28 Eylül 2014 Pazar


MAHKÛM OLDUK NETEKİM
BİR AVUKATIN 12 EYLÜL ANILARI

Hasan Ürel, Liberte Yayınları,1.Baskı Eylül 2014 

    Arkadaşım ve avukatım Hasan Ürel 12 Eylül hatıralarını yukarıdaki kitapta topladı. Bence bu önemli bir çalışma.
    Yazar kitabın bir yerinde şöyle diyor:
“ 12 Eylül herkese bir biçimde dokundu. Bence darbenin karabasanı kendisine değmiş herkes yazmalı yaşadıklarını. Kaybolanlar ile faili meçhullerin yakınları, hapis yatanlar, işten atılan 1402’likler,öğretmenler, gazeteciler, hatta o dönemin mahkemelerinde görev yapan hakimler, avukatlar, yargılananlar, herkes yazmalı ki  gerçek tarihe katkı olsun. Kimse bunu küçümsememeli. Ben o dönemdeki tanıklığımız yazılmazsa, bu tarih içinde yer almazsa eksik kalır diye düşünüyorum.”

    Hasan Ürel’in bu tespiti aslında bir çağrıdır. Faşist darbenin zulmüne maruz kalmış sendikacılar, demokratik Kitle örgütleri yönetici ve üyeleri,-legal illegal siyasi parti, örgüt mensupları…

İşkence görenler, hapis yatanlar, katledilenlerin, idam edilenlerin yakınları, siyasi göçmenler bu çağrı sizedir.

    12 Eylül faşizmini kendi yaşadıklarımızla tespit etmek, unutmamak, unutturmamak, hepimizin boynunun borcudur. Onun için önce “Mahkum Olduk Netekim”i okuyun.

26 Eylül 2014 Cuma


BAHÇE-BİR YAŞDEĞİŞTİRME GÜNÜ DÜŞÜ
Hasan Gürkan

örgülü sarı saçlarında senin
hesapsız çocuk kahkahaları açmışken
yaban toprağını senin
uçsuz bucaksız asi toprağını
iyilikle örttüler

aşkla döllendiğinde zakkumlar, gelincikler, papatyalar
ve adsız kır çiçekleriyle özgürleşecek toprağını
süslü taşlarla örülmüş bir duvarla çevirdiler

şirin küçük bir bahçe
ne cici,ne güzel, ne bakımlı bir bahçe
renk renk nizami güller, evcil karanfiller
düzenli hanımelleri, düzenli tarhlar, düzenli çimler
düzenli suları esir fıskiyeleri
ne cici, ne güzel, ne bakımlı bir bahçe 

toprağın taş duvarları dinlemez aşardı bilmezdin
içinin yer altı suları birikirdi, bilmezdin
çiçeklerinde inatçı bir uçurum oyulurdu bilmezdin
derinliğin toprağa doğru kök salardı
ürkekliğin, kırılganlığın, uzaklığın yeryüzüne 

bahçıvanların sevinirdi halbuki
ne ürkek, ne kırılgan, ne uzak bir bahçe
ama cici, ama güzel, ama bakımlı bir bahçe  

bahar vardı da, bahar sevinci yoktu
kuşlar vardı da kuş sesleri yoktu
yaz vardı da, yaz güneşi yoktu
bahçıvanların Babil’in asma bahçelerinden
bahçıvanların Şiraz’ın Bağ-ı İrem’inden 

ben bir sestim
hasretlerden, kavgalardan, sevdalardan damıtılmış
sesimi arıyordum, içimde tarifsiz bir şey büyüyordu
öyle sebepsiz gibi, durup dururken gibi büyüyordu
ne cici, ne güzel, ne bakımlı bahçe, DEĞİL!
diye haykırdım
bahçe dile gelip ses verdi
değil! değil! değil! değil! 

birden gök karardı, şimşekler çakmaya başladı
yeraltından uğultular geliyor, toprak sarsılıyordu
kuşlar, hayvanlar, börtü böcek, cümle mahlukat ayaklanmıştı
ağaçların köklerinden söküldüğünü gördüm
bahçenin çöktüğünü, toprağın yarıldığını gördüm
iki yanı yalçın kayalara yaslanmış uçurumu gördüm 

korkmayı bilemedim, ama irkildim
bir uçurumun kenarındaydım
belki bir girdabın
belki bir hortumun
belki bir depremin… 

gözlerim karardı, başım dönüyordu
dilim damağıma yapışmıştı
belki büyüydü, belki hayaldi, belki düştü
uçuruma tutundum 

bahçe tarumar olmuş, duvar yıkılmıştı
tepeden tırnağa aşka gark olmuş bir çığlıktım
hoş geldin milat, hoş geldin uçurum 

önemli olan yolculuktur demiştin bana
önemli olan kendi ayaklarınla yürümektir
aylar, yıllar, onyıllar bıraktın geride
- Nerdeyse bir yıl olacak-
kimi zaman mavi gözlerinde sevinçler balkıyarak
kimi zaman elini yarana bastırmış sendeleyerek
ama hep yola ve yolculuğa inanarak yürüyorsun
geriye bakma, güzel çocuk!
Yüreğini
Senin örselenmiş dişi yüreğini
Sevdaya yasla
Yürüyüşün kutlu olsun
24 eylül 1998

 

22 Eylül 2014 Pazartesi


FAŞİZME İNAT,KARDEŞİMSİN HRANT*
Şebnem Korur Fincancı

Tam bir hafta önce Uluslararası Hrant Dink Ödül töreninde büyük bir onur, hüzünlü bir mutluluk yaşadım. Cumartesi Anneleri’nin elinden Hrant Dink ödülünü almanın onuru. Kardeşimden haber getirdi annelerim. Sizlerle ödül töreninde yaptığım konuşmayı paylaşmak istedim bu hafta o nedenle.
“Harkeli Paregamner, polorit sirov yev hacuykov gı parevem"
Değerli Dostlar,
Bu konuşmayı bu topraklarda yaşayan tüm halkların dilinde yapmak isterdim ama buna olanak tanımadılar. Sizleri sevgi ve dostlukla selamlıyor, tüm dünyada devletler tarafından katledilmiş dostları, yoldaşları, bu topraklarda korumayı başaramadığımız, hep tedirgin bıraktığımız güvercinlerimizi, o güzelim insan Hrant Dink’i sevgi, dostluk ve özlemle bir kez daha anıyorum.
Ben bir hekimim ve hekimliğin hep bir yaşam biçimi olduğunu savunurum. İnsanlık için mücadele etmeyi, insandan yana tutum almayı bu yaşam biçimini seçtiğimde öğrendim. Başka türlüsünün de mümkün olmadığını düşündüm her zaman.
Ben bugün hem çokça mahcubiyet, hem de inanılmaz bir onur duygusu yaşıyorum.
Mahcup, çünkü yalnızca insan olmanın sorumluluğunu yerine getirmeye çalışırken, yıllardır devletin kaybettiği insanlarımızı arayan Cumartesi Anneleri ile örneğin, aynı ödüle değer bulunmuş olmak bende mahcubiyet uyandırıyor, o inanılmaz onurlandırılmış olma duygusunun yanı sıra. Böylesine anlamlı bir ödüle değer görülmenin yarattığı bir mahcubiyet içindeyim. Hem yalnızca yapılması gerekeni yaptığınızda, bu davranışın ödüllendirilmesinin mahcubiyeti, hem de yapılması gerekenin bu topraklarda olağan bir değer olarak benimsenmesini yaygınlaştıramamış olmamızın utancı. Ermeni soykırımının hala kapı arkalarında konuşulmak zorunda hissedilmesi, Kürtlerin inkar ve imhasının yok sayılması, bu toprakların halklarının evlerinden yurtlarından sökülüp atılmasının her yıl kutlanabilir olması ve hatta bir avuç kalmış Ermeni halkının yaşadığı bir mahallede örneğin, bir ilk okulun adının Talat paşa, caddenin Ergenekon, sokağın Türk beyi olmasının utancıyla yaşamamız, bu toprakların ezilen tüm halklarının acısını hep birlikte hissetmemiz ve onarmak için elimizden geleni yapmamız gerekirken yapamamış, yetememiş olmanın mahcubiyeti…
Onur duyuyorum. Hem de çok! Sevgili Hrant Dink adına verilen bu ödül hep birlikte yıllardır inatla sürdürdüğümüz mücadeleye adanmış bir ödül,  “ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut verenlere” verilen bu ödüle değer bulunmuş olmak, mücadelemizi onurlandırıyor. Dostların arasında, güneşin sofrasında olmanın onurunu yaşıyorum. 
Çok güçlenmiş olarak çıkacağım bugün bu salondan, yalnız olmadığımızı bilerek ve güvenle. Her gün acılara yenilerinin eklendiği bu topraklarda mücadele gücümüz bilenerek. Doğru olanı yapmanın, insan olmanın bilinciyle…
Bu sonsuz mücadelenin içinde her zaman kendimi dostların arasında, güneşin sofrasında hissettim. Bana direnme gücünü veren de o dostluklar ve güneşin ısıttığı dayanışma ruhu oldu hep. Beni bu ödüle aday göstermeye, ödülü almaya değer bulduğunuz, güneşin sofrasında yer verdiğiniz için teşekkür ederim dostlarım. Faşizme inat, kardeşimsin Hrant!”
Söz veriyorum, bir gün bu topraklarda yaşanmış tüm acılarla yüzleşeceğiz. O günler gelecek. Hiç kimse bu topraklarda bir daha güvercin tedirginliği yaşamayacak.
*Evrensel Gazetesi-22 Eylül.2014

21 Eylül 2014 Pazar


SERMUHARRİRİN KUTLU DOĞUM GÜNÜ ŞENLİKLERİ
MANALI POSTA, EMECİK-ÖZEL 

    Manalı Posta Sermuharriri Hasan Şişman Gürkansız’ın altmış sekizinci doğum günü Türkiye’de, Türkiye Kürdistanında, Manalı Posta Kopenhag, Berlin, Stockholm,Moskova,Leningrad, Roma, Beyrut, Tahran ve Afrika temsilciliklerinde sivil törenlerle kutlandı.
    Sömürülen, ezilen, ötekileştirilen, zor asimilasyona tabi tutulan emekçi kitleler düzenledikleri kitlesel mitinglerde coşkuyla “Dünya Hasan’la gurur duyuyor!” diye haykırdı.
    Sermuharririn tevazuunun bir alameti olan Datça Emecik köyündeki Emekevibarışevi, sabah namazından itibaren ziyaretçi akınına uğradı. Ziyaretçiler tebessümlerine nakdi ve ayni doğum günü hediyelerini eklemişlerdi.
    Medya’nın ziyadesiyle merak ettiği doğum günü ziyafet sofrası hayranların hücumundan korunmak için gizli tutulmuştu. Sofra Hasan Şişman Gürkansız’ın kadim dostu ve Enternasyonalist bir teşkilat olan  Domit Gurunder olarak Almanya’da şöhret sahibi,Avrupa birliği azası Herr Aytaç Eryılmaz’ın ve zevceleri Serpil hanımefendinin zarif inayetleriyle onların evinde kurulmuştur.
    Sermuharririmiz,  doğum gününü bizzat ziyaret ederek, nakdi ve ayni değerli hediyeler vererek, yahut telgraf, mail,özel ulak gönderip ve yahut façaboka yazaraktan, kutlayan müritlerine, militanlarına, hane halkı azalarına, kadim dostlarına kalbi teşekkürlerini arz ediyor.
 

   Hasan Efendinin torunları Adrian,Elise,Eliot’un hediyesi Danca doğum günü şarkısı:

I dag er det far fars fødselsdag!/Hurra! Hurra! Hurra!Han sikkert sig en gave får/som han har ønsket sig i år/og dejlig chokolade med kage til.
(Bugün dedemizin doğum günü / Hurra! Hurra! Hurra / O kesinlikle bir hediyeyi garantiledi / Ki o bu sene çukulatalı kek arzuluyor.)

19 Eylül 2014 Cuma


“BİRİ”  HAKKINDA
  Hasan Gürkan 

Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım kopmaz karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar, üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim, yok. 

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor. Daha öncesinin köklü bir reddiyesi olarak giriyor hayatıma. Bütün benliğimi saran büyük ve lekesiz bir adanış. Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir oluyor. Yeniden doğuyorum. 

Erkek biçimlenişim, taşralıklarım, zaaflarım, çirkinliklerim, -bütün zamanların en doğru ve  şaşmaz ideolojisi önünde – ufalıyor, küçülüyor, zavallılaşıyor, ama yok olmuyor. Kendi temellerimle, yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı, yok olmayanı yok saymayı  tercih ediyorum. Bu benim ilk büyük aldanışımdır. 

Artık “bu tarafta ve bizim saf ta”yım. Ev, aile, çocuk, meslek gibi ‘dünyevi’ meşgaleler   “biri” lerinin işi. Hayatımın sonraki dönemine rengini veren  bu hercümerçte  iradem ne kadar rol oynuyor, ne kadar birey olabiliyorum? Yolun bütün doğrultuları sanki kendimin dışında oluşturulmuş.
 
Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum. Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum. O soluksuz koşturmaca da durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu. Başka hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar, öfkeler, aşklar, acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım, Dünyanın bütün haksızlıkları, çirkinlikleri gözüme sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride dostum ve düşmanım var” dı. 

Şimdi kopmak istediğim geçmiş, bu geçmiş değil. O dönemde yıllar süren kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum. Kendi çapıma, derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş çevremde var olan, benim durmadan beslediğim zehabı yıkmalıyım. 

Hasan Yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği, hep güdülmüş, sürüden “biri” idin. Azası olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı, diğerleri tarafından reddedilmeyi, lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın. İtirazların, muhalifliğin oldu. Ama her çatışma, her ayrılık noktasında ebu zemzem kuyusuna işememenin ince yollarını aradın ve buldun. 

Sonra Kâbenizi yıktılar, ayağının altındaki zemin kaydı. Hala karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun, ellerin titriyor. Her defasında bahaneler  buluyorsun. Ya “biri” olduğunu kabul et; yahut “biri” gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik, geleceği manasız bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun eğme  hali. İğretilik bir yanı geçmiş olan “biri” nin öbür yanının adı. Çürüme, uzun yavaş yavaş, uyuşuk bir ölüm. 

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır. Neden “büyü bozulduğunda…” diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin yok?
Eylemin bizatihi kendisi sade, sessiz ve vakur. 

1993 kış Beşiktaş

 

 

 

17 Eylül 2014 Çarşamba


MUSTAFA KÂHYA DA GİTTİ
Sibel Özbudun
        Temel Demirer 

“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.
Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”[1]

Azalarak çoğalıyoruz…
Mustafa Kahya da gitti; bugün, az önce, sabah saat 05 sularında.
Tuncay (Atmaca)’dan hemen sonra…
Gel de “Anan öle ölüm/ Mirin, diya te bimire” diye haykırma!
Gel de Enver Gökçe’nin, “Gâvur Müslüman demezdi/ Kendisi için bir şey istemezdi/ Yatak ölümü beklemezdi/ Gitti vadesiz, gencecikken/ Yiğitken, güzelken, incecikken// Ölüm, adın kalleş olsun!” dizelerini terennüm etme yüreğinin başı ezilerek!
* * * * *
Kahya, gitti…
Murathan Mungan’ın, “Kimdi giden kimdi kalan/ Aslında giden değil/ Kalandır terk eden/ Giden de/ bu yüzden gitmiştir zaten,” dizelerini terennüm edercesine sessiz ve sakin…
Kahya, gitti…
Edip Cansever’in, “Ölümün anlamı ne?” sorusunun yanıtını vererek…
* * * * *
O günün gelmesi için yaşadı, dövüştü ve gitti O…
“O günü” şöyle tarif ederdi Vitezslav Nezval, ‘O Gün Gelince’de:
“O gün bir gelsin bak, bize artık aç kalmak yok./ Geçeceğiz vitrinlerin, sergilerin önünden, küçülmeden.
Portakalları yığacağım önüne senin, tepeleme,/ şarapları yığacağım, etli börekleri, salamları. 
Elden geçireceğiz hepsini bir bir, unutalım diye/ senin çektiğin acıları, benim gördüğüm işkenceleri. 

Sevgili işçi kadın, şapka yapan makine,/ artık bu elbiseler kaça diye sorma.
Kumaşı dokudun, elbiseyi diktin ya, giyinmek de hakkın./ Artık kunduracı da yürümeyecek yalnayak karda.
İpekli gömlekler uçuracak bizi rüzgârda kuş gibi./ Lâfta kalacak sanma, taş çatlasa bunlar olacak.
Bir kurtulalım hele tüm asalaklardan,/ nasıl seveceğiz birbirimizi, şiirler okuya okuya!
Çekip gidince soyguncular, bir başka dünya kuracağız./ Yaşamak neymiş, yaşamak, sen o zaman gör bak!”
* * * * *
Evet, gitti…
Ama ardında Nâzım Hikmet’in, “Yok, öyle umutları yitirip, karanlıklara savrulmak;/ Unutma aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak”
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Bu adam ölmüştür ama,/ Düşmedi toprağa henüz vakit/ Hayatını devrettik ağaçlara/ Kalbi kimlere ait”
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “yaprak döker bir yanımız;/ bir yanımız bahar bahçe”
dizelerini bırakarak…
* * * * *
Evet, mahzun, kederli olduğumuz doğrudur!
Haksız da değiliz! Kolay mı?
“Her şeyden biraz kalır diyor birileri,/ çoğulluk haklılıktır./ Kavanozda biraz kahve,/ kutuda biraz ekmek,/ insanda biraz acı,” demez miydi Turgut Uyar?
* * * * *
Gitti, bizi biraz mahzun ve boynu bükük bırakıp, “...ama artık gitmek geliyor içimden,/ Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden.../ Dönüşü olmayan yerlere,” dizelerini mırıldanarak Ataol Behramoğlu’nun…
* * * * *
“Gitmek” dediğimiz; “ölüm”…
Hani Edip Cansever’in, “kimsenin öldüğü yok/ yaşadığı da/ herkes biraz var;/ o kadar”;
Ineborg Bachmann’ın, “İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır”;[2]
Amin Maalouf’un, “Ölüme gidebileceğin için, onu yedekte tut; sonuna kadar”;[3]
Jean-Paul Sartre’ın, “İnsan ya erken ölür ya da geç”;
Murathan Mungan’ın “İnsan ne yaşarsa yaşasın,/ sonunda her şey bir günbatımına bakıyor” diye tarif ettikleri…
* * * * *
Ölüm elbette bir kayıptır. Ama aslı büyük kayıp, yaşarken içimizde ölenlerdir.
Kahya’nın içindeki hiçbir şey ölmedi. Hep çoğaldı, diri kaldı…
Bir gün ölmek için, hergün yaşıyorken; aslolan yaşarken ne yaptıklarımız ve nasıl yaşadığımız değil miydi ki?
Elbette…
Herakleitos’un, “Bir ölüm şanlı olursa en büyük ödülünü kazanmış demektir,” uyarısındaki gibi bir gitmek (ya da ölüm) yaşamaya yeniden çoğalarak başlamaktır…
* * * * *
Çoğalarak/ çoğaltarak gitmesine gitti ama değişen bir şey yok…
Latife, Rosa, sevdası ve kavgası hâlâ yerli yerinde…
Tıpkı Cemal Süreya’nın, “Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,/ Bir yanlışı düzeltircesine açmış,” dizelerindeki üzere…
* * * * *
Evet, evet Friedrich Engels gibi, “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi,” diyenlerdendi O…
Fırtınanın şiddeti ne olursa olsun, eğilmeyenlerden, teslim alınamayanlardandı…
Kendi ifadesiyle “Proletarya sosyalisti”ydi, “Enternasyonalistti”/ “İhtilalci”ydi…
12 Eylül’ün “mağduru değil muhatabı”ydı O; 12 Eylül soruşturması kapsamında, 12 Eylül döneminde cezaevinde gördüğü işkenceleri savcıya anlattı, İstanbul’daki Siyasi Şube’de kendisine işkence yapanlar arasında Mehmet Ağar ve eski OHAL valisi Ünal Erkan’ın da olduğunu açıkladı.
12 Eylül döneminde cezaevinde gördüğü işkencelerle ilgili anlatımlarının tamamı savcı tarafından tutanağa aktarılan Kahya, 13 Nisan 1982 tarihinde tutuklandıktan sonra İstanbul Gayrettepe’deki emniyet binasında 44 gün sorgulandığını anlatıp, “Sorgu sırasında Kurtuluş isimli birini soruyorlardı. Tanımadığımı söyleyince sürekli işkence yaptılar. Gördüğüm işkencelerden dolayı ayaklarım şiştiğinde kangren olmayım diye ayaklarımın şiş olan bölümlerine jilet atıp keserek, kesik bölümlere beyaz bir merhem sürüyorlardı. Gayrettepe’de bulunduğum sırada sigaranın yanan tarafını ağzıma sokarak yanmasını sağladılar,” demişti.
44 gün sonra Antalya Siyasi Şube’ye teslim edildiği vurgusuyla şöyle devam etmişti Kahya, “İstanbul Siyasi Şube’de gördüğüm işkencelerde gözlerim bağlı olduğu için işkence yapan kişilerin kim olduklarını bilmiyorum. Ama daha sonra o dönemde siyasi şube müdürü Ünal Erkan ve müdür yardımcısının ise Mehmet Ağar olduklarını öğrendim…”
İzmir Buca Cezaevi’nde yaşadıklarını da şöyle anlatmıştı Kahya, “Orada tek tip elbise uygulaması gündeme geldi. Kabul etmediğimiz için benim de bulunduğum 13 kişiyi çırılçıplak soyup yeraltında bulunan hücrelere koydular. Hücrelerde ikişer kişiydik. Ölmemek için birbirimizi ısıtma yöntemi bulmuştuk. Birimiz yüzükoyun yatıyor diğeri de sırtüstü onun üzerine uzanıyordu. Bu şekilde hücrede 13 gün kaldık. Doktorlar ‘bunlar ölecek’ dediği için elbiselerimizi verdiler.”[4]
Her şey karşın ve asla vazgeçmeden ütopyaları, sevdaları için yaşadı, dövüştü inatla…
Hiç yaşlanmadı; kızı Roza ile dövüştü omuz omuza, James Brewer’in “İnsanda hayallerin yerini anılar almaya başlamışsa, yaşlılık başlamış demektir,” uyarısını bir an dahi unutmadan!
* * * * *
Evet, O’nu en iyi Karl Marx’ın, “Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan o kadar çoksun demektir ve görkemli yaşamın da o denli büyüktür,” sözü betimler…
* * * * *
Güle güle Kahya Yoldaş…
Güle güle… “Alnını dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ bir gün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun,” Arkadaş Z. Özger’in dediği gibi… 

17 Eylül 2014 11:47:24, Ankara. 

N O T L A R
[1] Yaşar Kemal.
[2] Ineborg Bachmann, Malina, çev: Ahmet Cemal, YKY., 1993, s.8.
[3] Amin Maalouf, Doğunun Limanları, Çev: Esin Talu-Çelikkan, YKY., 2013.
[4] Mesut Hasan Benli, “12 Eylül’de Mehmet Ağar İşkencecimdi”, Radikal, 15 Kasım 2011, s.16.

https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

 

7 Eylül 2014 Pazar


ARKADAŞ* – FATOŞ GÜNEY 

(…)“Bu uğurda yüzlerce yıla ulaşan cezalara çarptırılmayı göze alman; baş eğmemen, hayatının en güzel yıllarını cezaevinde tüketmen; ‘Bizim de var söylenecek sözümüz, ipe uzatılacak ince bir boynumuz var’  diyebilmen…"
 

1984 yılının bir ilkbahar günü, Fransa’nın o görkemli sahil şehri Cannes’da,
 bir yanda yüreğimizde ülkemizden istenmeden ayrılışımızın burukluğu, diğer yanda dünyanın dört bir bucağından gelmiş insanlar üzerinde YOL’un yarattığı inanılmaz coşku seli…Ve senin hüzün dolu gülümseyişinle Altın Palmiye ’ye uzanışın… 

Kim bilebilir şimdi ,o filmi yapmaya karar verdiğinde hapishanedeki mahkumlar arasında para toplayarak çekime başladığını; yönetmeni Şerif’in, oyuncuların ve filme emeği geçen birçok kişinin hiç karşılıksız ya da boğaz tokluğuna bu işe katıldıklarını. Kim bilebilir İsviçre – Fransa sınırındaki küçük dağ kasabasında filmin montajını yaparken yaşadığın sıkıntıları, iyi görüntülenemediği için filmin büyük kısmının  ziyan olup gittiğini , ‘ah bir de ben çekebilseydim’ deyişindeki kırıklığı. Kim bilebilir o kış, oradaki diz boyu karları, buzlanmış çoraplarını, ayakkabılarının su aldığını, bana ve çocuklarına bot alıp da kendine almadığını. Kim bilebilir yine o günlerde vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrenince ağladığını. 

Sana o zaman  bu safsataların tutmayacağını, insanların hiç de duyarsız olmadıklarını, bu suçlamaların geri tepeceğini, seni bu ülkenin bağrından kopartmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini söylemiştim değil mi? Sen bunu çok iyi biliyordun ama isterdim ki upuzun, yasaklı yıllardan sonra YOL’un  kahramanlarının sürgünden de dönüşlerini sen de görebilseydin. Seni bilinçlerinde ve yüreklerinde yaşatmış, hiçbir zaman unutmamış onbinlerce insan onları karşıladı. Seni hiç tanıma fırsatı bulamamış gençler; uzun saçlısı, kulağı küpelisi, türbanlısı, türbansızı koşup geliyor seni anlamak için… 

Sen, evet sen; ülkeni, kültürünü, gelenek ve göreneklerini, insanlarını böylesine iyi tanıyan sen yarattın bu mucizeyi… 

Bu sözlerime her zamanki gibi gene gülerek ‘Aptal kocanı ne kadar çok abartıyorsun ciğerim’ diyeceğini biliyorum! Hayır, Yılmaz, abartmıyorum. Senin yıllar önce romanlarında, hikâyelerinde, filmlerinde anlattığın şeyler bugün bile gerçekliğini, güncelliğini koruyor. Siyasal, sosyal ve toplumsal birçok değerlendirmen bugün hayat tarafından doğrulandı. Ne yazık ki değişen, iyiye, güzele, doğruya doğru gelişen bir yol henüz yok ülkede.İnsan, adalet ve düşünce hakları hala zincirlerinden kurtulamadılar.
 
Çağının, insanının tanıklığından yola çıkman, sana sunulan şan, şöhret, para gibi dünya nimetlerini elinin tersiyle itmen, oğlumuzun babasız büyümesini, ayrılığı, hasreti göze alman; her koşulda ezilen, horlanan, dışlanan insanların, emekçilerin haklarını koruman… Bu uğurda yüzlerce yıla ulaşan cezalara çarptırılmayı göze alman; baş eğmemen, hayatının en güzel yıllarını cezaevinde tüketmen; ‘Bizim de var söylenecek sözümüz, ipe uzatılacak ince bir boynumuz var’  diyebilmen… İşte bütün bunlar için sen benim sevdiğimdin, yol arkadaşımdın. Bunlar için ben seninle büyük acıları, büyük ayrılıkları ve büyük umutları paylaştım. 

Evet,tüm bunlar için arkadaş, tıpkı bu yolardaki diğer bütün arkadaşlar gibi siz hiç ölmeyecek, hep yaşayacaksınız ve sizi hiç unutmayacağız.
-----------------

*OT DERGİSİ, Eylül 2014