29 Ağustos 2018 Çarşamba






DENİZ KIZININ GÖZYAŞLARI
Sedat Kaya - Ağustos 28, 2018   





"Roma'yı gör de öl derler, a gülüm, sen Gökova'yı gör de yaşa"
Halikarnas Balıkçısı

Dünyanın hemen her kültüründe bir efsanedir, deniz kızları.

Gövdesinden yukarısı insan, altı balık kuyruğu görünümdeki dişi hayal canlıları.
Masum ve güzel yüzleri, badem gözleri,  iri ve dik memeleriyle baştan çıkarıcı deniz yaratıkları.
Arşipel'in(*) çocukları "Sirenler" dedi onlara.
Foça'nın açıklarındaki Siren kayalıklarında yaşarlardı.
Güzellikleri ve sesleriyle büyüleyiciydiler.
Homeros'a göre Troya zaferinden dönen Yunanlı gemiciler, deniz kızlarının şarkılarına kendilerini kaptırınca,  gemileri Siren kayalıklarına çarparak batmıştı.
Yüzlerce savaşçı denizde boğularak ölmüştü.
Deniz kızları belki de Troya'nın intikamını almıştı!
Denizcilerin tümü yaşadıklarına inanırdı onların.
Kristof Kolomb Amerika keşfine giderken, Haiti sularında  deniz kızlarını gördüğünü kaydetti, seyir defterine.
Gördükleri belki hayaldi.
Belki de şarabın azizliği.
Kolomb ve adamları uğursuzluk saymıştı onları.
Arşipel'in deniz kızları başka yörelerin aksine birer melekti.
İyilikseverdi.
Denizcilerin dostuydu.
Batan gemilerin yardımına koşarlardı.
İnsanları boğulmaktan kurtarırdı.
İyinin, doğrunun, saflığın sembolüydüler.

*.   *.   *

İşte bu deniz kızlarından biri yıllardır Gökova'daki Okluk Koyu'na gelenleri karşılar, tam koyun karşısındaki kayalıklarda.
Şöyle yazar altında da.
“Bu deniz kızı, düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar."
Dünyanın tüm denizlerini gezen ilk denizcimiz Sadun Boro dikmişti, onu buraya.
Boro, Gökova için "dünyada böyle bir cennet yok" demişti.
Okluk Koyu içinse; cennetin incisi.
Yaşamının son günlerini cennetin incisinde geçirmişti.



İşte Gökova'nın bu en nadide koyu bugünlerde  halka kapalı.
Cenneti gezmek, görmek yasak.
Nedeni,  inşaatı süren Cumhurbaşkanlığı Konutu.
300 odalı olacağı söyleniyor.
Etrafı Çin Seddi gibi, yüksek duvarlarla örülüyor.
Her yere nöbetçi kuleleri dikiliyor.
Onlarca gemi sahile kum taşıyor.
Kıyıda yapay bir kumsal oluşturuluyor.
Koyun sularında sahil güvenlik sürekli devriye geziyor.
Kuş uçurtmuyorlar.
3
Bunlar henüz inşaat bitmeden alınan tedbirler.
Peki, inşaat bitince ne olacak?
Bu koy tümüyle halka kapanacak mı?
Burada kimse denize giremeyecek mi?
Mavi turlar artık Okluk'ta hoş bir mola veremeyecek mi?
Deniz kızını, Sadun Boro'nun cennetini görmek yasaklanacak mı?
Eğer yasaklanacaksa, "deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir" diyen Anayasanın 43'ncü maddesi çiğnenecek mi?



Gökova.
Sakar'dan bakınca.
Gök mü aşağıda, deniz mi yukarıda, anlayamazsın ilk bakışta.
Hani, Halikarnas Balıkçısı şöyle demişti bir ara.


"Roma'yı gör de öl derler, a gülüm, sen Gökova'yı gör de yaşa"
Tabi bundan böyle yaşatırlarsa.

Soyadı gibi doğma büyüme Gökovalı olan Halikarnas Balıkçısı'nın manevi oğlu Prof. Dr. Şadan Gökovalı hocam da hayatını adayanlardan bu cennete.

Onun şu sözü unutur mu?
"Halikarnas Balıkçısı'nı cennete götürmüşler, hani nerede Gökova demiş."
Ya şu şiiri.
"Benim yarim ipek kilim
Dokur Gökova'da.
Nufüs kütüğüne adım yazılmış,
Şükür Gökova'da.
Ya aşığın sazı,
ya çobanın kavalıyım.
Dünyanın öbür ucuna gitsem.
Ben yine Gökovalı'yım.

"
Okluk Koyu'nun karşısındaki kayalıklarda bir deniz kızı var.
Şöyle yazıyor altında.
“Bu deniz kızı, düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar."
Bugünlerde sahil koruma devriyelerini atlayıp, o deniz kızına ulaşırsanız, gözlerine dikkatlice bakın.
Gözyaşlarını göreceksiniz.



(*) Arşipel (Archipelapos) : Ege Denizi'nin antik çağdaki ismi


25 Ağustos 2018 Cumartesi




KUTSAL AİLE MANİFESTOSU!
Mine Söğüt




Gelinlik denen kefenlerin içine sok onu.
Evlilik denen tabutlara tık.
Ve ailenin dibine, en dibine göm.
Kucağında çocuklar, kalbinde korkular.
Oradan dışarı çıkamasın, sokağa adım atamasın.
Utanç ve çaresizlikten güzel elbiseler dik üzerine.
Saçlarını dikenli taraklarla tara; aralarına zehirli çiçekler dola.
Üzerine güzel güzel kapılar kapa.
Tutacağı bir tokmak olmasın;
O kapıyı açacak cesareti kendisinde hiç bulmasın.
Hep içeride, hep içinde, derinlerde diplerde tut onu.
Varlığı diğerlerinin varlığına armağan olsun.
Varlığı yokluğuyla bir olsun.
Üç kere üst üste söyle.
Yok olsun, yok olsun, yok olsun.
Kasığını doğurganlıkla damgala; alnını kutsallıkla.
Aklını yok say, duygularını tok say, günahlarını bir bir say.
İsteklerinden utandır onu.
Utanmazsa yine isteklerinden kır boynunu.
Kanadıkça lanetle; onun kaderi lanetlerden bir kule.
O kulede, hayat boyu ocakla yatak arasında sürünsün.
Kulenin kapılarına kilit vur, pencerelerine zehir sür, eşiklerinde dikenler olsun, çatılarında çiviler.
Dışarıyı hiç bilmesin; içeriyi silsin, silsin, silsin.
Soğan kokan dar ya da geniş, zengin ya da yoksul, güzel ya da çirkin mutfaklar ver ona.
Ve koltuklar, sehpalar, lambalar, halılar, aynalar, perdeler, tüller, avizeler, ütüler, mikserler, süpürgeler, toz bezleri...
Cam temizlikleri, yer cilalamaları, halı yıkamaları, bulaşık yığınları...
Mandallar mandallar ve mandallarla iplere as onları.
Kurusunlar. Kurusunlar. Kupkuru olsunlar.
Yatakta gıklarını çıkaramasınlar.
İyice örtünmeden pencereye bile çıkamasınlar.
Tanımadıkları kimselere kapıları açmasınlar.
Utansınlar.
Hep utansınlar.
Saçlarından utansınlar.
Memelerinden utansınlar.
Bacak aralarındaki ateşten tutuşsunlar.
Söndür onları.
Söndür onları.
Öldür onları.
Mühürle hazlarını.
Lanetle şehvetlerini.
Al sana bir elma.
Kadın dediğin salaktır, yılan dediğin günahtır.
Kadın dediğin salaktır; yılan dediğin günahtır.
Kadın dediğin salaktır; yılan dediğin günahtır.
Çağlar boyu kendini de onu da bu yalanla oyala.
İnsanın, kadın yüzünden cennetten kovulduğuna bir kere inandın ya...
Tabii ki cehennem olur kurduğun her dünya.

11 Ağustos 2018 Cumartesi






HAYATIMDAKİ İLKLER
FAİLİ BELLİ BİR CİNAYETİN KURBANI
Hülya Öztürk

Nurettin Öztürk’ün Anısına

Not:
1948 yılında doğan Nurettin Öztürk Karadenizlidir. 12 Mart 1971 öncesinde Dev-Genç yöneticiliğinde bulundu. Köylülerin ve Halkların Kurtuluşu Dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptı. Bu görevi nedeniyle dokuz ay tutuklu kalan Nurettin, daha sonra Avrupa'ya geçerek 1983 yılına kadar İsveç'te yaşadı. 1983 yılı sonunda Türkiye'ye geldi. Eski bir arkadaşının evinde kurulan karakol sonucu, 5 Nisan 1984'de yakalanıp, D.A.L tarafından gördüğü işkenceyle gözaltında öldürüldüğü ve kaybedildiği 2000’e Doğru Dergisinde bir görgü tanığının ifadesiyle yayınlandı. Kendisini yurtiçinde ve yurtdışında arayan arkadaşlarıyla ailesinin çabaları hala devam etmekte.
                               *   *  *
Çocukluğumdan anımsadığım en belirgin anılar amcama ait olanlardır. Ben çok küçük bir çocukken ve o çok delikanlı bir gençken, Ankara Bahçelievler’deki bahçeli evimizde birlikte yaşardık.
Uzun koridoru vardı evimizin. Çikolatanın damağımda oluşan o hep anımsanacak en tatlı anısı; bir gece amcamın kapıyı açıp, içeri girişiyle, onu kucaklamak için koridorda koşarak, sarılıp öpüştükten sonra elime aldığım süslü paketteydi.
Amcamın kucağında, bana gösterdiği sevgi sarhoşluğunda, küçük parmaklarımla paketi açtığımda, elimde duran kahverengi şeyin ne olduğunu bilmez bakarken, o küçük bir parça kırıp ağzıma koyup sonra da sarılıp bir kez daha öpmüştü.
Muzun tadı da amcamı anımsatır bana. Belki de bu annemin anlattığı bir anıydı, anımsamadığım ama sonraki yaşlarda annem anlatırken benim görselleştirdiğim ve hafızama kendim yaşamış gibi kaydettiğim.
O zamanlar muz alabilmek zormuş. Hem bulunması zormuş hem de pahalı olmasından, çok az kişi muz yiyebilirmiş Türkiye’de.

Amcam üniversiteye başlayınca, kazandığı ilk bursuyla bana muz almış. 1960'lı yılların ortalarında, amcam, annem ve babam, ‘20 li yaşlarda gencecik üç insan’ hep birlikte yerleşmişler Ankara'ya. Babam yatılı okuduğu Kimya Sanat Enstitüsü’nde öğretmenlik yapmaya başlayıp annemle evlenmiş, amcam Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazanıp yanlarına yerleşmiş.
Sanki sisli, ağır aksak uzun çekimleri olan, hafifçe renklendirilmiş siyah beyaz film karelerinde yaşayan bir çocuk gibi anımsıyorum o günleri.
Amcamla babamın elini tutup, seke seke, hoplaya hoplaya yürüdüğüm geniş Ankara sokakları; sabahları evimizin mozaik desenli uzun koridorunda kaydırmaca oynayarak amcamın odasına gidip, kitaplarını karıştırışım; oturma odasındaki tül perdenin arkasına saklanıp ‘amcam beni bulamaz ki’ diye sevinçle kıkırdaşmalarım; her kapı açıldığında koşarak amcamı ve babamı karşılamalarım; kucaklarında oturup onları sorgu suale çektiğim uzun akşamlar; amcamın elinde tuttuğu mavi gözlü sarışın oyuncak bir bebeği bana uzatarak “Bak bebegin ne güzel gözleri var.” demesinden bir süre sonra saklanıp, bebeğin gizlice gözlerini çıkartışım; televizyonda ilk gördüğüm görüntünün Vietnam Savaşı’nda kimsesiz kalmış bir kız çocuğunun ailesini aradığı haberinden çok etkilenip defalarca “Şimdi çocuk ne yapacak? Nereye gidecek?” diye sorarken, annemin bacağına sarıldığımda, amcamın beni kucağına alıp “Korkma burada savaş yok, hem biz senin yanındayız.” diyerek bana sıkıca sarılıp saçlarımı okşaması…
O günlerde hayatımın en önemli başka bir ilki ise sinemayla tanışmamdı.
Seyrettiğim ilk film, Tom Amcanın Kulübesi'ydi. Amcam götürmüştü sinemaya beni ve benden üç yaş büyük olan halamı. Yüzlerce insanla aynı karanlık salonda, koskoca aydınlık bir perdeye bakmak çok heyecanlandırmıştı beni. Kalbim, yerinden çıkacakmış gibi küt küt çarparken, sessizce koltuğa oturduğumda, perdede oynayan görüntüleri göremediğim için amcamın kucağında seyretmiştim filmi. Tom Amca’nın yumuşak, hep gülümseyen yüzü sinemada gördüğüm ve hayatım boyunca hiç unutmayacağım çok özel bir görüntüdür.
Sinema bana amcamı ve Tom Amca’nın şefkat dolu, koyu çikolata yüzünü anımsatır.
Tom Amca aynı zamanda gördüğüm ilk siyahi insandır.
...
Daha sonraki günlerden anımsadığım en belirgin anılarda ise hep bir tedirginlik, panik ve korku var!
Amcamı bir kez Ulucanlar Cezaevi’nde görmüştüm. Kocaman kalın duvarlı ve kalın camlı bir pencerenin o bir yanından biz öbür yanından birbirimize baktığımızda, seslerimizi duyamamıştık. Elimizde, telefonların büyük ahizesi, camın önünde oturmuş birbirimize seslerimizi duyurmaya çalışırken hat kesilmişti.
Oysaki birbirimize çok yakındık…
Seslerimizin cam üzerinde oluşturduğu buhardan kaybolan yüzlerimizi görebilmek için buharı silerken, söylemek istediğimiz sevgi sözcüklerini, camın buharına yazarak dillendirmiştik yüreğimizi.
Babam amcamın yazdığı cümleyi yüzünde kocaman bir gülücükle okuyuvermişti bize.
Yüzümüzdeki buruk gülümsemeyle parmaklarımız birbirini takip etmeye baslamış, ellerimiz camın buğulu yüzeyinde bütünleşmişti.

Sonrası duygusunu çocuk omuzların taşıyamayacağı ağır, hüzünlü bir ayrılık sahnesi!
Büyük demir kapıların ürkütücü kapanış sesi, korkunç bir karabasan gibi kapaklanmıştı üzerimize.
Oysa hüzün, huzura; hamlık tamlığa; olgun solguna; olmak ölmeğe dönüşür derler ya, evrenin kendi içindeki düzeninde! Biz hayatı çok çok küçük bir çocuk ve çok çok delikanlı bir gençken böyle bir sırayla yaşayamadık!
Havada hep bir hüzün ve korku vardı. Büyüklerin gizli gizli fısır fısır konuşmalarından duyduklarım, amcamın o kapıların, duvarların, dağların, yolların ardında çok kötü şeyler yaşadığına ilişkindi.

Oysa amcam kollarını yukarı doğru kaldırıp, parmaklarıyla kocaman bir kalp resmi çizerdi boşluğa ve sonra elini kendi yüreğine koyup gülümserdi.
Acaba amcam nasıl kötü şeyler yaşıyordu? Ve ama neden çok kötü şeyler yaşıyordu ki?
Ne yapıyordu da polisler, askerler, gazoz kapağı gibi şapkaları olan jandarmalar hep amcamı arıyor, bizi sürekli sorguya çekiyor, sürekli izliyorlardı?
Oysa çocuk kalbimle o kadar iyi bililiyordum ki, amcam çok iyi bir insandı!
O sadece benim amcam olduğu için değil, ama gerçekten çok iyi bir insandı!
O günlerde evimize gizli gizli girip çıkar, kimseyle karşılaşmamaya özen gösterirdik.
Bir gece babam, amcamın kitaplarının bazılarını, annemin çeyiz sandığında hazırladığı özel bölmede saklamıştı. Kitapların saklandığı bölümler iyice yapıştırıldıktan sonra sandığın içi rengarenk çicek desenli bir duvar kağıdıyla kaplanmıştı. Kağıdın desenleri çok güzeldi ama kitapların neden oraya saklandığına ilişkin hiçbir fikrim yoktu.
Artık ben soru sormaktan, çevremdeki büyüklerde bana yanıt vermekten yorulmuştu.
O gece kitapların kalan diğer kısmı ise amcamın çamaşırlarıyla çuvallanarak, Samsun’a giden bir akrabamızın kamyonuna yüklenip yollanmıştı.
Annem kitaplarla ve amcamla ilgili hiç kimseye hiçbir şey söylememem için sıkı sıkıya tembih etmişti.
...
Geç bir saatte gelmişti amcam bir gece. Kısık seslerle konuşup, gülüşüp, oynamıştık. Sonra aydınlığa bakan küçük karanlık mutfağımızın, küçük penceresinden çıkıp karanlıkta kaybolmuştu. Babam, gece çalıştığı okula nöbete gitmiş, annemle ben kucak kucağa sarılıp uyumuştuk.
Dış kapının gümbür gümbür çalınmasıyla uyanmıştık o gece yarısı. Ben korkudan tir tir titrerken annemin kucağında, annem kapıya dayanmış “ Kapıyı açamam evde kimse yok” diye haykırınca, askerler kapıyı kıracaklarını söylemiş, annem kapıyı açmak zorunda kalmıştı. Annemin kapıyı açmasıyla, askerler bizi kocaman tüfekleriyle çember içine almıştı.
İçimdeki korku öfkeye dönüşmüş, çocuk gözlerimde alev alev parlamaktaydı.
Yattığım odanın konsolunda duran, amcanım kocaman gülücüklü fotoğrafı, kocaman tomson tüfeğinin hedefinde söylemiştim hayatımın ilk yalanını.
Korkumu aşmış, öfkemi dillendirmiş, amcamın ölümü hak etmeyen çok iyi bir insan olduğu gerçeğini söyleyivermiş ve çocuk dudaklarımı büküp, hüzünlü bir masumlukla onun artık bizi hiç ziyaret etmediğini söylemiştim askerlere, polislere.
...
Başka bir gece amcam arkadaşı Atilla ağabeyi yolcu ettikten kısa bir süre sonra evimiz yine askerler ve polisler tarafından basılmıştı. Babam bir askerin arkasına dayadığı silahla bütün evi aramalarına ön ayak olmak zorunda bırakılmış, amcam o gece tutuklanmıştı. Daha sonra öğrendiğime göre o gece Atilla Sarp ve amcam ertesi gün yapılacak Dev-Genç yönetim Kurulu seçimleri için çalışmışlardı. Polis bütün Yönetim Kurulu adaylarını o gece evlerinden alarak tutuklamış, iki gün sonra da amcam dışında herkesi salıvermişti. Amcam, Halkların ve Köylülerin Kurtuluşu Dergisi Yazı İşleri Müdürü olduğundan ve dergide yayınlanan bir yazı dolayısıyla dokuz ay hapsedilmişti.
Çocukluğumun ve gençliğimin sonraki günleri bütün bu karmaşayı anlamaya, çözmeye ve öğrenmeye çabalamakla geçti.
Kalbimden bildiğim hiç değişmeyen bir tek şey vardı ki o da amcamın suçsuzluğuydu!
Korku kelimesinin Türkçemize ‘kor’ kökünden gelip, korumakla ilgili olduğunu yıllar sonra çok büyüdüğümde öğrendim.
Korku, aslında bizi korumak için varmış. Kendimiz başta olmak üzere sevdiğimiz her şeyi korku sayesinde korurmuşuz.
Ama bazen de korkmaktan korkup kaçarmışız! Hem de öyle bir kaçarmışız ki, hep o korkuyu yaşayacağımız korkusuyla bütün hayatımız korku olur, sonunda korktuğumuz, kaçtığımız şey başımıza gelirmiş!
Herhalde o yüzden “Korkunun ecele bir faydası yok.” demiş atalarımız.

Amcama ilişkin okuduğum, araştırdığım, duyduğum, kulaktan kulağa değişerek söylenen binlerce hikayeden beni en çok etkileyen ve amcamın yaşadığı hayatı bana en derinden özetleyen Antik Yunan’da korku tanrısı Fobos’la kardeşi Eros’un hikayesidir.
Fobos savaş tanrısı Ares'le, aşk tanrıçası Afrodit'in oğluymuş. Babası gibi savaşçı, annesi gibi aşıkmış.
Yani Fobos’ta hem korku varmış hem aşk!
Ama Fobos’un korkusu, yaşam enerjisi olan Aşk’ını korumak için varmış, yok etmek için değil!
Kendisine tapanların düşmanlarına korku salar, onları bozguna uğratararak korurmuş Aşk’ını ve yandaşlarını.
Bir rivayete göre Eros’un eline ok’u veren kardesi Fabos’tur.
Kardeşini korumak için çevreye korku salmasını düşünerek yapmıştır Fobos bunu ama Eros o okla kendini korumaktansa, insan arzularını yönlendiren bir melek haline gelmeyi seçmiştir.
Ok, korku yaratarak savaşta kullanılan ve ölüm saçan bir silah iken, Eros’un elinde insanların arzularını yönlendiren, herşeyin yaratıcı kaynağı AŞK’ı aşılayan bir araç oluvermiştir.
Eros, korkuyla değil AŞK’la, evrendeki her nesneyi AŞK’ın ilahi gücüyle koruma altına almış, dağıttığı bu sıra dışı güç, Evren boyunca zapt edilemez şekilde akıp duran bir enerji nehri olup, bütün canlıları bu nehrin bir parçası haline getirmiştir.

Bu pazar amcamın çocuk olan benim hayatıma kattığı en önemli değerlerden ve ona olan SEVGİM’den bahsederken, sözümü sevmekten, AŞK’tan ve korkudan korkmamak için beni yaşama bağlayan ‘PAZAR DUASI’ ile bitirmek istiyorum.
Tehlikelerden korunmak için değil, onlarla yüzleşmede korkusuz olmak için dua ediyorum.
Acımın yok olması için değil, ona dayanacak yüreğim olması için uğraşıyorum.
Yaşamda kendi gücümü bulmaya çalışıyorum.
Korkular içinde kurtulmayı beklemektense, özgürlüğümü kazanma umuduyla yolumda yürüyorum.
Beni zaaflarımla ve başarılarımla kavradığın için yaşam enerjim ey yüce AŞK sana minnettarım.