Hüseyin Duygu
İçindekiler:
-Mülteciler, Köle Tacirliği -İzlanda, Grönland, Faroe adaları
-Sömürgesizleştirme -Müslüman Göçmenler -Zor, zorla
uzaklaştırılmalı -Ünicef,mülteci kampları -Mülteci
Çocuklar,Mülteci Düşmanlığı -Dünyayı başkalarının
gözünden görmek -Batılı olmayan gençler -Avustrup -Ellebaek
Göçmenlik merkezi
Mülteciler,
Köle tacirliği
İnsanı
aşağılama, Danimarka göçmen merkezlerindeki koşullardan dolayı
manşet olmalı.
On
yıllardır Danimarka'nın gözlerini mültecilere kapatması ve
bunun yerine birbiri ardına insanlık dışı 'sertleşme' politika
uygulaması utanç verici ve iç karartıcı.
Sally’nin
yaptığı V. Frederik alçı büstünün bir kopyası, Sanat
Akademisi'nden çalındı ve limana atıldı. Bu sanatsal eylem
yapılış nedeni, 17. ve 18. yüzyılda diğer birçok Avrupa
ülkesiyle aynı doğrultuda hareket eden Danimarka'nın, büyük
ölçekli köle ticaretine ve bundan elde edilen gelire katılmasını
görünür kılmaktı. Bu dönemde en az 12 milyon Afrikalı,
insanlık dışı koşullar altında Amerika'daki denizaşırı
kolonilere köle işçiliğine götürüldü. Bu yolculuklarda 2
milyon köle öldü, bunlardan 40.000’i Avrupa gemi taşımacılığı
sırasında öldü.
Köle
taşımacılığı çok şüpheli ve aslında yasadışı bir eylem,
bu durum Danimarka Kültür Bakanı Joy Mogensen’de (S) çok büyük
bir öfke uyandırdı: "Tarihle yüzleşmeli ve bu konuda daha
akıllı olmalıyız. Saklamayın ya da silmeye çalışmayın '
dedi.
Ama
buna hazır mıyız? Örneğin, yakalandıktan sonra Hollanda
kolonilerine götürülen ve şeker kamışı tarlalarında köle
olarak kullanılan 500.000 Afrikalıya Hollandalıların verdiği
acıdan dolayı Hollanda kraliçesi birkaç yıl önce resmi bir özür
diledi. Hollanda'nın aksine, Danimarka kölelerin bugünkü
ailelerinden, Batı Hint Adaları'ndan - şimdiki Virgin Adalarından
– asla resmi bir özür dilemedi.
Yaklaşık
125.000 Afrikalı, Danimarka gemileri ile Danimarka Batı Hint
Adaları'na nakledildi ve 1848 yılına kadar Danimarka'ya ait şeker
kamışı tarlalarında köle olarak çalıştırıldı.
Birkaç
yıl önce, bu konu siyasi tartışmaya açıldığında, resmi bir
özre gerek olmadığı ve yersiz olduğuna dair pek çok safsata ve
savunma dolu açıklama yapıldı, ancak asıl konu, özrün hem içe
hem de dışa Faroe dönük olmasıdır.

İzlanda,
Grönland, Faroe adaları
Bu
sadece bir ulus olarak, çok büyük bir grup insan için gereksiz,
hatta ölümcül acılara neden olduğu vicdani bir kabul değildir -
servetin verdiği acı, aynı zamanda çok şeyin önemli bir parçası
haline gelebilir. Danimarka ve Danimarkalıların hem sömürge gücü
olarak sahip oldukları rol - hem de İzlanda, Grönland ve Faroe
Adaları için de geçerlidir - ve Danimarkalıların mülteciler ve
göçmenler konusunda oynadıkları ulusal rol, İkinci Dünya
Savaşı'nın sonlarından günümüze kadar Danimarkalıları hep
ikiye böldü.
Avrupa
tarihi ve sömürge geçmişi konusunda uzmanlaşmış Cambridge
profesörü Kenneth Clarke'ın söylediği gibi, küstahlığı ve
diğer sözde ırklara (veya daha iyi etnik kökenlere) üstünlük
duygularıyla Avrupa sömürgeci geçmişi hala Avrupa'nın bugününde
gürlüyor.
Sömürgesizleştirme

En
azından Afrika tarafından, Avrupa tarafından empoze edilen sömürge
geçmişinin Afrika kıtası için geniş kapsamlı ekonomik, insani
ve kültürel sonuçlarıyla birlikte sömürgesizleştirme başlığı
altında uzun zamandır bir hesaplaşma yaşanıyor – bu konu
hakkında, biz de Avrupalılar olarak diyaloğa girmeye hazırız,
ancak Avrupa şimdi de dış dünya, diğer kültürler ve etnik
kökenlerle olan ilişkimizi hâlâ karakterize eden Avrupa
merkezciliğini korumaya devam ediyor.
Burada
Danimarka'da, Avrupalılara ve Avrupa'ya sunacakları çok şey
olmasına rağmen, Afrika'daki kolonilerin sona ermesi tartışmasını
eleştiriler ve vizyonlarla karakterize eden önemli seslerle
ilişkilendirdiğimiz mutlak enderliklerden biridir.
Güney
Afrika Johannesburg'daki Witwatersrand Üniversitesi'nde profesör
olan filozof Achille Mbembe bu seslerden biridir.
Kenyalı
yazar Ngugi wa Thiong'o'ya ve 1981 tarihli 'Aklın De-kolonize
Edilmesi' adlı kitabına atıfta bulunan Mbembe, 'evrendeki
başkalarıyla ilişkili olarak kendimizi karşılaştırarak görmeyi
istemeyi’ bir özgürlük perspektifi olarak görüyor.
İnsanlık
Çağında – ‘diğer insanların benliği' ifadesinin her tür
canlı türü ve nesneyi ifade ettiğini vurguluyor. Bunu akılda
tutarak, dünyanın her yerindeki yüksek öğretim, hem gezegen ve
doğa olan biyolojik çeşitlilikte kendini hayal etmenin hem de
kendini hem içeriden hem dışarıdan görmenin zorluğunun arka
planı olarak yeni geliştirilen ekolojik küresel bir bilinçle
sunuluyor.
Bu,
Avrupa dışındaki bilinen gelenekler için geçerlidir, yani Avrupa
kuralları dışında kalan bilinen gelenekler, fikirler ve
yöntemlerdeki farklılıklar için net bir göz ve açık, eleştirel
bir diyalog olmalı. Başka bir deyişle, gelenek ve düşüncede
daha büyük bir coğrafi, kültürel ve aynı zamanda etnik olarak
bir çeşitliliğin tanınması için çalışmak gerekiyor.
Müslüman
Göçmenler

Günümüz
Avrupa'sında ve Danimarka'da kültürel ve politik gerçekliğe
baktığımızda, örneğin özellikle Orta Doğu'dan gelen göçmenler
ve mültecilerle ilgili hala yaygın olan en kötü önyargıları
rafa kaldırmak gerekiyor. Danimarka'da dört Danimarkalıdan birden
fazlası, yani bir kamuoyu yoklamasına göre nüfusun yüzde 28'i
Müslüman göçmenlerin Danimarka’dan kovulmasını istiyor.
Üstelik bu anayasal din özgürlüğüne uyulmadan isteniyor.
Müslüman
azınlıklarla ilgili olarak Avrupa çapında izlenebilen demokratik
değerlerdeki bu düşüş ve siyasi düzenin bu değerlerle ilgili
olarak bayrağı yüksek tutmaması göz önüne alındığında,
AB'nin - yakın geçmişte bir entegrasyon paketi kabul etmesine
karşın, uygulamada, AB'nin sözde dış sınırlarında mülteci ve
göçmenlerin giderek daha sistematik olarak maruz kaldıkları
şiddetin öfkesini durdurmak için hiçbir şey yapılmaması hiç
şaşırtıcı değil.
Bu
sözde sınır dışı etmede - örneğin. Hırvatistan sınırında
- sınır polisi göçmenlerin kol ve bacaklarını kırıyor ve
saçlarına boya sıkarak ‘haç’ çiziyor.
Zor,
zorla uzaklaştırılmalı
Kriminoloji
uzmanların söyledikleri tüm bilgilerin aksine kural şöyledir:
Zor, zorla uzaklaştırılmalı.
AB
Üye Devletleri de dahil olmak üzere AB, müdahale etmeden uzunca
bir süredir Yunan mülteciler ve göçmenler için toplama
kamplarındaki koşullarına göz yumdu. Bu en azından Midilli'deki
Moria Kampı için geçerli.
Ünicef, mülteci
kampları

BM'nin,
sivil toplum kuruluşlarının, doktorların ve mülteci
kuruluşlarının kampların insanlık dışı koşullarıyla ilgili
çağrıları AB'den ve Avrupa ülkelerinin hükümetlerinden sıçradı
ve kamp Eylül ayında yanarak binlerce insanı evsiz bıraktığında
Danimarka hükümeti de Unicef'in bir grup evsiz çocuğu kabul etme
çağrısına kulak tıkadı.
En
önemlisi, Danimarka hükümeti, Midilli'deki evsiz çocuklarla
ilgili olarak bile, 73 yerel siyasetçinin ülkenin dört bir
yanından 267 yerel politikacı adına yazdığı "dayanışma"
yapalım çağrısını görmezden gelebilmiştir. Bu çocuklardan
belirli sayıda Danimarka’ya alıp “onlara güvenli bir yaşam’
sağlanabilirdi.
Bu
gazetede 16 Ekim'de getirilen itirazda şunlar belirtiliyor:
Yüreklerimizde
ve Danimarka belediyelerinde yerimiz var. Son birkaç yılda yeni
gelenleri başarılı bir şekilde entegre ettik ve elbette birkaç
çocuğa daha sahip çıkabiliriz.
Mülteci
Çocuklar, Mülteci Düşmanlığı

Yerel
siyasetçiler, en az 11 Avrupa ülkesinin bazı çocukları ve
ailelerini kabul etmeye hazır olduklarını beyan ettiklerine
değinerek, Çocukların Başbakanı'na ve Hükümete ‘Avrupa
dayanışmasını’ göstermeleri için başvurdular.
Ancak
Avrupa dayanışması, AB'nin Avrupa ülkeleri arasında mülteciler
için kota dağıtmamasından tek çıkış yolu olsa da,
başarısızlığı yaratan ve en azından neden olan, Orta Doğulu
göçmenlere karşı önemli önyargı ve bireysel Üye Devletlerdeki
artan milliyetçiliğin birleşimidir. Danimarka, daha önceki
kapsayıcılık ve hümanizm konusundaki itibarından hızla
uzaklaşan bir ülke olarak öne çıkıyor.
Nüfusun
çoğunluğunun son parlamento seçimlerinden önce yapılan kamuoyu
araştırmalarında ifade ettiği göçmenlik mevzuatında daha fazla
kemer sıkmaya yönelik isteksizliğin - diğer şeylerin yanı sıra
Danimarka Halk Partisi'ni de yok ederek - göçmenler için daha
kapsayıcı bir atmosfere yol açacağına inananlar ve mülteciler,
hükümetin politikasıyla beklentilerinin tam tersine tanık
oldular.
Avrupa'nın
insani açıdan en aşağılayıcı mülteci kamplarından birinde
sadece savunmasız ve evsiz çocuklar için değil, aynı zamanda
seçimden önce memnuniyetle karşılanan kota mültecileri için
bile yeterli yer yok, bu bir küçük bir örnek. Durum bu kadar acil
ve kötü olmasına karşın, Danimarka hükümeti, Sosyal
Demokratların iltica ve mülteci politikasının sonucu olarak,
Afrika'da bir yerde bulunan bir bürosuna yapılması zorunla olan
başvuru prosedürü aracılığıyla, her türlü sığınma
başvurusunun önünü keserek, sığınmacı, göçmen ya da
mülteciler için sınırları fiilen tamamen kapatmayı amaçlıyor.
Afrika
kıtasından mültecilere ve göçmenlere karşı zaten sistematik
olarak şiddet uygulayan Kuzey Afrika devletleri ile işbirliği
içinde iltica başvuru merkezleri kurma planının gerçekçi
olmayışını sürekli inatla reddedilmesiyle, aynı zamanda sert
sığınma profili de korunuyor ve seçmenlerine, bir çözümün
yolda olduğu mesajı verilmek isteniyor.
İnsanı
aşağılama, Danimarka göçmen merkezlerindeki koşullardan dolayı
manşet olmalı.
Danimarka'nın
mülteci sözleşmelerine zamanında ilk imzalayanlar arasında
olmasına karşın, önceki hükümetin entegrasyon bakanı mülteci
sözleşmelerinin pratikte uygulanmasını şüphe uyandıracak bir
biçimde beklemeye aldı.
Danimarka'nın
mülteci sözleşmelerinin sınırındaki son 10 yıllık siyasi
savaşının bu dansı, kendi içinde, değişen ruh halleri ve
politik atmosfer sırasında temel yaşamı değiştirmeye ya da
ihmal etmeye yardımcı olabilecek siyasi eğilimlere karşı bir
siper olarak ne kadar önemli olduklarının bir işaretidir. Çoğu
zaman doğum yerlerinden uzakta barınak ve mutluluk aramaya zorlanan
insanların ihtiyaçları da bu.
Dünyayı
başkalarının gözünden görmek

Hannah Arendt
Yahudi-Alman-Amerikan
sosyal düşünürü Hannah Arendt'e göre, dünyayı başkalarının
gözünden görmek, Batı toplumları için en büyük zorluklardan
biridir ve bu görüşü savaş sırasında Yahudi bir mülteci
olarak Avrupa'da edindiği kendi deneyimlerine ve çeşitli
analizlere dayanmaktadır. Evsiz mültecilerin, neden bahsettiğini
kendi yaşamından biliyordu.
Azınlıkların
çoğunluğu oluşturan toplum tarafından tanınmasının önemi
üzerine düşüncelerini birkaç kitapta yazan Alman sosyal bilimci
Axel Honneth de yukarıda sözünü ettiğimiz Arendt'in
fikirlerinden esinlendi ve Batı toplumlarında Müslüman azınlığın
kabul görmesinin ve güven içinde yaşayacağı bir hayata
ulaşmasının ne kadar zor olduğunu gösterdi.
Yasaları
yapanlar için bu ihtiyacı karşılamanın ve aynı zamanda
göçmenlerle ilgili suçlarla mücadele için bir çerçeve
oluşturmanın ne kadar zor olduğu, en azından sosyal nedenlerle
değil, halkın tümünü damgalamasa da, hala bir sorun. Hükümetin
son önerileri bunu gösteriyor.
Entegrasyon
Bakanı Mattias Tesfaye (S), Meclis'in 8 Ekim'deki açılışında,
tartışma başlatan düşüncesini Kopenhag Polis Emniyet
Müdürlüğü’nde dört bakan olarak yaptıkları basın
toplantısında daha sert bir duruş sergileyerek "Her
zamankinden daha sert davranacağız" diyerek tekrarladı. Sözde
güvensizlik yaratan davranışlara yönelik dört maddeden oluşan
bir yasa teklifi getireceklerini de dile getirdi.
Batılı
olmayan gençler

Politikacıların
kendi retoriğine göre, yaklaşık 20 yıl süren sıkı göç ve
göçmenlik politikasından sonra, sözde gerekli ve "sıkı",
"anında" ve "sert" tedbirler alınması
düşüncesini savunanların aleyhine döndü - Adalet Bakanı Nick
Hækkerup şimdi - "diğer etnik kökenlere sahip erkekler"
ya da Başbakan'ın "Batılı olmayan genç adamlar"
kelimesini seçmesiyle, görünüşe göre şimdilik bu sonuca
vardık.
Suçlu
alanındaki bilinen tüm bilginin karşısında savunulan şudur:
Zor, zorla uzaklaştırılmalı ve çoğu siyasi partinin yabancılar
alanındaki en sert profille ortaya çıkma yarışında, Sosyal
Demokratlar iktidar partisi olarak bu konuda başı çekerek birinci
sırayı alacaktır.
2005'te,
bu gazetede bir protestoda, şu anda sadece 'göç tartışmasının
tonuna' değil, aynı zamanda işgücü piyasasındaki etnik
ayrımcılığa ve çifte eğilimlere karşı çıkan 12 yazarlık
bir gruptuk. Bizim için ayrı bir yasa ve diğerleri için başka
bir yasa o zaman da vardı.
Yeni
yasa tasarısı şimdi - 15 yıl sonra - toplumdaki belirli bir grubu
hedefleyen ve her şeyden önce etnik kökeniyle diğerlerinden
farklı olan özel bir yasanın imzasını taşıyor. Böyle bir
tasarının etkisini, kriminolog Profesör Flemming Balvig, kısa
süre önce bu gazetede 'kahverengi suçlu politikası' olarak
adlandırmıştı.
Kahverengi
bir suçlu politikasının psikolojik-toplumsal etkisi, sözde farklı
etnik kökene sahip ve tipik olarak kahverengi ten rengine sahip
herkesin potansiyel olarak toplumun geri kalanından dışlanması ve
kendilerini potansiyel suç şüphesi altındaki kişiler olarak
deneyimlemesidir. Meclis'deki çoğu partinin önderlik ettiği
siyasi retorik aracılığıyla, kendilerini çoğunluk toplumundan
ayrı ve ek olarak deneyimlemekle kalmazlar, aynı zamanda şimdi de
- yine – bu yasalar aracılığıyla kendilerini toplumun dışında
hissedeceklerdir.
Kanunlar
ve düzenin sağlanması doğrultusunda verilmek istenen sembolik
mesajı vermek için dört maddelik yasa tasarısının sunumunu dört
bakanın Emniyet Müdürlüğü’nü seçmesi ironiktir, zira Polis
Derneği’ne göre, mahkeme kararı olmadan ve sözde güvensiz
davranışlarda bulunanlara polis olay yerinde, örneğin genç bir
adama 10.000 kron idari para cezası verebilecek, cep telefonuna ya
da ceketine el
koyabilecek, "kitlesel çatışmalara" yol açabilecek bu
uygulama tam tersi toplumsal güveni değil, güvensizliği
tetikleyecektir.
Polis
Derneği'nin eski başkanı Claus Oxfeldt, anaokullarında, okullarda
ve kulüplerde ilgisiz ve şefkatsiz büyüyen gençlerle ilgili
önleyici çabaların güçlendirilmesinin önemine işaret etti.
Politikayı
belirleyen ekibin özellikle önleyici çabaların seviyesini
düşürmeyi seçtiği açık ve net, sözde "getto paketi"
kapsamındaki sosyal konut çabasından 100 milyon DKK tutarında
büyük tasarruf yapmaları bunun göstergesidir.
Avustrup
Entegrasyon
Bakanı Tesfaye ve hükümetin yabancılar alanındaki sert tutumu
hiç şaşırtmıyor, Tesfaye'nin, yapılan anlaşma ve verilen söze
rağmen, çocuklu sığınmacı ailelerin - şimdi Kendi Ülkelerine
Gönderme Merkezi Avnstrup'a yerleştirilmesini sağlamış olması
da şaşırtıcı değil. – bu aileler artık burada kendi
yemeklerini yapma fırsatı buldular!
Kendi
ülkelerinde dışlanmış durumdalar ve şimdi Danimarka'da beşinci
veya altıncı yılda tamamen aşağılayıcı koşullarda
yaşıyorlar.
İnsanı
aşağılama, Danimarka göçmenlik merkezlerindeki koşullarda
manşet gibi görünüyor.
Ellebaek
Göçmenlik merkezi
Avrupa
Konseyi İşkence Komitesinden gelen bir raporda, Nordsjaeland'daki,
Ellebaek Göçmenlik Merkezi'ni "hapishaneden daha kötü"
olarak adlandırıyor. Ellebaek'te 13 yıl boyunca papazlık yapan
Per Bohlbro, deneyimlerini şöyle bir araya getiriyor:
"Kapıdan
güçlü ve umutlu gelen insanlar Ellebaek Merkezini içe dönük,
öfkeli ve acı çeken hasta bireyler olarak terk ediyor."
Poul
Henningsen'nin 74 yıl önce gene bu gazetede yazdığı gibi,
Danimarka'daki mülteci kamplarında çitlerin arkasında yaşayan
birçok Alman'a karşı Danimarka'nın aşağılayıcı muamelesiyle
ilgili yazdığı gibi:
Söz
konusu olan korkaklık ve gerçeğin korkusudur.
Türkçesi:
Hüseyin Duygu