YPG ve YPJ: DEVRİMCİLER
Mİ,YOKSA İMPARATORLUĞUN PİYONLARI MI?
SEÇTİKLERİMİZ
- Marcel Cartier'in Kontra Salvo'daki yazısı: YPG ve YPJ: Devrimciler mi Yoksa
İmparatorluğun Piyonları mı? 19.05.2017
Batıda yaşayan Becky “Antiemperyalist
ve feminist YPJ, IŞİD’e karşı kendilerini savunmak için o iğrenç
emperyalistlerden silah kabul etmek yerine, vakur bir şekilde, tüm kadınların,
Kürtlerin ve Kuzey Suriye halklarının kafalarının kesilmesini, toplu tecavüze
uğramalarını ve katledilmelerini tercih etmeliydi!!!” diye yazıyor. iPad
7’sinde yeniden yazmaya başlamadan önce soya sütünden yapılmış Çilekli ve
Kremalı Frappuccinosundan küçük bir yudum alırken söylemek istediğini
vurgulamak için parmağı ünlem işaretine sertçe basıyor. “O zaman onları
kesin desteklerdim! Ama şimdi kesinlikle olmaz!”. Kamembert ve Maskarpon
Peynirli Yabanmersini Kekini servis ederken Suriye’yle ilgili çığır açan siyasi
çözümlemelerini kesintiye uğratan Meksikalı kadın garsona ters ters bakıyor.
Mahallesindeki Starbucks’ta sıcak ve rahat köşesinde otururken dışarıda da
bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Sıcak yoga dersinin süs köpeğinin
kuaför randevusuyla çakışmaması için uyarı veren iPhone’nunu kısa bir
süreliğine görmezden geliyor. Durumunu, halinden memnun bir sırıtış emojisi de
ekleyerek “Rakka ve Halep sokaklarında seks kölesi olmak emperyalistlerden
silah almaktan iyidir! Dünyadaki Kahverengi, Müslüman, Zenci ve Yerli
kadınların destekleyeceğim feminizmi budur! diye güncelliyor – (Kürt
aktivist Hawzhin Azeez’ten alıntı)
Bu, tüm paradoksların paradoksu gibi
görünüyor. Şam’daki Suriye hükumetine karşı ABD ve Batılı müttefikleri,
kendilerine demokrasi ve özgürlük savunucuları diyenlerin yakın dünya tarihinin
bazı en alçak ve gerici terör örgütlerini desteklediği acımasız ve amansız bir
savaşa giriştiler. Başkan Donald Trump yakın zamanda ilk defa hükumet güçlerine
askeri olarak müdahale etti ve füzelerle vurdu. Bu da ülkenin kuzey batısında,
ideolojik olarak El Kaide çizgisinde hareket eden grupların işine yaradı.
Hayır, nihai paradoks bu değil. Sonuç olarak ABD, ilk defa Selefi ve Vahabi
aşırılıklarına bağlı veya o kalıptaki gruplara destek veriyor değil, 1980’lerde
Afganistan’daki Mücahit gruplara destek verdiği unutulmamalı. Çok daha
paradoksal olan şey, ABD’nin, Kuzey Suriye’de, sadece gerici olmayan, aynı
zamanda sosyalist ve feminist olduğunu da iddia eden, aynı zamanda NATO’daki
ikinci büyük orduya sahip olan Türkiye’yle otuz yıldan fazla bir süredir
savaşan Kürdistan İşçi Partisi’yle (PKK) ideolojik bağları olan bir gruba
destek veriyor olması.
Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve
onun silahlı bileşeni Halk ve Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPG ve YPJ),
Suriye’deki kargaşanın ortasında gerçek bir sosyal devrime öncülük ettikleri
tartışmasız bir gerçek. Denetimleri altındaki bölgelerde geçirdiğim bir ay,
gerçekleşen bu devrimci deneyimin eşsiz, hayalin ötesinde ve kapsamlı bir
şekilde demokratik ve sosyalist olduğuna ikna olmama yetti de arttı bile. Komün
yapıları ve kooperatiflerden, kadın örgütleri ve gelişen sanat ve kültür
akademilerine, tanık olduklarımdan çok etkilendim. Hareketin, toplumun kökten
bir şekilde dönüşümü sürecinde ortaya çıkan çok sayıda çelişkiye doğru ve
dürüst bir şekilde yaklaşmasına hayran oldum. Hatta belirli bir seviyede
sosyalist inşaya girişen ülkelere (Venezuela, Küba, Kuzey Kore) yaptığım
seyahatlere bakarsam hayatımda ilk defa her zaman hayal ettiğim gibi canlı ve
son derece demokratik, aşağıdan yukarı örgütlenen bir toplum görüyormuşum gibi
hissettim.
Yine de en büyük çelişki asla
aklımdan çıkmadı. Sık sık tedirgin hissettim. YPG/J’nin ABD’yle “taktiksel
askeri işbirliği” dediği şeyin ne olacağını anlayamadım. Sonuçta, devrimci
Marksizm ve antiemperyalizm okulundan yetişmiş biri olarak, Pentagon veya
CIA’in yakınından geçmiş herhangi bir şeye –haklı olarak- dokunmamam
gerektiğini öğrenmiştim. Ve biliniyor ki ABD’nin gezegenin herhangi bir
yerindeki gerçek devrimleri desteklemek bir alışkanlığı yok. Rojava projesinin,
uzun bir süredir küresel neoliberalizmin kurallarına göre oynamayı reddeden Şam
hükumetine karşı ABD destekli bir rejim değiştirme operasyonu olarak gördüğüm
bir şeyin içerisinde, gerçek bir sosyal devrim olduğu sonucuna vararak şu
sorularımın bir şekilde yanıtlanması gerektiğini hissettim: YPG ve YPJ, ABD’yi
yalnızca kullanıyor mu? Tersinden bakarsak ABD, YPG ve YPJ’yi kullanıyor mu?
Büyük resme baktığımızda, Kürtler ABD emperyalizmine yardımdan bir daha
fazlasını yapmıyorlar mı? ABD emperyalizmi, belki de savaşın karmaşıklığı
nedeniyle, sosyalist devrimci bir sürece bilerek mi yardım ediyor? Ya da doğru
bunların arasında bir yerde mi? Daha da iyisi, sorularım adil mi ya da batılı
ön yargı ve ayrıcalıkları içeriyor mu?
Kobanê
Sırasında ve Sonrasında
ABD liderliğindeki koalisyon nihayet
2015 başlarında YPG ve YPJ Kobanê’deki hamlesinin sonlarındayken olağanüstü
uluslararası baskılar sonucunda Kürt güçlerinin IŞİD’i püskürtmesini
desteklemeye karar verdi. Kobanê’de karşılaştığım YPG/J’liler durumu tam
olarak o şekilde görmediklerini anlatsalar da bugüne dek ABD, Kobanê’nin
kurtarılmasındaki rolünü ne kadar önemli gördüğünü söylemekten hiç çekinmedi.
ABD’nin rolüne dair genel hisleri, daha önceden müdahil olmaması ve insanların
IŞİD elinde acı çekmesine göz yummasına dair duydukları öfkeydi. Bu da onları,
ABD’nin, YPG/J’ye gerçek anlamda destek vermediğine, jeostratejik çıkarları
için hareket ettiğine ikna etmeye yetmiş.
Kürt aktivist ve akademisyen Dilar
Dirik’in sözleri yaşananları kavramak için önemli. Yakın zamanda ROAR dergisine
“Radikal Demokrasi: Faşizme Karşı Ön Cephe” başlıklı, Batı solunun önemli bir
kesiminin, özellikle Kobanê kuşatması sırasında ABD’nin verdiği destekten
sonra, YPG/J’ye destek verme konusundaki yetersizliği sorusunu gündeme
getirdiği bir yazı yazdı: “Kobanê’nin kurtuluşundan sonra Rojava silahlı
güçlerinin solun bazı kesimlerinin gözündeki imajı birden değişti. Hiç
kuşkusuz, örgütlü toplumun ve özgür kadınların gücüyle kazanılan tarihi bir
savaştı ama sahadaki güçlerin ABD liderliğindeki koalisyondan hava desteği
almasıyla birlikte gösterilen sempati dağıldı. Oysa emperyalizmin Orta Doğu’da
en çok zarar verdiği halklardan olan Kürtler ve komşuları, imparatorluğun
kötülükleriyle ilgili daha fazla bilgilenmeye ihtiyaç duymuyordu. Emperyalist
güçlerin işbirliğiyle maruz kaldıkları soykırımlar ve katliamlar hafızalarında.
Dogmatik, ikili dünya görüşleri ve dar kafalı eleştiriler sahada hayatları için
savaşan insanlara uygulanabilir alternatifler sunmuyor. Daha da önemlisi, hayat
kurtarmıyor”.
Askeri
Destek — Siyasi Değil
Faşistlerin Kobanê’den sürülmesinin
üzerinden iki yıl geçti ve ABD, Kürt güçleri ve çatı örgütlü Suriye Demokratik
Güçleri’ne (SDG) destek vermeye devam ediyor. Trump yönetimi, bu güçlere ağır
silah gönderilmesine Mayıs başında yeşil ışık yaktı. SDG, Kuzey Suriye’de
bugüne dek başarılı olan çok etnikli ve komün temelli yönetimlerin başarısından
etkilenen Arap milisleri de içeriyor. ABD, sadece SDG’ye ağır silah temin
etmeye başlamadı, Deniz Piyadelerinin yanı sıra yaklaşık 1000 kadar ABD Özel
Kuvveti de sahadaki gruplara eşlik ediyor. Peki, SDG içindeki diğer
gruplar, Türkiye’nin yeniden canlandırmak için hevesle uğraştığı Özgür Suriye
Ordusu’nun (ÖSO) çökmesinin ardından ABD’nin güvendiği karşı devrimci taşeron
örgütler mi?
Tam bir yanıt olmayabilir ama ABD,
SDG’nin IŞİD’in başkenti Rakka’ya ilerlediği Fırat’ın Gazabı adlı
operasyonunuaskeri olarak destekliyorken -YPG/J’nin siyasi kolu- PYD’yi
Cenvere’deki müzakere masasından uzak tutmak için elinden geleni yapıyor. Aynı
zamanda PYD ve Demokratik Toplum Hareketi’nin (TEV-DEM) kurduğu federal sistem,
kendiliğinden karar verilen bir federalizme karşı olduğunu sürekli olarak
vurgulayan ABD’den destek almıyor ve dikkate alındığına dair bir emare de yok.
ABD’nin Rojava’ya dair duruşuna esas
ters düşense Rusya’nın duruşu. Moskova’nın genellikle sadece askeri anlamda
Baas hükumetinin yardımına koştuğu düşünülür ama PYD’nin taraftarlığını
yaptığı federalizme kısmen dayanan ve ülkenin çok etnikli yapısını yansıtan
yeni bir anayasayı öneren de Ruslar oldu (bu nedenle Suriye Arap
Cumhuriyeti’nin adını Suriye Cumhuriyeti’ne dönüştürülmesini önerdiler). Rusya
aynı zamanda PYD’nin Cenevre görüşmelerinin üçüncü turuna katılmasını da
destekledi ama ABD engel oldu. Ayrıca PYD’nin dışarıdaki ilk bürosu Şubat
2016’da Moskova’da açıldı ve Suriye hükumeti ve PYD arasında, her iki tarafın
güçleri arasında barış sağlayacak görüşmeleri ayarlayan Rus devletiydi. Yakın
zamanda Rusya, Efrin’de Kürt güçleri eğitmek için bir üs ve Türk güçlerinin
saldırmasını engellemek için tampon bölge kurarak YPG/J’yle askeri alanda
çalışanların arasına katıldı. Bu nedenle belki de Moskova, Rojava’nın sadece
askeri güçlerinin devam eden başarısına değil, siyasi projesinin başarısına ve
dayanıklılığına da oynuyor gibi görünüyor.
İdeolojik
Düşmanlar
Hayatta kalmanın pratik ve temel
zorunlulukları, YPG/J’nin neden ABD’yle askeri işbirliğini kabul etmesi
gerektiğini anlamaya yeter de artar bile. Bazı batılı klavye savaşçıları ve
koltuk aktivistleri bunu “şeytanla dans etmek” diyerek basit bir mantıkla reddediyorlar.
Zaten devrimci sosyalistler başka neden ABD ile birlikte çalışsınlar ki –tabii
gerçekten devrimcilerse-? Gözlemlerim sonucunda bu güçlerin gerçekten devrimci
olduklarına inandım. Yolculuğum boyunca YPG saflarında veya siyasi örgütlerde,
ABD ile -IŞİD karşıtı operasyonlarının resmi adı olan Özgün Kararlılık Harekâtı
adı altında- yapılan işbirliğinin çeşitli şekillerde yorumlandığını görmek beni
çok etkiledi. Peki, bu radikaller, Barack Obama veya Donald Trump yönetimi
altında olsun fark etmez, Washington’un kendileriyle yan yana çalışmasını nasıl
değerlendiriyor?
Kürt siyasetindeki farklı eğilimlere
dair önceki makalemde bahsettiğim gibi, YPG komutanlarından Cihan Kendal, bu
yılın başlarında “Amerika bizi esas müttefiği olarak görmek ister, ama bunun
mümkün olmadığını biliyorlar. Askeri olarak zaman zaman işbirliği yapıyoruz ama
ideolojik olarak düşmanız” diyor. Bu düşüncesini Kuzey Suriye’de
karşılaştığımızda tekrarladı: “Demokratik bir devrim yapmaya çalışıyoruz
ama bu devrim aynı zamanda sosyalist bir parti tarafından yürütülüyor. Yani
elbette aynı zamanda sosyalist bir devrim de. Doğal olarak bu ABD’nin asla
desteklemeyeceği bir şey”.
Kobanê’de karşılaştığım bir başka
YPG komutanı da şöyle söyledi: “Taktiksel olarak ABD ile işbirliği
yaptığımız için bunun gerçek bir devrim olmadığını söyleyenler var. Ama bana
söyleyin, ağır silahlar olmadan IŞİD’i nasıl yeneceğiz ve devrimimizi nasıl
koruyacağız? Bize Rakka’yı almak için ağır silah vereceklerini biliyoruz ama
Rakka’yı kendi tarzımızda yönetmemizi istemiyorlar. Stratejik hedeflerine
ulaştıkları zaman bizi bırakacaklarını biliyoruz”.
Birkaç gün sonra başka bir nedenle,
kendisinin ve yoldaşlarının devrimci hareketlerin tarihine epey hakim olduğunu
gösteren bir başka etkileyici ideologla tanışma fırsatım oldu. Arkasındaki
duvarda Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı asılıydı, aşağısında da Vladimir Lenin’in
1917’de Petrograd’da kitlelere konuşma yaptığı bir fotoğraf. Lenin’in
fotoğrafını işaret etti ve “Burada, bundan yüz yıl önce vatanı Rusya’ya
dönmek ve Bolşevik devrimi başlatmak için emperyalist Alman devletinin
kurşungeçirmez trenini kabul eden biri var. Bugün onu Alman emperyalizminin
ajanı olarak mı görüyoruz?”dedi. Elbette böyle bir kıyaslamanın uygun olup
olmadığı bir soru işareti ama komutanın işaret etmek istediği nokta da ortada.
Bana olabildiğince açık ifade etti: Bizler ABD’nin piyonu veya kuklası değiliz.
Bizler her şeyden önce devrimciyiz.
Aşırı Solcu Oportünistler mi?
Gerçek Devrimciler mi?
Dünyanın en kana susamış süper gücü
ve dünyanın en radikal devrimcilerinin askeri işbirliğinin nasıl sona ereceği
belli olmaktan çok uzak da olsa emperyalistlerle kırk yıldır savaş tecrübesi
olan Kürt özgürlük hareketindeki devrimcilerin birden emperyalistlerin
günahlarını unuttuklarını düşünmek saçma olur. Bazı Batılı solcular, YPG/J’yi
imparatorlukla oportünist bir şekilde işbirliği yapan aşırı solcular diye
görmezden gelebilirler ama Rojava’da biraz zaman geçirdikten sonra anladım ki
bu yorumun gerçeklikle biraz bile ilgisi yok.
Dilar Dirik’in sözlerinde daha yakından
bakmakta fayda var: “Aileleri IŞİD tarafından katledilen insanlar için
Batılı solcuların devrimci saflık adına askeri yardımın reddedilmesini rahatça
savunmaları, en azından, anlaşılır değil. Gerçek insanın yaşama sorunu ve somut
gerçekliklerden kopuk koşulsuz bir antiemperyalizm savunusu, ancak savaşın
getirdiği travmalardan uzakta olanların sahip olabileceği bir lüks. ABD ve
Rusya gibi büyük güçler tarafından terk edilmek üzere araçsallaştırılma
tehlikesinin farkında olan ama iki arada bir derede kalan SDG’nin önceliği,
hayatta kalmak ve denetimi altındaki büyük toprak parçasındaki yüz binlerce
insanın varlığına yönelik tehditleri bertaraf etmek.”
Suriye’den Avrupa’ya döndükten sonra
Dirik’in yazısı beni çok etkiledi. Batılı evlerimizde rahatlık içinde otururken
çok sayıda insanın hayatı tehlikedeyken emperyalizmle “işbirliği” yapıyor
diyerek bir hareketi “ruhunu satmakla” eleştirmek inanılmaz derece kolay –bazı
yönlerden de utanç verici-. Ancak gerçekliği sahada araştırmaya vakit ayıran ve
YPG/J’nin hangi güçlerle karşı karşıya olduğunu ve Türkiye, IŞİD ve Irak’taki
dar milliyetçi KDP tarafından kuşatıldığını gören birisi için farklı bir resim
ortaya çıkacaktır. Sadece “saflık” kavramına dayalı klavye devrimciliği ve
şartlı dayanışma gerçek dünyada işlevsiz. Bölgeyi -ve dünyayı- bir satranç
tahtasından farksız görmemek rahatlıkla “düşmanımın düşmanı dostumdur”
politikasını benimsemeye yol açabilir ve bu hatalı, kolaya gelen tavır da aşırı
gerici hareketleri desteklemeye kadar varabilir. Oysa yukarıda
bahsettiklerimize verilecek destek, kendi ülkelerimizde görmek istediğimiz
politikaları ilerletecektir.
Karşılaştığım ve ABD ile ilgili
endişelerime yanıt veren YPG komutanlarından ikincisinin sözleri, eve dönerken
kulaklarımda yankılanıyordu. Dediği gibi “Elbette Trump’ın bize Humvee
göndermesi çok faydalı. Kesinlikle IŞİD’e karşı savaşımızda işimize yarıyor.
Ama unutmayalım ki Trump’ın Türkiye’ye sattığı tek bir F-16 bütün bu araçları
bir saniye de devreden çıkarabilir. ABD’nin nihayetinde hangi tarafı seçeceğini
biliyoruz ve bu bizim tarafımız olmayacak”.
