17 Mart 2017 Cuma





Selahattin Demirtaş'tan yeni öykü: Kara gözlere selam olsun

Cezaevinde olan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yeni bir öykü kaleme aldı. (Gazete Duvar)


Alarm çaldığında saat sabahın altısıydı. Hüseyin alarmı kapatıp ranzanın üst katından aşağı indi. İnerken, alt katta yatan Cemal’i de ayağıyla dürterek uyandırdı. Cemal ile çocukluktan beri arkadaştılar. Aynı köydendiler. İlkokul üçüncü sınıfa kadar da birlikte okumuştular. Sonra Hüseyin okulu bırakmış, Cemal ise dördüncü sınıfa kadar devam etmişti. Cemal’in arada bir kendisine okumamış, cahil muamelesi yapması bundandı.

Ranzadan inip ayağı yere değer değmez, bugünün öbür günlerden çok farklı olduğunu hatırlayıverdi. Hiç bitmeyecekmiş, ömür boyu sürecekmiş gibi gelen on iki saatlik iş günlerinin ve uykusuz gecelerin sonuna gelmişlerdi işte. On beş aydır bu şantiyede çalışıyorlardı. İş bulma umuduyla köyden çıkalı bir buçuk yıl olmuştu. İlk üç ay İstanbul’da günü birlik işlerle idare etmişlerdi. Sonra şansları yaver gitmiş, bu inşaatta işe başlamışlardı. Yaşları 16 olduğu için başlarda şantiye şefi biraz tereddüt etmiş, sonuçta sigortasız ve düşük ücretle çalışacak olmaları işine gelmişti. Toplam sekiz çocuk işçi vardı şantiyede. Zaten altmış işçiden yirmi altısı sigortalıydı. Geri kalanlar kaçak ve sigortasız çalışmayı kabul etmişlerdi. Çocuk olmak zaten zordu. Kaçak çocuk işçi olmak daha da zordu. Ama bunların hiçbiri, köyde bıraktığı Berfin’in hasretinden daha zor gelmiyordu Hüseyin’e.
Ter kokan yatakhaneden çıkıp, yemekhanede hızlıca ılık çorbalarını içtikten sonra, son on beş aydır her sabah yaptıkları gibi inşaata yürümek yerine, birikmiş aylıklarını almak için muhasebenin önünde kuyruğa girdiler. Uzun, bitkin, mutsuz, perişan bir kuyruk. Ellerine geçecek parayla yeniden İstanbul’a dönüp başka bir iş arayacaklar.
Hüseyin’in Berfin’e olan sevdası da kaçaktı, çocuktu, güvencesizdi. Köyden çıktığından bu yana iki gizli mektup yazmıştı Berfin’e. Aslında mektupları doğrudan Berfin’e yazamadığı için kendi kız kardeşi Zeliha’ya göndermişti. “Zeliha akıllı kızdır, nasıl olsa Berfin’i de haberdar eder…” diye düşünmüştü. Gerçi mektupların hiçbir yerinde Berfin’in adı geçmiyordu ama Zeliha her halde durumu anlayıp abisinin hasretini Berfin’e iletirdi. Ancak mektupta hasret lafı da geçmiyordu. Durumdan kimse şüphelenmesin diye hep üstü kapalı yazmıştı mektupları. Bir tek her mektubun sonuna eklediği “Kara gözlere selam olsun” cümlesine güveniyordu. Gerçi bütün köy kara gözlüydü ama yine de hiçbiri Berfin’in gözlerinin karası gibi değildi. Aslında mektupları Cemal’e yazdırmıştı. Cemal okumuş adamdı ne de olsa. İki mektuba da cevap gelmeyince okul okumamışlığına daha da hayıflanmıştı.
Uzun, sessiz, mutsuz kuyruğun ön taraflarında bir kaynaşma olunca, daldığı karanlık düşüncelerden sıyrıldı ve Cemal’le göz göze geldi. Kaynaşmaya neden olan fısıltı kulaktan kulağa değişip çarpıtılarak kuyruğun ucuna ulaşıvermişti. Muhasebeci ortalarda yokmuş! Şimdi ne olacağı konusunda herkesin bir fikri, bir yorumu var. On beş aydır gıkını çıkartmadan gece gündüz köle gibi çalışanlar, bir anda isyanın eşiğine gelmiş gibi, öfkeyle homurdanıyorlar. Bu bekleyiş aylardan uzun. Sonra yine gergin bir sessizlik çöktü.
Cemal mektupların üstüne kendi adreslerini yazmayı unutmuştu. Daha kötüsü, Cemal zarfların üstüne köyün açık adresini de yazmayı unutmuştu. Köyden bir türlü gelmeyen cevaplar Hüseyin’in uykularına sebep oldu. Her gün on iki saat köle gibi çalışmasına rağmen geceleri uyku tutmuyordu. Ranzada uzandığı yerin tavanına tükenmez kalemle Berfin yazmıştı. Gece karanlıkta bile görebiliyordu yazıyı. İnşaatta sıva yaparken de malanın kenarıyla “Berfin” yazıp yazıp tekrar sıvıyordu. Cemal ifrit oluyordu Hüseyin’in bu hayalet hallerine. Teskin etmeye, moral vermeye çalışmış, olmayınca küfretmiş, hatta bir de tekme atmıştı Hüseyin’e. Ama Hüseyin bana mısın demeden dalıp gidiyordu hülyalara.
Köydeyken Berfin’le gizli buluşmalarında konuştukları geliyordu aklına. O da beşinci sınıfa kadar okuyabilmişti. Sonrasını okumak kız işi olmadığından alınmıştı okuldan. Ne de olsa evlenme çağı yaklaşıyordu. Muş’un küçücük bir köyünde çocuk olmak zordu. Kız çocuğu olmak daha zor, çocuk gelin olmak daha da zordu. Asi bir çiçekti Berfin. Hiçbir zorluğa boyun eğeceği yoktu. Evlendirilmeyi asla kabul etmemiş, ortalığı birbirine katmıştı. O da Hüseyin’e gizliden sevdalıydı. Ama onun gözü daha yükseklerdeydi. Çok yükseklerde. Hüseyin’e de çıtlatmıştı bunu azıcık. Gitmekten bahsetmişti. Aşkının bunca yakıcı, böyle vazgeçilmez, ama bir o kadar da umutsuz olması boşuna değil. Hüseyin bu sırrı Cemal’le bile paylaşmamıştı.
Ustabaşı şantiye ofisinden çıkıp yanlarına doğru yürüyünce kuyruk canlandı. Kulak kesildiler. Adam hiç sesini yükseltmeden “İçerde birikmiş maaşlarınızı İstanbul’daki şirket merkezinden alacaksınız…” deyince önce bir sessizlik oldu. Sonra homurdanmalar başladı. Ustabaşı dönüp gidecekken durup “Servis on dakka sonra kalkacak. Bir sıkıntı var mı?” deyince sesler kesildi. İşçiler boyunlarını büküp sırayı bozarak ağır ağır kendilerini şehre götürecek eski püskü işçi servisine doğru yürüdüler. Hüseyin’in içine ağır bir huzursuzluk, derin bir keder çökmüştü.
Bu dünyada Berfin’i Hüseyin kadar kederle, yakıcı bir hasretle düşünen bir kişi daha varsa o da Berfin’in annesiydi. Hüseyin köyden ayrıldıktan iki hafta sonra Berfin de ortadan kaybolmuştu. “Kirpiğin yere düşmesin kızım…” demişti giderken arkasından. O günden beridir her sabah namazda gözünü yükseklere dikip nazlı kızına, Berfin’ine dualar ediyor.
İşçi minibüsü çamurların içinde ağır ağır hareket ederken Hüseyin başını çevirip arka pencereden son bir kez baktı bitirdikleri binaya. Kapısının tam üstüne kocaman bir tabela asılmıştı: “Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi.” Cemal de dönmüş, aynı yere bakıyor. Bir an göz göze geldiler. Sonra ikisi de suçüstü yakalanmış gibi adeta utançla gözlerini kaçırıp başlarını çevirdiler. Eski püskü işçi servisi çamurlu araziden, otoyola bağlanan yan yola çıkınca, taşıdığı sigortalı, kaçak, yaşlı, çocuk işçileri kucaklayıp hüzünlü bir geçmişten belirsiz bir geleceğe doğru hızlandı. Hüseyin içinden Kara gözlere selam söylüyordu. Cemal içinden Hüseyin’e ve tabelaya sövüyordu.
Selahattin Demirtaş
HDP Eş Genel Başkanı
Edirne Cezaevi

15 Mart 2017 Çarşamba





BİZ NEYİN LALESİYİZ?
Ümit Kıvanç

En alçaltıcı ve küçültücüsü ise, herhalde, başka ülkenin yöneticisine “lale” falan denebilmesi. Birçoğumuzun mezar taşına “başkaları adına utanarak yaşadı ve öldü” yazdırılabilir. Sen ne lalesisin? Evet, ne lalesiyiz sahiden?

 
Portakalları sıkıp suyunu içmek, kendi kimlik kartında bulunması gereken kelimeleri yabancı ülke adının başına koyup hakaretler savurmak, temsilcilikler önünde, polisin sana bir şey yapmayacağını, aksine muhtemelen destek olacağını, en fazla, taşkınlığı ileri götürürsen “yapma birader” diyeceğini bilerek, bütün o rahatlık içerisinde, her an içeri dalıp küffarı telef, malını yağma edebilecekmiş pozlarıyla tafra yapmak filan kolay.

Kendi topraklarında, senin koruman, garantin altındaki konsolosluk binasının çatısında dalgalanan bayrağı indirip yerine kendi bayrağını çekmense, rezalet olmasının, “yapma birader” sınırının çook ötelere kaydırılmış olduğunu göstermesinin yanısıra, ciddî hastalık belirtisi. O kişi oraya nasıl girdi, polis nasıl izin verdi… bunları sormuyoruz haliyle. Fakat bu eylemin nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir ruh haliyle, hangi maksatla yapıldığını, yapanın ne bakımdan tatmin hissettiğini falan ciddî olarak sorgulamak, yapılacak her siyasî tartışmadan daha önemli, hattâ daha hayatî, nâçizâne bendenize göre. Eylemi yapan ve orada Türk bayrağını görünce coşkuya kapılıp tekbir getirenler, binayı Hollanda ordusunun koruduğunu mu sanmaktalar? Haçlıları mı yendi şahıs? Nedir? (Aynı şekilde, Hollanda’nın yaptığına karşılık İncirlik’teki Almanların Polis Özel Harekât tarafından gözaltına alınmasını ve hepsinin kafasına çuval geçirilmesini savunan insanların da teşkilatlı tıbbî bakım ve tedavi altına alınması gerekmez mi?)
Tepkinin bindirilmiş kıta kısmını, bu sosyal-psikolojik, patolojik boyutlar dışında konu etmenin mânâsı yok. Öbür kısmı, yaşanan skandaldan bir millî mağduriyet hissi üretme ve bundan yararlanarak nicedir ayrı düşülmüş devlet ve iktidarla hiç değilse bir vesileyle yanyana gelme arzusudur ki, ilki mi daha alçaltıcı, bu mu daha küçültücü, tayin etmek zor. Bir de sırf AKP’yi dövüyor diye Hollanda’yı tutma hali var; onu da bu kendini aşağılama müzikalinde koroya katmak yanlış olmaz.

En alçaltıcı ve küçültücüsü ise, herhalde, başka ülkenin yöneticisine “lale” falan denebilmesi. Birçoğumuzun mezar taşına “başkaları adına utanarak yaşadı ve öldü” yazdırılabilir. Sen ne lalesisin? Evet, ne lalesiyiz sahiden?
Lale kime denir? Yurtdışı gezilerinde bizim cebimizden çıkan paralarla sefa süren ve utanmadan afra tafra yapan birine denebilir mi meselâ? Boşverin, bu lafı devamı bizi kötü yere götürür. Kimbilir neyin altına gideriz…

Böyle zamanlarda pek kimsenin yanaşmadığına yönelelim, çocuklarımız torunlarımız hiç değilse üç-beş insan, fırsatçı, ırkçı, millî yaygaraların dışında kalıp olan biteni anlamaya anlatmaya çabalıyormuş, toplumumuz o kadar da akıl fikir vicdan idrak izan yoksunu değilmiş, desin. Aslında bu yapay kriz ve yaygara dönemlerinde olaylara akılla mantıkla, hakkaniyetle yaklaşmaya çalışan nüfusumuz hiç de az değildir. Lâkin ne sesimiz yeterince çıkabiliyor ne de çıkması birilerine ulaşmasına yetiyor.
Olsun. Başka yolumuz yok.

İLK DEVRE
Olanları özetlemeyeceğim, bu yazıyı okuyacak kadar konuyla ilgili herkes zaten takip ediyor. Bazı sorular sıralayacağım.
-Ankara tam olarak ne istedi, Hollanda makamları tam olarak neye engel oldu?
-İstenen, Türkiye Cumhuriyeti devleti adına istenebilecek bir şey miydi yoksa iktidardaki parti adına siyasî çalışma imkânı mıydı?
-Dolayısıyla, Hollanda’nın tutumu TC devletine yönelik sayılır mı yoksa Türkiye’de yapılacak referandumda bir tarafı savunanların siyasî eyleminin engellenmesi mi sözkonusudur?
-Hollanda hükümeti, Türk dışişleri bakanının yapacağı toplantı için, ülkesinde yapılacak seçimlerin ertesindeki bir tarihi önerdi mi?
-Önerdiyse Ankara ne cevap verdi? “Hayır, ille bu hafta geleceğiz” mi dedi?
-Eğer böyle ise benzer durumda Ankara nasıl davranır?
-Hollanda hükümeti, Türk dışişleri bakanının toplantısı için yer konusunda görüşmeler yapıldığını ileri sürüyor. Görüşülen neydi?
-Eğer toplantının Türkiye’nin resmî temsilciliklerinden birine alınması görüşüldü ise, bu bizzat TC yasalarına göre yasak değil mi?
-Görüşme sürüyorken Türk dışişleri bakanının, “ben gelirim, sıkıyorsa önlesinler” anlamına gelen posta koyma eylemi yapmasının ardındaki güdü nedir?
-Ankara, üstelik devlet meselesi değil parti, hattâ tek adam liderliği meselesi olan bir konuda başka devlete posta koyarak sonuç alabileceğini gerçekten düşündü mü yoksa bu posta, kriz çıksın, büyüsün diye mi kondu?
-Benzer bir postayla karşılaşsa Türk hükümeti nasıl davranır?

İKİNCİ DEVRE
Gerisi, biliyorsunuz, TC dışişleri bakanının uçağına iniş izni verilmeyişiyle geldi. Mevlût Çavuşoğlu’nun çıkıp yerini Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya bıraktığı ikinci devreye geçelim.
-Rotterdam şehri yetkilileri (vali veya belediye başkanı), TC konsolosluğuna, başka siyasî-resmî ziyaretçi (bakan) bekleyip beklemediklerini sordu mu?
-Konsolosluk, aile bakanının Almanya’dan karayoluyla geleceğini bilmesine rağmen buna “beklemiyoruz” cevabı verdi mi? Yani yalan beyanda bulundu mu?
-Konsolosluk, bakan Kaya’nın gelişi önlenmesin diye güvenlik görevlilerini farklı araçlarla başka yönlere gönderdi mi? Yani ülkesinde görev yaptığı hükümetin güvenlik güçlerini kandırmak üzere plan yaptı ve uyguladı mı?
-Hollanda polisi bunu fark etti ve esas büyük skandal patlamadan önce bir de böyle kendi halinde ufak skandal yaşandı mı?
-Bakan kimliğiyle yapacağı ziyaret ve ziyaretin amacı bildirilmeden, Aile Bakanı Kaya’nın Hollanda topraklarında diplomatik kimlik ve dokunulmazlık sahibi sayılması mümkün mü?
-Hollanda polisi bakan ve konvoyunu ülkesine sokmamaya, Almanya’ya geri göndermeye çalıştığı sırada bakanın zırhlı aracına binip kapıları kilitlemesi vs., bir hükümet mensubunun yabancı ülke topraklarındaki davranışı olarak değerlendirildiğinde, hangi sınıfa girer? Eylem?
-Benzer durumda Ankara nasıl davranırdı?
-Bakanın “persona non grata”, yani “istenmeyen kişi” ilan edilmesi, resmî kimliğiyle yabancı ülke topraklarında eylem yapma girişiminden ötürü müdür yoksa Hollanda’nın keyfî uygulaması mı?
-Bir de, sokak gösterileri ve polis tepkisi vs. var. Orada olanlara dair soru sormak dahi komik olacak, bu yüzden sorunun şeklini, zeminini değiştirelim: Polisin “dağılın” dediği ama dağılmayan göstericiye Türkiye’de ne yapılıyor? Şunu da eklemeden olmaz: Hollanda’da ne yapılmış? (On altısı gözaltına alındı, on dördü bu yazı yazılırken bırakılmıştı.)

Tam bu bağlamda, oraya doğrudan doğruya krizi büyütmek için eylem yapmaya gitmiş bakanın düşünce ve ifade özgürlüğünden, demokrasiden, insan haklarından sözeden mesajlarını hatırlamamak ve hiçbir ilacın iyi edemeyeceği bulantılara kapılmamak mümkün mü? Bu yüzden, döndükten sonra söylediklerini tamamen duymazdan gelmeye çabalıyoruz.

Sona şu soruları ekleyeyim:
-Hollanda veya başka herhangi bir Avrupa devletinin taze AKP iktidarına yaklaşımı nasıldı?
-Türkiye’nin siyasî ortamı ve devlet-toplum ilişkisi demokrasi-çoğulculuk yönünde gelişecek gibi gözükürken bizzat Tayyip Erdoğan başta, AKP’li bakanların şunların bunların Avrupa ülkelerindeki itibarı ne âlemdeydi?

-Bunlara takılacak bir sürü kulp bulunacağının farkındayım. İyi. O halde şöyle soralım: Beş-altı yıl önce Hollanda veya herhangi bir başka Avrupa devleti, herhangi bir Türk bakana, uçağına iniş izni vermeme veya ‘istenmeyen kişi’ ilan edip sınırdışı etme gibi bir davranışı reva görebilir, buna cüret edebilir miydi?
-“Devlet olarak saygınlık” diye bir kavramı kimse biryerlerde duydu mu?
Ve son sorum, aynaya: Türklerin içinde bulunduğu herhangi bir anlaşmazlık, kavga, çatışma şu bu durumunda Türk tarafının hiçbir zaman herhangi bir kusuru kabahati olmuş mudur, var mıdır, olabilir mi, düşünülebilir mi, iddia edilebilir mi, değiştirilmesi teklif dahi edilebilir mi, falan..?

8 Mart 2017 Çarşamba





8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ İÇİN
AFORİZMALAR
Ot Dergisi Mart sayısı



-Ekonomik özgürlükleri olmadıkça, kadınların özgürlüğünden söz edilemez.
SHERE HITE

-Kadınların aksine,erkekler başkalarının kanını dökerek regl olurlar.
LUCY ELLMANN

-Erkek fikrini söylediğinde erkek oluyor.Kadın fikrini söylediğinde ise sürtük oluyor.
BETTE DAVİS


-Kadınlar ve kediler canları nasıl isterse öyle davranırlar.Erkekler ve köpekler kendilerini bu fikre alıştırsalar iyi ederler.
ROBERT A. HEINLEIN

-Kadın olmak zordur. Çünkü her kadın, erkek denen yaratıkla uğraşmak zorundadır.
JOZEPH CONRAD

-Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu...
SABAHATTİN ALİ



-Kadınların direnişiyle pekiştirilmezse sınıf mücadelesi aldatıcıdır.
SIMONE DE BEAUVOIR

-Kadınlardan yalnızca bir hanımefendi gibi bahsetmenizden, onların rasyonel varlıklar olduğunu anlamamanızdan nefret ediyorum.
JANE AUSTEN



-Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, kadının hayat şartlarına bakın.
JOHN STUART MILL

-Kadınsız ömür pekala geçer. Fakat o ömre hayat denmez.
KARL KRAUS

-Kadından üstün olduğunu sananlar cahillerdir.Cahiller kabadır.Sevgi ve tebessümü bilmezler.Seven erkek ise, kadınla eşittir.
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ

-Hepimizin ilk yaşam alanı kadın bedenidir.
SANDRA STEINGRABER



-Kadınlar moralleri bozuk olduğunda yemek yer veya alışverişe çıkarlar.Erkekler ise bir ülkeyi işgal eder.
ELAYNE BOOSLER

-Kadınların ezelden beri bildiği kainatın dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman,dünya daha iyi bir yer olacaktır.
KIZILDERİLİ ATASÖZÜ

-Kadınlara iltifat kabilinden “kraliçe” derler fakat ülkeye “krallık” derler.
LOUISA MAY ALCOTT

-