselen Kürtçe ağıtların sesini, yaklaşan polis otosunu gördüğünde, aceleyle teybi kapatarak kısan arkadaşımın yüzündeki tedirginlikti beni buna ikna eden.

Kimbilir, bu civanmert yüreklerde birikmiş, kimselere itiraf edemedikleri nice anıları vardı onların. O gün, arkadaşımın yüzündeki korkuyla karışık endişe dalgasını sessizce izleyen gözlerim, suskun bir ölü gibi önüme düştüğünde anlamıştım bunu.

"Dağ Türkü"

Arkadaşlığın ne ırkı olurdu, ne teninin rengi, ne dili, ne de inancı. Hiçbir şey bozamazdı, henüz para ve mülkiyet dünyasıyla tanışmamış dostlukları, arkadaşlıkları. Her ne kadar yıllarca, tek bir ırk ve ulus kavramı üzerinden gurur duymamız öğretilse de bizlere, yine de arkadaşlık başkaydı işte.

12 Eylül 1980'de, televizyonlardan onların Kürt değil, "kırt" olduklarını öğrendiğimde hiç şaşırmadım.

                                         Cuntacı faşistler

700 bin kişilik orduyu yöneten ve sonradan bir ülkenin kaderini belirleyecek olan en rütbeli generalin ağzından duyuyordum bunu; dağlarda karda ayakları "kart, kurt" diye ses çıkaran Dağ Türkleriymiş meğer benim arkadaşlarım.

Adı "Dağ Türkü"ne çıkan arkadaşlarımın o masum çaresizliğine olan sempatim sonraki yıllarda da devam etti.

12 Eylül'ün sonraki aylarında Adıyaman'ın bir dağ köyünde öğretmenlik yapan ablama giderken beni yolda karşılayan köy azası Şeyho, bu sempatinin belki de doruk noktasıydı.


Toprağı erozyona uğramış taşlı köy yolunda, ince, uzun boyu ve siyah şalvarı içinde, otuz iki dişiyle yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan bir insandı Şeyho.


Ellerini, önünde mahcup bir edayla kavuşturmuş, bendenizin karşısında boynunu kırmış, sevecenlik dolu ışıl ışıl gözleriyle köylerine hoşgeldin diyordu. Kuş kurban olur gibi bir hali vardı; sanırsın 18 yaşında toy bir delikanlıyı değil, sanki bir kralı, şahı karşılıyordu Şeyho.

Onun, o masum saflığının sadece ona özgü değil, aslında köyün tüm halkına ait olduğunu gecikmeden öğrenecektim.

Köylerden zoraki silah toplayan 12 Eylül cuntasının estirdiği korku fırtınası tanığımdı; giderek kendi köylerine yaklaşan askerlerin "silah teslim edin" talebine köylüler ne yanıt vereceklerini tartışıyorlardı.

Eski çakaralmaz silahlarını, dede yadigarı tüfekleri ve Rus beşlilerini, köy muhtarı ve ihtiyar heyetiyle birlikte okul öğretmenin evinde yaptıkları toplantıda, öğretmene de danışarak karar vermeyi sağlayan arka planı olmayan bir saflıktı bu.

Ankara'ya döndüğümde, haber ardımdan tez gelmişti; yeşil kasırga ablamların köye ulaştığında, teslim edilen onca çakaralmaz silah, eski tabanca ve tüfek ikna edememişti askerleri.

Gülerken 32 dişiyle birden gülen, o en sevimli haliyle sempati dünyamın doruğunda yer alan köy azası Şeyho, götürüldüğü karakolda kolu ve bacağı kırılmış olarak köylülere teslim edilecek

                      Vesile

2012 yılı mayıs ayında, bir belgesel filmin çekimleri için gittiğimiz Diyarbakır'da, yolumuz bir dağ köyüne düşmüştü.

Film ekibinin çekimler için köy içine indiği bir sırada, konuk olduğumuz tek odalı, yoksul Kürt evinde 13 yaşındaki Vesile'yle yalnız kalmıştım.

Üçü genetik bir hastalığa sahip, yedi çocuklu ailenin en büyüğüydü Vesile. Onunla, duvarları badanasız o küçük odanın ıssızlığında aramızda geçen iletişim, göğsümü tutuşturacak denli bir ateşin bütün bedenimi sarması gibiydi.

3. sınıfa gittiğini öğrendiğim Vesile'yle diyaloğumu duvardaki takvimin yazısı üzerinden kurmaya çalışmıştım. On üç yaşındaki bir kız çocuğunun, beyaz bir duvar önünde birkaç kelimeden mürekkep basit bir cümleyi okuyabilmek için, ıkına sıkıla çaresizce kıvrandığını görmemle buruk bir hezimete dönüşmüştü çabam.

Kendisiyle iletişim kurmanın eğlenceli ve basit bir yolu olarak gördüğüm o birkaç kelimeyi okutmak, Vesile'ye ayaküstü bir işkence gibi gelmişti.

Kalbi buruk Vesile'nin kızaran yanaklarındaki mahcubiyeti oracıkta görmezden gelmiş ve onun masum çaresizliğini bir bıçak yarası gibi göğsüme gömmüştüm.

Sonradan öğrenecektim; onun ilkokula başlarken Kürtçeden başka bir dil bilmediğini; sesleri bir uğultu gibi kulaklarına çarpan ve ne dediğini anlamadığı öğretmeninin Türkçe dışında konuşmayı yasak ettiğini.

Vesile, henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum bir şekilde, başka ve yabancı bir dile mahkum kalarak öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu duvardaki takvim yaprağını.

Geçenlerde aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu'nun da bulunduğu 19'u tutuklu 27 kişinin yargılandığı 'KCK' davasında savunmalar alındı. Mahkeme heyeti, Türkiye'nin kurucu antlaşması Lozan'ı da (Madde. 39) çiğnemek pahasına, sanıkların Kürtçe yaptıkları savunmalar için "ne dedikleri anlaşılamamıştır" diyerek "kaçma şüphesi" gerekçesiyle tutukluluklarının devamına hükmetti.

Tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş köklü bir devlet geleneğinin 21. yüzyılda sergilediği bu arkaik tutumun trajikomik hikayesinin özeti... Devasa bir imparatorluktan hayatta kalmaya çabalayan bir ulus devlete geçiş travması; askeri cuntalarla beslenmiş bir rejim, ötekileri yok saymayı büyüklük, otuz yıldır akan kanı olağan gösterme çabasında bir zihniyet...

Bir büyük sonsuzluk içerisinde, giderek soğumakta ve küçülmekte dünyamız. Biz görür müyüz, bilmem. İşte böyle bir yeryüzünün kaynaklarını adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşmasını bilecek kadar gelişmiş ve gerçekten uygar olan ileri bir kuşağın çocukları eminim görecektir.

Milyonlarca yıl öncesini bugünden araştıran sosyal antropoloji, gelecekte insanın insana hükmetmeden yaşayacağı bir dünyanın da bilimi olmaya devam edecektir. Ve işte, o günden geriye doğru baktığımızda, milyonlarca yıl öncesine varmadan önceki zaman çizelgesinin, 2012 yılını işaret eden noktasında tarih kitapları belki de şöyle yazacaktır:

"Ne dediği anlaşılamayan halk, Kürtler." (YN/YY)

Yusuf Nazım

Bilişim mühendisi, yazar. 1992 yılından itibaren Yusuf Nazım adıyla Özgür Gündem, Özgür Ülke, Emek, Evrensel, Birgün, Cumhuriyet ve Radikal, T24 gazeteleri’nde yazıları; Evrensel Kültür ve İnsancıl Dergilerinde öykü ve denemeleri yayımlandı. Kızak öykü kitabı 2012’de okuyucuyla buluştu. Leyla’yı Beklerken ikinci öykü kitabı baskıya hazırlanıyor. @yusufnazim