21 Eylül 2015 Pazartesi





Osmanlı Ocakları Erdoğan’a Çete Hizmeti
Ferhan Umruk*




6 Eylül gecesinden başlayarak Türkiye’nin birçok yerinde HDP binalarına, Kürt mahallelerine ve işyerlerine, CHP’ye, Hürriyet gazetesine hassas ‘vatandaşlar’ saldırıya geçtiler.
Tarihimizin mutad ‘vatandaş’ tepkileri yakma, yıkma ayinleri olarak bir kez daha tekrarlandı. Devlet destekli vandalizm bir daha hortladı.

Hem de, devletin Selanik’te Atatürk’ün evini bombalatarak 6-7 Eylül 1955’te Rum, Ermeni vatandaşlara karşı kışkırttığı ve organize ettiği güruhların yaptığı yağma ve tecavüzlerin tarihine denk gelecek biçimde tekrarlandı bu vandalizm.
1955’ten sonra 2015 6-7 Eylül’ü sistemin muhalife ve inkar ettiklerine bir naziresidir.
Erdoğan’ın havuz medyasının ve Erdoğan baskısı altındaki merkez medyanın bu saldırıları vatandaşların tepkisi olarak ilan etmesi, bu koronun psikolojik propaganda aleti olduğuna işaret ediyor.
Saldırganı vatandaş olarak tanımlamak vandalizmi meşrulaştırıyor ve sistemin kendisinin bu saldırıları organize ettiğini gizliyor.
Kuşkusuz, 6-7 Eylül’den Sivas, Maraş, Çorum katliamlarına kadar cumhuriyet tarihi devletin bu saldırılarda oynadığı rolün su yüzüne çıktığı delillerle bezeli.
Burada bizzat şahit olduklarımdan sadece bir örnek vereyim. 2000 yılı Aralık ayında F-Tipi cezaevlerine karşı direnişler yapılmaktaydı. O dönem ÖDP parti meclisi üyesi olarak Beyoğlu’nda yapılacak gösteriye katılmak üzere İstiklal caddesinde yürümekteyken, bir sokağın başında 20-30 kişilik bir grubun gazete kağıtlarına sarılı sopalarla beklediğini gördüm. İzlemeye devam ettim, bir süre sonra resmi kıyafetli bir polis gelerek bunları oradan aldı ve gösteri mahallinin yakınından götürdü. Belli ki o gün bir hassas ‘vatandaş’ tepkisine ihtiyaç duymamışlardı.
Bu tarihlerde Ecevit’in başkanlığında DSP-ANAP-MHP koalisyonun hükümet olduğunu, DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün F-Tipi Cezaevini 2’si Asker 30’u tutuklu mahkumun ölmesiyle sonuçlanan ‘hayata dönüş’ operasyonuyla katliama dönüştürdüğünü de hatırlayalım.
Bu örnekler aynı zamanda AKP veya DSP veya ANAP veya CHP vb… sistem partilerinin, devletin milli güvenlik siyaset belgesi programını uygulamak üzere kont-gerilla veya Ergenekon her ne ad verilirse verilsin yasa dışı organizasyonlarla birlikte hareket ettiğini gösteriyor.
Erdoğan’ın, 7 Haziran seçimleriyle birlikte bırakın Başkanlık rejimi hayallerinin suya düşmesini, AKP’nin tek başına iktidar kuracak sayıya ulaşamaması karşısında nasıl bir direnç göstererek 7 Haziran seçimlerini boşa çıkardığını gördük.
Bununla da yetinilmedi çözüm süreci, kendi deyişiyle buzdolabına kaldırılarak, ülke kan gölüne dönüştürüldü.
Bugün 1 Kasım seçimleri yapılacak mı, yapılmayacak mı bu konu tartışılıyor. Erdoğan için AKP’nin seçimleri kaybetmesi , 17-25 Aralık yolsuzluklarının hesabı için mahkeme kapılarının ardına kadar ona açılması anlamına geliyor.
Bu bakımdan Erdoğan sonuna kadar direniş gösterecektir. 7 Haziran’dan sonra izlediği taktikler, parlamentoda AKP’nin çoğunluğu kaybetmesi durumunda, onun iktidarı seçim yoluyla bırakmayacağını gösteriyor.
Erdoğan’ın niyetini Hürriyet baskını ‘kahramanı’ Abdürrahim Boynukalın ‘ Seçim sonuçları ne olursa olsun seni başkan yaptıracağız’ diye açıkça ifade etti.
Son saldırılarda adı geçmeye başlayan Osmanlı Ocakları çok kısa bir sürede 81 ilde örgütlenerek devlet erkanınca kabul gören bir kuruluş olarak zuhur ediyor. Daha ilginci kuruluşun resmi sitesinde düsturu ‘R.T. Erdoğan namusumuzdur’ olarak açıklanıyor.
Derneğin başkanı Kadir Canpolat Papa 16. Benedictus’un Türkiye’yi ziyareti esnasında silahlı eylem yapacağı şüphesiyle gözaltına alınıyor. Onunla birlikte gözaltına alınan Trabzon Alperen Ocakları Başkanı Mustafa Öztürk’e Polis Kadir Canpolat’ı sorduğunda, onu Alperen Ocaklarından tanıdığını söylüyor. Mustafa Öztürk Hrant Dink cinayetinde ismi geçenlerden biri.
Osmanlı Ocakları İstanbul il gençlik teşkilatı başkanı Furkan Gök Suruç’ta 32 sosyalist gencin katledilmesinin ardından, katliamı gerçekleştiren için ‘“canlı bombaya rahmet ve yakınlarına sabır diliyorum… ‘ ifadelerini sosyal medyada paylaştı.
Gezi isyanında yüzde 50’yi sokağa çıkarmaktan bahseden Erdoğan’ın niyetini, sokağa çıkmak üzere örgütlenen Osmanlı Ocakları gerçekleştirecek gözüküyor.
Başkanının Alperen Ocaklarından devşirildiği ve devlet katında muteber olduğu belli olan, finansal desteğe sahip bu örgütlenme, Alperen Ocaklarının sokak gücü tecrübesini de devir almış gözükmektedir.
Böyle bir örgütlenme lümpen, işsiz güçsüz, umduğunu bulamamış genç, yaşlı kesimlerden kendisine taban yaratabilir.
Şimdi bir hatırlatma Türkiye siyasetinin sağcı damarı bu tür ocak örgütlenmesiyle ilk defa karşılaşmıyor. Demokrat Parti iktidarının son yıllarında muhalefetin güçlenmesini engellemek üzere Adnan Menderes Vatan Cephesi ocaklarını sivil bir sokak gücü olarak örgütlemiş, ancak askeri darbeyle çöküşünü engelleyememişti.
Tarihin bir tekerrüre dönüşmemesi için sosyalistlerin ve demokrasi güçlerinin Erdoğan’ın tehlikeli oyununu bizzat durdurmaları gerekiyor.Bu yapıldığında askeri darbe tehdidi de önlenmiş olacaktır. Erdoğan 1 Kasım seçimlerini engelleyebilir veya 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi, 1 Kasım seçimleri sonucu kendisi için tehlikeli olursa bu seçim sonuçlarını da yok sayarak, hazırlamakta olduğu sokak gücüne başvurabilir.
1 Kasım seçimleri yapıldığı takdirde, Türkiye’nin siyasi geleceğini belirleyecek olanın yalnızca parlamento aritmetiği olmayacağı ihtimali giderek güç kazanıyor.
---------------
*Yalansız 20 Eylül-2015

19 Eylül 2015 Cumartesi



Cizre'nin akıl almaz çilesi ve Güvensizlik Güçleri!-Perihan Mağden

“Gazze'ye ağlayanlar, gidip orda ağbi ahkamı kesenler; Cizze'yi Gazze'ye çevirmişler.
Cizre unutulmasın diye, çektiğimiz fotoğraflar burada

BARIŞ İÇİN KADIN GİRİŞİMİNİN CİZREDE ÇEKTİĞİ FOTOĞRAFLAR


17 Eylül 2015 Perşembe



Maraş Katliamıyla ilgili Sırrı Süreyya’nın 2011 yılında yazdığı yazı


MARAŞ BİBERİ

Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut'un putlarını kırarak insanları Allah'ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim'in ateşini harlamak üzere toplanır.
O günler, "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızı biber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
Urfa'nın çiğköftesine Maraş'ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların 'isot'u varken Maraş'ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş'ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos'tur ve Roma İmparatorluğu'nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]
MARAŞ'IN KÖY İSİMLERİ
Afşin, atalarımız Orta Asya'da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın "sözde" Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş'ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
Maraş'ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün "sivil" toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.
DELİ PARALAR DEVRİ
Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70'li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20'den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
İşte tarım üreticisinin eline "deli" paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu'da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu'yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek "yüzük taşı" misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: "Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!"
Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp "kalkın ey
ehl-i İslam, din elden gidiyor!"
diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde "Allahsızlığı yayma kürsüsü" olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen "Güneş ne zaman doğacak" gibi "muhteşem" bir film de görebilirdi pekâlâ. 



ECEVİT'İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI

Katliam, ABD'nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit'in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
Bu plan "gümüş ya da altın hilal" olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya'da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikayelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
Maraş'ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.

KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ
Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
"Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın."
Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
"Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin."
Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video_galeri.php?menuID=108)TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.

BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR
Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
"Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş'la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?"
Bu saçma tespite oda başkanı dahil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen'e de yaptığında "gurk" ettirten bir cevap alıyor. Özen: "İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım." Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini "geçmişi hatırlamak istemiyoruz" gerekçesiyle açıklıyor.
Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
Ticaret Odası, Maraş'ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.
Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. "Hatırlamak istemiyoruz" zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.