17 Aralık 2021 Cuma

 

NAZIM HİKMET-AHMET ARİF

ARAGON: BERCESTE MISRALAR


Nazım Hikmet:

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı

yoktu tüy gibiydi diyemem/tüyün de ağırlığı var/

ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı”

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

Ahmet Arif:

Bunlar, Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,/Aşımıza, ekmeğimize/Göz koyanlardır,
Tanı bunları, Tanı da büyü...”

"Hasretinden prangalar eskittim. /Saçlarına kan gülleri

takayım /Bir o yana Bir bu yana...”

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz /Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil /Domdom kurşunu /Paramparça

ağzımdaki”

Aragon:

Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

15 Aralık 2021 Çarşamba

 

       İKİ KADIN

             Elif Şafak


Anlatacaklarım tamamen kurgusal...Ama her kurgu gibi bu da gerçek hayattan izler taşımakta. İki kadın var gözümün önünde. Aşağı yukarı aynı yaştalar. Diyelim ki biri kot pantolon giyiyor, üzerinde rahat bir tişört; omuzlarına bırakmış kumral saçlarını. Diyelim ki öbürünün üzerinde uzunca bir elbise var, kenarları çiçekli; siyah saçlarını at kuyruğu yapmış.


Kıyafetlerin hiçbir ehemmiyeti yok. Karşı kaldırımlardan bakıyorlar birbirlerine; saklamaya gerek duymadıkları bir hınç, hatta nefretle ; katı çehreler, soğuk gözlerle. Aralarında koskoca bir uçurum, fersah fersah mesafe. İki zıt idrak, başka dünyalardan gelmekteler. İkisi de bu memleketin vatandaşları oldukları halde.

Kadınlardan pantolon giyeninin elinde bir pankart var. Kendisi hazırlamış bir gece evvel. Herkes uyuduktan sonra, tek başına oturup mutfak masasında, keçeli kalemlerle üzerinden geçmiş önceden yazdığı harflerin: “Şiddete hayır!”

Sabah erkenden kalkmış gelmiş. Bu davanın seyrinin tüm ülkeyi ilgilendirmesi gerektiğine inandığından burada. Şimdi diğer kadından gözlerini ayırmadan sıkıca tutuyor pankartını. Yanı başındaki arkadaşını dürtüyor usulca: “Şuna bak, hiç mi sızlamıyor vicdanı. Geçmiş oradan bize laf atıyor.”

Bu arada diğer kaldırımdaki elbiseli kadın dişlerini sıkarak süzüyor hemcinsini. Onun nazarında hiçbir şey ifade etmiyor pankartta yazılı kelimeler. Düşman gibi görüyor berikini.a Yanındaki akrabasına dönüyor bir ara. “ Şunlara bak hele, sanki onlara kaldı bu dava. Ne işleri var bu feministlerin burada? Onlar mı tecavüze uğradı?” diyor.

Mahkeme önünde iki kadın. İki apayrı zihniyet. Aralarında kapanmayan ve belki de kapanmayacak bir boşluk

* * *

Birkaç sene önceydi. Sakarya Kadın Platformu üyeleri çeşitli kadın dernekleri, tüm Türkiye'nin önem verdiği bir davada, taciz ve tecavüze maruz kalan Ö.C.'ye destek olmak amacıyla mahkeme önündeydiler. Bazılarının ellerinde pankartlar vardı; zihinlerinde cevabını bulmamış sorular. Davada ismi geçen 34 sanığın ykınları da oradaydı ne yazık ki, bunların bir kısmı aktivist kadınlara sözlü sataşmalarda bulundular. Sataşanlar arasında kadınlar da vardı. Tecavüz sanıklarının ablaları, kız kardeşleri, kızları, anneleri, belki de eşleri...Bu kadınların elbette hepsi değil ama düşündürücü bir kesimi otomatik olarak sanıkların tarafını tutarak, onları haklı çıkarmak uğruna mağduru karalamakta beis görmüyordu. Keza mağdurdan yana tavır alanlara tepki gösteriyordu: “Rızasıyla olmuş, size ne oluyor ki?”


Rızasıyla olmuş dedikleri kız çocuğu henüz 14 yaşında! Yetişkinliğe geçmemiş daha. Beri tarafta 34 kişi. En ufak bir dedikodunun bile kadınların hayatını karartmaya yettiği, durmadan namus cinayetlerinin işlendiği, “erkeğin elinin kiri, kadının namusu” gibi adaletsiz bir ayrımın hala geçerli addedildiği bir toplumda Ö.C'nin yaşadıklarını tasavvur edebiliyorlar mı acaba?

Uğradığı haksızlığı dile getirirken bile, mağdur değil, suçlu gibi gösterilmekte. Duruşmaya gelmedi, ancak anne ve babası oradaydı. Kadın derneklerine sataşanlar muhtemelen onlara da sataştı.

Türkiye'de kadına yönelik şiddet, endişe verici boyutlarda yaşanmakta. Bu hakikati görmemek deve kuşu gibi başımızı kuma gömmekten başka işe yaramıyacak. O günlerde kadın gazetecilerin imzaladıkları bildiriyi önemli buluyorum. Gönül isterdiki daha geniş bir formda kadınlar söz ve vicdan birliğine varsın. Her görüşten, her kesimden kadın gazeteci, müzisyen, akademisyen, yazar, mimar, doktor, öğretmen, iş kadını, ev kadını bir yürek olsun.

Mağdurların değil suçluların yargılanmasını istiyoruz. Takipçisi olmalıyız bu ve benzeri davaların. Ö.Ç'nin yaşadıklarını, “Rızasıyla oldu” diye geçiştirmek ne vicdana sığar ne insanlığa.

Öte yandan, tecvüz sanılarının yakını kadınların hikayeleri de anlatılmalı. Nasıl bir şey tecavüz sanığı bir babanın kızı olmak, böyle bir adamın kız kardeşi, ablası, hatta eşi olmak? Karşıt kaldırımlardaki o iki kadın, bir gün konuşurlar mı dersiniz?

SANMA Kİ YLNIZSIN, Elif Şafak, Doğan Kitap

14 Aralık 2021 Salı

DANİMARKA EDEBİYATI*

Hüseyin Duygu


SUNUŞ

Son 20 yıldır Danimarkalı ve Türk şairlerin katılımıyla Kopenhag'da ve Türkiye'de her yıl Danca-Türkçe şiir akşamları düzenlenmesine öncülük ettim. Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Dursun Akçam, Osman Bolulu, Erdal Atabek, Kemal özer gibi yazarlarla Kopenhag'da edebiyat sohbetleri yaptık. Can Yücel, Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu, Kemal Özer, Sezai Sarıoğlu, Özkan Mert, A. Kadir Bilgin, Aynur Uluç gibi şairleri Kopenhag Şiir Akşamlarında dinledik. Bu etkinliklerin sağladığı atmosfer sayesinde Nazım Hikmet, Orhan Veli Kanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Kemal Özer ve Yunus Emre, Mevlana Celâlettin-i Rumi gibi şairlerimizin şiirlerini Danca diline kitap olarak kazandırdık. Danimarka'da 36 yıldır yaşıyorum ve orada yüksek eğitim aldım. Danimarka ve Türkiye PEN üyesiyim ve çok sayıda Danimarkalı yazarı şahsen tanıyorum. Danimarka edebiyatı hakkındaki bugüne kadar edindiğim bilgimi sizinle paylaşmak istiyorum.


Vikingler yaklaşık bin yüzyıl önce Finlandiya ve Rusya üzerinden İstanbul'a gelmiş, bu kente Miklagaard (Büyük Çiftlik) adını vermişti. Danimarka ve Anadolu arasında bilinen en eski ilişki budur. Küçük Deniz Kızı, Çirkin Ördek Yavrusu, Uçan Bavul gibi severek okuduğumuz masalların yazarı dünyaca ünlü yazarı Hans Christian Andersen 1841 yılında İstanbul'a gelir ve bu gezisini ayrıntılı bir şekilde Bir Şairin Çarşısı adlı kitabında anlatır.


HanAndersens Christian 

Buraya kadar kitaptan alıntı


Yazar bundan sonra Danimarka Edebiyatı'nın gelişimi ve önemli temsilcilerini anlatıyor:



Absalon, Anders Sörensel vedel, Thomas Kingo, Ludvig Holberg, Johan Herman Wessel, Hans Adolf Brorson, Ambrosius Stub, Johannes Ewald, Jens Beggesen,

Adam Ochlenschlaeger, B. S. İngemann, N. F. Grundtvig, Martin Möller, Steen Steensen Blicher, Johan Ludvig Heiberg, Chiristen Kold, Meir Aron Goldschmidt, Hans Egede Schak, Sören Kierkegaard

Hüseyin Duygu bu tanıtımdan sonra Danimarkalı ünlü yazarları fotoğrafları, biyografileri, eserleri ile tanıtıyor.


                                       Henrık Norbrant

Hans Chırıstıan Andersen – Karen Blıxen – Hans Kırk – Hans Scherfıg - Carl Scharnberg – Halfdan Rasmussen – Benny Andersen – Erık Stınus – Inger Chrıstensen – Peter Paulsen – Henrık Norbrandt – Nıels Hav – Pıa Tafdrup -Thomas Boberg – Nına Malinovskı – Ursula Andkjaer Olsen

                                        Cevdet Kocaman


Kitabın son bölümünde Resam Cevdet Kocaman'ın güzel tablolarının fotoğrafları var.




* Danimarka Edebiyatı, Hüseyin Duygu,Şiirden Yayıncılık, İnceleme



 

11 Aralık 2021 Cumartesi

BAYLAN

Yılmaz Özdil 18 Haziran 2016

İstanbul tarihinin efsane pastanesi “Baylan”ın sahibi “Bay Harry Lenas” geçtiğimiz günlerde vefat etti. Bu güzel insanı daha yakından tanımamız, İstanbul ve ülkemiz tarihindeki önemini anlayabilmemiz için fotoğrafları Yılmaz Özdil’in yazısı ile paylaşıyorum: Bay Harry: Güzel bir kış akşamı, İzmir’den misafirlerim var, Nevizade’yi özlemişler, Yakup’ta kadehin dibine vuruyoruz… Yan masada altı beyefendi oturuyor, takım elbise, kravat, hani artık ender rastlanan “İstanbul beyefendisi” derler ya, kibar, görgülü, işte onlardan, en genci 80 yaşında, ufak ufak demleniyorlar. Kulak misafiri oluyoruz, kıkır kıkır sohbet ediyorlar.

Harry Lenas

Şahane bir ekip yani. Dayanamadık sorduk… Meğer delikanlılıktan beri arkadaşlarmış, haftada bir filan düzenli olarak buluşup, adabıyla parlatıyorlarmış… Allah herkese sizin gibi arkadaşlık, hepimize bu yaşta fava-rakı ihsan eylesin dedik. * Gülümsedi her zamanki gibi, aldı kadehini, kalktı yerinden, bizim masamızı şereflendirdi, bir duble de sizinle arkadaşlık edelim dedi.

Bay Harry’di. Babası 1919’da Arnavutluk’tan İstanbul’a göçetmiş, bu topraklardaki ilk çikolata imalathanesini kuran Fransız Moulatier’nin yanında çıraklık yapmış, 1923’te, İstiklal Caddesi’nde ilk pastanesini açmıştı. Cumhuriyet’le yaşıt olan bu pastanenin ismi, Loryan’dı… Fransızca “şark” anlamına gelen l’Orient kelimesinin okunuşuydu. * 1934’te yasa çıktı, yabancı isimlerin Türkçeleştirilmesi gerekiyordu.


Mareşal Fevzi Çakmak’ın damadı, sanat tarihi profesörü Burhan Toprak, Loryan’ın müdavimlerindendi. Ona danıştılar. “Baylan ismini koyun” dedi. Çağatay Türkçesi’nde “kusursuzluk, mükemmellik” anlamına geliyordu. Şark, mükemmel oldu, Loryan, Baylan oldu. Bay Harry, babasının pastanesinde çıraklık yaptı, liseden sonra Viyana’ya, pastacılık okulu Zuckerbaecker Schule’ ye gitti, oradan diplomayı aldı, İsviçre’ye geçti, uluslararası Richmont Fachshule’de çikolata eğitimi aldı, Mövenpick’te çalıştı, Almanya’ya geçti, Solingen Grafrath’ta gıda sanayi okulunda şekerleme eğitimi aldı.

1953’te yurda döndü. Türkiye’nin “ilk mektepli pastacısı”ydı.

İlk’lerine başladı… Türkiye’yi espresso’yla tanıştırdı. İlk cappuccino’yu o tattırdı. İlk milkshake’i o çalkaladı. İlk tiramisu’yu o yaptı. İlk İtalyan dondurmasını… İlk İskandinav kanepelerini… İlk krokanlı çikolatayı o servis etti. İlk madlenleri o üretti. Pandispanyayı ilk o kullandı. İstanbul efsanesi “kup griye”yi icat etti. Vitrinini kalplerle süsleyip, Sevgililer Günü’nü ilk tanıtan o oldu. Çikolata üzerine yazıyı, ilk o yazdı. Yazı’nın merkezi oldu…

Attila İlhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya, Orhan Kemal, Haldun Taner, Peyami Safa, Asım Bezirci, Behçet Necatigil, Ferit Edgü, Ahmet Oktay, Güner Sümer, Fethi Naci, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Oktay Akbal, Salah Birsel… Baylan’ı mesken tutanlardandı.

Varlık vergisi. 6/7 Eylül olayları. Kıbrıs harekatı… Yurdundan ayrılmadı. Kızılcık şerbeti içtim dedi, hayatımıza lezzet katmaya devam etti. Ve maalesef, namaz kılmayan hayvandır diyenlerin insan sınıfından sayıldığı ülke… Bu çok kıymetli evladını kaybetti. Yaş kemale erince, Cumhuriyet’le yaşıt Baylan’ını, kakao-çikolata-kahve sektörünün devlerinden Altınmarka’ya devretmişti. Neden diye sorduklarında ne cevap vermişti biliyor musunuz? “Çocuğum olmadı, Baylan’ı bırakacağım varisim yoktu, bu yüzden güvenilir ellere emanet ettim, Baylan’ı sizin çocuklarıınızın da görmesini istedim, çünkü Baylan benim değil, Türkiye’nin” demişti.

Benim değil… Türkiye’nin.

Bana göre yurtseverliğin kup griyesi’ydi.

Yılmaz Özdil- 18 Haziran 2016 Sözcü 

10 Aralık 2021 Cuma

 

ÇİRKİN AMA KARİZMATİK

Elif Şafak


Kadınların böyle bir lüksü olmamıştır hiçbir zaman, fakat erkekler “çirkin ama karizmatik” olarak algılanabilirler kolaylıkla. Hem başkaları, hem de kendileri tarafından. İnanırız bu tanıma, topluca. Belki de bu türün dünya çapında en bilinen örneği: Jean-Paul Sartre. Bu yazıda ünlü Fransız yazar ve düşünürün felsefesini değil, eserlerini değil, hala tartışılmakta olan politik tutumunu değil, kadınlarla kurduğu ve bir türlü kuramadığı ilişkiyi yazmak istiyorum.


Telegraph gazetesinde ilginç bir yazı yayınlanmıştı. Varoluşçu düşüncenin iki büyük kahramanı hakkında: Sartre ve Camus. Biri felsefede, öteki edebiyatta kelimeleriyle bentleri yıktılar. Birbirlerini iyi tanıyan, üstelik bir dönem yakın arkadaş olan bu iki erkeğin arasında tuhaf bir rekabet, hatta düpedüz kıskançlık olduğunu biliyor muydunuz? Belki de tek taraflı haset demek saha doğru. Zira kıskanan, olmadık şeyleri kafasına takan, uzaktan bakıp karşılaştırma yapan Sartre olmuş çoğu zaman.


             Sartre

Jean-Paul Sartre tüm dünyaca tanınan, okunan ve sayılan bir Entelektüel. Lakin sabahları aynaya baktığında gördüğü yüzden ve bedenden memnun değildi mutemelen. Ünlü erkeklerin özgüvenlerinin yüksek, kişiliklerinin sağlam ve tutarlı olduğunu zannediyoruz ya kazın ayağı hiç de öyle olmayabiliyor. Sartre'ın Simone de Beauvoir'e yazdığı mektuplarda sürekli bir sızlanma, teyit ve iltifat edilmeyi bekleme hali var. Aşklarını da anlatıyor ona. Uzun, uzun, kıyasıya. Gönlünü kaptırdığı kadınlar konusunda yardımlarını ve önerilerini bekliyor. Simone da tavsiyelerini sıralıyor cevap mektuplarında. Sıra dışı bir çift onlar. Hep öyletdiler ya, yıllar geçti, zaman değişti, gene öyleler.


    Simone de Beauvoir'e

Sartre'ın peşinden koştuğu kadınlardan birisi de Wanda. Tiyatro oyuncusu, güzel, bohem, genç ve idealist. Hem hoşlanıyor Sartre gibi bir entellektüelin kendisine ilgi göstermesinden, hem de ne olur, ne olmaz, belki daha iyisinibulurum diye belli bir mesafede tutuyor filazofu. “ Fazla yaklaşma, ama sakın uzaklaşma” dercesine. Tek taraflı bir çekim onlarınki, daha ilk günden itibaren. İşin aslı Sartre ilk başta Wanda'nın ablası Olga'dan hoşlanıyor. Olga ile onu tanıştşran da Simone de Beauvoir'den başkası değil. Lakin Olga yazara yüz vermeyince, Sartre bu sefer onun kız kardeşi Wanda'ya meylediyor. Wanda da bir müddet sonra gönülsüz bir sevgili oluyor Sartre'a. İşin tuhaf yanı, Sartre bu kadar aşık olduğunu söylediği Wanda'ya zerrece saygı duymuyor. Hatta onu “böcek kadar aklı olmakla” eleştiriyor. Beyinsiz bulduğu bir kadının peşinden koşarken beynine hayran olduğu Simone ile dertleşiyor. Kopamıyorlar birbirlerinden her şeye rağmen.


         Albert de Camus

Ve derken... Camu çıkıyor ortaya. Fransız edebiyatının asi oğlu, anarşist ruhu. Üstelik yakışıklı. Wanda anında çark ediyor. Sartre'ın isteksiz metresi Camus'ye sırılsıklam aşık oluyor. Camu bir müddet hoşlanıyor genç kadının alakasından, bu sayede gizlice Sartre'ı çıldırtmaktan. Lakin o da ayran gönüllü olduğundan, çok geçmeden Wanda'yı bırakıyor. Ve dönüyor Wanda tekrar Sartre'a. Sartre da bütün bunları anlatıyor Simone'a. Karman çorman bir dünya.

Sartre mektuplarında, nasıl olup da bu kadının, herhangi bir kadının kendisi değil de Camus gibi serseri bir adamı seçebileceğini soruyor. “ Benim veremediğim ne olabilir ki onda?” Perdeyi araladığımızda, günün sonunda,kisveleri ve ünvanları kaldırdığımızda, bir oğlan çocuğu çıkıyor karşımıza. Ve Simone onu yatıştırıyor, korkularını, komplekslerini dindirip, kendine olan güvenini onarıyor. O enerjiyle tekrar çıkıyor Sartre hayranlarının karşısına.

Kadınların böyle bir lüksü yoktur. Lakin erkekler “çirkin ama karizmatik, Entelektüel ama kaprisli, meşhur ama özünde oğlan çocuğu” olabilirler pekala.


SANMA Kİ Yalnızsın, Elif Şafak, Doğan Kitap



8 Aralık 2021 Çarşamba

 

15'ler ve Maria'nın Trajedisi

Kazıdık onbeşlerin ismini / Kanlı kızıl bir mermere! /Bir çelik aynadır gözlerimiz,
Onbeşlerin resmini /Görmek isteyenlere...”

Nazım Hikmet

                                             Onbeşler

"İnsan dediğin ne ki, devlete kurban olsun! Varsa tarihin bir kanalizasyonu, işte orada akan bu anlayıştır. Demeyin bana taktikti, stratejiydi falan. İnsan dediğin ne ki..."

Trabzon! 1921 yılı.

İttihatçı örgütlenmenin ve çetelerinin en güçlü olduğu yer.

Trabzon İskeleler Kâhyası Yahya Reis, çete örgütlenmesinin başı. Reis, Samsun'dan Trabzon'a, kıyının tek hâkimi. Öyle büyük bir zenginliğe sahip ki, vilayetteki birkaç otomobilden birisi kendine ait.

Bakü'den Ankara'ya gelmek için hareket eden Mustafa Suphi ve arkadaşları, Erzurum tren istasyonunda önceden örgütlemiş büyük bir protestoyla karşılanır. Şehre sokulmadan, Trabzon'a yönlendirilir.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının yolculuk boyunca yaşadıkları ve onların ölüme gönderilmeleri sürecini, başta Kazım Karabekir olmak üzere, Ankara bilir ve örgütler.(...)

Kazım Karabekir


28 Ocak 1921.

Devlet güçleri, halkı galeyana getirmiştir. Yahya Kaptan, adamlarıyla birlikte Değirmendere'de olup, idareyi ele almıştır.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, daha önceden hazırlanmış bir takaya bindirir, kendisi de adamlarıyla birlikte bir başka takaya biner. Güya bu taka yolculuğu, Ankara tarafından istenmeyen komünistlerin (Bolşeviklerin) Batum üzerinden tekrar Bakü'ye gönderilmeleri içindir.

Heyhat! Bu bir ölüm yolculuğudur ve iki mil açıklarda, 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı vurularak, kesilerek, taş bağlanıp denize atılarak öldürülürler.

Ah Maria!

Türkiye Komünist Partisi (TKP)  kayıtlarında adı "Meryem" olarak geçen Maria.

M.Suphi'nin Rus uyruklu eşi, yoldaşı.

Maria'nın adı TKP kayıtlarında neden Meryem olarak geçiyor ki?

Bakü'den Ankara'ya gitmek isteyen TKP'li grubun içerisinde o da var.

Trabzon'da takaya o da bindiriliyor. Tıpkı Salhaneye götürülen hayvanlar gibi ve hemen herkes, bunların Kaptan'ın adamlarınca kesileceğini biliyor.

Diğer herkes öldürülürken, Maria, sağ olarak geri getiriliyor.

Yahya Kaptan, Maria'yı kapatıyor. Bir süre sonra Maria'yı, Nemlizade Ragıp Bey'e veriyor.

Daha sonra o yüce vatansever çete reisi Yahya Kaptan, Maria'yı Rizeli kabadayılara "hediye" ediyor.

Maria'yı öldürmediler, ama ona daha beterini yaptılar!

Bir kere ölmek, bin kere ölmeye yeğ midir?

Eşinin ve yoldaşlarının katilinin tecavüzüne maruz kalmak, başkalarına satılmak ve kadınlığının onurunun paramparça edilişi...

KATLEDİLENLER

Ethem Nejat, Aşçıoğlu Bahaeddin, Kasım Hulisi, Kıralioğlu Maksut, Hilmioğlu İsmail Hakkı, Ahmetoğlu Hayrettin, Hakkı Bin Ahmet Ali,Emin Şefik, Tevfik Bin Ahmet, Kazım Bin Ali, Htipoğlu Mehmet, Hacı Mustafaoğlu Mehmet, Cemil Nazmi Bin İbrahim, Maria

ONBEŞLER İÇİN

Nazım Hikmet – Vala Nurettin (Batum, 1922)


Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz
Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını

Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa
Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa
Anıyoruz göğsünüzün son sayhasını

Eski cihan yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!

Karadeniz… bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!7









7 Aralık 2021 Salı

 


KUYUCAKLI YUSUF’UN

SESİ OLURUM,

ŞİİR ÖLÜR

Hasan Gürkan

Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış.

Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.


Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz yosun da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor.Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır.Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum.Ütopya çarpışarak geriliyor. Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.

bir şafaktan bir /bir akşamdan bir”

Tanyeri

karanlığın yavaş yavaş incelmesi

kızılın sayısız tonları /sonra aydınlık

Görmedim. /Ama gövdemle…

O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım. Akıl henüz yoktu, ne iyi!

Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor. Mucidi benim.

Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var. Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam!



gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz”(A.İlhan)

Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir

 edeceğim.


Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.

Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.

Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.

Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam diyorum, Kuyucaklı Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.