Sevinç Ünal’dan 12 Eylül
ASKER KELEPÇEMİ AÇ,
BEBEĞİMİ EMZİRECEĞİM
Bebeğimin üçüncü günü sabah saatleri “Müjde Müjde”
dedi asker - kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu- tahliye oldun! Bebeğimi
kucağıma aldım, yürümüyor uçuyordum...
Koğuşta Doğum Sancısı
Gece yarısı ansızın uyanmıştım. Aman
Allahım o da ne! Bacaklarımdan aşağıya doğru sular akıyordu! Yoksa altıma mı
kaçırmıştım?!
Çok geçmeden bunun hiç tanımadığım
birşey olduğunu anlayacaktım. Tuvaletle yatak arasında mekik dokuyordum.
Pamuklar, bezler, kağıtlar yetmiyordu.
Saat gecenin üçü, herkes derin
uykuda. Kimseyi rahatsız etmek istemiyorum ama olacak gibi değil, yavaşca en
yakın arkadaşımı uyandırdım. Birkaç dakika içinde tüm koğuş ayaktaydı. Tüm
ışıklar açılmış kadınlar telaş içinde ne yapacaklarını tartışıyor,
koşuşturuyorlardı.
Sular geliyor, ben korkulu bir telaş
içinde tuvaletle yatak arasında mekik dokuyordum. Olağanüstü bir şeyler
oluyordu vücudumda, giderek tedirginliğim artıyordu.
Gidiş dönüş dört saatin
üzerinde bir şehirlerarası yolculuk yapmıştık dün, yollar virajlı ve
engebeliydi. Yol boyu otobüsün sarsıntılarından kendimi korumak için çok çaba
sarfetmiştim ama işte sonuç...
Kadınlar “gardiyan!” diye bağırarak
kapıları yumruklamaya başladılar. Gerinerek, esneyerek uyanan gardiyan
koğuşu azarladı:
“Ne var, ne oluyor, kesin şu
gürültüyü!”
“Bebek geliyor. Çok acil!
Arkadaşımızın derhal hastaneye götürülmesi lazım!”
Koşuşturmalar yarım saate yakın
sürdü.
Gardiyan hiç oralı olmuyordu.
“Eski köye yeni âdet getirmeyin.
Cezaevinde ilk doğuran sizin arkadaşınız mı? Kesin artık, bir köy ebesi
bulur getiririm şimdi..”
“Hayır, hastanede doğuracak! İlk
doğumu bu. Görmüyor musun ne durumda olduğunu, hemen şimdi hastaneye
götüreceksiniz!”
Baskılara dayanamayan gardiyan,
“Durun bakalım, müdürü arayalım bakalım ne diyecek” diye uzaklaştı.
Çok geçmeden askeri cemsenin arka
koltuğunda yanımda bir gardiyan ve iki askerle, hastane yolundaydık.
***
Gözaltı
Eylül meyvenin en bol olduğu aydır.
Hemen her çeşit meyveyi bulmak mümkün. Pazarda birbirinden güzel meyve
tezgahları arasında dolaşırken, ne iyi yaptım da baharda, sokakları portakal
çiçeği kokan bu şehre geldim diye geçiriyordum içimden.
Şirin bir sokakta şirin bir ev
tutmuştuk. Sevdiğim adamla evlilik hazırlığı yapıyorduk.
Elimde meyve sebze torbaları, zili
çaldım. Kapıyı açan anneciğim, birkaç gündür bende kalıyordu. Çok yoksul bir
komşusunu ve hasta çocuğunu da almış gelmişti.
Güzelce tedavisini yaptırdık
çocuğun, birazdan şehirlerine döneceklerdi. Zil çaldı. Açtım. İki sivil adam,
adımı sordular.
“Sizi almaya geldik!”.
Beni gözyaşları içinde
uğurlayan annemin yürek delen bakışlarını hiç unutmadım.
***
İşkence
Cemsede iki silahlı askerle başka
bir şehre doğru ilerliyorduk.
“Tüh ilaçlarımı unuttum!”
Mide ve bağırsaklarım rahatsızdı.
İki saatlik şehirlerarası yolculuktan sonra bir binanın önünde durduk.
Beni cemseden indirdiler, “dön
arkanı!” deyip gözlerimi bağladılar. Sırtıma yediğim yumrukla yere kapaklandım.
O da ne, futbol topuyla oynar gibi paslaşıyorlar beni, hakaretler
yağdırıyorlar.
Hiçbir şey anlamıyordum, allak
bullak olmuştum. Amaçları da bu muydu ne!
Ne kadar zaman geçti, bana ne
soruyorlardı, neden kafama vücuduma rastgele vuruyorlardı, kimdi bu adamlar,
neredeydim ben?
Adamlardan biri itti beni.
“Otur şuraya!”
Yer beton, gözlerim bağlı. Kendimi
korumak için dizlerimi karnıma çektim, başım dizlerimin üstünde, ellerimle
kafamı tutarak yere çöktüm.
Çok geçmeden “kalk!” diye bağırdı
biri, hemen itaat ettim.
“Yürü!” dedi sert bir erkek sesi,
düşmemeye çalışarak ilerlemeye çalıştım. Birkaç basamak çıkıp bir masanın önüne
geldik.
“Kim sana otur, dedi orospu!”
Ortamda itibar edilen birinin
varlığını gözlerim bağlı olsa da hissetmiştim.
Oturmam gerekiyor diye düşünüp,
gözbağımın altından farkettiğim bir sandalyeye yavaşca ilişirken okkalı bir
küfürle doğruldum.
“Kim sana otur, dedi orospu!”
Sonra devam etti gürleyerek: “ Eee
bil bakalım ben kimim?”
“Aman efendim, sizi nasıl
bilebilirim yüzünüzü bile görmüyorum” diyecek oldum.
Sesini daha da yükseltti, sertçe:
“Sen beni çok iyi tanırsın orospu” dedi. Odada bir sürü adamın varlığını
hissediyordum ancak ürkütücü bir sessizlik vardı.
Kimdi bu adamlar, nasıl
davranmalıydım, niye buradaydım? Titreyen korku dolu sesimle, “Efendim sizi
bilsem tanısam neden söylemeyeyim..” diyecek oldum.
Aynı dehşet ve nefret dolu ses, “Ben
sana bir daha benim karşıma çıkma demedim mi!” diye gürledi.
Aaa tamam! Bu Maraş’ın paşası Yusuf
Haznedaroğlu!
Nasıl da hatırlamadım bu ‘büyük’
adamı.
Birkaç ay evvel misafirhanede beni
iki askerle bir odaya çekerek önce nasihat sonra tehdit etmemiş miydi?
“Sana gelen mektuplar elimde bak, telefonlarını
dinliyoruz, ayağını denk al!” dememiş miydi?
Üstelik bir de babacanca öğüt
vermemiş miydi?
“Neden böyle ciddi gazeteler,
kitaplar okuyorsun, pembe gazeteler pembe kitaplar oku” dememiş miydi!
Ve ayrıca da ne kadar güzel bir
kadın olduğumu, manikürümü, saçımı yaptırıp zengin bir koca
bulabileceğimi söyleyip, pembe panjurlu evimde kocamla, çocuklarımla güzel bir
yaşam geçirmemi tavsiye etmemiş miydi?
“Evet efendim, şimdi sizi
hatırladım.” dedim.
“Şimdi seni bu adamların eline
vereceğim, buradan çıktığında seni kimse tanımayacak. Alın götürün şu pisliği
buradan…”
***
Hastane Yolunda
Sular gelmeye devam ediyor! Acaba
yol ne kadar sürer? Nasıl da zaman mefhumunu kaybettim! Uzun boylu, ince, esmer
ve köy şivesiyle konuşan genç kadın gardiyan, askerlerle erkek erkeğe
muhabbet ediyor.
Özellikle mi seçiyorlar bunları
böyle! Önceki cezaevindekiler de böyleydi, bundan daha küfürbazlardı üstelik.
Yakası açılmadık küfürleri ben bu
gardiyanlardan duydum. Erkeklerin dünyasında kendilerini ancak onların
değerleriyle var edeceklerini farketmişler.
Yol çok engebeli ve ne kadar çok
sarsıyor. Hastaneye yetişebilecek miyim, ya yolda doğurursam, orada bana
nasıl davranacaklar?
Ziyarete gelenlerden gebelik ve
çocuk eğitimiyle ilgili kitaplar istemiştim ama kimse getirmemiş miydi yoksa
getirmiş de yönetim mi izin vermemişti içeri alınmasına?
Ne kadar bilgisizim, hiç
ilgilenmemişim çocuklarla, bakımlarıyla, doğumlarıyla....
Geceler gündüzlere karışıyor, sırtım
duvara dayalı beton zemin üzerinde gözlerim bağlı oturuyorum.
***
“sakın bizi görmeye çalışma yoksa
buradan ölün çıkar”
Girdiğimde ilk söylenen söz “sakın
bizi görmeye çalışma yoksa buradan ölün çıkar” olmuştu.
Geldiğimin bilmem kaçıncı günü
gecenin sessizliğinde meraktan çıldırıyorum acaba nasıl bir yerdeyim, geceleri
duyduğum bu işkence sesleri insan sesi mi?
Kafamı yavaşça kaldırmak ve gizli
gizli etrafımı süzmek için can atıyorum ama bir türlü cesaret edemiyorum.
Korkuyorum.
Yok yok böyle olmayacak bu
merak çıldırtacak beni!
Sessizliği dinliyorum çıt yok ne bir
ayak sesi ne bir nefes, tam sırası yavaş yavaş kafamı kaldırıp etrafı
görmeliyim.
Ya birisi beni gözetliyorsa tam
kafamı kaldırdığımda kafama bir darbe yersem. N’olursa olsun, diyorum ve
yavaşca kafamı kaldırıp göz bağımın altından etrafı incelemeye başlıyorum.
Onlarca insan! Kadın erkek gözleri
bağlı tahmini ikişer metre arayla duvar diplerine dizilmişler başları önlerinde
sessizce oturuyorlar.
Yüreğim acıyor. Diğer yandan da
seviniyorum yalnız değilim.
Şimdi biraz daha cesaretleniyorum
sanki birlikten kuvvet doğacak da hep birlikte bu işkence yuvasından
kurtulacağız.
***
Hastanede
Ooh! Nihayet hastanedeyiz. Bu beni
rahatlatıyor. Doğumhaneye alınıyorum, bir ebe bir hemşire tarafından muayene
ediliyorum, daha var bebeğin gelmesine, diyorlar; şuralarda gezin sancıların
artsın.
Askerler doğumhanenin kapısında ben
içerde geziniyorum sancılarım gidip geliyor. Heyecanlıyım bebeğime
kavuşmaya sadece saatler kaldı. Sancı kimin umrunda nasıl olsa geçecek sonunda
kucağıma alacağım oğlumu diyorum?
Tuhaf nereden biliyorum bunu? Tüm
hamileliğim boyunca bir kere bile tıbbi muayeneden geçmedim.
Hayır hayır iki doktor muayene
etmişti, biri ilk gözaltında, diğeri spor salonunda; ikisi de işkenceye
manisi yoktur, demişti.
Oysa doktor geldi dediklerinde ne
kadar da sevinmiştim, o spor salonunda gözlerim bağlı betonda otururken.
***
İshal ve kusmadan çok sıvı
kaybetmiştim, parmaklarım buruşmuştu. Yanıma alamadığımdan ilaçlarıma da devam
edememiştim.
Doktor “sürekli bir ilaç
kullanmanızı gerektirecek bir hastalığınız var mı?” diye sorduğunda hemen
atılmıştım.
“Evet koli basiline karşı ilaçlarımı
yanıma alamadığımdan ellerim buruş buruş oldu çok sıvı kaybettim, lütfen bana
serum verilmesini sağlar mısınız?”
Yanındakilere “bir engeli yok” dedi
ve sonraki arkadaşa geçti.
“Engeli yok” sözüyle, bu hipokrat
yemini etmiş doktorun işkencecilere verdiği mesajı anlamakta geç kalmayacaktım.
***
Aşağı yukarı gece saat dört gibi
getirildiğim bu doğumhanede kendimi güvende hissediyordum; ne de olsa bir
sağlık kuruluşunda bebeğim ve ben güvenli ellerde sayılırız.
Gün ağarmaya başlıyor, sancılar ara
ara gidip geliyor, ben kapımda iki silahlı askerin ‘güvenliğinde’ tek başıma
bir odada sancıların artması için yürütülüyordum.
Umarım bir terslik olmaz diye bir
yandan da dua ediyordum. Hesabıma göre nerden baksan daha iki hafta kadar vardı
doğuma.
Dünyada hiçbir şeyi oğlumu istediğim
kadar istememiştim.
Acaba erken doğuma dün, birbirini
tanımayan iki otobüs dolusu insanın ikinci kez çıkarıldığı sıkıyönetim
mahkemesine gidiş dönüş dört saati aşan uzun otobüs yolculuğum mu sebep
oluyordu?
Yolda sarsıntıyı hissetmiş ellerimi
karnımın altına bastırarak bebeğimin sarsılmaması için kendimi sağlam tutmaya
çalışmıştım. Demek ki işe yaramamış.
Kalbim bebeğime bir şey olacak
korkusuyla, sancılar içinde kıvranırken dua ediyordum. Umudumu hiç
eksiltmiyordum, bebeğimi kucağıma alabilme heyecanı her şeyi bastırıyordu.
Ya tahliye olamazsam ya bebeğimi
içerde büyütmek zorunda kalırsam?
N’olursa olsun ben bebeğimi
istiyordum. Yok yok, kesin tahliye olurum! Bana “şu şu kitapları okumuşsun”
diye soruldu dün mahkemede “evet okudum” dedim.
Nereden aldın bu kitapları, dendi
“Taksim meydanından” dedim.
Bundan bir şey çıkmaz, niye
okuduğumu inkar edecektim ki? Askeri yetkili, askerleriyle evimi aradıktan
sonra; bu kitapları ben de okuyorum zaten sizde de her birinden sadece birer
tane var bunlar suç teşkil etmez, dememiş miydi?
Yok kesin tahliye olurum.
Allahım işte cehennem! bu
dünya yalan falan değil, gerçek cennet cehennem burada. Ne yapıyorlar
dışarıdaki insanlar, bu ne duyarsızlık!
Zaman kavramını kaybetmeye
başlamıştım; iki haftadır mı yoksa üç haftadır mı buradaydım.
Bugün günlerden ne, ayın kaçı,
giderek mide bulantılarım artıyor, ne geçmez bir koli basiliymiş bu.
Ne zaman kurtulacağım bu
cehennemden. Yine insan hayvan karışımı sesler yükselmeye başladı, kulaklarımı
kapatıyorum duymak istemiyorum. Bu sesler mide bulantılarımı artırıyor.
Yine sesizlik çıt yok. Yoruldular,
dinleniyorlar herhalde. Neyse battaniyeye benzer pis bir örtü verdiler.
Hiç olmazsa betonla ilişkimi kesti. Her öğün çeyrek ekmek de dağıtıyorlar,
tuvalette musluğa ağzımı dayayıp su da içiyorum.
Bazen uzun süren sessizlik saatleri
ölüme eşdeğer, sanki asırlarca sürüyor. Bu da bir işkence yöntemi mi
acaba?
***
Artık gizli gizli göz bağımın
altından etrafı süzenin tek ben olmadığımı da görebiliyorum, gözleri bağlı bu
insanların hiçbirini tanımıyorum.
Artık bu mekanın bir spor salonu
olduğunu anlamış, göz bağımın altından gördüğüm ayakların sahipleri hakkında
fikir sahibi olmuştum.
Postallı askerler ve siviller vardı.
İşkenceyi yapanların siviller olduğunu anlıyor ve de işkencecilerimi
seslerinden tanıyordum artık.
Her an her yandan tekme gelir
korkusuyla tam da cenin pozisyonu almıştım. Öyle anlar oluyordu ki, tam içim
geçmişken bir tekme darbesiyle yüreğim ağzıma geliyor “sanki göz bağımdan
görecekmişim gibi” gözlerimi açıyordum.
Bana bir paçavraymışım gibi
davranıyorlardı
Kalk orospu, diyen sese aynen itaat
ederek cellatların “eğlence odasına” götürülüyordum.
Yapılan hakaretler ve rastgele
savrulan tokatlara karşı kendimi korumak için gövdemi karnıma doğru büküyor
ellerimle başımı sıkı sıkıya tutuyordum.
Bana bir paçavraymışım gibi
davranıyorlardı. Önceleri isnat edilen herşeyi red ediyordum. Sonra farkettim
ki bu suçlamaları kabul etmezsem buradan kurtuluş yok.
Boş kağıda imza atayım, siz
üstünü doldurun, dedim. Sen seç, diyorlardı, üstlen bu suçları. Hayır ben
bunların hiçbirini işlemedim, dediğimde tekme tokat küfür başlıyorlardı; ya
bunları üstleneceksin ya da aylarca bu cehennemde yaşayacaksın!
Giderek hakaretlerin dozunu
artırıyorlar. Güzel yüzümü tanınmaz hale getireceklerini, birkaç şehvetli
erkeğin benimle nasıl eğlenecekleri anlatıyor, tehditler savuruyorlardı.
***
Tek başıma koydukları küçük bir
odada, sancılarımın artmasını beklerken bir aşağı bir yukarı yürüyordum.
Karmakarışık duygular içindeydim.
Bir yerde okumuştum; bebekler anne
karnındayken anneyi duyarlar, duygularını hissederler diye.
Her akşam yatağıma girdiğimde
karnımı okşar onunla konuşurdum. Ona sevgi dolu sözcükler söyler, bu
sıkıntıların geçici olduğunu yakında görecek güzel günlerimiz olacağını
fısıldardım.
Minicik ayaklarının sert tekmeleri
beni çok heyecanlandırırdı. Onun karnımdaki varlığı içerde benim yegane gücüm
olmuştu.
Yavrumla birlikte katlanmıştık bu
fare deliklerine. Hiç umutsuzluğa kapılmadım tamamen yavruma odaklandım, onun
sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesi için, elimden geldiğince iyi beslenmeye,
uykularıma, en önemlisi bu moral bozucu, iç karartıcı iğrenç yerde, ona
kavuşacağım günün heyecanı ve özlemiyle yaşadım.
O içimdeki ışıktı, benim yaşam
enerjimdi, umudumdu, herşeyimdi. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik yavrum, dedim
elimi karnımın üzerinde dolaştırıken; tuhaf bir bağ vardı bebeğimle benim
aramda, sanki beni duyuyor gibi gelirdi, -belki bütün anneler için bu
böyle- bu da bana huzur ve mutluluk verirdi.
Sancılarım giderek sıklaşıyordu;
hemşire hemşire, diye bağırdım, acaba bebek geliyor mu? Saat sekize
geliyordu, daha önce muayenemi yapan hemşire ve ebe geldiler, beni tekrar
doğumhaneye aldılar, muayeneden sonra sancıların daha da artması
gerektiğini, henüz doğum için erken olduğunu söylediler.
Hiç çaresiz bekleyecektim yavruma
kavuşmak için bir süre daha.
***
Geldiler, kollarımdan tutarak beni
sürüklediler, üst kata çıkardılar ve bir masaya oturttular.
Aç göz bağını, diye emretti sesini
çok iyi tanıdığım işkencecim. Hayır, diye yanıtladım.
Oysa her emre harfiyen uyuyordum,
nasıl bu emre itaat etmedim! Açmanı ben istiyorum, diye ısrar etti aynı ses.
Hayır, dedim tekrar.
Neden diye sordu? Sizlerden birini
görürsem neler olacağını biliyorum. Hayır bir şey olmayacak, şimdi ifadeni
alacağız, imzalayacaksın ve bugün buradan doğruca cezaevine götürüleceksin,
dedi.
O anda geçmişte yaşadığım bir
deneyimim gözümde canlandı. İlk gözaltımda, çalıştığım ilçenin yarım kalmış ve
terk edilmiş otobüs garajında bir hafta tutulmuştum.
İlçenin birkaç kilometre dışında
bulunan bu otobüs garajında küçük küçük yazıhaneler yapılmış; bu yazıhanelerin
sadece dört duvarı ve üstü kapatılmıştı.
Derme çatma kapı ve pencerelerinin
de; kısa zaman önce takıldığı gözden kaçmıyordu.
Bir hafta boyunca tek kadın olarak
ben ve yirmi kadar erkek burada gözaltında alıkonulmuştuk.
İlk getirildiğimizde bizi araçtan
indirdiler ve ellerimize birer ‘göz bağı’ tutuşturdular; kapı çaldığında
bunları gözlerinize bağlayacaksınız, sizi sorgulayan kişiyi görürseniz! ...
tehdinini savurmuşlardı.
Odamın kapısı tıklatıldığında derhal
göz bağımı bağlıyordum. Geceleri acı içinde, çaresizce can havliyle bağıran
insanları duymamak için kulaklarımı kapatıyordum.
Yalnız başıma konduğum bu hücremde
işkencecimle son akşamki sohbetimi hatırladım.
Son akşam –ben son gece olduğunu
bilmiyordum- kapı tıklatıldı, derhal gözbağımı bağladım. Daha önce birkaç kez
beni sorgulamış olan adam, “ki onu sesinden tanıyordum” odama girdi.
Zaten verilen emre itaat etmeyi ilk
burada öğrenmiştim. Sizinle biraz konuşmak istiyorum göz bağınızı
çıkarın, dedi kibar birşekilde.
Hayır, dedim derhal. Adam beni ikna
etmek için konuşuyordu. Ben sizin hiçbir örgütle ilişkiniz olmadığına dair
raporumu hazırladım ve bu sabah da hepinizi serbest bırakacağım.
Lütfen bana güvenin ve çıkarın
gözbağınızı. İçim çok rahat değildi ama göz bağımı çıkardım. Karşımda, 23-25
yaşlarında, ufak tefek, sakallı, mavi gözlü, üstünde bir kot ve bir gömlek olan
genç bir adam duruyordu.
Sesi ve bakışları yumuşaktı. Ben,
dedi, sizin suçsuzluğunuza inanıyorum; ne var ki hakkınızda bir çok şikayet
mektubu alıyoruz ve bunları değerlendirmeye mecburuz.
“Burada sadece sizin siyasi
görüşünüzden olanlar değil, karşı siyasi görüşten de insanlar var; hani
geceleri duyduğun o yalvaran sesler sizin arkadaşlarınızdan çıkmıyor;
yarın hepinizi serbest bırakacağım, inanmazsanız arkadaşlarınıza
sorabilirsiniz.”
Adamın ılımlı yaklaşımından cesaret
alarak; vicdanının rahat olup olmadığını, yarın çocuklarının yüzüne nasıl
bakacağını sordum “ben evliyim ve bir aylık bir kızım var” dedi.
“Bu seslere gelince burada ‘filistin
askısı’ kullanıyorum bu insanları konuşturmak için. Ben özel eğitimden
geçirildim, benim için şu ya da bu görüş fark etmez; verilen görevde hangi
yöntemi kullanmak gerekiyorsa onu kullanırım.
“Bu benim işim, duygularımı katarsam
işimi yapamam. Bir insanının filistin askısına dayanma süresini ben bilirim ama
‘o’ bilmez.”
Ben buraya bir hafta önce gece
helikopterle geldim ve bu gece helikopterle ayrılacağım, asla gündüzleri sokağa
çıkmam görev yaptığım yerde, dedi.
Aklımdan bunlar geçerken içimde bir
korkuyla gözbağımı çıkardım. Karşımda üç sivil oturuyordu başından beri bu
adamlar benim işkencecilerimdi, seslerinden tanıyordum onları.
Adamlardan biri ağzından gelen
keskin bir soğan kokusuyla, ceketinin kolunun eprimiş ucunu gözüme sokarak, bak
benim de ceketim eski, şimdi ben de komünist mi olayım dedi?
Hazırlanan uydurma ifadeyi
imzaladıktan, uydurma mahkemeye çıkarıldıktan sonra cezaevine konacaktım.
***
Ebe ve hemşire üzerimde
tepiniyorlardı, bir yandan da ıkın ıkın diye bağırıyorlardı, bebek gelmekte
zorluk çıkarıyor karnına bastırmak zorundayız, diyorlardı.
Korku ve ter içinde ıkınmaya
çalışıyor bir yandan da yalvarıyordum; aman karnıma bastırmayın bebeğime bir
şey olacak!
Herşey normal mi seyrediyordu, yoksa
olağanüstü bir durum mu vardı?
Doğum konusunda en ufacık bir fikrim
yoktu. Hamileliğim süresince doğumu düşündüğümde, sırtında bebek, karnında
bebek tarlada çapa yapan hiçbir tıbbi imkandan yararlanamayan köy kadınlarını
düşünürdüm.
Zamanı geldiğinde bebeğin
kendiliğinden dünyaya geleceğini bunun için kaygılanmaman gerektiğini...
Ama hiç de düşündüğümle örtüşmeyen
bu durum beni kaygılandırıyordu.
Kadın çıktı üstüme oturdu. Ne
yapıyorsun? diye bağırdım.
Dayan içinde ölsün mü, bebek
gelmiyor işte diye bağırdı, aah canım oğlum benden ayrılmak istemiyor diye
geçirdim içimdem.
Bu arada ebe ve hemşire, sakın
üstüne çıktığımızı kimseye söyleme, buna mecburduk, dediler.
Oğlum oğlum deyip duruyorum, hatta
adını bile erkek adı olarak belirledim. Nasıl bu kadar emin olabiliyorum?
Saat dokuza doğru yatırıldığım doğum
masasından 10‘a doğru oğlumun çığlığıyla kaldırıldım.
Oğlan, gözün aydın!
Biliyordum, biliyordum dedim kan ter içinde...
Ayaklarından tutarak başaşağı
çevirdiler, sardılar sarmaladılar, doğumhanenin çapraz karşısındaki küçük
odaya beni ve oğlumu koydular.
Heyecandan, korkudan, yalnızlıktan,
ne yapacağını bilememezlikten tirtir titriyordum.
***
Cehennemden sonra cezaevi bize
cennet gibi gelmişti
Sarılmalar, ağlaşmalar sevinç
nidaları! Aaaa sen de mi buradasın! Ay sen de! Aman allahım; nihayet bir
insana dokunabiliyoruz, nihayet bir insan sesi duyabiliyoruz,
konuşabiliyoruz.
Ne güzel cezaevinde olmak!
Cehennemden sonra cezaevi bize
cennet gibi gelmişti. Önceden tanıdığım dört arkadaşımla aynı çatı altında
olmak içimi rahatlatmıştı.
Boyuna kalabalıklaşıyor, ard arada
yeni kadınlar getiriliyordu, karmakarışık ifadeli yüzler! Korku, endişe,
heyecan, telaş, şaşkınlık... Akşama kadar süren bir geliş trafiği... bir
sürü tanımadığım yeni yeni yüzler.
Sayım var, diye gürledi Gardiyanın
sesi Aaa o da ne! Herkes telaş içinde dışarıya avluya koşturuyor,
nerdeyse birbirini ezecek. Gardiyanın küfür dolu sözleri hızlandırıyordu bu
koşuşturmayı.
Avluda sıraya dizdiler bizi 1, 2, 3,
........ 46 dedi en sondaki...
Tam 46 kişiyiz. Cezaevi her biri iki
katlı eski birkaç bakımsız köhne iç karartıcı yapıdan ibaretti.
Bu binaların en köhnesi ve küçüğü
biz kadınlara tahsis edilmişti. Kara demir bir kapıdan girince ilk göze çarpan
iki katlı dört ranzaydı.
Ranzalar yan yana başları duvara
gelecek şekilde dizilmişler, ayak ucuyla karşı duvar arasında ancak iki insanın
yan yana geçebileceği kadar bir alan vardı.
Ranzaların bittiği yerle derme
çatma bir banyo arası yaklaşık bir buçuk-iki metreydi.
Banyonun yanından avluya bir kapı
açılıyordu. Avlunun tüm alanı hemen hemen içerinin alanı kadardı. Üstü açık
avlunun bir ucunda tuvalet diğer ucunda derme çatma bir raf ve masadan ibaret
bir mutfak vardı.
***
Odamın kapısında silahlı iki asker
benim ve bebeğimin “güvenliği” için 24 saat nöbet tutuyordu. Odada, benim
için bir demir karyola, bir de yavrum için küçük bir karyola vardı.
Karyolam duvara yaslanmış, başucum
pencerenin altında kalıyordu böylece odamın cezaevini aratmayacak penceresinden
(çok muhtemel ki bu oda benim için özel seçilmişti) gökyüzüne bakmak için
başımı sağa çevirip kafamı yukarı kaldırmam gerekiyordu. Sağ kolumdan karyolaya
kelepçelenmem pozisyonumu çok zorlaştırıyordu.
Yine de o gökyüzünü görebilmek için
olağanüstü çaba sarfediyordum. Lohusa yatağımda karyolanın demirine
kelepçelenmiş olmak çok ağırıma gidiyordu, yavruma istediğim an dokunamamak
kucağıma alamamak yüreğimi sızlatıyordu.
Bebeğin durumunu öğrenmek için gelen
hemşireye yalvardım yatağa kelepçelememeleri için. Benim elimde değil doktora
söyleyin, dedi. Ben doktoru nasıl görebilirim lütfen doktora durumumu söyler
misiniz, diye çok yalvardım.
Az sonra doğumu yaptıran doktor
yanımdaydı. Çok sevinmiştim, doktor lohusa bir anneyi anlayacaktır
mutlaka diye. Doktora, bebeğimi her emzirmem gerektiğinde askerlere kelepçemi
açtırmak durumundan lütfen beni kurtarın, dedim.
“İçeriye düşmeden önce
düşünecektiniz bunları, ben sizin yüzünüzden üstekilerle kötü olamam “dedi ve
gitti. Gözyaşlarım sel oldu...
Bebeğimin renginin normal olmadığını
sık sık şekerli su vermemi söylüyordu hemşire. Bebek ne şekerli suyu alıyordu
ne de memeyi...
Acemi bir telaş içinde bir yandan
bebeğimi emzirmeye bir yandan şekerli su vermeye diğer yandan altını
temizlemeye çalışıyordum. Üstelik bunları yapmak için her seferinde “asker
kelepçemi aç” diye bağırmak zorundaydım...
***
Herkesin gözü ranzalardaydı ama
ranzalar zaten bizden önce içeriye konmuş “adli mahkumlar” tarafından
kapılmıştı. Herkesi bir telaş aldı nerede yatacağız! nasıl yatacağız!
küçücük bir odada tam 46 kişi!... akıl almaz bir şey.
Çok geçmeden leş gibi yataktan başka
herşeye benzeyen amonyak kokulu sünger yataklar, yastıklar ve battaniyeler
gelmeye başladı. Süngerler iki kişinin yanyana yürüyebildiği ranzaların ayak
uçlarına ve banyo ile ranzaların arasındaki bir buçuk iki metrelik
alanlara atıldı.
Gardiyan “kesin gürültüyü, bunları
buraya düşmeden evvel düşünecektiniz, yatın zıbarın” diye gürledi. Hepimiz emre
itaat ettik. Hepimiz aynı yanımıza yatmaya özen göstererek yatıyorduk, sağdan
sola , soldan sağa dönerken aynı anda dönmek zorundaydık. Sabahın körü ‘ sayım
var’ diye bağırdı küfürbaz gardiyan. Aman allahım; o ne telaş birbirimizi
ezerek üst baş darmadağınık avluda 1, 2, 3,... 46, dedik bu telaş günlerce
aylarca sürüp gidecekti.
Kısa boylu, şişman, siyah saçlı,
beyaz tenli, orta yaşlarda yerel şiveyle konuşan gardiyan, adli mahkumlara
farklı siyasi tutuklulara farklı davranıyordu.
Tuhaf her iki cezaevinde de nöbet
usulü çalışan iki gardiyan vardı ama iz bırakanlar insanın canını en
acıtanlardı. Siyasilerden hiç hoşlanmıyordu.
Adli mahkumların sekizi de cinayetten
yatıyorlardı. Hemen hepsi dostlarıyla birlik olmuş kocalarını öldürmüşlerdi.
Çok itibarlıydılar.
Dışardakinin aksine içerde işlediğin
suç nekadar ağırsa o kadar itibar görüyorsun.
Ufak tefek suçtan gelmişti bir anne
ve iki kızının hiç itibarları yoktu. Ne acı ki bu anne ve
kızlarının horlanmaları sadece suçlarının hafifliğiyle sınırlı değildi
Roman olmaları da etkin bir rol oynuyordu.
Ama idamla yargılananların bir
ağırlığı vardı. Biz siyasilar iki ayrı görüşü temsil ediyorduk.
Aramızda 14-17-18 yaşlarında çocuklar vardı. Aslına bakarsanız benim
dahil edildiğim davadan yargılanan iki otobüs dolusu insandan sadece dört
kişiyi tanıyordum.
Hepimiz şu ya da bu şekilde bu
davaya yamanmıştık. Cezaevinde olmak yine de gözaltında olmaktan çok iyiydi; en
azından haftada bir de olsa ziyaretçilerimiz geliyorlardı, avukat tutmuştu
ailelerimiz zaten hepimiz çok emindik beraat edecektik.
***
Bebeğimin ikinci günü bir yudum su,
bir damla anne sütü geçmedi boğazından, üstelik rengi de giderek sarıdan
kahverengiye dönüyordu.
Ne kadar çaresizim, kapımda silahlı
iki asker, yatağa kelepçeli bir vaziyette oğluma bakıyor ve ağlıyordum.
Geceleri odamın küçüçük penceresinden gökyüzüne bakıyor, bir yandan ağlıyor,
bir yandan bir an önce tahliye olmam için dua ediyor, göz kırpmadan
sabahlıyorumdum.
Hemşireye sesleniyorum
bebeğimin rengi giderek koyulaşıyor meme de almıyor, korkuyorum, diyorum,
“şekerli su ver” dedikten sonra çekip gidiyordu.
Günler ve geceler, asker kelepçemi
aç “bebeğime şekerli su vereceğim”, asker kelepçemi aç “bebeğimi emzireceğim” ,
asker kelepçemi aç “bebeğimin altını temizleyeceğim” telaş ve endişesiyle
geçiyordu.
***
Herkes koktu kirden, pislikten.
Günlerdir sıcak su, sabun görmedik. Gardiyan üç saat süreyle sıcak su verilecek
diye bağırdığında kıyamet koptu. Herkes banyoya hücum etti.
Küçücük derme çatma banyo ancak bir
kişinin yıkanabileceği büyüklükteydi ama kadınlar ikişer, üçer birlikte telaş
içinde yıkanmaya çalışıyorlardı.
Bağrışlar çağrışlar kalp kırmalar,
sıcak su verildiği sürece devam etti ama yine de koğuşun yarısından çoğu
yıkanamadı.
Yemekler iğrençti. Kadınlar gelen
yemeklerin suyunu döküyorlar içindeki sebze, et vs.yi yıkıyorlar yeniden
pişiriyorlardı.
Yağ, salça, şeker, çay ve diğer
ihtiyaçlarımızı gardiyana rüşvet karşılığı aldırıyorduk. Aldıracağımız
şeyin parasının en az iki katını gardiyana vermek zorundaydık. Ben sürekli
kusuyor su dahil herşeyden tiksiniyor, sürekli yatıyordum.
Önceleri bunu koli basiline
bağlıyordum ancak regl olmayınca hamile olduğumu anlamakta geçikmedim. Bir
köşede sabah akşam sesisce yatıyor, hemen hemen hiç bir şey yemiyor üstelik
sürekli öğürüyor ve kusuyordum.
Çeşmeye ağzımı dayayıp su içerken
gözlerimi kapatıyor çam ormanlarını, pınarları, kuşları, geyikleri
düşünüyordum.
Sıkışık sıkışık yatmak, banyo
yapamamak geceleri tuvaletten çıkıp yataklarımızın üzerinde gezinen cardını
(lağım faresi) duymak iştahımı iyice kapatmıştı.
Bu kasvetli, sıkışık ve havasız
ortam, gardiyanların hakaretleri herkesin sinirlerini iyice bozmuştu. Kadınlar
arasında yerli yersiz kavgalar, dedikodular oluyordu.
Ve tüm bunlarının halen içimi en
acıtanı kadınların kadınlara uyguladıgı şiddetti.
Nüfüs Cüzdanında ‘bakire’ yazan
kadınlar bekaret kontrolünden geçirilmişlerdi spor salonuna alındıkları gün.
Kadın arkadaşlarımızdan biri bu kadını aşağılayan uygulamada geleneksel
kalıplara uymamış, bu durumu işkenceciler kadın arkadaşımıza karşı
zalimce hakaretler ve ağır işkencelerle kullandıkları gibi tüm gözaltındakilere
durumu ilan etmişlerdi.
Ne yazık ki, bazı kadınlar da bu kadın
arkadaşımıza karşı işkencecilerden geri kalmamışlardı. Yıllar sonra
kaşılaştığım arkadaşımdan; çocukluğunda, doğup büyüdüğü köyünde, komşu amca
tarafından uğradığı tecavüzün yıllar süren travmasını yaşarken, içerde
kadınların ona karşı tutumlarının, bu travmayı katmerlediğini üstelik
işkencecilerden daha çok canını acıttığının hikayesini dinlemek ve onu bu kadar
mutsuz görmek içimi fazlasıyla yaktı.
Günler bu kargaşa içinde
geçiyordu. Geceleri yatmak hepimiz için bir kabustu. Gardiyanların yakası
açılmamış küfürleri ve adli mahkumlarla ilişkileri iğrençti.
Başka cezaevine nakledileceksiniz,
diye bağırdığında gardiyan hepimiz şaşırdık. Acaba nasıl bir yere
götürüleceğiz? Uzak bir yer mi? Bu cezaevini aratacak bir yerse gibi korku,
şaşkınlık , merak, umut karmakarışık duygularla yeni cezaevine gitmek
üzere cezaevi aracına doldurulduk.
Aşağı yukarı 45 dakika sonra yeni
cezaevimizdeydik. Binalar biraz daha düzgündü ve en önemlisi kalacağımız
koğuşta herkese bir ranza düşüyordu.
Bu müthiş bir lükstü. Hepimiz çok
sevindik. Yürüyüş için küçük de olsa bir avlusu vardı. Üstelik hamamı bile
vardı. Bu hepimizi mutlu etti.
Gitiğimizin ertesi sabahı cezaevi
müdürü beni odasına çağırdı. Siyasi tutuklular içinde en tahsilli ve aklı
başında beni gördüğünü ve benimle tutukluların sözcüsü olarak iletişim
kuracağını söyledi. Doğrusu benim tüm arkadaşlarla ilişkim çok iyiydi bu
anlamda sıkıntı olmayacağı için kabul ettim.
***
Beni hastanede ziyarete gelen ve oğlumum ilk giysilerini getiren teyzem
oğlumun sağlık durumunun ciddiyetini anlayarak bir hemşirenin cebine bir
miktar para koymak suretiyle çocuk doktorunu odama getirtmeyi başardı.
Çocuk doktoru beyefendi yanında eşi
ve altı yedi yaşlarında çocuğu ile mesai çıkışı odama geldi. Oğluma baktı ve
“bilirubin çok yüksek derhal kanının değişmesi lazım” dedi. “ iyi ya efendim
siz çocuk doktorusunuz bunu sizin yapmanız gerekmez mi” dedim ?
Döndü önce beni yatağa bağlayan
kelepçeye sonra yüzüme baktı “siz bunları buraya düşmeden önce düşünecektiniz,
ben sizin yüzünüzden kimseyle kötü olamam” dedi.
Yanındaki eşi ve çocuğu ile odadan
ayrıldı. Gözyaşlarım sel oldu....
Ve bir kere daha hipokrat yemininin
yalan olduğunu görmüştüm. O gece sabaha kadar ağladım. Kapımdaki askerler
beni teselli etmeye çabalıyorlardı.
Küçücük penceremden gökyüzüne
bakıyor bebeğimle birlikte buradan biran önce kurtulmak için dua ediyordum.
Allahım ya tahliye olamazsam, ya buradan tekrar beni cezaevine yollarlarsa
n’aparım!
Tekrar tekrar bebeğime şekerli su
vermeyi, tekrar tekrar emzirmeyi deniyor her başarısızlıkta hıçkıra hıçkıra
ağlıyor, lanet ediyordum insanlıktan nasibini alamamış bu doktorlara, beni
yatağa kelepçeleten Paşaya...
***
Sağlığım hiç iyi değildi. Hemen
hemen tüm yiyeceklerden tiksiniyordum. Kusmalarım azalarak devam ediyor sürekli
yatma ihtiyacı hissediyordum.
Bu yüzden ağır olan koğuş
nöbetlerimi tutamıyordum. Hamile olduğuma artık kesin emindim. Sadece çok yakın
bir arkadaşımla paylaştım bunu.
Koğuş nöbetlerimi benim yerime
kardeş gibi gördüğüm canım arkadaşım tutuyordu. Bu durum kadınlar arasında bana
karşı hoşnutsuzluk yaratıyordu. Sanki ben bu işleri yapmaya tenezül
etmiyormuşum da bu arkadaşımı kullanıyormuşum izlenimi veriyordum.
Çok haklıydılar çünkü arkadaşım
dışında kimseye hamile olduğumu söylememiştim. Eminim bilseler hepsi de bana
destek olurlardı. Söyleyemezdim çünkü evli değildim ve hamileydim, bu durumu
öğrenmenin müdür dahil herkesin bana bakışını değiştireceğinden korkuyordum.
Minyon ve zayıf olduğum için karnım
yavaş büyüyordu. Hep içimde karnım belli olmadan tahliye olma umudu vardı.
Kararlıydım hamileliğimi gizleyecektim, taa yedinci aya kadar gizledim
de.
Artık herkes biliyordu. Cezaevi
müdürü benimle derhal ilişkiyi kesti. Artık benim yüzüme bile bakmıyordu. Ama
arkadaşlar bana karşı daha sevecen oldular. Hepsi üzerime titriyordu. Zaten ilk
üç aydan sonra iştahımda biraz biraz açılmıştı.
Birinci mahkemeye çıkmıştık ama
duruşma ertelenmişti. İkinci duruşma tarihi de hesabıma göre
doğumdan önceydi mutlaka tahliye oluruz diye bakıyorduk büyük ihtimal dışarda
doğuracaktım.
İkinci mahkeme günü yaklaşıyordu
yine herkeste bir telaş; nedense her mahkemeden önce bir telaş olurdu koğuşta
sanki bir gezmeye, düğüne, eğlenceye gidilecekmiş gibi ağdalar banyolar
yapılır, kaşlar alınır, ne giyileceği ayarlanır.
İşte otobüslere doldurulduk ikinci
kez mahkemeye çıkarılmak üzere yollardayız gidiş dönüş dört saatin üzerinde bir
şehirler arası yolculuk.....
***
Bebeğimin üçüncü günü sabah saatleri
“Müjde Müjde” dedi asker - kalbim yerinden fırlayacak gibi
oldu- tahliye oldun!
Bebeğimi kucağıma aldım, yürümüyor
uçuyordum...
----------------------------------
http://bianet.org/bianet/sayfa/bagimsiz-iletisim-agi





