22 Mart 2014 Cumartesi


AİHM’nin 1979 tarihli HANDSİDE kararı*:
 
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
Düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece hoşa giden veya zararsız, ya da tepki yaratmaz sayılan haber veya fikirler için değil, devlete ve halkın bir kısmına ters düşen, şoke eden, yada üzüntüye sevk edenler için de geçerlidir. 

*Manalı Posta’nın yayın politikası bu karar doğrultusundadır. hasan gürkan

 

17 Mart 2014 Pazartesi


AYDINLARDAN HDP' YE DESTEK!

Aydın ve akademisyenlerden HDP’ye büyük destek...

    340 akademisyen, aydın, sanatçı ve yazar, bugün bir basın toplantısı düzenleyerek, “ırkçı saldırılar karşısında HDP yalnız değildir” dediler.
     Oya Baydar ve Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu’nun okuduğu imza metninin ardından, aralarında Ali Bayramoğlu, Mithat Sancar, Fehim Işık, Tatyos Bebek, Osman Kavala, Bülent Bilmez ve Ufuk Uras gibi isimler yaşanmakta olan süreci değerlendirdi.  ***

Hükümete ve Bütün Partilere Çağrımızdır
     Aşağıda imzası bulunan bizler, 30 Mart yaklaştıkça seçim meydanlarında hukuk devletinin değil linç kültüründen beslenmiş ırkçı saldırganların kol gezmesini kaygıyla karşılıyoruz. Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelen bu bilinçli saldırıların barış sürecini tehlikeye düşürme ihtimali, kaygılarımızı daha da arttırıyor. Seçim kampanyası yürütmenin bütün siyasi partilerin hakkı ve ödevi olduğuna; devletin de bu özgürlüğü eksiksiz sağlamakla yükümlü olduğuna inanıyoruz.
     Halkların Demokratik Partisi (HDP), ülke çapında seçime katılan, demokrasiyi zenginleştiren farklı bir sesi ve sözü dillendiren bir partidir.
     HDP’nin seçim çalışmaları sistemli olarak engellenmekte, partinin düzenlediği toplantılar sistemli olarak örgütlü bir gücün saldırısına uğramaktadır. Medyaya yansıyan ve yansımayan irili ufaklı pek çok saldırı ve linç girişimi durumun somut kanıtlarıdır. Aksaray’da, Dikili’de, Urla’da, Ordu’da, Giresun’da ve son olarak Fethiye’de HDP toplantıları zorbaca engellenmiştir ve ne hazindir ki, seçim güvenliğini sağlamakla yükümlü kamu görevlileri seyirci kalmayı, saldırganlara göz yummayı tercih etmişlerdir. Kamu görevlilerinin saldırganlara gösterdiği “anlayış” tüyler ürperticidir.
     Fethiye’de yaşanan son saldırıda kentte devleti temsil eden Kaymakamın, saldırı önceden bilinmesine rağmen hiçbir önlem almadan, daha da vahimi HDP binasının önünde linççi zorbalarla pazarlık yapıp, HDP tabelasını resmi vinç aracı ile indirtip yerine Türk bayrağı astırması seçimin meşruiyetine gölge düşürecek kadar ciddi bir suçtur.
     Seçim süreçlerindeki demokratik rekabet, siyasal partilerin yaşam kaynağıdır. Tam da bu nedenle bütün siyasal partilerin HDP’ye yönelik saldırılara karşı ortak tutum almaları çağrısını yapıyoruz.

     Her partinin özgürce seçim çalışması yapabilmesi hukuk devletinin vazgeçilmez ilkesidir. Hükümeti, anayasal görevine sahip çıkmaya çağırıyoruz: Saldırganları yargı önüne çıkarmalı ve bundan sonra olası bütün saldırıları önceden engelleyecek önlemleri acilen almalıdır. Zorbalık ve demokrasi bir arada var olamaz. İmza koyduğumuz bu bildiri ile demokrasiden yana saf tuttuğumuzu kamuoyuyla paylaşıyoruz
     Halkların Demokratik Partisi yalnız değildir!

İmzalar: Dr. Abdurrahman Arıman, Adil Okay, Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, Prof. Dr. Ahmet Aykaç, Prof. Dr. Ahmet Demirel, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Ahmet Kardam, Akın Özçer, Alev Er, Prof. Dr. Alev Özkazanç, Ali Bayramoğlu, Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Ali Osman Karababa, Doç. Dr. Ali Kerem Saysel, Alper Görmüş, Arif Ali Cangı, Arzu Başaran, Prof. Dr. Aslı Tunç, Atilla Durak, Atilla Gözen, Doç. Dr. Ayça Çubukçu, Ayça Damgacı, Aydın Engin, Prof. Dr. Ayşe Berkman, Prof. Dr. Ayşe Erzan, Prof. Dr. Ayşe Gözen, Ayşe Güngör, Prof. Dr. Ayşe Karasu, Yrd. Doç. Dr. Ayşe Serdar, Ayşegül Devecioğlu, Doç. Dr. Ayşen Candaş, Doç. Dr. Ayşen Uysal, Prof. Dr. B. Özgür Sarıoğlu, Bahar Şahin Fırat, Balçiçek İlter, Doç. Dr. Banu Yılmaz, Barış Özkul, Yrd. Doç. Dr. Barış Yapışkan, Prof. Dr. Baskın Oran, Başak Demir, Yrd. Doç. Dr. Başak Tuğ, Behçet Çelik, Bekir Ağırdır, Doç. Dr. Belma Bekçi, Beral Madra, Berrak Karahoda, Doç. Dr. Betül Duman, Yrd. Doç. Dr. Betül Güler Müftüoğlu, Prof. Dr. Betül Tanbay, Buket Güreli, Buket Uzuner, Burak Gürel, Yrd. Doç. Dr. Bülent Bilmez, Bülent Somay, Bülent Uluer, Prof. Dr. Büşra Ersanlı, Can Belge, Can Candan, Can Irmak Özinanır, Canan Özbey, Dr. Celal Korkut Yıldırım, Cem Sey, Cem Şahin, Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. Cemsinan Deliduman, Doç. Dr. Cengiz Aktar, Cengiz Güleç, Cengizhan Güngör, Ceren Özselçuk, Doç. Dr. Ceren Sözeri, Chris Stephenson, Cuma Boynukara, Doç. Dr. Çiğdem Kafesçioğlu, Çiya Mazi, Defne Asal, Defne Topçu, Dilan Yıldırım, Doç. Filiz Kardam, Doç. Mustafa Şen, Doğan Özgüden, Ecehan Balta, Efe Balıkçıoğlu, Efe Kerem Sözeri, Yrd. Doç. Dr. Ekin Eremsoy, Ekin Kurtiç, Elif Ersavcı, Elif Helvacı, Emel Kurma, Dr. Emin Alper, Yrd. Doç. Dr. Emin Yörük, Emrah Gürsel, Emre Senan, Dr. Ercan Akkaya, Ercan Akkaya, Erdal Doğan, Ergün Eşsizoğlu, Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu, Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu, Erol Özkoray, Ersin Salman, Esra Elmas, Esra Koç, Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Dr. Evren Balta, Faik Bulut, Fatma Gül Karagöz, Fehim Caculi, Fehim Işık, Prof. Dr. Ferda Keskin, Doç. Dr. Ferdan Ergut, Prof. Dr. Ferhat Kentel, Ferya Saygılıgil, Fethiye Çetin, Prof. Dr. Fikret Adaman, Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Füsun Üstel, Dr. Gaye Yılmaz, Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Prof. Göksel Demirer, Yard. Doç. Dr. Gönenç Onay, Dr. Görkem Akgöz, Gözde Aytemur, Yrd. Doç. Dr. Gül Sosay, Gülhan Türkay, Doç. Dr. Gülseren Adaklı, Dr. Gülşah Kurt, Gürel Tüzün, Gürhan Ertür, Yrd. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan, Prof. Dr. Hacer Ansal, Hakan Tahmaz, Doç. Dr. Haldun Süral, Hale Soygazi, Halim Bulutoğlu, Haluk İnanıcı, Doç. Dr. Haluk Levent, Haluk Tekeli, Hülya Gülbahar, Hüseyin Çakır, Hüseyin Ergün, Hüsnü Okçuoğlu, Dr. Işıl Ünal, İbrahim Betil, İbrahim Emre Şekerdağ, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Yrd. Doç. Dr. İclal Ayşe Küçükkırca, İlkay Alptekin Demir, İlter Sayın, İnci Tuğsavul, İpek Çalışlar, Doç. Dr. İpek İlkkaracan Ajas, Doç. Dr. İpek Merçil, İrem Zeyneloğlu, İrfan Özdabak, İsmail Beşikçi, İsmail Kemal Esiner, İsmet Apak, Jaklin Çelik, Jülide Karakoç, Kadir Çıtak, Kayuş Çalıkman Gavrilof, Yrd. Doç. Dr. Kerem Eksen, Kerem Kabadayı, Kerem Ünüvar, Kıvanç Koçak, Doç. Dr. Koray Çalışkan, Korhan Gümüş, Yrd. Doç. Dr. Kurtar Tanyılmaz, Kutbettin Özer, Kutlu Dane, Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Lale Tayla, Levent Cantek, Levent Dölek, Prof. Dr. Levent Köker, Lokman Polat, Yrd. Doç. Dr. Lütfiye Bozdağ, Mahmut Balpetek, Doç. Dr. Maya Arakon, Mazlum Çimen, Mebuse Tekay, Mehmet Emin Aktar, Prof. Mehmet Ö. Alkan, Mehmet Rasgelener, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Rauf Kesici, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ruhi Demiray, Prof. Dr. Mehmet Türkay, Prof. Dr. Melek Göregenli, Melek Taylan, Prof. Meltem Ahıska, Meltem Oral, Yrd. Doç. Dr. Meltem Yılmaz Şener, Memet Güreli, Merin Sever, Mert Kükrer, Prof. Dr. Meryem Koray, Prof. Dr. Mesut Yeğen, Prof. Dr. Mete Tapan, Metin Bakkalcı, Prof. Dr. Mithat Sancar, Muhsin Kızılkaya, Murat Aksoy, Prof. Dr. Murat Belge, Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan, Murat Çatak, Doç. Dr. Murat Emeksiz, Yrd. Doç. Murat Koyuncu, Yrd. Doç. Dr. Murat Özbank, Yrd. Doç. Dr. Murat Paker, Murat Sabuncu, Murathan Mungan, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Oğuz Sinemillioğlu, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şener, Müge Sökmen, Naci Sönmez, Prof. Dr. Nazan Aksoy, Prof. Dr. Nazan Üstündağ, Prof. Dr. Nazım Engin, Dr. Nazlı Ökten, Doç. Dr. Nefer Şenoğuz, Nesim Ovadya İzrail, Dr. Neslihan Rugancı, Neşe Erdilek, Neşe Yaşin, Neval Oğan Balkız, Nihat Tuna, Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer, Nilgün Toker, Öğr. Gör. Nilüfer Erdem, Prof. Dr. Nilüfer Tapan, Nuray Mert, Prof. Dr. Nurcan Özkaplan, Nurettin Adem, Prof. Dr. Nurhan Yentürk, Prof. Dr. Nüket Esen, Prof. Dr. Okhan Akhan, Oral Çalışlar, Orhan Silier, Osman Cen, Osman Çakar, Osman Kavala, Oya Baydar, Ozan Bakış, Ödül Celep, Öktem Kalaycıoğlu, Ömer Laçiner, Prof. Dr. Ömer Madra, Doç. Dr. Özgür Öztürk, Pakrat Estukyan, Pelin Cengiz, Doç. Dr. Pınar Bedirhanoğlu, Doç. Dr. Rabia Karakaya Polat, Ragıp Duran, Ragıp Zarakolu, Rauf Kösemen, Remzi Altunpolat, Roni Margulies, Sait Çetinoğlu, Sami Tan, Prof. Dr. Samim Akgönül, Dr. Savaş Çoban, Doç. Dr. Seçkin Özsoy, Yrd. Doç. Dr. Seda Altuğ, Doç. Dr. Sefa Feza Arslan, Selim Karlıtekin, Yrd. Doç. Dr. Selim Temo, Doç. Dr. Sema Bayraktar, Sema Bulutsuz, Prof. Dr. Semih Bilgen, Semra Özar, Semra Somersan, Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu, Prof. Dr. Serpil Çakır, Sevil Turan, Sezai Sarıoğlu, Sezer Atmaca, Sezin Öney, Sibel Özbudun, Doç. Dr. Sibel Yardımcı, Sinan Özbek, Sungur Savran, Prof. Dr. Şahika Yüksel, Şenol Karakaş, Yrd. Doç. Şevket Günter, Prof. Tahsin Yeşildere, Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, Taner Güven, Tanıl Bora, Tarhan Erdem, Tarık Nejat Dinç, Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Tatyos Bebek, Temel Demirer, Prof. Dr. Teoman Pamukçu, Tevfik Doğan Toker, Yrd. Doç. Tuba Demirci, Tuma Çelik, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Doç. Dr. Türker Armaner, Ufuk Uras, Umur Coşkun, Araş. Gör. Ülker Sözen, Doç. Ümit İzmen, Ümit Kıvanç, Dr. Ümit Şahin, Yrd. Doç. Dr. Vangelis Kechriotis, Vedat Sakman, Prof. Dr. Veli Deniz, Doç. Dr. Verda İrtiş, Veysel Tolan, Yrd. Doç. Dr. Vezir Aktaş, Viki Ciprut, Yrd. Doç. Volkan Çıdam, Yalçın Çakmak, Doç. Dr. Yamaç Pehlivan, Doç. Dr. Yaman Akalın, Yaprak Zihnioğlu, Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, Yetvart Danzikyan, Yıldız Önen, Prof. Dr. Yıldız Sey, Yiğit Ekmekçi, Yücel Demirer, Doç. Dr. Yüksel Taşkın, Prof. Dr. Zelal Ekinci, Yrd. Doç. Dr. Zerrin İren Boynudelik, Yrd. Doç. Zeynep Çulfaz, Zeynep Ekener, Doç. Dr. Zeynep Gambetti, Dr. Zeynep Gönen, Zeynep Kadirbeyoğlu, Zeynep Oğuz, Dr. Zeynep Savaşçın, Zeynep Songülen İnanç, Zeynep Tanbay, Ziya Halis.

15 Mart 2014 Cumartesi


KARANLIKTAN GELEN KURŞUN

Sezin Öney* –Taraf 15.Mart

    Barış süreci” değil, “barış süreci” adı altında bir Soğuk Savaş’ın doğumunu yaşıyoruz. İnsanlar yakınlaşmıyor, uzaklaşıyor. Sadece Kürtler ve Türkler değil, tüm insan grupları, kimliklere bölünüyor, hapsoluyor. Yanlışı silip de düzeltmeye çalışınca, “barış düşmanı” diye karalanıyoruz.
    Şili’de kilometrelerce uzanan, dünyanın en kuru yeri Atacama Çölü’nde oğullarından geriye kalanları arayan annelerin hikâyesinin duyunca, afallamıştım.
    Zerre nem olmayan, 105 bin kilometrekarelik bir çöl.
    Yaşamın zerre izi yok...
    Atacama’da, Mars yüzeyini taramak için kullanılan araçlarla hayat belirtisi, bir canlının DNA kalıntısını bulmaya çalışan bilimadamları bile, bir zamanlar “can” taşıyan hiçbir şeye rastlayamadılar.
    Çölün tek “canlıları”, oraya atılan kemikler.
    Bir zamanlar can olan insanlardan kalan kalıntılar.
    Aradan yıllar geçtikten sonra bile..
    Minicik bir kemik parçası, bir iz bulmak için çocuklarından, çölü elleriyle, çocuk oyuncağı kum kürekleriyle eşeleyen anneler var. Bu satırlar yazılırken, siz bunları okurken de, arayışa devam ediyorlar.
    Augusto José Ramón Pinochet Ugarte.
    General Pinochet; 1973’ten 1990’a Şili’nin diktatörü.
    Kurbanları öyle çok ki, kimlikleri silikleşiyor, isimleri yoklaşıyor...
    Failin adı belli ama meçhul; cezası yok, verdiği hesap yok.
    Muhaliflerini işkenceyle öldürtüp, çöle gömdüren, nice hayatları yok eden bu emirleri veren baş sorumlu, aynı zamanda kimilerinin “kahramanı”.
    Üstten asta, tıkır tıkır işleyen emir-komuta zincirleri ve bu zincirlerin dokunulmazlığını sağlayan ideolojik kalkanları ören siyasetçiler, kanaat önderleri, seçkinler...
    Uzak yakın bir hikâye...
    Oğlum, kumda oynamayı çok sever hâlâ.
    O kumdan kaleler yapar, çukurlar kazarken, bazen gözümün önünde Atacama Çölü dalgalanır.
    Bir belgeselde ilk gördüğümde, uçsuz bucaksız Atacama Çölü’nde çocuklarının kemiklerini arayanları, afallamıştım.
    Ama şimdi neyi aradıklarını biliyorum.
    Türkiye’de, bazılarımızın aradığını arıyor.
    Tutunacak bir şey...
    Twitter, Facebook, YouTube, sosyal medyada, internet üzerinden bir yerlere, birilerine ses duyurmaya çalışanlar...

    Eş dost, çevresiyle sohbetlerinde derdini anlatmaya çalışanlar...
    Kafasında bir türlü susmayan fikirleri içinde kapalı tutanlar...
    Haberlerden sokaklara, içeride dışarıda, her kim olursak olalım, gelmişimiz geçmişimiz, hâlimiz vaktimiz ne olursa olsun biri bizi eziyor.
    Ezilmeye karşı da bir el gibiyiz, öyle uzanan...
    Atacama Çölü’nün ortasında, kum, taş, tozlar arasında, yarısı toprağa gömülü, topraktan dışarı yükselen, fışkıran bir elin heykeli var.
    Mano de Desierto;Çölün Eli.
    Heykeltıraş Mario Irarrázabal’ın eseri.
    İtiraz etmeye çalışan bir avuç insan, bizler de, çölün eli gibiyiz.
    Umutsuzca, toprağın içinden dışarı çıkmaya; göğe, gökyüzüne, havaya, oksijene, ışığa, hayata ellerini uzatmaya çalışanlar...
    Sıfır nem, sıfır hayat bir çölde, sıfırlanmışlar, tutunmaya çalışanlar.
    Frankfurt Okulu düşünce çizgisinin başlıca temsilcilerinden Max Horkheimer’ın bir sözü var... Bana da bir başka tutunamayan hatırlattı; “Evlerin pencerelerini sonuna kadar açabilecek tek bir şey biliyorum; ortak keder...
    Berkin Elvan’ın cenazesi de, ortak kederimiz oldu.
    Bir silgi gibi tükendim ben/ Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım/ Mürekkeple yazmışlar oysa../ Ben kurşunkalem silgisiydim/ Azaldığımla kaldım...
    Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanından satırlar gibiyiz.
    Doğruyu söyleyince de, tutunmaya çalışan parmaklara hemen sert çekiçler, çemkirmeler iniyor...
    Barış süreci” değil, “barış süreci” adı altında bir Soğuk Savaş’ın doğumunu yaşıyoruz. İnsanlar yakınlaşmıyor, uzaklaşıyor. Sadece Kürtler ve Türkler değil, tüm insan grupları, kimliklere bölünüyor, hapsoluyor. Yanlışı silip de düzeltmeye çalışınca, “barış düşmanı” diye karalanıyoruz.

    Günlük hayatta, bir derebeyi itiyor, o ali kıran baş kesen kakıyor; o zorba itekliyor, bu külhanbeyi (veya hanımı) bastırıyor.
    Ve dönüp dolaşıp, ezen “mağdur” ve “masum” oluyor.
    Tutunamayanlarsa, bakakalıyor.
    Tanımlayamadığımız bir yüksek basınç bizi ezip duruyor.
    Berkin Elvan’ın cenazesinin gecesi öldürülen Burak Can Karamanoğlu’nun babası Halil Bey, oğlunu vuran “karanlıktan gelen kurşundan” bahsetmiş.
    O kurşunlar bir yerlerden hepimize geliyor, isabet ediyor.
İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.

oneysezin@hotmail.com
*Sezin Öney,okuru olmaktan övündüğüm yazarlardan. Hasan Gürkan

12 Mart 2014 Çarşamba


KATİLLER! BERKİN’İ ÖLDÜRDÜNÜZ!
Katiller...
Hayko Bağdat*- Taraf 12 mart 

    Çocuğu öldürdünüz
Hepimiz evlerimizde utançla kendi çocuklarımıza sarılıyoruz şimdi.
Onlar sağ olduğu için hissettiğimiz garip bir şükran duygusu ile bu hissin yarattığı utanç duygusu arasında çocuklarımıza sarılıyoruz.
     Hoyrat dillerinizden savurduğunuz küfürler kulağımızdan gitmiyor.

“Bir kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi ölmüş olabilir” diye saydığınız öldürülmüş çocuklarımız sekiz kişi artık.

    “Ağlarsak kaybedeceğiz” duygusu ile sakladığımız gözyaşlarımızın verdiği ağırlıkla dik durmaya çalışıyoruz.

    Ağlarsak kaybedeceğiz...

    Yalan.

    Kendi çocuklarımıza sarılıp ağladığımızı bilmeyin istiyoruz sadece.

    Yeni acılı annelerin suretleriyle ile doldurdunuz kalbimizi.

    Onlarla nasıl konuşmamız gerektiğini bilmiyoruz.

     Bu hâlimizi görmenizi istemiyoruz sadece.

    Babaları öldürülmüş arkadaşlarımıza sımsıkı sarılıp iyileşmeyi daha yeni yeni belledik.

     Çocukları öldürülmüş babalar ile ne yapacağımızı bilmiyoruz biz.

     Uyurken yanında balon patlatılmaz çocukların, uyanırlar, günahtır.

    Çocuklarımızın kafalarına sopalarla, fişeklerle vurdunuz, haram olsun bu hayat size.

    Çocuklarımızın cenazelerini kaldırmayı bilmiyoruz biz.

    Şimdi ne yapacaksınız?

    Hiçbir şey olmamış gibi o çirkin seslerinizle meydanlardan yeni tehditler mi savuracaksınız?

     Bir “Allah rahmet eylesin”i esirgediğiniz sağlam inancınız üzerinden yine hepimizi kâfir mi ilan edeceksiniz?

    Yarım ağızla üzüntü beyan edip “ama”larla başlayan cümleler mi kuracaksınız?

    16 kiloya düştüğü küçücük bedeniyle direnemedi çocuğumuz.

    Çocuğu öldürdünüz, katilsiniz...

    Arad Dink babasının ardından yazdığı ilk yazıda “Benim babamı geçme hakkımı aldınız elimden” demişti, anlamıştık onu.

     Şimdi sıralı ölümlerle çocuklarımızdan önce ölebilme hakkımızı aldınız elimizden.

     Şimdi ne yapacaksınız?

     Adalet için hiçbir umudumuzun kalmadığı ülkemizde nereye müracaat edelim istersiniz?

     Evlat acısının karşısına yeni tomalarla mı çıkacaksınız

     Taziye evlerimize gaz mı sıkacaksınız?

     Bizi böyle mi susturacaksınız

     TC dediğiniz Türkiye Cehennemiymiş meğer.

     Hrant Dink hepimize tarif ettiydi “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık” diye.

    Biz hâlâ öyleyiz.
    Berkin’i bugün toprağa vereceğiz.

     Sonra evlerimize dönüp çocuklarımıza sarılacağız.

     Yorgunuz

     Güçsüzüz.

     Üzgünüz.

     Ve bununla başa çıkmayı bilmiyorsunuz siz

     Birbirine sarılıp yas tutan insanlara karşı ne halt edeceğinizi bilmiyorsunuz

     Çünkü kötüsünüz.

     Üstelik çocuğu öldürdünüz.

     Katilsiniz.

     Kan adaletle susacak

     Hesap vereceksiniz...
*Hayko Bağdat'ın vicdanı ve isyanı benim hislerimin tercümanı. Hasan Gürkan

11 Mart 2014 Salı


ADALET ARIYORUM
Ali Ekber Pekşen
“Biat” geleneğinden “muktedirlerle”, darbe geleneğinden gelenlerin ittifakının her daim revaçta olduğu ülkemizde ADALET arıyorum.
“Türk Bu milletin efendisidir, yegane temsilcisidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı…” diyen Mahmut Esat Bozkurt’un 1924-1930 yıllarında ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
Susurluk Çetesi davasından yargılanıp hüküm giyerek hapis yatan,  pardon özel bir merkezde hapis hayatı adına devlet tarafından ağırlanan, halen 18 ayrı “faili meçhul” cinayetin sanığı olarak yargılanmakta olan Mehmet Ağar’ın  (1996 53. Hükümet) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
02 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı olarak tarihe geçen karanlığın mimarları olan sanıkların avukatlığını yapan ve bunu, “savunma hakkıyla” açıklamakta beis görmeyen Şevket Kazan’ın (1996-1997) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
“Hayata Dönüş Operasyonu” ismiyle başlatılan ve onlarca siyasi mahkûm ve tutuklunun KATLİAMINI engellemek yerine, MGK kararıyla operasyon planlayan ve aynı zamanda Hukuk Profesörü olan Hikmet Sami Türk’ün (1999-2002) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
Ermeni Konferansını düzenleyenler için, “…bizi arkadan hançerliyorlar” diyen, işkenceden mahkûm askerlerin cezalarının bozulması için Yargıtay’a başvuran ve Meşhur TCK 301. Maddenin düzenlenmesiyle ünlü ve aynı zamanda bir hukukçu olan Cemil Çiçek’in (2002-2007) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
Meşhur “Ergenekon Davası” namıyla bilinen yargılamaya esas dosyada, davanın kilit sanıklarından Veli Küçük ile yaptığı telefon görüşmeleri dava dosyasına giren ve halen Başbakanlık Müsteşarı olan Fahri Kasırga’nın, seçimler öncesi “tarafsız” kimliğiyle (2007) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
Yargıtay’da görev yapan bir Hâkim için, kendisi “Alevidir” açıklamasıyla davanın seyrini belirtmeye çalışan Sadullah Ergin’in (2001-2013) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede…
Yargıya müdahale nedeniyle hakkında iki ayrı fezleke düzenlenen Bekir Bozdağ’ın (2013) ADALET BAKANI olarak görev yaptığı bu ülkede… ADALET ARIYORUM….
Böyle bir ülkede ADALET, komşu kızının adı olmaktan öte anlam taşımayacak galiba…

9 Mart 2014 Pazar


MANALI POSTA’DA YENİ BİR ŞAİR:LEYLA MERİÇ 

HALAY
Çöker bir karanlık
Gök gürler, çakar şimşek
Karanlık şimşeğe
Şimşek yağmura
Verir elini
Tutuşurlar bir halay
Davulları gök gürültüsü
Başlar sağanak
Yıkarlar ortalığı hepten
Bir ay doğar
Ardından güneş 

SANSÜR 

Eşkıyalar
Sarmışsa
Dört bir yanını
Hatta
Kalmamışsa
Tutunacak bir dalın
Hatta
Kırılmışsa
Kolun kanadın
Daha da beteri
Gözüne çekecekse kızgın mili
Kızgın yağ dökecekse kulaklarına
Sökecekse
Kökünden dilini
Bir başka
Görür göz
Kör bile olsa
Bir başka duyar kulak
Sağır bile olsa
Dil de avaz avaz
Lal bile olsa

 

 

7 Mart 2014 Cuma


Dersim İsyanı ve Dersim gerçeği...(II)
Zeki Etferat*
*Yazarın daha önce Milliyet Blog’da yayınlanan, bizce önemli incelemesinin ikinci bölümü. 
Dersim yüzlerce yıldır her türlü, baskı, sürgün ve kırımdan kaçanların sığındıkları, aşiret ağırlıklı komünal yaşamın etkin olduğu, karmaşık etnik bir yapıya sahip doğal bir korunak olmuştu... Türkmenler, İraniler, (Babailer ve Safevi kızılbaşlar...) Ermeniler, Zazalar, Kürtler, Asuriler ve Araplar... Yüzlerce yıl bu bölgede yaşayan Ermeni kökenliler dışında(!), son Ermeni kırımından kaçan 40-50 bin Ermeninin kimliklerini saklayarak, Dersim bölgesine, yerel aşiretlerle birkaç çatışma dışında, rahatça yerleşip kaldığı, onların dinsel kimliklerine büründükleri ve bölge halkınca insani bir şekilde korundukları söylenir!...
Zazalar üzerine sosyolojik çalışmaları olan Hasan Reşit Tankut (1891-1880) bir Mülkiyeliydi. Onun yaşamı ve yapıtları, ''yeni cumhuriyet ideolojisini '' anlamak isteyenlere bir ışık tutabilir!
Atatürk 1925 yılında, onu doğuya, Dersim'e araştırmalar yapmak için onu gönderdi! Onun gizli raporlarındaki yorumuna göre, Anadolu tarihini anlayabilmek için Ermeni Alevi ve Kürt sorunlarını bir arada ele almak gerekiyordu!
Alevi Zazalar konusunda şu ifadeleri kullanıyordu:
Bunlarda mezhep ve ibadet dili Türkçe ’dir… Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklük’ten pek de uzaklaşmamıştır. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartıyla Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde… 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır. Bu netice, Dersim Alevi Türkleri’nin de benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.”
Onun yorumuna göre, bu isyankar kimlikli Alevi Zazalar, Kızılbaşlığa itikad eden, kademe kademe Zaza'laşmış, Türk kökenli insanlardı!...
Jandarmanın, o 1930'lu günlerde yaptığı gizli bir çalışmadaki bir yorumda, Alevilerin her yerde Hristiyanların en yakın dostu olduğu, benzer rituellere sahip oldukları, ocak başlarında muhabbet eden insanların arasındaki bir Hristiyan’ın hiç de yabancı sayılmadığı ve belki de bir çeşit itizal (akılcılık) yolu olan Gregoryanlığın, başka Hıristiyan mezheplerine göre Aleviliği daha ziyade okşayabildiği için üstün tutulduğu söylenmektedir! 
Atatürk Sevr Antlaşmasını alt edip, yürürlükten bir anlamda kaldırtırken, Lozan'da Musul Sorunu'nu çözemese de, gene de Lozan'dan ülkenin siyasi geleceği için çok önemli, görece bir başarıyla çıkmıştı!... Artık kuracağı cumhuriyet, o günkü Balkanlar, İtalya ve Almanya örneklerinde olduğu gibi; tek devlet, tek millet ve tek dil üzerine kurulacaktı... Asker-sivil sert bir otorite, merkezi bir yönetim, yer yer şovenizme kaçan bir ruh hali ancak ne tam milliyetçi, ne İslami, ne liberal, ne demokratik, ne Avrupalı ne de Asyalı; biraz da şartların zorladığı, bir yapı! Ve onun zamansız ölümüyle yeni yasal ve demokratik değişime de karşı duran! Merkezdeki asker-sivil bürokrasinin ve onun elitlerinin etkisinde yürütme ve yargı ve yarattıkları yeni ulusal burjuvazi ve de kapitalist elitlerin ve işbirlikçilerinin ağırlıklı denetiminde bir ekonomi! Ve bu yapı seksen altı yıldır, iktidarlar değişse de, tüm sıkıntılarıyla bu günlere kadar gelecekti...
Alpdoğan Paşa, bir araya getirdiği aşiret reisleriyle yaptığı toplantıda, tüm silahların ve birkaç çıbanbaşı kişinin teslimini ve Dersim'de daha önceden planlanmış, yapılması istenen ıslahatlara karşı çıkılmamasını, eğer karşı çıkarlarsa çok kan döküleceğini bildirmişti! Dersim'deki Kuzey Dersim aşiretleri toplantıda sessiz kalıp, itaatkâr görünseler de bu talebi kendi ölüm fermanları gibi gördüler! Bu istekleri kabul etmediler. Ankara'yla köprüleri attılar! Karakol basılıp, bir askeri birliğin tümüyle öldürülmesi ve stratejik bir köprünün yıkılmasıyla, merkeze resmen başkaldırdılar... Sonu acımasız ve çok kanlı trajik bir şekilde biten, planlanmış bir şekilde hava desteğiyle, isyancı aşiretleri yok edip diğerlerini de sindiren büyük bir askeri harekât ve 1946 affına kadar süren direniş de başlamış oldu...
Hasan Pulur, 2007 yılı Aralığında, Başbakan İnönü'nün 1935 yılının 21 Ağustos'unda, Cumhurbaşkanı Atatürk ve hükümete söylediklerini, yorumlayarak, işlediği konuyu, şöyle açıklıyordu:
"Vaziyeti az zamanda toparlayacağımıza, düşünülen tedbirleri tatbik edebileceğimize inanıyorum. Asırlık eksiklikleri düzeltmeye çalışmakla müteselli olabiliriz."
Başbakan İsmet İnönü bunu ne münasebetle yazmıştı?
Bu cümle, ileride çok meşhur olacak, açıklandığı için değil, belki de açıklanmadığı için meşhur olacak "gizli rapor"un son cümlesiydi.
İsmet Paşa, Atatürk'ün emriyle, 1935 yılında Doğu ve Güneydoğu illerinde bir geziye çıkmış ve gördüklerini, izlenimlerini Atatürk'e hükümete bir raporla aktarmıştı.
* * *
Bu rapor, uzun süre devletin üst katlarında "çok gizli" damgasıyla yatıp uyudu.
Uykudan uyanışı, ortaya çıkışı Saygı Öztürk'ün gazetecilik başarısıdır. (x)
Raporun tümünü okursanız, İsmet Paşa'nın endişelerini görür, burnunun ucunu göremeyen devlet adamları (!) yanında İsmet Paşa'nın geleceğe dönük tahminlerini "sanki birer kehanetmiş" gibi değerlendirebilirsiniz.
* *
İSMET Paşa Doğu'dan ve Güneydoğu'dan her zaman endişelenmiştir, Metin Toker'e göre Celal Bayar ve arkadaşları 1946'da Demokrat Parti'yi kurarken, onlara "Doğu'da parti teşkilatı kurmayın" demeye gelen tavsiyelerde de bulunmuştur.
İsmet Paşa'nın raporunda bulunan şu cümle dahi, onun endişelerinin ne kadar yerinde olduğunu ve geleceği isabetle değerlendirdiğini göstermeye yeter.
Peki, İsmet Paşa, o gün neleri görmekte ve ilerisi için neleri öngörmektedir
"Türkler ile Kürtler aynı okulda okumalıdır. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır.
Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır.
Düşman unsurlar içinde saldırgan olan teşkilat Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat subayları bunları çeteler halinde memleketimize saldırtmaya muktedirdirler.
Erzurum'un kalkınmasını az senelerde temin edebilirsek, kuzeyde hududa karşı, içeride Kürtlere karşı sağlam bir Türk merkezini kurmuş oluruz.
Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla, Kürdistan'ın meydana gelmesinden kaygılanmak yerindedir."
Bunlar İsmet Paşa'nın öngördüklerinden birkaçı, bir kısmı umumi müfettiş Abidin Özmen'in yazdıkları...
İsmet Paşa'nın raporu siyasi önlemleri belirtmiyor, sosyal ve ekonomik durum hakkında derin ve isabetli teşhisleri var.
* * *
HANİ "Devletin malı deniz, yemeyen domuz oğlu domuz" tekerlemesi vardır ya, alın bir örnek, hem de 1930'lı yıllardan.
Murgul bakır işletmesinin imtiyazını İngilizler almış, işletmişler, savaş bitince İngilizler gitmiş, işletme ortada kalmış. Hiç kimsenin aklı burayı işletmeye yatmamış, lakin soymakta herkes yarışmış.
İsmet Paşa şöyle der:
"Buranın hali bir trajedidir. Bugün hiçbir işe yaramayan enkaz yığını halindedir. 22 milyonluk servetten kalan tuğlalar, bacalar ve bazı duvarlardır."
Peki, bu tahribatı nasıl yapmışlardır?
Koskoca tesisi söküp hurda demir fiyatına satmışlardır.
İsmet Paşa anlatır:
"Mal müdürü müzayedeyle hurda demir satar, tahsildar 200 ton demir alır. İstanbul pazarında 2000 ton makine enkazı, hurda demir olarak satılmış. Nüfuzlu adamlar bu marifeti senelerce yapmışlar. Bizim devrimizde bu şeylerin olabilmesi insanın kanını dondurmaktadır."
İnsanın soracağı gelmez mi?
"Peki Paşam, siz bunları görüp yazdığınıza göre, soygunlara ne yaptınız?"
İzmir suikastında salkım salkım adam asarken bu yağmaya ne yaptınız?
Kanınızın donmuş olması yetmiyor ki!
* * *
İSMET Paşa’nın, raporu iyi niyetle bitiyordu:
"Asırlık eksiklikler düzeltilmeye çalışılacaktır."
Düzeltildi mi?
Eğer düzeltilseydi, önlemler alınsaydı 70 yıl sonra Kandil Dağı'nın tepesine "Türk Hava Kuvvetleri'nin en büyük taarruzu" yapılır mıydı?...''
(x) İsmet Paşa'nın Kürt Raporu, Doğan Kitap.
Savaş dönemlerinde, yukardaki yazıda da ifade edildiği gibi, bürokrasi ve eşraftan bir kesimin gaddarlıkları, rezillikleri, ahlaksızlıkları, gasp ve yağmacılıkları bir yana da, peki ''bu asırlık eksiklikler'' neydi, neler olabilirdi?...
Ortaçağ Azerbaycan tarihi uzmanı, Azerbaycanlı Prof. Oktay Efendiyev; Şeyh Safiyyüddin İshak Erdebili'nin (1202-1334) Zahediye'den geliştirip kurduğu Safeviye tarikatının askeri ve siyasi sinerjisiyle, torunu Şah İsmail'in devletleştirdiği ve XVI.-XVIII. Yüzyıllar arasında İran'a doğrudan egemen olan Safevilerin, bir Kızılbaş Türk devleti olduğunu söyler!
Bu gün Dersim’de, o yıllarda ölen ataları olan Kürt ve Zaza kökenli yazarların şöyle bir yaklaşım içinde oldukları gözlemlenir:
Bir kesimi Şeyh Said'in Seyyid Rıza ile ittifaka girememesinde, çok gerçekçi olmasa da, din ve mezhep farklılığının Şeyh Said'in bir tavrıyla ortaya çıkmasında etken olduğunu söylerler! Ama buna rağmen, Şeyh Said Elazığı alıp, ardından Diyarbakır'ı kuşattığında da, Seyyid Rıza'nın, Kalan aşireti reisi Ali Ağa'dan Erzincan'dan askeri bir gücün Diyarbakır'a gitmesinin engellenmesi için Erzincan'ı kuşatmasını istediğini, kendisinin de Hozat'ı kuşattığını, ordaki tutukluları geri alıp, ardından Pertek ve Bitlis'e inmeyi düşündüğünü, ancak Şeyh Said Palu'ya geri çekilince bundan vazgeçildiğini söylerler!...
Objektif olmaya çalışan diğer bir kesimi de, daha geçmiş zamanlara gidip, tarihsel bir süreci açıklamaya çalışırlar; Safevilerin etkisindeki, Şiilikle karışıp figür değiştiren, Zerdüşt dini ve Batınilikten de etkilenen Kızılbaşlığın ve bundan etkilenen Aleviliğin, aslında İslamla bir ilişkisinin olmadığını, Anadolu Aleviliğinin de İslam dışı bir inanç olduğunu vurgularlar!

Timur baskınından ve ardından Yavuz'un ( ve onun desteklediği Kürtler'in!) şiddetinden kaçıp kurtulan Babailer ve Safevi Kızılbaşlar'ın Dersim'e gelip yerleşmeleri ve buradaki eski kültürle harmanlanmalarıyla onlar, Dersim'de yeni bir süreci de başlatmış oldular... Merkezi Diyarbakır'da olan Akkoyunluların siyasi etki alanında da bulunan Dersim, Fatih Sultan Mehmet’in 1473 tarihinde Otlukbeli'nde Uzun Hasan'ı yenmesiyle ve onun Diyarbakır'dan Tebriz'e çekilmesiyle bir darbe daha aldı!... Çünkü Dersimli aşiretler bu savaşta Uzun Hasan'ın yanında yer almışlardı! Zaten Akkoyunlu devleti de sınır olarak, İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Mezopotamya'nın önemli bir kısmını denetliyordu...

Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar' ca Teke Yarımadası' na gizlice bu inancı yaymak için gönderildiği söylenen Hasan Halife' nin zaman içinde yaptığı çevre, Anadolu'daki Türkmenlerin ve köylü kesimin ekonomik sıkıntılardan kurtulamaması, salınan vergileri ödeme gücünden yoksun olmaları ve biraz da bu yüzden onları vergiden uzak tutacağını müjdeleyen Şah İsmail'in şeyhlerine otorite olarak biat etmeleri, timarların sipahilerin elinden alınmasının getirdiği yoksulluk ve hoşnutsuzluk ve burda doğan oğlu Şah Kulu' nun Osmanlı'nın zayıfladığı bir süreçte çıkardığı isyan, ilerde Dersim'in de etkileneceği olumsuz bir süreci başlattı!...
Şah İsmail bu coğrafyayı ele geçirmek, yapılan propagandalarla hakim dinsel ideolojiyi de yıkmak ve halkı kendine biat ettirmek isterken, Şahkulu'da, Osmanlıyı bu şekilde bir ''Kızılbaş Hareketi'' başlatarak ele geçirmeye çalışıyordu!... Kazandığı askeri başarılar da bu egemenlik hayallerini destekliyordu!... O padişah II.Bayazit'in öldüğünü ve oğullarının taht kavgası içinde kalıp, devletin zayıfladığını düşünüyordu...
Sonuç olarak, başaramadı ve yenildi; yaralanıp öldü... İran'a çekilmek zorunda kalan Şahkulu'nun başsız kalan kuvvetleri, Şah İsmail'in bölgesinde kervan soyup, halka zarar verip maksadı aşınca, bu kez Şah İsmail tarafından Kızılbaşlıklarına bakılmadan, temizlenip, yok edildi!
Yavuz Sultan Selim Şah İsmail'i halletmeden bu işin çözülmeyeceğini biliyordu... 1517’de, Doğu seferiyle, Çaldıran'da bu işi bitirdi... Safevi devletini bölgeden çıkardı... 40.000'den fazla Kızılbaşı'da ölüm, hapis ve sürgünle tasfiye etti... Bunların idam ve hapisten kaçabilen bir kısmı da zor ve korunaklı bölge olan Dersim'e sığındılar!... Burdaki biraz daha farklılaşmış Alevi aşiret kültürünün yerel bir senteze oluşmasına da katkı sundular!.
 Yörenin yazarlarından Seyfi Cengiz, Dersim'le ilgili çalışmasında şu yorumu yapar:
DERSİM SİSTEMİ:
OTONOM DERSİM VE DERSİM KOMÜNÜ

Otonom Dersim’de 38‘e kadar birçok aşirette Komün hayatı vardı. Dersim Komünü’nü var eden koşullardan biri beş asırlık İslami kuşatmaydı, bu kuşatmanın dayattığı sürekli savunma ve direniş zorunluluğuydu. Bu özgün koşullar kavranmadıkça Dersim Komünü anlaşılmaz kalır. Dersim’de komünal yaşam tarzı ilkel aşiret evresinden çok bu koşulların dayattığı bir sonuçtu. Müslüman kuşatması altındaki Kızılbaş Dersim, ünlü ütopyalardakine benzer bir ada görünümü sunuyordu.

İç kesimlerde hemen her aşiretin kendi aşiret adıyla bilinen sınırları belli bir bölgesi vardı. Bu bölgede toprak, orman, otlak, mera tüm aşiretin ortak mülküydü. Bu bölgeden taşınan biri evini başka aşiretten birine vermezdi. O aşiretin üyesi olmaktan ileri gelen haklarını devredemezdi. Her aşiretin ve kabilenin kendi içinde bu aynı ortakçı ilişkiler egemendi. Belirli kabilelerin yerleşik bulunduğu köy toplumunda bu aynı model yürürlükteydi...''

Tarih bilimcisi Mustafa Akdağ' da, yukardaki bu 40.000 rakamına şüpheyle yaklaşarak, konuyla ilgili şunları söylemektedir:

"Şah İsmail'e bağlılıkları, sadece dini inanç olma çizgisini aşarak para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, kızılbaşlık propagandası yapmak ve Şah'a casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başladı; yakalananlar suç derecesine göre ya yerlerinden sürülüyorlar (özellikle Rumeli tarafına) ya da hapis ve idam ediliyorlardı!...

Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Mohaç savaşı sırasında gene Anadolu'da isyanlar çıkarken, Doğu Anadolu'da da Safevilerin saldırılarından dolayı gene kanlı olaylar oluyordu!... Şah İsmail'in başlattığı bu olumsuz süreçden Anadolu Alevileri de büyük ölçüde zarar görmeye başlamıştı... Heteredoks Türkmenler' in Safevilere yönelmesi, Sünni Kürtlerin de Osmanlıya yönelmesi(!), etnik yapıda onarılması zor yaralar açmış, Türkmen babalarını kucaklayan, ordusunda Hacı Bektaş Veli kudsiyetini yaşatan Osmanlı, Şahkulu ayaklanmasıyla başlayan olumsuzluklar içinde Alevileri de karşısına alıp, onlarla sert, uzlaşmaz bir tavır içine girmiştir...

Şah İsmail'de Tebriz'e girdiğinde daha sert yöntemlerle suçsuz 20.000 insanı yok etmiş, gene Sufi ve Sunni kökenli ulema ve bilim insanlarını da katletmiştir!... Gene Sünni ve Türkmen, Akkoyunlu, 40-50.000 insanı kılıçtan geçirttiği söylenir!... Tarih bilimcisi Ira Lapidius, Şah İsmail'in, çoğu Sünni olan İran'da, İslam tarihinde eşi az görülen bir zulümle, 12 İmam Şiiliğini dayatıp, İran'ı Şiileştirdiğini söyler!...

Yukarıda da değindiğimiz gibi, İttihat ve Terakki döneminde de savaş ve kırımdan kaçan bazı Ermeni köylülerinin Dersim'e sığınarak Alevi kültürü içinde saklandıkları ve o kültürle bütünleştikleri de olmuştur! Ve 1916 yılının martında, Birinci Dünya  Savaşının içinde, Osmanlı Doğu Cephesi'nde Ruslar ve işbirlikçileri Ermenilerin kurduğu Ermeni tugayıyla savaşırken, ilginçtir; onların da desteğiyle (!) Ovacık’ta , bir mini ''Kırmanci Hükümeti'' kuruldu!

Bu arada, Kürt Ulusalcıları da askeri ve siyasi gelişmelere karşı ayrı bir bağımsızlık hareketini , Ermenilere öykünerek , İttihat ve Terakki tarzı bir örgütlenmeyle başlatmışlardı! Osmanlı Genel Kurmayı 16.Ordu komutanı Mustafa Kemal Paşa'yı bu hareketi bastırmakla görevlendirmiş, o da aldığı önlemlerle olayın çok yayılmasına imkan tanımamıştı! Sonra bu görevi bir başka subaya devrederek, cepheye, emperyalistlerle savaşmaya gitmişti! O yıllarda Şeyh Mahmut yönetiminde Kürt aşiretleri de, topraklarını korumak için Musul'da İngiliz emperyalistleriyle orantısız bir savaşı yürütmeye çalışıyorlardı!

Komintern, Anadolu'da gelişmeye çalışan bu devrimci süreci ve karşısında yer alan hareketi şöyle yorumluyordu:

"Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir...''

Çıbanbaşı olarak tanımlanan bazı Kuzey Dersim aşiretlerinin cumhuriyet hükümeti nezdinde kendileri hakkında, sonunda olumsuz görüşlere yol açmalarının Yunanlılar'ın Anadolu'ya çıktıkları bir zamanda(!) yapılan Koçgiri başkaldırısı dışında (ki bu başkaldırıyı yapanlar, talepleri yerine getirilmezse, bu başkaldırı hareketini bütün Doğu Anadolu ve Diyarbakır'a kadar yaygınlaştırmakla Ankara'yı tehdit ediyorlardı ve zaten asıl amaçları da Sevr'e dayanarak, Koçgiri, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis ve Van’ı da içine alan bir Kürt devleti kurmaktı!) en önemli nedeni; ağırlıklı olarak eski Kürt emirliklerinin soyundan gelen dönemin bazı Kürt aydınlarının soruna ulusalcı yaklaşımlarının yanı sıra, bu aşiretlerin geçmiş dönemlerden beri başlarına buyruk, özgür bir yaşamdan yana olmaları, ağalık düzeni içinde merkezi hükümete asker ve vergi vermeden yaşamalarını sürdürme istekleridir!...

Bu yeni kurulmakta olan ve dağılan imparatorluğun Balkanlar'dan ve Kafkaslardan oralarda yapılan kırımdan, çok kısa bir zaman önce ve bu kırım sürecinde kurtulup gelen, milyonlarca insanın Anadolu coğrafyasına sığındığı büyük bir demografik hareketin ertesinde, gene de yüzü Batı'ya dönük bir şekilde kurulmaya çalışılan bir ulus devlet için, varlığına tehdit oluşturan(!), devlet içinde başka bir devlet kurma anlayışı, doğal ki kabul edilebilir değildi!

Bu yüzden benzer nedenlerden daha önce Osmanlı'nın da yaptığı gibi, bu birinci harekâtın bitiminde de, Dersim merkezde teslim olmuş ve toparlanmış aşiret bireylerinden onar kişilik(!) 347 aile, batıdaki; Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli gibi illere sürgün ve iskan edilmişlerdir!

Koçgiri Harekâtı'ndan sonra Dersim'e kaçan ve ilginç ve birazda karanlık bir siyasi kişilik olan(!) Baytar Nuri Dersimi ve Alişer' i bölgede koruma altına alan ve ilerde Nuri Dersimi'nin dış devletlerle olan yazışmalarında ''Dersim Generali Seyyid Rıza'' , olarak anılacak Seyyid Rıza, bu insanların bölgedeki aşiretleri ulusal davaları uğruna birleştirme gayretlerine büyük destek verdi... Onların bilgi ve deneyimlerini, kendi siyasi hedefleri için de kullanmayı bildi...

On binlerce sivili ölümü ve bir insanlık dramına dönüşen bu harekâtın çıkış noktası, daha önce de değindiğimiz gibi, bir karakolun basılması ve karakol birliğindeki 34 kişinin şehit edilmesiyle ivmelenir!

Genel Kurmay başkanlığı bölgede yaşayanların anlayacağı farklı dillerde broşürler hazırlayıp, 7.Mayıs.1937 tarihinde uçakla insan yoğunluğunun olduğu çeşitli bölgelere bu broşürleri atar... Bu broşürlerde şöyle bir metin vardır:

"Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçinizde bunu anlamayanlar çoktur ki, ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler için sizi kurban vermek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti, bu gereği bildiği içindir ki, sizlere son ihtarını yapıyor! Onun size son şartları şudur: Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümetine teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümetinin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk  ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir..."

Komintern, 17.Ağustos.1937 tarihli resmi yayın organlarında; 1930 yılı isyanının da arkasında da, Sovyetlere karşı bir savaş üssü(!) olarak hizmet vermesi için bölgede bir ''Kürt Devleti'' nin kurulmasını isteyen İngilizlerin var olduğunu, bir makaleyle yayınlar... Ancak Dersim isyanında doğrudan böyle bir şeyin var olması söz konusu değildir.. . Gene de kuşatma ve hava bombardımanı isyancıları zor durumda bıraktığında, Seyyid Rıza'nın, Baytar Nuri (Dersimi...)'nin bölgeden çıkıp siyasi bir yardım almaya çalışmasını istediği söylenir!...

12.Mayıs.1937 yılında, 4.Genel müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan komutasındaki birlikler, başlayan isyana karşı, maksadını ileriki zamanlarda çok çok aşan(!) ''tedip ve tenkil'' harekâtını başlatır. Başkaldırıp, karşı koyan aşiret köyleri yakılıp, yıkılır, gaz bombalarıyla mağaralara sığınan insanlar zehirlenir, ele geçirilen aşiret bireyleri yaşlı, kadın, çocuk demeden makinalılarla taranır!.. Hava bombardımanıyla şiddetle desteklenen bu askeri kuşatma harekâtının sonunda; on binlerce insan kırılıp, canından olur ve önemli bir kısmı da bölge dışına çıkartılır... Harekâtın birinci bölümü 17.Eylül.1937 tarihinde sona erer. Seyyid Rıza , oğlu, kardeşi ve yakınları tutuklanır ve bunlardan yedisi başta Seyyid Rıza ve oğlu olmak üzere hızlı bir şekilde yargılanıp, Atatürk Elâzığ’a gelmeden acilen idam edilir!...

Onun idamından sonra da devam eden direnişler, 1938 yılında gene bir başkaldırıya neden olur. 1938 Haziranında, bölgeyi boşaltmamak için direnen Keçel, Koçal, Kör Abbas ve Bal aşiretleri de direniş gösterir!... Ve bu direnişler, daha da sert bir şekilde büyük kırımlarla Eylül 1938'de bastırılır ve sürgünler de devam eder... Yüksek dağlara çekilen Demenan aşiretinden geriye kalanların silahlı direnişi, üç-dört yıl daha sürer! Bölgeye girişler daha önceden yasaklanıp, özel izne bağlanmıştır ki, bölgeyle olan siyasi duyarlılık, günümüze kadar bir şekilde devam ederek gelir!

Harekât devam ederken Amerikan maslahatgüzarı, ABD dışişlerine, 25.Haziran.1937 tarih ve 288 sıra no ile aşağıdaki raporu göndermektedir:

"AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ BÜYÜKELÇİLİĞİ

(İstanbul, Türkiye, 25 Haziran 1937r)

Konu: Daha önce Dersim olarak bilinen Tunceli vilayetinde baş gösteren Kürt aşiret isyanı.

Sayın Dışişleri Bakanı; Washington D.C.

Daha önce Dersim olarak bilinen Tunceli vilayetinde başgösteren bir takım karışıklıklara yönelik olarak, Başbakan General İsmet İnönü' nün 14 Haziran 1937 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi oturumunda yaptığı konuşmanın bir tercümesini ekte takdim etmekten kıvanç duymaktayım. Ankara ve İstanbul'da birkaç haftadan bu yana, Dersimde meydana gelen ciddi mahiyette bir ayaklanmayı bastırmak üzere hükümetin ülkenin bu bölgesine önemli miktarda asker yığmakta olduğuna ilişkin rivayetler dolaşmaktadır.

Türkiye'nin doğu bölgesinde yeralan Dersim, yüzlerce yıldır hükümet için ciddi bir problem teşkil etmeye devam ediyor ve son on yıldan bu yana en az dört isyan baş-göstermiş bulunuyor. Dağlık olan coğrafi yapısından ötürü bölgenin erişilmesi güç bir konumda bulunması ve bölge halkının geri kalmışlığı problemin temel hatlarını oluşturmakta. Bu bölgede hüküm süren sert iklim koşulları toprağın işlenmesinde önemli güçlükler yaratıyor. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil komşu vilayetlerde ikamet edenler de bundan etkileniyor. Toplumun sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor ve geniş halk yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri temin ediyor. 1854 yılı itibariyle Osmanlı hükümeti siyasi reformlar getirmeyi denediyse de fazla başarı gösteremedi. Türk hükümeti ekonomik bir açıdan yaklaşarak problemi çözmeye çalışıyorsa da, yöre halkı yollar, köprüler, okullar vs. yapılmasına karşı koyuyor. Kürtlerin yoğun
oldukları bu bölgedeki insanlara Türkiye'nin diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerden daha değişik gözle bakılıyor. Zira bunlar, diğerlerinin aksine geliştirilen reform hareketlerine rağmen karakterlerini korumada çok ısrarlı görünüyorlar.

En son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik koşullarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programını daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından baş atıldı. Rus yapısı bazı silahların ele geçmesi hareketin komünist kışkırtıcılar tarafından teşvik edildiğini gösterdiği şeklindeki rivayetlere karşı daha yoğun olan düşünce ise, bu silahların Rus ihtilali sırasında bölgeye gelenler tarafından bırakılmış olduğu biçiminde. Bu hareketin Suriyeli kışkırtıcılar tarafından başlatılmış olduğunu ileri süren görüşleri destekleyici kanıtlar mevcut değil. Gerçekte, Dersimde geçerli koşulları bilen ve gelişmeleri iyi takip edenler, bu problemin izahında yabancı güçleri katmıyorlar.

Yerel basına göre ayaklanma, Generalin aşiret reislerini Erzurum'da toplayarak, onlara hükümetin bölgede yol ve diğer şekillerde girişeceği ıslah programını tanıtması üzerine başladı. Müzakereler esnasında aşiret reisleri her ne kadar dostane ve anlayışlı görünüyorlardıysa da toplantıdan sonra, bölgede sahip oldukları iktidarın elden gitmesi tehdidi karşısında, dönüş yolları üzerinde yer alan bütün köprüleri havaya uçurdular.

Bunu takiben hükümete bir ültimatom göndererek Türk idaresine, ancak, Dersim'de jandarma bulundurulmaması, yeni köprülerin inşa edilmemesi, bölgede yeni bir idari gücün ihdas edilmemesi, silahlarının ellerinden alınmaması ve vergilerini hükümetle kendi aralarında yapılacak müzakerelerde elde edilecek sonuçlara göre ödemelerine izin verilmesi şartlarıyla itaat edeceklerini bildirdiler.

Bu inatçı davranışlar hükümetin enerjik olarak harekete geçmesine neden oldu. Mıntıkaya kuvvet gönderildi ve aşiret reislerine karşı savaş başlatıldı. İsyancıların çoğunun kısa bir süre içinde teslim oldukları iddia edilmekle beraber, reislerden Seyit Rıza adlı biri, adamları ile birlikte ülkenin ulaşılması güç bir kısmına çekildi. Çekildiği mevziler, ismine yukarıda temas edilen, Pilot Sabiha Gökçenin başarılı bombardımanlarına kadar zapt edilmezliğini korudu. Seyit Rıza'nın kendisi ise halen serbest vaziyettedir.

Başbakan, 14 Haziran 1937 tarihli konuşmasında her ne kadar ayaklanmanın bastırıldığını söylemekte ise de, bunun ne derece doğru olduğu henüz açıklık kazanmamıştır. Ayrıca, bu özel olayın kapanma ihtimali olmasına rağmen, bu huzursuzlukları doğuran sebeplerin ortadan kalkması için aylar, belki de yıllar geçecektir. Hükümet, bu bölge halkının bir kısmına Türkiye'nin diğer yerlerine nakledilmekte olduğunu, köprü ve yol yapımı ile ilgili bir programı başlattığını ve bölgeye medeniyetin götürüleceğini ilan etmiştir.

Dersimin, hükümetin karşılaştığı en fazla organize olmuş bir mukavemetin merkezi oluşuna rağmen, genel olarak doğu vilayetleri, sonsuz güçlükler arzeden problemlere sahiptirler ve ülkenin bu bölgelerinde üst düzey yetkililerince birçok teftişler düzenlenmiştir.

Başbakan General İsmet İnönü bir yıl kadar önce bölgeyi gezmiş ve yapılacak çok şey olduğunu söylemiştir. Yine, İçişleri Bakanı ve Halk Partisi başkanı Şükrü Kaya doğu vilayetlerini ziyaret ederek Hükümete bir rapor sunmuştur. Bu raporda Dersim vilayetlerindeki vahim durumun tasvir edildiği söylenmektedir.

Yakın zamanlarda 8-13 Haziran 1937 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı Atatürk Erzurum 'a kadar gitmiş ve doğu vilayetlerinin valileri ve askeri yetkilileri ile konuşmuştur. Şüphesiz ki Atatürk onlardan bölgede yaşayan halkın dikkatle gözlenmesini istemiş ve bu seyahat milletin dikkatinin bu bölgelerdeki sorunlara çekilmesini sağlamıştır.

Şüphesiz hükümet, doğuda özellikle Dersim'de nizamı sağlama hususunda yalnız ülkenin iç düzeni bakımından değil, fakat muhtemelen gayrı memnun unsurların komşu ülkelerden gelen kışkırtıcılara yol gösterebileceğinden dolayı da ciddi endişelere sahiptir. Saygılarımla

G. Howland Shaw Maslahatgüzar"

İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, Seyyid Rıza'nın idam sahnesini şöyle anlatır: '' Seyyid Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu... Ama Seyyid Rıza (kendi dilinde) meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ''Evladi Kerbelayimi. Be günayimi. Ayibo. Zulimo. Cineyeta!” “ Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız. Ayıptır, zulümdür, cinayettir!.'' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap, rap yürüdü. Çingeneyi itti! İpi boynuna geçirdi!.... Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu ve kendini astı! ''

Gece yarısıydı ve takvimler, 15.Kasım.1937 tarihini gösteriyordu...

Bir söylenceye göre, gömüleceği yer türbe olmasın diye, cenazesi yakıldı! Ancak bir başka iddia da, cenazesinin yakılmayıp, bu güne dek açıklanmamış, bilinmeyen bir yere gömüldüğüdür!...

19.Kasım.2009 / Perpa, 11