25 Mayıs 2020 Pazartesi






SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDRETTİN DESTANI
Nazım Hikmet

 

(...)
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                                        çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
                 dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                   kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
                                             eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

24 Mayıs 2020 Pazar






SAMAN SARISI
Hasan Gürkan

KOPENHAG’LI BİR GÖÇMENİN, AMSTERDAMLI BİR GÖÇMENDEN,
MOSKOVA’LI BİR GÖÇMENİ DİNLEDİĞİ



    Kucağında manton. Omzun omzuma değende dirseğin koluma sokuluyor. Alıp başımı coğrafyamın ayak basmadık köşelerine çekiliyorum. Mısralar, kelimeler, heceler, hatta harfler var ama, sesler yok. Şiir, ses olmayan seslerin dünyasını şiirleştiriyor. Biraz sonra program başlayacak, mısralar sese büründüğünde içimdeki büyünün bozulmasından korkuyorum.

“okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyokova / seyredilmeye gelmez / okyanuslar yaşanılır”

    Şiir başladı. Salon soğuk değil ama ellerin üşüyebilir. Amsterdamlı göçmenin sesi iklimime yayılıyor. Mısraları yaşıyorum, bendekilere benziyor. Ellerine bakmıyorum, parmağında Kafkasyalı gümüş bir yüzük var, görüyorum. Seni tutup toprağımın harcıalem bütün seslerden arınmış bir köşesine götürüyorum.
Yüzün sedef tadında.
“Hoş geldin!” Ellerin bana dönük.
“Merhaba!” Sesin heyecandan terlemiş avuç sıcaklığında.
Ben henüz tam kavrayamamışken gidip Saman Sarısı’na sarmallanıyorsun. Ve
“sağ elinde kederli bir gül açıyor / ağır ağır “

“kimseler yapamaz senin resmini / sen kendi resmini kendin de yapamazsın / bir açılıp bir kapanır yüreğinde / senin resmini ben yapacağım”

    Salonu boşaltıyorum. Yerlerde yırtık kirlenmiş pankartlar. Boş gazoz şişeleri. Miting sonrası alanlarının gergin yorgunluğu.

“Vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “
“Ortalıkta ikimizden başka kimse yoktu / ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş.”

    En sıcak, en sevdalı, en asi sesimi kavga alanlarında, toplantı salonlarında, kaçak evlerin iğreti odalarında, sevdiğim kadınların ten kokan yataklarında okuduğum şiirlere kattım. Kürsünün önünde, şurada ilk sırada ayakta, televizyonun karşısındaki kanepede oturmuş, yastığımın yanında uzanmış beni dinliyordun. Hâlbuki benim ilk defa duyduğum sesin Saman Sarısı’na rengini veriyor. Şiire yakışıyorsun.

“bir parıltıydın düşümden damlamış / sol mememin üstüne.

    Kucağında manton. Boz bulanık şaşkınlığım bitti çok şükür. Bedeninin kokusunu duyuyorum. Toprağımda ne varsa zaptetilemez bir yangına kesiyor. Tarifsiz kargaşalar, isyanlar içindeyim. Hapiste rutubetli loş odada, şu sıvaları dökülmüş çıplak duvarın dibinde acıdan it gibi titreyen ben değilim. Miladımızdan önce, yılarca sürgünlüğüm oldu İstanbul. İğretiliğim, biletsizliğim ve adressizliğimdi.

“Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta / karlı pencerelerde / taze esmer bir yalaza olarak geçti alnımın üzerinden / Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan / yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup / içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini”
    Göçmenliğim seninle bitecek sanmıştım. Ama oturduğun sokak, hiç tanımadığım soğuk şehirlere çıkıyor. Amsterdamlı göçmen sahnede, sen dinliyorsun, ben nafile bir yokuşu tırmanıyorum, hep tırmanıyorum.

“vakit hızla ilerliyor, gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “

    Karanlıkta başımı çevirmeden yüzüne bakıyorum. Yüzün bana yakışıyor. Ama sen “yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı.” Umut ne?  “tramvaylar bomboş geçiyor “ Neden böyle suratsız bir şafak!  “biletçileri, vatmanları bile yok / kahveler bomboş”  Neden İstanbul diye bir şehir,  almış sabahçı kahvesini koynuna, salya sümük uluyor.
    Kaçıp sığındığımız Yıldız Parkı’nı biz tereddütlerimizden çalmıştık. Önü sonu – en çok ta sonu – belli zamanlara ne çok laflar, ne çok sevinçler, ne çok sarılmalar, ne çok öpüşmeler, ne çok suskunluklar sığdırdık. Oraya her gidişimizde “ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla / limonatanın arasında / onu oraya sen koydun” Durmadan konuşurdun.Telaşla anlattıkların ne olursa olsun , sesinin tınısı sevdanı ele verirdi. “sesleniyorum / seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları.”
    Kadıköy’deki evde, benim, yüzünün bir yanı bıyıklı arkadaşım ve o gece kafayı mujiklere takan çakırkeyf ev sahibesi dahil kimseler bir şey bilmesindi ya,  
"ayrılık masanın üzerindeydi cigara paketinde / kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin /  cıgaranın ucunda senin /  ve hoşça kal demeye hazır olan avcunda / ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi / aklından geçenlerdeydi ayrılık / benden gizlediklerinde gizlemediklerinde / ayrılık rahatlığındaydı senin / senin güvenindeydi bana / birdenbire  kapın açılır gibi sevdalanmak / ansızın / oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin /  ayrılık bunu farkedemeyişindeydi senin / ayrılık kurtulmuştu yer çekiminden ağırlığı yoktu / tüy /gibiydi diyemem / tüyün de ağırlığı var /ayrılığın yoktu ama, kendisi vardı “
Biri senin karşında, biri benim karşımda oturuyordu. Gözlerimizdeki yangını görmediler.

    Amsterdamlı göçmen kadın gösteriyi bitirdi. Ama şiir sürüyor. Boğaziçi ışıklar içinde. Gecenin koynundayız. Kaç kere  “ yumuşak ağırlığını yitirdim /avcumda sonra elini / ve ayrılık parmaklarımızın ilk değişinde başlamıştı çoktan”  Sol elin kasıklarımda hem azgın bir sevişmeyi, hem yumuşacık bir şefkati okşuyor. Kaç kere  “ ama yine ansızın yitirdim seni “
Senin toprağında Saman Sarısı okunan isyanlar olsun!

    Boğaziçi ışıklar içinde. Gece bitecek. “tuttum ellerinden yürüdük / yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata” Gece bitecek. Kahve içiyoruz laf olsun diye. Kucağıma bıraktın başını, elin kasıklarımda. Saçlarını okşuyorum, gece bitecek. “gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre “
    Kucağında manton, dirseğin koluma sokuluyor. “Yitirdim ansızın seni / oysa ansızın değil / çünkü önce yitirdim avcumda elinin sıcaklığını senin / sonra elinin izlerini bir de tanırım “
Gece bitecek.

*Bütün alıntılar Nazım Hikmet’in, Saman Sarısı şiirinden

21 Mayıs 2020 Perşembe








CUMHURİYETİN TÜRKLEŞTİRME POLİTİKASI,
DEĞİŞTİRİLEN YER ADLARI
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,2000, 10



    Ülkemizde elli yılı aşan bir süreden bu yana yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yapılmaktadır. Bu süre içerisinde yaklaşık 28 bin kadar yerleşme adı değiştirilmiştir. Bunların 12 binden fazlası ise köy adlarıdır. Köylerin bir kısmının adları Türkçe olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle değiştirilmiştir. Bu tür değiştirmeler tüm yurt sathına yayılmış durumdadır. İsmi değiştirilen köylerin ülkedeki dağılışında en fazla dikkat çeken özellik Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da sayılarındaki artış ve yoğunlaşmadır. Bu alan içinde yer alan köylerin tamamına yakın bir kısmının ismi Türkçe olmadığı için değiştirilmiştir.
    Yerleşmelerin bazılarının isim değişiklikleri üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, yöre halkı hâlâ eski isimleri kullanmayı tercih etmektedir. Eski isimlerin kullanımdaki bu süreklilik özellikle aile içinde kullanılan dil özellikleri ile ilgili olmalıdır. Ancak eski isimlerin kullanımında genç insanlar göz önüne alındığında belirgin azalmalar dikkati çekmektedir. Bu durum en az birkaç on yıl daha eski isimlerin kullanımının süreceğinin göstergesidir. Diğer taraftan isim değişikliği işlemleri sadece yazı diline dönüştürme gayretiyle birkaç harfin değiştirilmesinden ibaret olanlar ise hiçbir zaman, resmi işlemler dışında, yeni şekilleriyle kullanılmayacaklardır.
Değiştirilen köy adları içerisinde diğer bir bölümü de Türkçe olmadığı için değiştirilen isimler oluşturmaktadır. Anadolu’da Arapça, Farsça, Kürtçe, Lazca, Rumca, Ermenice, Gürcüce, Çerkezce vb. gibi dillerde adlandırılan
pek çok köyün ve yer adının olması normaldir. Türkçe bir anlam ifade etmeyen köy adları ile Arapça yahut Farsça kökü, eki olan isimler de değiştirilmiş, bunlara yeni adlar verilmiştir. Ancak bu değiştirme işlemlerinde de her zaman isabetli olunduğunu söylemek zordur, çünkü bazı hatalar yapılmıştır. İsim değiştirme çalışmaları sırasında eski adı anımsatacak yenileştirmeler ile değiştirilecek ismin Türkçe anlamlarının verilmemesine dikkat edilmesi prensip olarak belirlenmiş olmasına rağmen (İçişleri Bakanlığı 1963) bazı isim değiştirmelerde buna her zaman ve her yerde uyulmadığı dikkati çekmektedir. Örneğin Çinciva / Şenyuva (Rize), Sehrince / Serince (Urfa), Pervana / Pervane (Trabzon), Sakarsu / Şekersu (Trabzon), Melikşe / Melikşah (Trabzon) örneklerinde olduğu gibi kimi köylere eski isimlerini unutturmayacak kadar benzerleri verilmiştir. Şemsi / Güneşli (Siirt), Telhınta / Buğdaytepe (Urfa), Telanbar / Anbartepe (Urfa), Telseyif / Kılıçlı (Urfa), Tilesvet / Karatepe (Urfa), Kebirkazani / Büyükkazanlı (Urfa), Telşair / Arpatepe (Mardin) örneklerinde olduğu gibi bazılarında ise eski adlar hemen tümüyle tercüme yapılarak değiştirilmiştir.
Konuya ilişkin olarak hazırlanan harita incelendiğinde (Bkz. Şekil: 1) dikkati çeken temel özellik, isimleri değiştirilen köylerin tüm ülke sathına yayılmış durumda oluşudur. Ancak bu yayılma eşit bir düzende değildir. Kabaca düşünülürse Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde diğer bölgelere oranla bir yoğunlaşmanın olduğu hemen dikkati çekmektedir. İsmi değiştirilen köylerin yoğunlaştığı bölgeler içerisinde de her yerde düzenli bir dağılış görülmemektedir. Örneğin Mardin ile Şanlıurfa arasında kabaca Viranşehir civarında, Hakkari çevresinde, Sinop ile Artvin dolaylarında belirgin seyrelmeler dikkati çeker. Ancak bu seyrelmeler her zaman ve her yerde isim değişikliği yapılan köy olmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü bu seyrelme söz konusu alandaki köy sayısı vb. gibi başka sebeplerle de ilgili olabilir. Nitekim Viranşehir
                                                                                                                                                                    
     ilçesine bağlı köylerin yaklaşık % 60’ının adı değiştirilmiştir, yukarıda da değinildiği gibi, Artvin’de köy isimlerinin değiştirilmesi ise çok daha önce, 1925 yılında yapılmıştır (İçişleri Bakanlığı 1986, s. 799, Muvahhid Zeki 1925, s. 111).
Şekil 1: Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köylerin Dağılışı (2000)
Karadeniz bölgesinde en çok dikkati çeken özellik Trabzon ile Rize arasında kalan alandaki yoğunlaşmadır. Trabzon ve Rize’de toplam 495 köyün ismi değiştirilmiştir. Bunların 20 tanesi Türkçedir, diğerleri Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için değiştirilmişlerdir. Diğer yoğunlaşma alanları olarak dikkati çeken Samsun, Kastamonu ve Sakarya çevresinde ise ağırlıklı olarak daha önce yukarıda çeşitli örnekleri verildiği gibi çeşitli Türkçe isimlerin harf değişiklikleri şeklinde yenileştirmeler söz konusudur (Bkz. İçişleri Bakanlığı 1986, s.481-489, 669-672, 679-698, 769-774). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da, Karadeniz bölgesinde olduğu gibi değiştirilen Türkçe köy adları bulunmakla birlikte, çoğunlukla isimler Ermenice, Kürtçe veya Arapça kökenli oldukları için değiştirilmiştir (Bazı örnekler için bkz. İçişleri Bakanlığı 1986, s. 291-296, 601-607, 781-786, 793-799).
Anadolu’daki inceleme gezileri ve çeşitli çalışmalarımız sırasında konuya ilişkin olarak yaptığımız soruşturmalar, inceleme ve gözlemler göstermiştir ki bu isim değişiklikleri çoğu yerde henüz tümüyle halk tarafından benimsenmiş ve kullanılır durumda değildir. İnsanlar özellikle de orta yaşlı ve yaşlı olanlar hâlâ yerleşmeleri eski ismi söylendiğinde bilebilmektedirler. Fakat daha çok gençlerin ve çocukların yeni isimleri öncelikli olarak bilmekte ve kullanmakta oluşları da dikkati çekmektedir. Bu demektir ki yeni isimlerin kullanımının tümüyle yerleşmesi için henüz daha yeterli süre geçmemiştir. Bir başka ifade ile eski isimler toplumsal hafızadan tümüyle silinmemiş


30Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek amacıyla değiştirilmiştir
-------------------------------------------------------------------------------------------------**29 F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2000 10 (2)
----------------