20 Şubat 2021 Cumartesi

 

ERKEK OLMANIN DAYANILMAZ KEYFİ

Selçuk Aslan



    Selçuk Aslan


Beş günlük tatil için ufak bir çanta yeter...
Her kavanozu tek başına açma kabiliyetine sahipsin...
Makyaj tazeleme sorunun olmadığı için zırt pırt tuvalete gitmezsin...
Kolundaki, bacağındaki tüyleri mütemadiyen aldırmak zorunda değilsin...
Bıyıkların utanç değil, çoğu zaman övünç kaynağıdır...
Kilo aldığında dostların sana acıyarak bakmaz...
Topuklu ayakkabı gibi bir şeyin üstünde hokkabazlık yapmak zorunda değilsin...
Ayakkabılarının topuğu ve tırnağın asla kırılmaz, çorabın kaçmaz...
Saçının nasıl göründüğü hiç önemli değildir...
Pişireceğin hayvanı kendin avlayabilecek güçtesindir...
Duş yapman ve giyinmen en fazla on dakika sürer...
Gereksiz eşyaların bulunduğu bir çantayı taşıma alışkanlığın yoktur...



Ceketini alıp çıkarsın...
Beşli paket halindeki donların fiyatı, tek bir sütyenin ki kadardır...
50 yaşına da gelsen kimse evde kaldığını iddia edemez...
Yüzündeki tüm renkler orijinaldir. Ne silince, ne de yağmurda çıkmaz...
Sohbet ettiğin insanlar, bakışlarını göğüslerine doğru kaydırmaz...
Evlenince soyadını değiştirmek zorunda kalmazsın...

Her zaman tek parça mayo giyersin...
Karşı cinsle eşit olduğunu kanıtlamak için adanmış ömür süren hemcinslerin yoktur...
Kahvehaneler, stadyumlar ve bilumum yerler sırf senin daha keyifli bir hayatsürmen için vardır...
YAHU HEPSI BIR YANA !!!
Sen hiç "Erkek Hastalıkları Uzmanı"diye bir kavram duydun mu?

 


16 Şubat 2021 Salı

 

DÜNYAYI BAŞKALARININ GÖZLERİYLE GÖRMEK

Stig Dalager - Çeviri, Hüseyin Duygu


 

        Stig Dalager



     Hüseyin Duygu

İçindekiler: 

-Mülteciler, Köle Tacirliği -İzlanda, Grönland, Faroe adaları -Sömürgesizleştirme -Müslüman Göçmenler -Zor, zorla uzaklaştırılmalı -Ünicef,mülteci kampları -Mülteci Çocuklar,Mülteci Düşmanlığı -Dünyayı başkalarının gözünden görmek -Batılı olmayan gençler -Avustrup -Ellebaek Göçmenlik merkezi


Mülteciler, Köle tacirliği

İnsanı aşağılama, Danimarka göçmen merkezlerindeki koşullardan dolayı manşet olmalı.

On yıllardır Danimarka'nın gözlerini mültecilere kapatması ve bunun yerine birbiri ardına insanlık dışı 'sertleşme' politika uygulaması utanç verici ve iç karartıcı.

Sally’nin yaptığı V. Frederik alçı büstünün bir kopyası, Sanat Akademisi'nden çalındı ​​ve limana atıldı. Bu sanatsal eylem yapılış nedeni, 17. ve 18. yüzyılda diğer birçok Avrupa ülkesiyle aynı doğrultuda hareket eden Danimarka'nın, büyük ölçekli köle ticaretine ve bundan elde edilen gelire katılmasını görünür kılmaktı. Bu dönemde en az 12 milyon Afrikalı, insanlık dışı koşullar altında Amerika'daki denizaşırı kolonilere köle işçiliğine götürüldü. Bu yolculuklarda 2 milyon köle öldü, bunlardan 40.000’i Avrupa gemi taşımacılığı sırasında öldü.

Köle taşımacılığı çok şüpheli ve aslında yasadışı bir eylem, bu durum Danimarka Kültür Bakanı Joy Mogensen’de (S) çok büyük bir öfke uyandırdı: "Tarihle yüzleşmeli ve bu konuda daha akıllı olmalıyız. Saklamayın ya da silmeye çalışmayın ' dedi.

Ama buna hazır mıyız? Örneğin, yakalandıktan sonra Hollanda kolonilerine götürülen ve şeker kamışı tarlalarında köle olarak kullanılan 500.000 Afrikalıya Hollandalıların verdiği acıdan dolayı Hollanda kraliçesi birkaç yıl önce resmi bir özür diledi. Hollanda'nın aksine, Danimarka kölelerin bugünkü ailelerinden, Batı Hint Adaları'ndan - şimdiki Virgin Adalarından – asla resmi bir özür dilemedi.

Yaklaşık 125.000 Afrikalı, Danimarka gemileri ile Danimarka Batı Hint Adaları'na nakledildi ve 1848 yılına kadar Danimarka'ya ait şeker kamışı tarlalarında köle olarak çalıştırıldı.

Birkaç yıl önce, bu konu siyasi tartışmaya açıldığında, resmi bir özre gerek olmadığı ve yersiz olduğuna dair pek çok safsata ve savunma dolu açıklama yapıldı, ancak asıl konu, özrün hem içe hem de dışa Faroe dönük olmasıdır.


İzlanda, Grönland, Faroe adaları

Bu sadece bir ulus olarak, çok büyük bir grup insan için gereksiz, hatta ölümcül acılara neden olduğu vicdani bir kabul değildir - servetin verdiği acı, aynı zamanda çok şeyin önemli bir parçası haline gelebilir. Danimarka ve Danimarkalıların hem sömürge gücü olarak sahip oldukları rol - hem de İzlanda, Grönland ve Faroe Adaları için de geçerlidir - ve Danimarkalıların mülteciler ve göçmenler konusunda oynadıkları ulusal rol, İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarından günümüze kadar Danimarkalıları hep ikiye böldü.

Avrupa tarihi ve sömürge geçmişi konusunda uzmanlaşmış Cambridge profesörü Kenneth Clarke'ın söylediği gibi, küstahlığı ve diğer sözde ırklara (veya daha iyi etnik kökenlere) üstünlük duygularıyla Avrupa sömürgeci geçmişi hala Avrupa'nın bugününde gürlüyor.

Sömürgesizleştirme 


En azından Afrika tarafından, Avrupa tarafından empoze edilen sömürge geçmişinin Afrika kıtası için geniş kapsamlı ekonomik, insani ve kültürel sonuçlarıyla birlikte sömürgesizleştirme başlığı altında uzun zamandır bir hesaplaşma yaşanıyor – bu konu hakkında, biz de Avrupalılar olarak diyaloğa girmeye hazırız, ancak Avrupa şimdi de dış dünya, diğer kültürler ve etnik kökenlerle olan ilişkimizi hâlâ karakterize eden Avrupa merkezciliğini korumaya devam ediyor.

Burada Danimarka'da, Avrupalılara ve Avrupa'ya sunacakları çok şey olmasına rağmen, Afrika'daki kolonilerin sona ermesi tartışmasını eleştiriler ve vizyonlarla karakterize eden önemli seslerle ilişkilendirdiğimiz mutlak enderliklerden biridir.

Güney Afrika Johannesburg'daki Witwatersrand Üniversitesi'nde profesör olan filozof Achille Mbembe bu seslerden biridir.

Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong'o'ya ve 1981 tarihli 'Aklın De-kolonize Edilmesi' adlı kitabına atıfta bulunan Mbembe, 'evrendeki başkalarıyla ilişkili olarak kendimizi karşılaştırarak görmeyi istemeyi’ bir özgürlük perspektifi olarak görüyor.

İnsanlık Çağında – ‘diğer insanların benliği' ifadesinin her tür canlı türü ve nesneyi ifade ettiğini vurguluyor. Bunu akılda tutarak, dünyanın her yerindeki yüksek öğretim, hem gezegen ve doğa olan biyolojik çeşitlilikte kendini hayal etmenin hem de kendini hem içeriden hem dışarıdan görmenin zorluğunun arka planı olarak yeni geliştirilen ekolojik küresel bir bilinçle sunuluyor.

Bu, Avrupa dışındaki bilinen gelenekler için geçerlidir, yani Avrupa kuralları dışında kalan bilinen gelenekler, fikirler ve yöntemlerdeki farklılıklar için net bir göz ve açık, eleştirel bir diyalog olmalı. Başka bir deyişle, gelenek ve düşüncede daha büyük bir coğrafi, kültürel ve aynı zamanda etnik olarak bir çeşitliliğin tanınması için çalışmak gerekiyor.

Müslüman Göçmenler



Günümüz Avrupa'sında ve Danimarka'da kültürel ve politik gerçekliğe baktığımızda, örneğin özellikle Orta Doğu'dan gelen göçmenler ve mültecilerle ilgili hala yaygın olan en kötü önyargıları rafa kaldırmak gerekiyor. Danimarka'da dört Danimarkalıdan birden fazlası, yani bir kamuoyu yoklamasına göre nüfusun yüzde 28'i Müslüman göçmenlerin Danimarka’dan kovulmasını istiyor. Üstelik bu anayasal din özgürlüğüne uyulmadan isteniyor.

Müslüman azınlıklarla ilgili olarak Avrupa çapında izlenebilen demokratik değerlerdeki bu düşüş ve siyasi düzenin bu değerlerle ilgili olarak bayrağı yüksek tutmaması göz önüne alındığında, AB'nin - yakın geçmişte bir entegrasyon paketi kabul etmesine karşın, uygulamada, AB'nin sözde dış sınırlarında mülteci ve göçmenlerin giderek daha sistematik olarak maruz kaldıkları şiddetin öfkesini durdurmak için hiçbir şey yapılmaması hiç şaşırtıcı değil.

Bu sözde sınır dışı etmede - örneğin. Hırvatistan sınırında - sınır polisi göçmenlerin kol ve bacaklarını kırıyor ve saçlarına boya sıkarak ‘haç’ çiziyor.

Zor, zorla uzaklaştırılmalı

Kriminoloji uzmanların söyledikleri tüm bilgilerin aksine kural şöyledir: Zor, zorla uzaklaştırılmalı.

AB Üye Devletleri de dahil olmak üzere AB, müdahale etmeden uzunca bir süredir Yunan mülteciler ve göçmenler için toplama kamplarındaki koşullarına göz yumdu. Bu en azından Midilli'deki Moria Kampı için geçerli.

Ünicef, mülteci kampları

BM'nin, sivil toplum kuruluşlarının, doktorların ve mülteci kuruluşlarının kampların insanlık dışı koşullarıyla ilgili çağrıları AB'den ve Avrupa ülkelerinin hükümetlerinden sıçradı ve kamp Eylül ayında yanarak binlerce insanı evsiz bıraktığında Danimarka hükümeti de Unicef'in bir grup evsiz çocuğu kabul etme çağrısına kulak tıkadı.

En önemlisi, Danimarka hükümeti, Midilli'deki evsiz çocuklarla ilgili olarak bile, 73 yerel siyasetçinin ülkenin dört bir yanından 267 yerel politikacı adına yazdığı "dayanışma" yapalım çağrısını görmezden gelebilmiştir. Bu çocuklardan belirli sayıda Danimarka’ya alıp “onlara güvenli bir yaşam’ sağlanabilirdi.

Bu gazetede 16 Ekim'de getirilen itirazda şunlar belirtiliyor:

Yüreklerimizde ve Danimarka belediyelerinde yerimiz var. Son birkaç yılda yeni gelenleri başarılı bir şekilde entegre ettik ve elbette birkaç çocuğa daha sahip çıkabiliriz.

Mülteci Çocuklar, Mülteci Düşmanlığı

Yerel siyasetçiler, en az 11 Avrupa ülkesinin bazı çocukları ve ailelerini kabul etmeye hazır olduklarını beyan ettiklerine değinerek, Çocukların Başbakanı'na ve Hükümete ‘Avrupa dayanışmasını’ göstermeleri için başvurdular.

Ancak Avrupa dayanışması, AB'nin Avrupa ülkeleri arasında mülteciler için kota dağıtmamasından tek çıkış yolu olsa da, başarısızlığı yaratan ve en azından neden olan, Orta Doğulu göçmenlere karşı önemli önyargı ve bireysel Üye Devletlerdeki artan milliyetçiliğin birleşimidir. Danimarka, daha önceki kapsayıcılık ve hümanizm konusundaki itibarından hızla uzaklaşan bir ülke olarak öne çıkıyor.

Nüfusun çoğunluğunun son parlamento seçimlerinden önce yapılan kamuoyu araştırmalarında ifade ettiği göçmenlik mevzuatında daha fazla kemer sıkmaya yönelik isteksizliğin - diğer şeylerin yanı sıra Danimarka Halk Partisi'ni de yok ederek - göçmenler için daha kapsayıcı bir atmosfere yol açacağına inananlar ve mülteciler, hükümetin politikasıyla beklentilerinin tam tersine tanık oldular.

Avrupa'nın insani açıdan en aşağılayıcı mülteci kamplarından birinde sadece savunmasız ve evsiz çocuklar için değil, aynı zamanda seçimden önce memnuniyetle karşılanan kota mültecileri için bile yeterli yer yok, bu bir küçük bir örnek. Durum bu kadar acil ve kötü olmasına karşın, Danimarka hükümeti, Sosyal Demokratların iltica ve mülteci politikasının sonucu olarak, Afrika'da bir yerde bulunan bir bürosuna yapılması zorunla olan başvuru prosedürü aracılığıyla, her türlü sığınma başvurusunun önünü keserek, sığınmacı, göçmen ya da mülteciler için sınırları fiilen tamamen kapatmayı amaçlıyor.

Afrika kıtasından mültecilere ve göçmenlere karşı zaten sistematik olarak şiddet uygulayan Kuzey Afrika devletleri ile işbirliği içinde iltica başvuru merkezleri kurma planının gerçekçi olmayışını sürekli inatla reddedilmesiyle, aynı zamanda sert sığınma profili de korunuyor ve seçmenlerine, bir çözümün yolda olduğu mesajı verilmek isteniyor.

İnsanı aşağılama, Danimarka göçmen merkezlerindeki koşullardan dolayı manşet olmalı.

Danimarka'nın mülteci sözleşmelerine zamanında ilk imzalayanlar arasında olmasına karşın, önceki hükümetin entegrasyon bakanı mülteci sözleşmelerinin pratikte uygulanmasını şüphe uyandıracak bir biçimde beklemeye aldı.

Danimarka'nın mülteci sözleşmelerinin sınırındaki son 10 yıllık siyasi savaşının bu dansı, kendi içinde, değişen ruh halleri ve politik atmosfer sırasında temel yaşamı değiştirmeye ya da ihmal etmeye yardımcı olabilecek siyasi eğilimlere karşı bir siper olarak ne kadar önemli olduklarının bir işaretidir. Çoğu zaman doğum yerlerinden uzakta barınak ve mutluluk aramaya zorlanan insanların ihtiyaçları da bu.

Dünyayı başkalarının gözünden görmek

                  Hannah Arendt

Yahudi-Alman-Amerikan sosyal düşünürü Hannah Arendt'e göre, dünyayı başkalarının gözünden görmek, Batı toplumları için en büyük zorluklardan biridir ve bu görüşü savaş sırasında Yahudi bir mülteci olarak Avrupa'da edindiği kendi deneyimlerine ve çeşitli analizlere dayanmaktadır. Evsiz mültecilerin, neden bahsettiğini kendi yaşamından biliyordu.

Azınlıkların çoğunluğu oluşturan toplum tarafından tanınmasının önemi üzerine düşüncelerini birkaç kitapta yazan Alman sosyal bilimci Axel Honneth de yukarıda sözünü ettiğimiz Arendt'in fikirlerinden esinlendi ve Batı toplumlarında Müslüman azınlığın kabul görmesinin ve güven içinde yaşayacağı bir hayata ulaşmasının ne kadar zor olduğunu gösterdi.

Yasaları yapanlar için bu ihtiyacı karşılamanın ve aynı zamanda göçmenlerle ilgili suçlarla mücadele için bir çerçeve oluşturmanın ne kadar zor olduğu, en azından sosyal nedenlerle değil, halkın tümünü damgalamasa da, hala bir sorun. Hükümetin son önerileri bunu gösteriyor.

Entegrasyon Bakanı Mattias Tesfaye (S), Meclis'in 8 Ekim'deki açılışında, tartışma başlatan düşüncesini Kopenhag Polis Emniyet Müdürlüğü’nde dört bakan olarak yaptıkları basın toplantısında daha sert bir duruş sergileyerek "Her zamankinden daha sert davranacağız" diyerek tekrarladı. Sözde güvensizlik yaratan davranışlara yönelik dört maddeden oluşan bir yasa teklifi getireceklerini de dile getirdi.

Batılı olmayan gençler

Politikacıların kendi retoriğine göre, yaklaşık 20 yıl süren sıkı göç ve göçmenlik politikasından sonra, sözde gerekli ve "sıkı", "anında" ve "sert" tedbirler alınması düşüncesini savunanların aleyhine döndü - Adalet Bakanı Nick Hækkerup şimdi - "diğer etnik kökenlere sahip erkekler" ya da Başbakan'ın "Batılı olmayan genç adamlar" kelimesini seçmesiyle, görünüşe göre şimdilik bu sonuca vardık.

Suçlu alanındaki bilinen tüm bilginin karşısında savunulan şudur: Zor, zorla uzaklaştırılmalı ve çoğu siyasi partinin yabancılar alanındaki en sert profille ortaya çıkma yarışında, Sosyal Demokratlar iktidar partisi olarak bu konuda başı çekerek birinci sırayı alacaktır.

2005'te, bu gazetede bir protestoda, şu anda sadece 'göç tartışmasının tonuna' değil, aynı zamanda işgücü piyasasındaki etnik ayrımcılığa ve çifte eğilimlere karşı çıkan 12 yazarlık bir gruptuk. Bizim için ayrı bir yasa ve diğerleri için başka bir yasa o zaman da vardı.

Yeni yasa tasarısı şimdi - 15 yıl sonra - toplumdaki belirli bir grubu hedefleyen ve her şeyden önce etnik kökeniyle diğerlerinden farklı olan özel bir yasanın imzasını taşıyor. Böyle bir tasarının etkisini, kriminolog Profesör Flemming Balvig, kısa süre önce bu gazetede 'kahverengi suçlu politikası' olarak adlandırmıştı.

Kahverengi bir suçlu politikasının psikolojik-toplumsal etkisi, sözde farklı etnik kökene sahip ve tipik olarak kahverengi ten rengine sahip herkesin potansiyel olarak toplumun geri kalanından dışlanması ve kendilerini potansiyel suç şüphesi altındaki kişiler olarak deneyimlemesidir. Meclis'deki çoğu partinin önderlik ettiği siyasi retorik aracılığıyla, kendilerini çoğunluk toplumundan ayrı ve ek olarak deneyimlemekle kalmazlar, aynı zamanda şimdi de - yine – bu yasalar aracılığıyla kendilerini toplumun dışında hissedeceklerdir.

Kanunlar ve düzenin sağlanması doğrultusunda verilmek istenen sembolik mesajı vermek için dört maddelik yasa tasarısının sunumunu dört bakanın Emniyet Müdürlüğü’nü seçmesi ironiktir, zira Polis Derneği’ne göre, mahkeme kararı olmadan ve sözde güvensiz davranışlarda bulunanlara polis olay yerinde, örneğin genç bir adama 10.000 kron idari para cezası verebilecek, cep telefonuna ya da ceketine el koyabilecek, "kitlesel çatışmalara" yol açabilecek bu uygulama tam tersi toplumsal güveni değil, güvensizliği tetikleyecektir.

Polis Derneği'nin eski başkanı Claus Oxfeldt, anaokullarında, okullarda ve kulüplerde ilgisiz ve şefkatsiz büyüyen gençlerle ilgili önleyici çabaların güçlendirilmesinin önemine işaret etti.

Politikayı belirleyen ekibin özellikle önleyici çabaların seviyesini düşürmeyi seçtiği açık ve net, sözde "getto paketi" kapsamındaki sosyal konut çabasından 100 milyon DKK tutarında büyük tasarruf yapmaları bunun göstergesidir.

Avustrup

Entegrasyon Bakanı Tesfaye ve hükümetin yabancılar alanındaki sert tutumu hiç şaşırtmıyor, Tesfaye'nin, yapılan anlaşma ve verilen söze rağmen, çocuklu sığınmacı ailelerin - şimdi Kendi Ülkelerine Gönderme Merkezi Avnstrup'a yerleştirilmesini sağlamış olması da şaşırtıcı değil. – bu aileler artık burada kendi yemeklerini yapma fırsatı buldular!

Kendi ülkelerinde dışlanmış durumdalar ve şimdi Danimarka'da beşinci veya altıncı yılda tamamen aşağılayıcı koşullarda yaşıyorlar.

İnsanı aşağılama, Danimarka göçmenlik merkezlerindeki koşullarda manşet gibi görünüyor.

Ellebaek Göçmenlik merkezi

Avrupa Konseyi İşkence Komitesinden gelen bir raporda, Nordsjaeland'daki, Ellebaek Göçmenlik Merkezi'ni "hapishaneden daha kötü" olarak adlandırıyor. Ellebaek'te 13 yıl boyunca papazlık yapan Per Bohlbro, deneyimlerini şöyle bir araya getiriyor:

"Kapıdan güçlü ve umutlu gelen insanlar Ellebaek Merkezini içe dönük, öfkeli ve acı çeken hasta bireyler olarak terk ediyor."

Poul Henningsen'nin 74 yıl önce gene bu gazetede yazdığı gibi, Danimarka'daki mülteci kamplarında çitlerin arkasında yaşayan birçok Alman'a karşı Danimarka'nın aşağılayıcı muamelesiyle ilgili yazdığı gibi:

Söz konusu olan korkaklık ve gerçeğin korkusudur.

Türkçesi: Hüseyin Duygu

14 Şubat 2021 Pazar

 

TRİATLON – Mine Söğüt



Gergedan, Büyük Küfür Kitabı, Yapı Kredi Yayınları,3. Baskı


Gergedanın öfkeyle yere devrildiği ve üzerinden defalarca bir sağa bir sola geçerek delik deşik ettiği yazar öldüğü yerde düşünmeye devam ediyor ve “ kendi yarattığım karaktere bile güvenemiyeceksem kime güvenmeli Tanrım! Kime güvenmeli! “ diyerek çürüyor.

Yazara acıyanlar “ Ah!” diyorlar. Oyuna acıyanlar “ Vah! Gergedana acımış olanlar “Oh!”

AH!

Bana ırkını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

Bana ırkını söyle sana kim olmadığını söyleyeyim.

Sana bir şey söyleyeyim mi?

Sana adınla hitap edeyim mi?

Sana kanınla sesleneyim mi?

Sana göç yolları çizeyim mi?

Seni bir güzel öldüreyim mi?

Korkma küllerinden yeniden doğarsın.Bambaşka bir adla yine aynı topraklarda yaşarsın. Ama farkına bile varmazsın. Bugüne kadar neyin farkına vardın ki? Sen kim olduğunu sandın ki?

Dünya bazen yuvarlaktır bazen tepsi gibi düz .İnsan da bazen yuvarlaktır bazen tepsi gibi düz. Yuvarlak insanlar dağlardan,nehirlerden,ormanlardan, sokaklardan, binaların tepelerinden, ve bodrumların diplerinden, asansörlerden,salıncaklardan ve merdivenlerden, aralardan, derelerden yuvarlanarak oradan oraya savrulurken ve birbirleriyle fütursuzca sevişirken sevişirken sevişirken çoğalarak ve daha da yuvarlaklaşarak anlamsızlaştıkça, tepsi gibi düz olanların köşeleri bilenir. Köşeleri sivrilir. Köşeleri keskinleşir.



Hani şimdi senin boynuna tam boynuna batan iğne gibi sivri, jilet gibi keskin o şey var ya, damarlarında akan asil kanı akıtan ve seni o kanda boğan iyili kötülü niyetler var ya onların hepsi işte ırk. Mutfakta ırk. Masalda ırk. Kitapta ırk. Mecliste ırk. Aynada ırk. O yüzden tümaynalarkırık.

Ölenle ölmedikçe, sen adını sanını unutmadıkça, yuvar yuvar yuvarlanmazsan, köşelere sıkışıp sıkışıp kalıp kalıp bir inatta mıhlanırsan...Aslında kimin eli kimin cebinde ?

Sen kimsin, ben kimim ki kimliklerin şu dipsiz cehenneminde?

Bana dinini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

Bana dinini söyle sana kim olmadığını söyleyeyim.

Bak sana ne diyeceğim...

Hadi tanrını tarif et bana. Tanrıyı tarif et bana.

Tanrıdan tanrıya aldığın yollarda aklına yatanları ve yatmayanları ve o yolda ve o yol boyunca asılanları, kesilenleri, geberenleri, yerin dibine geçenleri...

Kanları, o akan kanları, yolları, o tanrıya ulaşan ve ulaştığı yere asla varamayan, aşamadığın, aşamadığın, aşamadığın, aşamadıkça vahşileştiğin, çirkinleştiğin, hiçleştiğin yolları...

O yakıp yıkmaları, o kesip biçmeleri, savaşlara yaptığın güzellemeleri...

Günahları ve sevapları, yalanları ve dolanları, cebindeki ve aklındaki ve kalbindeki silahları...

Şimdiye kadar olanları ve bundan sonra olacakları...

Elinden yavaşça yere bırak şimdi.

Ve arkanı dön. Ve şimdiye kadar gittiğin yolun tam tersi istikamette... Selametle.

Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Bana ne yemediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Bağırsaklarında beynin ve beyninle bağırsakların ve kabul edebildiklerin ve edemediklerin, tahammüllerin, hassasiyetlerin, boş vermelerin, görmezden gelmelerin, bana ne'lerin, bir ben mi'lerin hepsi senin kaderin.

Ve hepsi herkesin kaderi.

Önündekiler ve ardındakiler ve ardından, ardından gelecekler...

Etler ve meyveler ve haram ve halt...

Dün ne yediğini sorsak...

Yanı başındaki yoksulun ve çokuluslunun yediklerini ve yemediklerini birbirinden çıkarsan elinde kalacak olan sadece vicdan.

Soğanları pembeleşinceye kadar, çocukları morlaşıncaya kadar, kadınları kararıncaya kadar, yaşlıları lilalaşıncaya kadar, yoksulları sararıncaya kadar, engellileri yeşerinceye kadar, azınlıkları turunculaşıncaya kadar, zencileri zeytinleşinceye kadar, Arapları turkuazlaşıncaya kadar, Kürtleri grileşinceye kadar, çingeneleri somonlaşıncaya kadar, Yahudileri yavruağızlaşıncaya kadar, Ermenileri kahverengileşinceye kadar, dinsizleri bejleşinceye kadar, asileri eşek sudan geliceye kadar..

Kavura kavura altını da üstünü de yaktığın bu dünyada sende herkes gibi ölene kadar yaşa koltuğunda.

Ah! Ölene kadar, sadece ölene kadar yaşayacağımız şu hayat uğruna.

Ah!



VAH!

Çocuğun cesedini bulamıyorduk. Bir türlü bulamıyorduk. Annesi. Anneannesi. Babaannesi. Dayısı. Amcası. Ben. Komşular. Polisler. Muhtar. Esnaf. Yedi düvel gelmişti aramaya. Yoktu ceset.

Cesedi en son nerde gördünüz?” dedi polis.

Ben ders çalışırken görmüştüm. Abisi top oynarken görmüş. Anneannesi uyurken. Komşular bakkala giderken. Arkadaşları bisiklet sürerken. Öğretmeni problem çözerken.

Doktor “ben bir tek doğumda gördüm “ dedi. Bakkal “ben sabahları okula giderken hep görürdüm.” diye atıldı. Postacı “ Kapıyı bir kez o açmıştı bana” diye mırıldandı.

Ne zaman kayboldu ceset?” diye sordu polis.

Dedesi, “ Bence matematikten bir aldığı zaman kayboldu ” dedi.

Dayısı, “Yok, aslında her gece altına işediğinde kayboluyordu” dedi.

Annesi “ Sütten kesdiğim an kayboldu “ diye ağlıyordu.

12 Şubat 2021 Cuma

 



ALTMIŞINCI DOĞUM GÜNÜM

MERHABA MORUK!

Hasan Gürkan



*Bu konuşmayı 20.09.2007 tarihinde ‘ Merhaba Moruk’ adıyla düzenlediğimiz altmışıncı doğum günüm partisinde yaptım.


Bahar geçtise n’ola / Hazanı hoş görelim/Zaman zamana erişmez 

 Biz anı hoş görelim”

Hayat denilen kavga bu eylülün yirmisinde beni cebren altmış yaşıma sürüklüyor. Akranım olan dostlarım, yoldaşlarım, bu yaşa benden önce gelenler, geçip gidenler alınmasın. Altmış yaş resmen ihtiyarlık yaşıdır.

Merhaba moruk! derler adama.

    Yo! Sakın bana her yaş güzeldir, mavalı okumayın. Her yaş güzel değildir. Devlet tarafından işkence, hapis, idam, yargısız infazla hatırlatılmazsa, yaşlanmanın/ ölümün aklının ucundan bile geçmediği yaşlar güzeldir. Belediye otobüsünde, dolmuşta kimsenin ayağa kalkıp ta “buyur amca!” demediği yıllar.

    Bak dostum,    Altmışın kapısına dayandığında usulca geriye bakıyorsun. Kat ettiğin yol epey uzun. Önündeki ise kısa ve engebeli. Bu, hiç hoşuna gitmiyor. İflah olmaz bir aptal değilsen her şey sana son yokuşu inmekte olduğunu söylüyor. Kabullen yoldaş, şimdi hazandasın.

    Hasan Efendi, arkadaşlarınla yola çıktığınızda, Marksizm-Leninizm, Proletarya Enternasyonalizmi, ihtilal diyordunuz da, mitinglerde ucuz manzumeler eşliğinde kalpaklı Mustafa Kemal posterleriyle yürüyordunuz; gardıroptakine muhalefeten! Hatırladın mı? Bu sizin kuşaktan çok önce eski tüfek yoldaşlarınızın, mesela Şefik Hüsnü’nün başlattığı talihsiz bir çırpınış, Marksizm’le Kemalizm’i imtizaç ettirme gayretiydi. Bir bak allasen o çaba bugün nerelere geldi. Vatan uygun adım laik cumhuriyet mitingleriyle çalkalanıyor.

    Tavariş Hasan,

Mitinglerde, korsan gösterilerde, grevlerde,  hapiste, işkencede evet, hiç itirazım yok devrimciydin(iz). Ama kadın yoldaşların(ız)la, sevgililerin (iz)le, karın (ız)la, kaçamağın (ız)la, ilişkin (iz)de tam bir beş r’li errrrrkektin(iz).

    Ayıp değil mi ihtiyar! Erkek egemen geçmişin(iz)den ve dahi bugünün(üz) den yüzün(üz) kızarmıyor mu?

    Demircan Yoldaş,

Parti dili militaristti. Çelik disiplin, öncü müfreze vesaire. Ol sebepten mi mirim, Vicdani Red’ten hiç bahsetmiyordunuz. Ezilenlerden yanaydın(ız) ama, eşcinsellerin, travestilerin haykırışlarına kulakların(ız) tıkalıydı. Oğullarınızın çüklerini ala-yıvala ile kestirmekle meşguldünüz. ‘Kutsal Aile’nin peder-i muhteremi, çocuklarınızın sebebi hayatıydınız.

    Hey Ahbap!

Sahi parti kongrelerinde, parti yayınlarında Ermeni soykırımından, Anadolu Rumlarının Mübadele acılarından neden hiç bahsetmediniz? Sayısız Kürt isyanına neden bigâne kaldınız? Aklınız saygıdeğer moruk, mabadınızın kılları ağarınca mı başınıza geldi!

    Hayır, hemen celallenme!

Ne karamsarım, ne de umutsuz. Sadece kendime geçmişime bakmağa çalışıyorum. Paris Komününden günümüze, savaşsız, sömürüsüz, iktidarsız bir dünya için verilen büyük kavgayı, mücadeleyi asla inkar etmiyorum. Ekim devrimi, İspanya tugayları, Çin, Vietnam, Küba ve daha niceleri. Ol sebepten hala içim daraldığında “ Güzel günler göreceğiz çocuklar / Motorları maviliklere süreceğiz” mısralarıyla ferahlıyorum.

    Merhaba Hasan Arkadaş,

Şimdi yorgun, şişman ve geveze bir adamsın. Kendine, kitaba ve alkole siperlendin. Hiçbir şeyi beğenmiyorsun, eyvallah ama, öbür taraftan hayatını anlamlandıracak bir bok bulmak için çırpınıyorsun.

    Çabalama! Kimi yerde insan çabaladıkça batar. Bekle seni hayat batırsın, batıracaksa. Ama yola çıktığında kan ter içinde, çamurlara bata çıka, inatla peşinden koştuğun düşü görmeğe devam et, becerebilirsen. Ve unutma:

DÜNYA ORDA BİTER Kİ MAĞLUP OLUR HAYAL,

  TEMDİD-İ ÖMRE KUDRETİ KALMAZ TAHAYYÜLÜN”

-----------------


9 Şubat 2021 Salı

'Mustafa Suphi Osmanlı'da federalizmi ve Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara özerklik

özerklik verilmesini savunuyordu'

Artı Gerçek :100 yıl önce 16 Komünist!..

Ahmet Kardam ile söyleşi  2.Bölüm


Kazıdık onbeşlerin ismini, /Kanlı kızıl bir mermere!

Bir çelik aynadır gözlerimiz, /Onbeşlerin resmini
Görmek isteyenlere,..(Nazım Hikmet / Şubat 1925)

BEN MİR BEDİRHAN’IN BEŞİNCİ KUŞAK TORUNUYUM. AİLEMDE TÜRK OLMADIĞINI, AMA BENİM KUŞAĞIMIN TÜRK OLARAK YETİŞTİRİLDİĞİNİ ANCAK 50 YAŞIMA GELDİĞİMDE ÖĞRENEBİLDİM’


  

Sizi kişisel olarak tanımakla başlayalım. Nasıl bir aileden ve toplumsal yaşamdan geliyorsunuz? Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurucusu ve ilk Başkanı Mustafa Suphi hakkında araştırma yapıp kitap yazdınız. Bu ilgi ve ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?

Baba tarafımın anne tarafı Kürt ve Rum. Babaannemin annesi Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan’ın torunu; böylece ben de Mir Bedirhan’ın beşinci kuşak torunu oluyorum. Babaannemin babası ise Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda Osman Bey’le işbirliği yapmış olan Bizans tekfuru Mihal Bey’in (Köse Mihal) soyundan gelen Mihalzade Ali Galip Paşa. Annem baba tarafından Boşnak, anne tarafından Abhaz. Ailemde Türk olmadığını, ama benim kuşağımın Türk olarak yetiştirildiğini ancak 50 yaşıma geldiğimde öğrenebildim. Bedirxan Beyin torunu olduğumu öğrenince Osmanlı Arşivine girip Bedirxan Bey hakkında 800 küsur sayfa belgeyi inceleyerek iki cilt kitap yazdım. TKP’nin kurucu başkanı Mustafa Suphi üzerinde çalışmamın nedeni ise bu partinin üyesi olmam ve Merkez Komitesi üyeliğinde bulunmamdır. Yani kim olduğumu araştırdığım, kendi geçmişimle hesaplaştığım söylenebilir.

1917 EKİM DEVRİMİ SONRASINDA TAHLİYE OLUNCA GİTTİĞİ MOSKOVA’DA RUSYA KOMÜNİST PARTİSİ’NE (BOLŞEVİK) ÜYE OLUR’

Mustafa Suphi ve TKP Türkiye sosyalist ve komünist hareketi için bir milat olarak kabul edilir. Siz “Mustafa Suphi; Karanlıktan Aydınlığa” kitabınızla kapsamlı bir çalışma yaptınız. Kimdir Mustafa Suphi? Nasıl bir aileden geliyordu? Dönemin düşünsel akımlarının neresinde yer alıyordu? Komünist fikirlerle tanışması, görüşlerinin olgunlaşması ve parti kurma sürecine kadar olan gelişimini anlatır mısınız?

Mustafa Suphi 1879 veya 1882 Giresun doğumludur. Buna göre, 28/29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’de katledildiğinde 40 yaşına yeni girmiş çok genç bir insandı. Babası Erzurum, Konya, Kudüs, Şam, Edirne gibi vilayetlerde mutasarrıflık ve valilik yapmış Mevlevizade Ali Rıza Efendi; annesi ise Samsun eşrafından, Belediye Reisi Halil Hilmi Efendi’nin kızı Memnune Hanımdır. Suphi ilk eğitimini babasının görevi gereği bulunduğu Kudüs ve Şam’da, orta ve lise eğitimini Erzurum’da, yüksek eğitimini İstanbul Hukuk Mektebi’nde tamamlamış, 1907’de doktorasını yapmak üzere Paris’e gitmiştir. 1908 İkinci Meşrutiyet Devrimi gerçekleştiğinde Paris’te öğrenci ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önce yandaşı, sonra üyesidir.

1910’da doktorasını tamamlayarak İstanbul’a döner, Yüksek Ticaret Mektebi’nde, Yüksek Öğretmen Okulu’nda ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde hukuk, ekonomi ve sosyoloji dersleri verir. İttihat ve Terakki’nin 1911 sonbaharında yapılan dördüncü kongresinde delegedir. Ama aynı yılın sonunda bu cemiyetten ayrılır, Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocağı çevresiyle yakınlaşır, Rusya’daki 1907 gericiliğinden kaçarak İstanbul’a sığınmış Tatar Yenilenmeci (Cedid) hareketine mensup Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Sadri Maksudi gibi aydınlarla ilişki kurar, onların görüşlerinden etkilenir. Temmuz 1912’de kurulan, İttihat ve Terakki’ye muhalif Milli Meşrutiyet Fırkası’nın kuruluşunda yer alır, bu partinin yayın organı İfham gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yapar.

İttihat ve Terakki’nin yönetime el koyduğu Bâb-ı Âlî baskınından 4,5 ay sonra sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi bahanesiyle tüm muhalif aydınlarla birlikte Mustafa Suphi de 18 Haziran 1913 günü Sinop’a sürgün edilir. Bir yıl kadar sonra Sinop’tan kaçarak Sivastopol’a, oradan Bakü ve Batum’a gider. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte önce Kaluga’ya sürgün edilir, ardından 1915 sonbaharında Uralsk esir kampına gönderilir.

Bir yandan esir kampındaki ağır sömürü koşullarının etkisi, öte yandan Kazan merkezli Müslüman Komünistlerin esir kampına sokabildiği yayın organının etkisiyle sosyalizmi benimser. 1917 Ekim Devrimi sonrasında tahliye olunca gittiği Moskova’da Müslüman Komiserliği’nde, esas olarak Türk savaş esirlerine yönelik olarak Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başlar ve o arada Rusya Komünist Partisi’ne (Bolşevik) üye olur.

PARTİ PROGRAMI’NDA: (A) TÜRKLERİN SAHİP OLDUKLARI AYRICALIKLARIN KALDIRILMASI; (B) “HÜR MİLLETLERİN HÜR BİRLİĞİ” TEMELİNDE FEDERATİF DEVLET BİÇİMİNİN KABULÜ; (C) AYRILMA HAKKININ TANINMASI HÜKÜMLERİ YER ALIR. BU PROGRAM SUPHİ’NİN TÜRKİYE KOMÜNİST HAREKETİNE BIRAKTIĞI MİRASIN EN ÖNEMLİ UNSURLARINDAN BİRİDİR’

Mustafa Suphi hakkında çok fazla belge var, ama bunların gereken dikkat ve özenle incelendiği söylenemez. Türkiye’de gerek resmi tarih yazımında gerekse sosyalist tarih anlayışında Mustafa Suphi nasıl anlatılmakta ve anlaşılmaktadır? Sözgelimi; Türkiye’de bazı çevreler Mustafa Suphi’nin “Türkçü” hatta “İttihatçı” olduğu görüşündeler. Buna birkaç neden gösterilmektedir: Birincisi; onun İttihat ve Terakki Cemiyet içinden gelmesi… İkincisi; Osmanlı Ermeni Komünistleri (Hınçak Partisi, Paramaz ve yoldaşları) ile ilişkisinin olmaması, üçüncüsü; 1915 Süryani, Ermeni soykırımı ve 1919 Rum Pontus soykırımı konularında bilinen bir tavrının olmaması… Bu eleştirilerin doğru yanları olduğunu düşünüyor musunuz? Değilse neden?

Mustafa Suphi hakkında çok sayıda belge olduğu ama bunların araştırmacılar tarafından gereken dikkat ve özenle incelenmediği biçimindeki düşüncenize katılıyorum. Bu dikkatsizlik ve özensizliğin Mustafa Suphi konusunda yanlış kanaatlerin oluşmasına neden olduğu görülüyor. Bunlardan birincisi, onun “ömrünün sonuna kadar Türkçü ve milliyetçi olduğu” biçimindeki iddiadır. İkincisi ise 1920 Kasım’ında Türkiye’ye M. Kemal’den aldığı “icazet”le döndüğü ve amacının M. Kemal’le “işbirliği” yapmak olduğu, M. Kemal’e “güvendiği” biçimindeki her türlü dayanaktan yoksun iddialardır. “Türkçülük”, “milliyetçilik”, “İttihatçılık” gibi iddialar konusunda şunları söyleyebilirim:

Mustafa Suphi 1912 yılı itibariyle İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun lider ve taraftarlarıyla olan her türlü ilişkisini koparmış ve yaşamının sonuna kadar İttihatçılığın her türüne karşı mücadele etmiştir. 1908-1911 yıllarında İttihatçılara muhalefet edenler arasında İttihatçılıktan gelmeyen kim vardır ki! İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı siyasal yaşamının ve dolayısıyla, Türkiye siyasal yaşamının “Büyük Patlaması (BigBang)”dır. Bütün siyasi partilerin anası İttihat ve Terakki’dir.

Türkçülük” ve “milliyetçilik” meselesine gelince… 1915 öncesinde, yani henüz sosyalizmi benimsememiş olduğu yıllarda, Mustafa Suphi “Türk” kimliğinin “Osmanlıcılık” ile “İslamcılık” arasına sıkışmasına, öylelikle silikleşip yok olmasına karşıydı. Osmanlının bütün Hıristiyan millet ve milliyetleri gibi Türklerin de bir milli uyanış yaşaması gerektiğini savunuyordu. Bu görüşleri itibariyle “Türkçü”ydü. Ama onun Türkçülüğü, Türklüğü diğer etnisitelerden daha üstün gören ırkçı, şoven-milliyetçi bir Türkçülük değildi. Onun Türkçülüğü “minimalist” veya “demokratik” bir Türkçülüktü. Türk kimliği için hangi hakları talep ediyorsa, aynı hakları, ayrım gözetmeksizin, bütün diğer milletler ve milliyetler için de talep ediyordu. Osmanlı devletinin bekası için Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin üstüne sık sık seferler düzenlenmesine karşıydı. Osmanlı toprakları üzerinde dört federatif bölge ve bunların içinde de ayrı özerk bölgeler kurulmasını savunuyordu. İmparatorluğun Rumeli topraklarında biri “Makedonya”, ötekisi “Arnavutluk” olmak üzere iki federatif bölge; Anadolu’da “Türkiye” ve Asya topraklarında ise “Arabistan” olmak üzere iki federatif bölge kurulması, ayrıca Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara da özerklikler verilmesi gerektiğini savunuyordu. Hem dışarıda hem de imparatorluk içinde huzur, istikrar ve barış ancak böyle sağlanabilirdi. Bütün bu gerçekleri yok sayıp Suphi’nin İttihatçı olduğunu ve İttihatçıların Türkçülüğünü savunduğunu iddia etmek ya bilgisizliğin ya da art niyetin ürünü olabilir. 1915 öncesinde henüz komünist olmayan Suphi’nin o tarihlerde Osmanlı Ermeni komünistleriyle ilişki kurmamış olması onun bir İttihatçı-Türkçü olduğunu kanıtlamaz.

DEVAMI YAKINDA: 3 BÖLÜM




8 Şubat 2021 Pazartesi

 

Sevgili Arkadaşlar,

Yayına hazırlamakta olduğumuz Özcan Bayraktar kitabı ile ilgili tasarı aşağıda.Sizden ricam bu duyuruyu yaygınlaştırın.Özcan'la ilgili kitapta yer almasını istediğiniz görüşlerinizi,hatıralarınızı, ortak ilginç fotoğraflarınızı bana gönderin lütfen.

Hasan Gürkan mail: hasangurkan00@gmail.com


ÖZCAN BAYRAKTAR İÇİN KİTAP TASARISI



Eşi – Kızları – Kardeşleri- Damatları – Akrabaları – Okul arkadaşları-İş arkadaşları - Sendika arkadaşları-TSİP'li, ÖDP'li, HDP'li yoldaşları -Hapishane arkadaşları -Sürgünlüğü – Yurt dışında işçiliği

BİYOGRAFİ

-Doğum Tarihi, yeri -Anne,baba ve kardeşleri -İlkokul -Ortaokul -Sanat Enstitüsü -ilk iş yeri – Ondan sonra çalıştığı yerler -Sendika çalışmaları -Hapishane -Sürgün -İşsizlik -Yeni işler -Yurtdışı -Nerlerde ne işleri yaptı -Yurda dönüş – yeni işler


HAKKINDAKİ İZLENİMLER

Eşi Nurhan- Kızı özgün -Damadı Halil -Kızı İlke -Damadı... -Kardeşleri,iş arkadaşları,yoldaşları


FOTOĞRAFLAR

-Bebeklik,çocukluk fotoları -Öğrencilik fotoları -Gençlik,evlilik fotoları -Hapishane,sürgün, yurtdışı vb fotoları


7 Şubat 2021 Pazar

 

'Mustafa Suphi Osmanlı'da federalizmi ve Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara özerklik

özerklik verilmesini savunuyordu'

Ahmet Kardam

Artı Gerçek 100 yıl önce 16 Komünist!..Ahmet Kardam ile söyleşi – 1. Bölüm


Mustafa Kemal, ‘Suphi’den kurtulmayı sağlayacak bir plan’ hazırlanması talimatını verir. 18-19 Ocak 1921 tarihinde ‘ölüm yolculuğu’nun bütün aşamalarını telgraf başında izler.


Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının, Kemalistlerin merkezi bir planıyla Türkiye’ye gelmesinin koşulları oluşturulur ve daha sonra 15’i de Karadeniz’de öldürülür.

16. kişi olan Maria (Suphi) ise “ganimet” rehin ve seks kölesi olarak katiller tarafından alıkonulur ve birkaç yıl sonra trajik biçimde öl(dürül)ür…Ne yazık ki bu trajedi 100 yıldır gerçek boyutlarıyla açığa çıkarılabilmiş değil ve bir enkaz olarak omuzlarımızda durmaktadır.

En önemli ve utanç verici olan da şudur:

TKP ve M. Suphilerden bahsedilirken Maria’nın unutulmasıdır. Bunu kabul edilemez buluyor ve bu nedenle “16 Komünist” olarak her yerde düzeltilerek yazılmasını öneriyorum.

Kemalistler bu politik cinayetle Komünistlere karşı tutumunu son derece açık biçimde ortaya koymuşlardır. Ancak devrim, sosyalizm ve komünizm adına yola çıkanların bu net tutumu

Ne yazık ki bu trajedi 100 yıldır gerçek boyutlarıyla açığa çıkarılabilmiş değil ve bir enkaz olarak omuzlarımızda durmaktadır.

En önemli ve utanç verici olan da şudur:

TKP ve M. Suphilerden bahsedilirken Maria’nın unutulmasıdır. Bunu kabul edilemez buluyor ve bu nedenle “16 Komünist” olarak her yerde düzeltilerek yazılmasını öneriyorum.

Kemalistler bu politik cinayetle Komünistlere karşı tutumunu son derece açık biçimde ortaya koymuşlardır. Ancak devrim, sosyalizm ve komünizm adına yola çıkanların bu net tutumu görmek istememeleri ve Kemalizm'den devrimcilik, ilericilik üretme çabaları bir trajediye dönüşmüştür.

Öte yandan, Sovyetler Birliği ve Komüntern’in pragmatik politikalarının kurbanı olan başka ülkelerin komünistlerine en iyi örnek M. Suphi ve TKP olsa da partinin , İttihatçılıktan Komünistliğe dönüşüm sürecini, Müslüman Komünistler ve Bolşeviklerle ilişkisini, Kemalistlerle yazışmalarını ve onların katledilmesinde M. Kemal’in doğrudan rolünü, Sovyetlerin ve Komüntern’in sessizliğini, Ermeni ve Türk komünistlerin ilişkileri ve Suphilerin devrim programı hakkında (Türkiye Komünist Partisi) Merkez Komite üyesi Ahmet Kardam ile uzunca bir söyleşi yaptık.

Bu söyleşinin kapsamı ve konuların detayları için A. Kardam’ın “Mustafa Suphi; Karanlıktan Aydınlığa” kitabına bakılabilir…(...)

*Yazının devamı 2. bölüm olarak yayınlanacak.

                                          Ahmet Kardam