“Yarı yolda feci bir görüntüyle karşılaştık.
Öldürülenlerin cesetleri, yolun her iki yanını adeta doldurmuştu. Bir kadın
cesedinin uzun saçlarıyla yarı yarıya örtüldüğünü fark ettik; burada yüzleri
kan içinde olan, kurumuş kanın narin bedenlerini kızıla boyadığı kadınlar
gördük. Bir tarafta yine güneşin altında kömür gibi kararmış erkek cesetleri
vardı. Siverek’e yaklaşırken, artık ortalık cesetlerden geçilmiyordu, büyük
çoğunluğu çocuk cesetleriydi. Diyarbakır’a yaklaşırken, cesetlerin sayısı
iyice arttı... Diyarbakır surlarının dibinde cesetler bulacağımızı
düşünmüyorduk ama yanılmışız; kentin kapısından girerken bile ölülerin
arasından geçiyorduk.”
Yukarıdaki alıntı, 1915 yazında Diyarbakır’a atla giden bir Osmanlı görevlisinin kaleminden. Aşağıdaki alıntı ise, yine aynı günlerde, bir yaylanın yamaçlarına kurulmuş Mardin’in yükseltisinden, Diyarbakır’dan gelen ana yola bakan bir Süryani papazın yazdıkları. ‘Askerler Hıristiyan esirlerini düşük fiyata Kürtlere satıyordu’ O yoldan gelenler tehcir kafileleridir; “Kürtlerden oluşturulan çetelerin kuşattığı, Diyarbakır’dan gelen uzun bir kafile gördük. Onlara saldırıyor, mallarını çalıyor, aşağılıyor ve aç bırakıyorlardı. Öldürülmeden önce Müslüman olmaları için bir şans veriliyor, tersi halde hemen öldürülüyorlardı. Bu dağlar ve vahşi arazi Hıristiyanlara mezar olmuştu... Askerlerin esirlerini çok düşük fiyatlarla Kürtlere sattığını haber aldık... Bazen tüm kafileyi 1.000 liraya, bazılarını 600 ya da 500’e bırakıyorlardı. Kafiledekiler çıplak arazide ve vadilerde bırakılıyor, dağıtılıyor, elbiseleri soyulup vuruluyorlardı. Ama bu kadarla da kalınmıyor; karınları yarılıyor, bağırsakları çıkarılıyor, değerli bir şey kalmasın diye kadınların saçları, giysileri ve ayakkabıları aranıyordu. Altın dişi olanlar en talihsizleriydi. Çünkü öldürülmeden önce bu dişleri sökülüyordu. Bütün bunlar yüklü bir ganimete konmak içindi.” Normal bir insanın hayal gücüyle bile ulaşamayacağı ve insan havsalasının alamadığı bu anlatılarla daha fazla karşılaşıyoruz. Tarihsel bir arka plan varolmakla beraber, Ermeni aydın ve önde gelenlerinin İstanbul’dan Çankırı ve Ayaş’a tehcir edildiği gün olan 24 Nisan 1915, genelde Ermenilerin yokoluş yürüyüşünün başlangıcı olarak kabul edilir. Bunu, temel kurulma noktası olan, o dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın çıkardığı Tehcir Kanunu’nun tarihi olan 27 Mayıs 1915 izler. Ermenilerin yokoluş yürüyüşüne 500 bin Süryani de dahil oldu Ermenilerin bu Yokoluş yürüyüşü’ne, geride kırımdan geçmiş 500 bin insan bırakarak Süryaniler de dahil olur. Bu 500 bin rakamı, Ermenilerin uğradığı katliamın bilançosu olan 1-1,5 milyon rakamından küçük olacak ki genelde ya unutulur ya da parantezlere, dipnotlara hapsedilir! Belirtilen tarihler, günümüze katliamlara maruz kalmış halklar açısından travmalar veya varolma mücadeleleri; diğer taraftan da yüzleşememe sorunlarından dolayı farklı toplumsal sorunlar ve değişik garabetler olarak sirayet eder, Türk ve Kürt toplumları dahil olmak üzere, meselenin esas müsebbibi olan kurumlarca hakkıyla bir yüzleşme gerçekleştirilemeden toplumsal ve kurumsal hastalıklardan kurtulmak da çok zor. Mahlukat-ı beşer nisyan ile malul olabilir ama toplum öyle değildir, organizma olarak bir hafıza taşır, unutursa illa ki bir vakit dikişleri patlar. Bedeli çok ağır olur. O nedenle aradan neredeyse 100 sene bile geçse Ermeni ve Süryani katliamları günümüzün sorunlarıdır. İttihat Terakki’nin pantürkizmi ve Diyarbakır valisi Dr. Reşid Yaşananlar bağlamında yeterince bilinmeyene büyüteç tutmak, yaşanmış olana daha iyi vakıf olmak, bunu da bir tutuma dönüştürmek için gerekli olur. Bundan hareketle, 1915 katliamlarını gerçekleştiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kürdistan’daki baş aktörlerinden Diyarbakır valisi Dr. Mehmet Reşid üzerinde önemle durulmayı gerektiriyor. Anadolu yakın tarihinde, halklara kök söktüren, halkları katliamlardan geçiren bazı şahsiyetlerden sıkça sözedilir. 1918’de Karadeniz’de Rumları kırımdan geçirdikten sonra Koçgîrî’de de Kürtleri katleden Topal Osman (Laz Osman); Türk-Yunan savaşında İzmir’de Rumları katledip İzmir Fatihi namını aldıktan sonra Koçgîrî’de de bildiklerini uygulayan Sakallı Nurettin Paşa, bu Sakallı’nın damadı olup hem Koçgîrî, hem Zîlan hem de Dêrsim Kürt katliamlarında temel rol oynayan Hüseyin Abdullah Alpdoğan sıkça zikredilenlerdendir. Bunlara eklenecek başka isimler de sıralanabilir. Ne var ki katliamcılığıyla bunları geçen Dr. Reşid ya fazla bilinmez ya da isminden az bahsedilir. 23 Ocak 1913 Bab-ı ali Baskını’yla ittihatçılar yönetimi ele geçirdikten sonra Talat, Enver ve Cemal muhteşem üçlüsü pantürkist fikirlerle hızla bir askeri diktatörlük kurmaya başlarlar. Anadolu’nun batısında da örgütlenmeler geliştirilirken Kürdistan vilayetlerine gönderilen yöneticiler bu üçlünün akrabaları veya en yakınlarıdır. Çünkü pantürkist politikayla batıda Rumların halledilmesine başlanmıştır ama esas halledilmesi gerekenler olarak doğuda sırasıyla Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler, yani ‘Türk’ olmayanlar bulunmaktadır. Onları halletmek için de ‘kafa adamlar’ gerekecektir. O dönemde Van, Hakkari, Siirt ve Bitlis şehirlerinde Ermeni ve Asuri-Süryani katliamlarını gerçekleştirenler olarak Cevdet, Enver’in kayınbiraderi, Halil Kut ise Enver’in amcasırı. Enver’in kardeşi Nuri Paşa da Kürtlere en zalim davrananlardan biri olacaktır. Dağıstan’dan geldi Kürtlere akraba oldu Dr. Reşid de 1915 katliamlarının, nüfusu homojenleştirme planlarının sahibi olan Talat Paşa’nın bölgedeki başyardımcısı olarak Diyarbakır valiliği yapar. 1915 yaz ve sonbaharında Diyarbakır ve Mardin kentlerini bir vahşet ortamında diken üstünde yaşatmıştır. Yazının başındaki iki alıntı Dr. Reşid’in sorumluluğundaki katliamlardan iki kesittir. O vakit Mardin bir sancak olarak Diyarbakır vilayetine bağlıdır ve Diyarbakır vilayeti genelinde olup bitenler yaygın ve bilinçli bir işbirlikçi ağını ve üst düzeyde bir koordinasyonu gösteren dehşet verici ve sistematik bir özelliğe sahiptir. Dr. Reşid’i birçok ‘meslektaşı’ndan farklı kılan, onun bu özellikleri sergileyebilme ‘yetisi’dir. Bu şekliyle gündeydeki çöllere tehcir kafileleri sürülürken, çölden önceki bu son vilayetin yolları ve patikaları, kuzey vilayetlerinden gelen tehcir kafilelerinin saldırıya uğrayıp katledildiği ölüm tarlalarına dönüşmüştür.
1872’de
Dağıstan’da doğan ve bebekken Türkiye’ye getirilen Reşid, ilk ittihatçılardan
bir Çerkez’dir. İstanbul’da Askeri Tıbbiye’de okurken, 1889’da okul
arkadaşları olan Kürt Abdullah Cevdet ve İshak Şükuti, Arnavut İbrahim Temo
ve Azeri Hüseyinzade Ali’yle beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin temeli
olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nin kurulmasında rol aldı (ilk ittihatçılardan
hiçbiri Türk değildir). Bu çalışmalarda Şahin Giray kod adını alır. Torunları
bu adı sonradan soyadı olarak benimseyeceklerdir. 1897’de Cenevre’de
yayınlanan İttihat ve Terakki dergisi ‘Osmanlı’nın çıkarılmasında iki Kürt,
İshak Sükuti ve Abdullah Cevdet’le beraber çalıştı. Siyasi faaliyetleri
nedeniyle sürgündeki Kürt siyasi eylemcileriyle tanıştığı Kuzey Afrika’ya
sürgün edildi. Botan Mîr’i Bedirxan’ın torunu Mazlume ile evlenmişti. Bu
yolla Bedirxan sülalesinin sadık kolları ve onların araclılığıyla da Milli ve
Karakeçi aşiretleriyle iyi ilişkisi ve Kürtlerle içli dışlılığı neye yaradı
dense, bunun hayırlı bir sonucundan bahsedilemez. Kürtleri böylece iyi
tanımış olduğundan olsa gerek Reşid, 1915’te katliamlarda aktif rol oynamak
üzere ağırlıklı olarak Kürtlerden teşkil El-Xemsin denilen ölüm mangaları
örgütlemiş, en büyük katliamları bu gruplar yapmıştır.
Ermeni ve Süryani çarşıları
yakıldı
1908 Jön Türk devriminden sonra sürgünden dönmüş, idari işlerde kariyerine başlamıştı. 1909’dan itibaren İstanköy kaymakamı, Humus, Kozan, Rize ve Karesi mutasarrıfı olarak görev yapmıştı. Karesi’de 1913-1914’te çalışırken Talat’ın emriyle Rumların zorunlu tehcirini örgütlemişti. “Vicdansız, şiddete tapan, ahlaksız ve iyi bağlantıları olan” bu adam ilkin İttihat-Terakki’nin kirli işlerini ve tetikçiliğini yaparken, katliamcılığın stajını bu son görev yerinde yapmış gibi gözüküyor. Daha sonra Basra’da çalışmış, Bağdat ve Musul’da da valilik yapmıştı. Dr. Reşid, 1914 Ağustos’unda Diyarbakır valiliğine atandıktan bir hafta sonra Diyarbakır’ın eski çarşıları üç gün üç gece yandı. Yakılıp yağmalanan, harabeye dönen 1578 dükkan ve deponun çoğu Ermeni ve Süryanilere aitti. Reşid’in daha barış zamanındaki bu aculluğu, onun görevinden alınıp yerine, Hıristiyanlara daha yakın olan Hamid Bey’in getirilmesine neden oldu. Ne var ki çarşı yangını daha kötü günlerin habercisiydi ve altı ay sonra Mart 1915’te Reşid yeniden vali koltuğuna oturtuldu. 27 Mayıs 1915’teki ilk Ermeni tehcir kararnamesi, cephe hattından uzak olduğu için fiilen Diyarbakır’ı dışta bırakmıştı. 21 Haziran’da Talat, Ermenilerin genel tehcir emrini Diyarbakır, Trabzon, Harput ve Sivas valilerine gönderecekti ama Reşid daha Nisan’da katliam hazırlıklarına başlamıştı. Yerel İttihat ve Terakki mebusları olan Feyzi ve Zülfü ile uyumlu çalışmış (Bunlar Dr. Reşid’in ekibinin en önemli isimleridir), kendisine ayakbağı olabilecek Maden-Ergani, Mardin, Lice, Derik, Midyat, Çermik, Savur ve Silvan yöneticilerini ya görevden uzaklaştırmış ya da öldürtmüştür. 50 milis içerdikleri için Arapça ‘elli’ anlamına gelen El-Xemsin ölüm mangalarını da eşzamanlı olarak oluşturur. Hıristiyanları Dicle’de boğdurdu Nisan ortasında askerler ev ve kiliselere dalmak için silah arama bahanesini kullandılar ve genel aramalara başlandı. Mayıs sonunda 2000’e yakın Süryani ve Ermeni önde geleni tutuklanarak işkencelerden geçirildi, bazıları işkencelerde öldürüldü. Aynı günlerde Musul’a doğru ilk tehcir kafilesi yola çıkarıldı ve yolda katledildi. Reşid, yüklü bir rüşvet karşılığında, bir grup çok zengin Ermeni’yi tehcir yerini, Urfa’dan daha kolay göç edebileceklerini düşündükleri Musul’a aktarmaya söz vermişti. Grup, bu özel anlaşmanın onları kurtardığına inanadursun, Reşid’le anlaşmalı olan Kürt Mustafa ve Ömer tarafından Musul’a ulaşım yolu olan Dicle Nehri’nde tümü öldürüldü. Mustafa ve Ömer, Raman Kürtleri kadın ağası Perîxanê’nin oğullarıydı. Kafilelerden elde edilen ganimetin yarı yarıya paylaşılması biçiminde Reşid’le anlaşma yaparak Dicle Nehri yoluyla keleklerle gönderilen 4 büyük kafilenin katledilmesine katıldılar. Güzergah boyu birçok yerde, halk nehirde yüzen şişmiş cesetlerle karşılaşınca yerel yönetim tehcirlerin karayoluyla yapılmasını emretti. Haziran’da amele taburlarında görev yapan çok sayıda Hıristiyan asker Ergani, Harput, Urfa yollarında öldürüldü. Mardin, vilayete bağlı bir sancaktı ve özellikle Süryanilerin önemli dini merkezleri buradaydı. Reşid, elindeki kadroların bir kısmını buradaki katliamları örgütlemek için gönderdi. Katliam hazırlıkları için vilayet merkezinde yapılan, asker kaçakları ve silahlar için ev aramaları, tutuklama gibi ön hazırlıklar aynen burada da gerçekleştirildi. Bunun için Reşid’in kendisi de bizzat Mardin’e gitti. Tutuklananlardan oluşturulan, Ermeni dahil çoğunluğu Süryani olan kafileler Diyarbakır’a götürülme adına yollarda katledildi. Başlangıçta Almanların Osmanlı Hükümeti’ne Ermenilere sert işlem etmeleri için örtülü izin verdiği bilinen bir gerçek. Ruslara karşı ayakbağısız savaşacak bir Osmanlı isteniyordu, hatta bu nedenle Asya’ya bile yayılacak Pan-Türkist ütopya teşvik ediliyordu. Katliamlar diğer Hıristiyan grupları, hatta Alman misyonerleriyle ilişkideki Protestan ve Katolik yanlıları da kapsayınca bazı Alman diplomatları tepki gösterdi. Bunun üzerine Talat Paşa, Ermeni olmayan Hıristiyanların öldürülmemeleri için 12 Temmuz’da Reşid’e telgraf gönderdi. Ama bu telgraftan önce Nisan ve Mayıs katliamları çoğunlukla Diyarbakır kenti ve civar köy-kasabalarda gerçekleştirilmişti. Haziran ve Temmuz başındakiler Mardin sancağında olmuştu. Yani zaten olan olmuş, geriye kurtarılacak pek bir şey kalmamıştı. Buna rağmen Talat’la danışıklı olduğu anlaşılan öldürmelerin devam ettiği, daha gizli kapaklı gerçekleştirildiği görülüyor. Örneğin Midyat’taki saldırılar 19 Temmuz’da başladı, bir hafta süren katliamda 7 bin Süryani katledildi. Nusaybin’dekilerin hemen tümü ve Cizre’de de 5 bin Süryani Ağustos’ta katledildi. Osmanlı yetkilileri bile Dr. Reşid’e öfkeliydiler çünkü muhalif memurları bile öldürtmüştü. Ama Reşid, buna rağmen 1916’ya kadar koltuğunu korudu. Diyarbakır vilayetinde 200 bin Ermeni ve Süryani öldürüldü Reşid’in valiliği süresince Diyarbakır, ölüm tarlaları vilayetiydi ve kaynaklar Diyarbakır vilayetinde 200 bin Hıristiyan’ın öldürüldüğünü tahmin ediyor. Bu sayının 145 bini vilayetin yerlisi, yaklaşık 55 bini tehcir kafilelerine yapılan saldırılarda öldürülen yabancılardır. Yerli kurbanların 75 bini Süryani, 70 bini Ermenidir. Reşid’in Diyarbakır ve Mardin’de karşımıza çıkan katliam sistematiği şöyle özetlenebilir: İlkin dini liderler dahil erkek ileri gelenlerin tutuklanması, işkenceli sorgular; yaklaşık bir ay sonra ileri gelenlerin öldürülmesi, sonra diğer yetişkin erkeklerin tehcidir ve öldürülmesi; erkek akrabalarına katılacakları söylenen kadın ve çocuklardan teşkil kafilelerin kentlerden çıkarılması. Bütün bunlar olup biterken gayrı-müslimlerin servetlerine el konulması. Katliamlar 1915 Haziran ve Eylül’ü arasındaki kısa dönemde tamamlandı. Bölgenin her yerinde kurbanların cesetlerine rastlanabilirdi: “Ana yollarda, şehir kapıları dışında, kasaba dışındaki tepelerde, mağaralarda, kaynaklarda, kuyu ve sarnıçlarda, lağımlarda, göllerde ve nehirlerde sürüklenirken. Hiçbir yolcunun gözünden kaçmazdı cesetler...” Dr. Reşid 1915 sonlarında İstanbul’a çağrılarak İttihat-Terakki’nin gözünde aşırı görünen kitlesel öldürme olayları nedeniyle sorgulandı. Sorgusunda “Ermeni eşkıya vatanın bünyesine girmiş tehlikeli mikrop kolonisinden başka bir şey değildi. Doktorun görevi de mikropları öldürmek değil mi?” diye doktorluk mesleğine bağlılığını ifade etti! Savaştan sonra hapsedildi ama mahkemeden önce cezaevinden kaçırıldı. Genelde, zamanında her şeye kadir yüksek ego sahiplerinde görülebilen şekilde, ‘düşüş’ten sonra, aranırken intihar etti. Cumhuriyet döneminde ‘vatani hizmetleri’nden dolayı çocuklarına maaş bağlandı... “Zalim zulmünü işletirken akellilerin elleri temiz olamaz” der Halil Cibran. Dr. Reşid, zulmünü yeterince işletmiş gözüküyor. Ama feodal güçler, çeteler, kışkırtılmış gruplar ve hatta mahalli halk dışındaki tepelerde, mağaralarda, göllerde cesetler dolup taşarken kim, nasıl temiz kalmış olabilir ki?! Kaynakça: - Katliamlar, Direniş, Koruyucular - David Gaunt - Belge Yayınları - İttihat Terakki ve Kürtler - Naci Kutlay - Beybûn Yayınları - Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenler - Hikmet Özdemir - Talat Paşa’nın Gurbet Masalları - Cemal Kutay 1201 |
26 Ağustos 2012 Pazar
DR REŞİD VE 1915 DİYARBAKIR KATLİAMLARI - Sadık Aslan Kürkçüler F Tipi Cezaevi
Anadolu halklarını katliamlardan geçiren kimi
şahsiyetlerden sıkça sözedilir; ancak katliamcılığıyla herkesi geride bırakan
Dr. Reşid fazla bilinmez. 1915 katliamlarını gerçekleştiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
Kürdistan’daki baş aktörlerinden Diyarbakır valisi Dr. Mehmet Reşid üzerinde
önemle durmak gerekiyor.
23 Ağustos 2012 Perşembe
BİR KÜRDÜN BARIŞ İÇİN İSYAN ÇIĞLIĞI !
SAVAŞACAKSANIZ BİLİN BUNLARI -Faruk Arhan*
Ben
ve benim gibi çocukluk geçirip ve evre evre ölümlerle tanışmış, sürekli
etrafındakileri kaybetmiş kişiler toplumsal hayatta nasıl bir yerde durabilir?
Öncülüğünü Abdullah
Öcalan ve arkadaşlarının yaptığı “Apocular”, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın
Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşunu gerçekleştirdikten tam 7 ay
sonra, 29 Temmuz 1979’da Hilvan’ın Kırbaşı köyüne baskın düzenlediğinde yedi
yaşındaydım. O yaz Hilvan’da ilkokul 2. sınıfına hazırlanan, “Ne Mutlu Türküm
Diyene” demeyi sökememiş bir öğrenciydim. AP milletvekili Mehmet Celal Bucak’a
yönelik yapılan baskının gerçekleştirildiği Kırbaşı, akrabalarımın köyüydü.
Baskın sırasında hayatını kaybeden ve benden sadece 6 ay büyük olan İsmail
Arhan’ın annesi Fidan Avcı annemle, babası Fuat Arhan babamla amca
çocuklarıydı. Bu baskından 2 yıl 17 gün önce de ilçe merkezinde devletin
desteklediği paramiliter sağcılar tarafından amcamın oğlu Kadir Koreli
öldürülmüştü.
Çocukluğumda...
PKK , Kırbaşı köyüne baskın yaptığı dönemde ilçe merkezinde Apocular ismiyle etkiliydi. Mahallelerde hakimiyeti vardı. Hilvan o dönemde tam bir savaş alanıydı. Hemen hemen her gün sokak çatışmaları yaşanırdı. Şehir merkezinde bugün, o dönem öldürülen polislerin 1980 darbesinden sonra isimlerinin verildiği nice sokak vardır. Yine o dönem, ilçenin kırsalındaki köylerde askerlerle girilen çatışmalar yaşanırdı. Bucak ailesinin devlet desteğinde, vahşette zirve yaptığı, gençlerin “Apocu” diye canlı canlı patoslara atıldığı dönemdi. Ben çocuktum.
Sokakta çatışma sonrası can çekişen polisi de, cenazeleri sağlık ocağının garajına gelişigüzel konulmuş askerleri de, vücutları paramparça edilmiş PKK militanlarını da gördüm o yaşlarımda. Gecenin herhangi bir saatinde patlayan silah sesleriyle sabahladığımız da oldu, sokakta oyun oynarken çatışmaların ortasında kaldığımız da. Büyüklerimize bir oyun havasında şarjör doldurduğumuz da…
21 Mart 1980’de okuduğum Ülkü İlkokulu’nda müdür olan Bekir Dadaş ölü bulunduğunda henüz 8 yaşına girmiştim. Hem amcamın hem halamın oğlu (anne ve babası babamla amcazade) diyeceğim Sıtkı Paydaş, asker kıyafetleri giymiş kişilerce Hilvan-Urfa karayolununun 13. kilometresinde aracı durdurularak Eylül 1980’de öldürüldüğünde (hâlâ faili meçhul) 8 yaşımı çoktan geçmiştim. Sıtkı Paydaş’ın öldürülmesinden birkaç gün sonra darbe oldu.
Darbeden sonra ilçeye seçilerek gönderildikleri belli olan eğitim kadrolarıyla birlikte artık okul bahçelerinde bile Kürtçe konuşmak yasaktı. Düşüncede Kürtçe, dilde Türkçe uçurumları arasında belleğimizi gerdiğimiz yıllardı. PKK , 15 Ağustos 1984’te Şemdinli’yi bastığında ben 12, geçen yıl tanışma şansına eriştiğim bugünkü Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre, 1 yaşındaydı.
13 Aralık 1988 günü, yine babamın amca çocuklarından eski CHP vekili Celal Paydaş, Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceler sonucu geçirdiği kalp kriziyle yaşamını yitirirken 16 yaşındaydım. 1991’de İstanbul Üniversitesi’nde eğitimime başladığımdan 3 yıl sonra gözaltında kaybedilecek Diyarbakırlı Cüneyt Aydınlar’ı tanıdığımda 19 yaşındaydım.
Cüneyt Aydınlar 1994 Şubat’ında gözaltındayken öldürüldüğünde henüz 17 yaşlarında olan kardeşi Emrah’ı 25 Şubat 2012’de Galasaray meydanında Cumartesi Anneleri’nin oturma eyleminde tanıdığımda o 35, ben 40 yaşıma giriyordum.
Aynı yılın (1994) Haziran’ında dedemin yeğeni, bana, “Dağa çıkıp gerilla olmak kolay, önemli olan hayatın içinde kalıp gerilla olmak” diyen dayım Muhsin Melik, Urfa şehir merkezinde kontrgerilla tarafından suikast sonucu öldürüldüğünde 22 yaşındaydım.
1996’nın Ekim ayında Almanya’ya kaçak yollarla göç edecek Sıtkı Paydaş’ın tek oğlu, kuzenim Mehmet Paydaş’ı öğrenci evimde misafir ettiğimde 24 yaşındaydım. Sedat Töre’nin de, Sıtkı Paydaş’ın oğlu ( Almanya’da mülteci) Mehmet’in de, Cüneyt Aydınlar’ın da, Aydınlar’ın kardeşi Emrah’ın da, Muhsin Melik’in oğlu Rohat’ın da gözlerinde hep kendi gözlerimi gördüm. Aynı telaş, aynı kırılganlık, aynı yitiklik, aynı keder, aynı yılgınlık ve aynı dilek…
Ve bugün...
Bugün benim ve benim gibilerin dün yaşadıkları, kimi çocuklar için yeni başlıyor. Asker ya da gerilla yakını olsun, fark etmiyor. Bir çocuğun ölümle tanışması, hele ki böyle birey olmayan karşı faili / adresi tanımlanmış bir ölümle tanışması belleği tümden allak bullak ediyor. Benim belleğim hâlâ allak bullak.
Ben ve benim gibi çocukluk geçirmiş ve ölümlerle tanışmış, sürekli etrafındakileri kaybetmiş kişiler toplumsal hayatta nasıl bir yerde durabilir? Haftasonu için yapılan planlar, maç keyifleri, sevgiliye verilecek armağan için harcanan efor gibi şeyler bana çok saçma geliyor. Çünkü belleğimde yeni ölümlerle çoğalan ve büyüyen ve temizlenmemiş bir kan pıhtısı duruyor öylece.
Yalnız olmadığımı bilmek ise daha çok acı veriyor. Şemdinli’nin, Hakkari’nin, Cizre’nin, Diyarbakır’ın çocuklarını düşündükçe kahroluyorum. Aynı şekilde bayraklarla örülü ve bir süre omuzlarda taşınan asker cenazelerini ve askerlerin yakınlarını düşündükçe yine kahroluyorum. Coğrafyası yok çocukluğun. Çocukluk bir ulusa, bir kimliğe, bir kültüre ya da bir idelojiye ait değil.
Ve bilin, belki de biliyorsunuz, hatırlatayım istedim. Hayatımızdaki her şeye ama her şeye karar veren çocuklukta yaşadıklarımızdır. Bugün çocuklarına savaş, kan ve ölümü yaşatan, yarın sağlıklı bir toplum beklemesin.
Bilin bunları! Bildirilerinde, PKK her öldürdüğü askeri 5 ile çarpsın, TSK her öldürdüğü gerillayı 5 ile çarpsın. Ya da 10 ile çarpın. Sadece ölenle kalmıyor bu savaş. Ve rakamlar üzerinde kibirli kanlı cakalarınız insanlık ve vicdan karşısında beş para etmiyor. Bilin bunları! Sadece öldürmüyorsunuz, öldürerek düşmanlıkları diriltiyor, düşmanlıkları çoğaltıyorsunuz.
Artık yeter!
PKK amacına ulaştı. Betonlara gömülen Kürtleri diriltti ve bu halkın varlığını sorunlarıyla beraber dünyaya gösterdi. TSK da PKK karşısında yenilmeyeceğini defalarca kez kanıtladı. Sürmez bu savaş böyle. Lütfen, zor bir şey istemiyoruz. Kendimiz için istemiyoruz. Ben ve benim gibiler çoktan kaybetti çocuklukluklarını ve hayatlarını. Gömülmeyi bekleyen, yaşayan ölülere çevirdiniz bizi. Yeter! Tek dileğimiz gömülmeden önce barış. Bilelim başka çocuklar savaşın kurbanı olmayacak.
Sadece ellerinizi karşılıklı tetikten çekin ve aklıselim durup düşünelim kan akmadan. Adına masa mı dersiniz, müzakere mi dersiniz, doğrudan / dolaylı diyalog mu dersiniz. Lütfen bunu yapın ve samimiyetle, birbirimizi ve kimseleri kandırmadan bunu yapalım.
Ne kaybederiz? Yetmedi mi bu kadar genci toprağa gömdüğümüz. Ve yeni, başka çocukların belleklerine kan ve ölümü sokmayın artık! Lütfen… Yeter!
Çocukluğumda...
PKK , Kırbaşı köyüne baskın yaptığı dönemde ilçe merkezinde Apocular ismiyle etkiliydi. Mahallelerde hakimiyeti vardı. Hilvan o dönemde tam bir savaş alanıydı. Hemen hemen her gün sokak çatışmaları yaşanırdı. Şehir merkezinde bugün, o dönem öldürülen polislerin 1980 darbesinden sonra isimlerinin verildiği nice sokak vardır. Yine o dönem, ilçenin kırsalındaki köylerde askerlerle girilen çatışmalar yaşanırdı. Bucak ailesinin devlet desteğinde, vahşette zirve yaptığı, gençlerin “Apocu” diye canlı canlı patoslara atıldığı dönemdi. Ben çocuktum.
Sokakta çatışma sonrası can çekişen polisi de, cenazeleri sağlık ocağının garajına gelişigüzel konulmuş askerleri de, vücutları paramparça edilmiş PKK militanlarını da gördüm o yaşlarımda. Gecenin herhangi bir saatinde patlayan silah sesleriyle sabahladığımız da oldu, sokakta oyun oynarken çatışmaların ortasında kaldığımız da. Büyüklerimize bir oyun havasında şarjör doldurduğumuz da…
21 Mart 1980’de okuduğum Ülkü İlkokulu’nda müdür olan Bekir Dadaş ölü bulunduğunda henüz 8 yaşına girmiştim. Hem amcamın hem halamın oğlu (anne ve babası babamla amcazade) diyeceğim Sıtkı Paydaş, asker kıyafetleri giymiş kişilerce Hilvan-Urfa karayolununun 13. kilometresinde aracı durdurularak Eylül 1980’de öldürüldüğünde (hâlâ faili meçhul) 8 yaşımı çoktan geçmiştim. Sıtkı Paydaş’ın öldürülmesinden birkaç gün sonra darbe oldu.
Darbeden sonra ilçeye seçilerek gönderildikleri belli olan eğitim kadrolarıyla birlikte artık okul bahçelerinde bile Kürtçe konuşmak yasaktı. Düşüncede Kürtçe, dilde Türkçe uçurumları arasında belleğimizi gerdiğimiz yıllardı. PKK , 15 Ağustos 1984’te Şemdinli’yi bastığında ben 12, geçen yıl tanışma şansına eriştiğim bugünkü Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre, 1 yaşındaydı.
13 Aralık 1988 günü, yine babamın amca çocuklarından eski CHP vekili Celal Paydaş, Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceler sonucu geçirdiği kalp kriziyle yaşamını yitirirken 16 yaşındaydım. 1991’de İstanbul Üniversitesi’nde eğitimime başladığımdan 3 yıl sonra gözaltında kaybedilecek Diyarbakırlı Cüneyt Aydınlar’ı tanıdığımda 19 yaşındaydım.
Cüneyt Aydınlar 1994 Şubat’ında gözaltındayken öldürüldüğünde henüz 17 yaşlarında olan kardeşi Emrah’ı 25 Şubat 2012’de Galasaray meydanında Cumartesi Anneleri’nin oturma eyleminde tanıdığımda o 35, ben 40 yaşıma giriyordum.
Aynı yılın (1994) Haziran’ında dedemin yeğeni, bana, “Dağa çıkıp gerilla olmak kolay, önemli olan hayatın içinde kalıp gerilla olmak” diyen dayım Muhsin Melik, Urfa şehir merkezinde kontrgerilla tarafından suikast sonucu öldürüldüğünde 22 yaşındaydım.
1996’nın Ekim ayında Almanya’ya kaçak yollarla göç edecek Sıtkı Paydaş’ın tek oğlu, kuzenim Mehmet Paydaş’ı öğrenci evimde misafir ettiğimde 24 yaşındaydım. Sedat Töre’nin de, Sıtkı Paydaş’ın oğlu ( Almanya’da mülteci) Mehmet’in de, Cüneyt Aydınlar’ın da, Aydınlar’ın kardeşi Emrah’ın da, Muhsin Melik’in oğlu Rohat’ın da gözlerinde hep kendi gözlerimi gördüm. Aynı telaş, aynı kırılganlık, aynı yitiklik, aynı keder, aynı yılgınlık ve aynı dilek…
Ve bugün...
Bugün benim ve benim gibilerin dün yaşadıkları, kimi çocuklar için yeni başlıyor. Asker ya da gerilla yakını olsun, fark etmiyor. Bir çocuğun ölümle tanışması, hele ki böyle birey olmayan karşı faili / adresi tanımlanmış bir ölümle tanışması belleği tümden allak bullak ediyor. Benim belleğim hâlâ allak bullak.
Ben ve benim gibi çocukluk geçirmiş ve ölümlerle tanışmış, sürekli etrafındakileri kaybetmiş kişiler toplumsal hayatta nasıl bir yerde durabilir? Haftasonu için yapılan planlar, maç keyifleri, sevgiliye verilecek armağan için harcanan efor gibi şeyler bana çok saçma geliyor. Çünkü belleğimde yeni ölümlerle çoğalan ve büyüyen ve temizlenmemiş bir kan pıhtısı duruyor öylece.
Yalnız olmadığımı bilmek ise daha çok acı veriyor. Şemdinli’nin, Hakkari’nin, Cizre’nin, Diyarbakır’ın çocuklarını düşündükçe kahroluyorum. Aynı şekilde bayraklarla örülü ve bir süre omuzlarda taşınan asker cenazelerini ve askerlerin yakınlarını düşündükçe yine kahroluyorum. Coğrafyası yok çocukluğun. Çocukluk bir ulusa, bir kimliğe, bir kültüre ya da bir idelojiye ait değil.
Ve bilin, belki de biliyorsunuz, hatırlatayım istedim. Hayatımızdaki her şeye ama her şeye karar veren çocuklukta yaşadıklarımızdır. Bugün çocuklarına savaş, kan ve ölümü yaşatan, yarın sağlıklı bir toplum beklemesin.
Bilin bunları! Bildirilerinde, PKK her öldürdüğü askeri 5 ile çarpsın, TSK her öldürdüğü gerillayı 5 ile çarpsın. Ya da 10 ile çarpın. Sadece ölenle kalmıyor bu savaş. Ve rakamlar üzerinde kibirli kanlı cakalarınız insanlık ve vicdan karşısında beş para etmiyor. Bilin bunları! Sadece öldürmüyorsunuz, öldürerek düşmanlıkları diriltiyor, düşmanlıkları çoğaltıyorsunuz.
Artık yeter!
PKK amacına ulaştı. Betonlara gömülen Kürtleri diriltti ve bu halkın varlığını sorunlarıyla beraber dünyaya gösterdi. TSK da PKK karşısında yenilmeyeceğini defalarca kez kanıtladı. Sürmez bu savaş böyle. Lütfen, zor bir şey istemiyoruz. Kendimiz için istemiyoruz. Ben ve benim gibiler çoktan kaybetti çocuklukluklarını ve hayatlarını. Gömülmeyi bekleyen, yaşayan ölülere çevirdiniz bizi. Yeter! Tek dileğimiz gömülmeden önce barış. Bilelim başka çocuklar savaşın kurbanı olmayacak.
Sadece ellerinizi karşılıklı tetikten çekin ve aklıselim durup düşünelim kan akmadan. Adına masa mı dersiniz, müzakere mi dersiniz, doğrudan / dolaylı diyalog mu dersiniz. Lütfen bunu yapın ve samimiyetle, birbirimizi ve kimseleri kandırmadan bunu yapalım.
Ne kaybederiz? Yetmedi mi bu kadar genci toprağa gömdüğümüz. Ve yeni, başka çocukların belleklerine kan ve ölümü sokmayın artık! Lütfen… Yeter!
*19 Ağustos tarihli Radikal İki’den alındı
13 Ağustos 2012 Pazartesi
STRATEJİSTLER,GAZETECİLER,DEVLET KAYNAKLARI-Yıldırım Türker
Radikal Gazetesinin Yayınlamadığı Yazı
Radikal Gazetesi medyadaki az sayıda dürüst muhalif yazarlardan
biri olan Y.Türker’in bu yazısını yayınlamadı.Türker gazeteden ayrıldı.İşte o yazı:
Hakikatle aramızda bin bir özenle örülen duvar üzerine ileride
sosyolog, tarihçi ve arkeologların hayli kafa patlatacağı kanısındayım.
Memleketin devletle ilişkisinin bir süredir bütün ikna
ediciliğini, bütün algı ve kayıt sistemlerini kaybetmiş, dünya açısından da
raflarda çürüyecek bir serüven kitabına dönüşmüşlüğü can yakıcı bir aleniyet
kazandı.
Öte yandan kaşındırıcı bir heyecan verdiğini de itiraf etmeli
yeri gelmişken. Bir kere acılı olmakla birlikte yaşanması elzem bir yüzleşmeler
yumağı ile karşı karşıyayız. Geçici suretler birer birer yırtılıyor; dolunay
kuşağındayız ya, kurtadamlar kurda dönüşüyor, bedbin bitkinler uyuya kalıyor.
Muhasebe yapmanın, gelir gider dökümleri çıkarmanın tam zamanıdır.
Düşünmeyi, tartmayı, dile getirerek tanzim etmeyi tekinsiz bir
eylem olarak yaftalamayı sürdürüyor iktidar. Kendi önerdiği dil ise en ufak bir
analitik noktalama taşımayan, şu kadarcık tutarlı olma çabası yansıtmayan bir
silsile.
Türkçenin hayat yorumu, hiçbir dile tercüme edilemeyecek, ancak
bu kültürü paylaşanlarca anlaşılabilecek ilkel bir kodlama sistemine dönüştü.
Şemdinli'de 20 küsur gündür süren savaş karşısında dilini
dolaşıma sokabilen zevatın yaklaşımları, gelmiş olduğumuz iletişim düzeyini
aşikar ediyor.
Taha Akyol ve onun gibi kimilerince sağın entelektüeli ilan
edilmiş yorumcular, nesebi gayrı sahih stratejistler ordusundan beslenen köşe
yazarları ve hükümet kaynakları, karşımıza zillerini takmış zafer
çiftetellisiyle çıkıverdi.
Kendilerine besbelli kimi devlet kaynaklarınca aktarılmış
hikayeleri tarihi bağlamına oturtan öz yorumları olarak yansıttılar. PKK, Arap
baharından mülhem bir ayaklanma başlatmak için Şemdinli'yi işgale kalkıştı. Ama
halktan beklediği yüzü bulamayınca, şükür kahraman ordumuza ve PKK terörü
altında inim inletilen halkımıza ki bu işgal hedefine ulaşamadı. Ulaşmak ne
kelime yanaşamadı bile. Muzaffer ordumuza, savaşından bir mermi taviz vermeyen
hükümetimize şükürler olsun.
Başlamadan bittiği için bayram ilan edilen günlerin toprakları.
Toplu bir delilik adeta.
Gerçeklerin karşısında başka yere bakıyor da görmüyormuş gibi
davranmak için olmadık taklalar atan masal ülkesi ahalisine duyurulur. Evet.
Şemdinli'ye giremiyorsunuz. Orada kimin ölüp kimin kaldığını da bilemiyorsunuz.
Orası sizin için toptan bir sır ülkesi. Sizin orada yaşanan
üstünde en ufak bir müdahaleniz olamaz. Bu işin çözümünü silahlı büyükler
ellerine geçirmiş. Dolayısıyla koskoca bir ordu olarak bir aya yakın zamandır
çapulcu denilegelen, sayısı birkaç yüzle ifade edilen PKK gerillalarına karşı
savaşmaktasın.
İlk olarak, evet başbakanım, Fırat haber ajansından, bunun için
bir de benden özür bekliyorsun ama, sözgelimi bir Özgür Gündem'den, Nuçe'den
duyduklarımız, okuduklarımız var. Bizim ana akım basında yok sayılan bir iç
savaş süregitmekte. Artık kaçınılmaz olduğundan, köylerinden kopartılmış
vatandaşın kaymakam kapısı önünde toplandığını biliyoruz. Köylerine dönmek
istiyorlar. Ama köyleri onlara kapalı. Köyleri gazetecilere de kapalı. Köyleri
bütün dış dünyaya kapalı. Ne emniyet ne kaymakamlık, devletin hiçbir kurumu
oradaki vatandaşa hizmet götüremiyor. O topraklar Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarından arındırılıyor ve bu durumun ne zaman sona ereceği, nelere
malolacağı bilinmiyor. Bildirilmiyor. Tenezzül gösterilmiyor.
Ama başarısız kalmış PKK için çocuklar gibi 'oh, oh' çekmemiz
isteniyor.
PKK Şemdinli'yi işgal edememiş. Ne mutlu biz Türk milletine. Ama
Şemdinli'nin köyleri, bir kısmı yakılarak boşaltılmış. Kimse o topraklara ayak
atamıyor.
Kurtarılmış toprakların, boşaltılmış tampon bölgelerden farkı
olmaz mı? Meğer o toprakları PKK işgal edememiş. Gitmesek de, görmesek de, o
köyler bizim köylerimizdir...
Bu parçalı, hatta paramparça algı kendine olan, olması gereken
uzak açıyı tamamıyla kaybetmiş muktedirler ve yandaşları tarafından hoyratça
paylaşımımıza sunuluyor.
Suriye'de öyle, Şemdinli'de böyle.
Uludere'yi boşver, Suriye'ye bak. Şemdinli'den sana ne, Halep'i
dinle.
Tutarlılık gayreti bile fuzuli geliyor efendilere. Tutarlı olma
gayreti, ar ve edep duyguları muhaliflere, eziklere ve kaybedenlere yakışır
zaten. Ne tenezzül buyuracaklar.
Körlükleri, karşılarındaki halkların körlüğüne inançlarından,
sonsuz özgüvenlerinden kaynaklanıyor.
Devlet kaynaklarının servis ettiği burkulmuş mantık
müsamerelerini, o kaynaklara biat edip gazetecilik, yorumculuk kisvesi altında
okura ileten, bir kez daha devletine aracı ve kefil olan gazeteci müsveddeleri
artık fütursuzca saçmalıyor.
Bu akıl fikir erozyonu sürer giderken dün Hürriyet'in manşeti,
"Ona kalbimi açmıştım" idi. Emine Erdoğan'ı Suriye olayı çok yıkmış.
"Dost olarak insanları kalbimize sokuyoruz. Esma Esad'a kalbimi açmıştım.
Benim için büyük hayal kırıklığıdır" demiş.
Hürriyet'in bomba manşetine göre Emine Erdoğan, "Esma Esad
asla kibirli değildir. Çok candan bir insandır. Ülkesinde demokratikleşme,
çağdaşlaşma isteyen bir kadındı. O nedenle olup bitenlere bu kadar duyarsız
kalmasına inanamıyorum" diyesiymiş.
Derdimi anlatabildim mi?
13 Temmuz 2012 Cuma
MERHABA MORUK! - Hasan Gürkan
ALTMIŞINCI YAŞ MANİFESTOSU*
BAHAR
GEÇTİSE NOLA, /HAZANI HOŞ GÖRELİM
ZAMAN
ZAMANA ERİŞMEZ /BİZ ANI HOŞ GÖRELİM
Merhaba,
Hayat denilen kavga bu
eylülün yirmisinde beni cebren altmış yaşıma sürüklüyor
Akranım olan dostlarım,
ahbaplarım, yoldaşlarım, bu yaşa benden önce gelenler, geçip gidenler
alınmasın. Altmış yaş resmen ihtiyarlık yaşıdır.
Merhaba moruk! derler adama.
Yo! Sakın bana her yaş
güzeldir mavalı okumayın. Her yaş güzel değildir. Devlet tarafından işkence,
idam, yargısız infaz vb ile hatırlatılmazsa, yaşlanmanın/ölümün aklın ucundan bile geçmediği yaşlar güzeldir.
Belediye otobüsünde, dolmuşta kimsenin ayağa kalkıp da “buyur amca” demediği
yıllar.
Bak dostum,
Altmışın kapısına
dayandığında usulca, geriye bakıyorsun. Katettiğin yol epey uzun. Önündeki ise
kısa ve engebeli. Bu, hiç hoşuna gitmiyor. İflah olmaz bir aptal değilsen her
şey sana son yokuşu inmekte olduğunu
söylüyor. Kabullen yoldaş, şimdi hazandasın.
Hasan efendi,
Arkadaşlarınla yola
çıktığınızda, Marksizm-Leninizm, proletarya enternasyonalizmi, ihtilal
diyordunuz da, mitinglerde manzumeler eşliğinde kalpaklı Mustafa Kemal
posterleriyle yürüyordunuz, gardrobdakine muhalefeten! Hatırladın mı? Bu sizin
kuşaktan çok önce eski tüfek yoldaşlarınızın başlattığı talihsiz bir çırpınış,
marksizmle kemalizmi imtizaç ettirme çabasıydı. Bir bak allasen o çaba bugün
nerelere geldi. Vatan, uygun adım laik cumhuriyet mitingleriyle çalkalanıyor.
Tavariş Arslan,
Mitinglerde, korsan
gösterilerde, grevlerde, hapiste, işkencede evet, hiç itirazım yok devrimciydin(iz).
Ama kadın yoldaşların(ız)la, sevgililerin(iz)le, karın(ız)la, kaçamağın(ız)la
ilişkin(iz)de tam bir beş r’li erkektin(iz).
Ayıp değil mi ihtiyar! Erkek
egemen geçmişin(iz)den ve dahi bu günün(üz)den yüzün(üz) kızarmıyor mu?
Demircan Yoldaş,
Parti dili militaristti.
Çelik disiplin,öncü müfreze sıra neferi vesaire. Ol sebepten mi mirim Vicdani
Red’den hiç bahsetmiyordunuz? Ezilenlerden yanaydınız ama, eşcinsellerin,
travestilerin haykırışına kulaklarınız tıkalıydı. Oğullarınızın çüklerini alayı
vala ile kestirmekle meşguldünüz. ‘Kutsal Aile’ nin peder-i muhteremi,
çocuklarınızın sebebi hayatıydınız.
Hey Ahbap!
Sahi, parti kongrelerinde,
yayınlarda, Ermeni Soykırımından, mübadele acılarından neden hiç bahsetmediniz?
Sayısız Kürt ayaklanmasına niçin bigane kaldınız. Aklınız, saygıdeğer moruk,
mabadınızın kılları ağarınca mı başınıza geldi!
Hayır, hemen celallenme!,
Ne karamsarım, ne de umutsuz.
Sadece kendime, geçmişime bakmaya çalışıyorum. Paris komününden günümüze,
savaşsız iktidarsız, sömürüsüz bir dünya için verilen büyük kavgayı asla inkar
etmiyorum. Ekim devrimi, İspanya tugayları, Çin, Vietnam, Küba ve daha
niceleri. Ol sebepten hala içim daraldığında “ Güzel günler göreceğiz çocuklar/
Motorları maviliklere süreceğiz”
mısralarıyla ferahlıyorum.
Merhaba Hasan arkadaş!
Şimdi yorgun, şişman ve
geveze bir adamsın. Kendine ,kitaba ve alkole siperlendin. Hiç bir şeyi
beğenmiyorsun, eyvallah. Ama öbür taraftan hayatını anlamlandıracak bir bok
bulmak için çırpınıyorsun.
Çabalama! Kimi yerde insan
çabaladıkça batar. Bekle seni hayat batırsın, batıracaksa.
Ama yola çıktığında kan ter
içinde, çamurlara bata çıka, inatla peşinden koştuğun düşü görmeye devam et,
becerebilirsen:Ve unutma;
“DÜNYA ORDA BİTER Kİ,MAĞLUB OLUR HAYAL
TEMDİDİ ÖMRE KUDRETİ KALMAZ TAHAYYÜLÜN”
*Bu metin altı sene önce İstanbul Galata Bar’da
düzenlenen Merhaba Moruk partisinde yayınlandı
28 Haziran 2012 Perşembe
“ SUDE SUDE AMEN PAN SUDE ” DEĞİL!*
ÜÇ MARJİNAL- CIBIRLAR PARKI -
KABUKLU-
LENİN HEYKELİ- NİŞAN USTA -SUDE
SUDE AMMENPAN SUDE
ÜÇ MARJİNAL
12 Eylül karanlığının
üzerimize bir kabus gibi çöktüğü günler. Ensemizde polis soluğu, bedenimizde
işkence ürpertisiyle yaşıyoruz. Sultanahmet’te ara sokaklardan birinde eski bir
tanıdığa rastladım. Yanında gençten biri var. Beni tanıtıyor : “ Tokat’ta bir
evde üç aile oturuyor. Üst katta bir ermeni, orta katta bir iş adamının
genelevden çıkarttığı metresi…” Eliyle beni işaret ediyor “Alt katta bir
komünist. Üç marjinal! Düşünsene ne enteresan!
O yıllar birlikte olduğumuzu,
bizimle davrandığını söylemiyor. Folklorik,enteresan bir motif gibi bahsediyor
bizlerden
CIBIRLAR PARKI **
“Tehcir başlamıştı. İnanılmaz
haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikayelerinin hiç birine
inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes
önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım.
Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu toraklardan ayrılmak istemiyorum, ne
olacaksa burada olsun.
Bir sabah şafakla beraber
hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar.Kadın,erkek,çoluk
çocuk,yaşlı genç bütün Ermenileri..Sabah ayazından mı,korkudan mı
bilmiyorum,dişlerimin takır takır ,birbirine vurmasına engel olamıyorum.
Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa
duyulacak derler ya, işte öyle.Parka çökmüş sessizliği atının üzerindeki süvari
subayının – mülazım olmalı- emri
bozuyor.
“Kuyumcular,
terziler,demirciler,marangozlar,dülgerler şu tarafa ayrılsın. O= zaman
Sivas’taki zanaatkarların hemen hepsi
ermeni,Türkler daha çok rençperlik yapıyor.Demirci olduğum için ben de
kalabalıktan ayrılıyorum.Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara
karışıyor. “Ateş!”
Ortalık bir anda ana baba
gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir
birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor
O an kör olup hiçbir şey görmemek,sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya
yalvardım.Beni duymadı.Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.Mülazımın gür sesiyle
kendime geldim.
“Ateşi kesin,kurşuna yazık!”
Silahlar sustu. Savunmasız
kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini
kurşunlara yazık etmeden bitirdiler.”
Nişan ustanın yorgun sesi
titriyordu. Ohannes’in evinde yemekteydik. Bana yıllar gibi uzun gelen bir
sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği
yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:
“Aradan bunca sene geçti.Hala
sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla ,iniltilerle
uyanırım.Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim.Karım
evlenmiş,çocukları olmuş.”
KABUKLU
Güneşli bir Pazar günü.Evde
Kundera’nın Şaka’sını okuyorum.Pencereler açık,dışarıda kapının önünde çocuklar
oynuyor.
“Mama, mama! “
Yaşına göre kart sesinden
tanıyorum. Arev bu.
“Ne var?”
“Ben sünnet oldum mu?”
“Olmadın oğlum.”
“Ama olucam dimi?”
“ Olucan oğlum olucan”
“Bak.gördün mü akıllım,
mamam olucan diyo!
“Mama! Mama!”
“Gene ne var?”
“Kabuklu ne demek mama?”
LENİN HEYKELİ
Akşamüstü eve gelirken yokuşu
ağır ağır inen polis cipini gördüm.Beni almaya gelmiş olmalılar. .Ama
hayır,yanımdan geçip gittiler..Eve girdim,karım henüz gelmemiş.Yukarıya
Ohanneslere çıktım.Alis ve Sırpiği hanım ayakta.Ortalık savaş meydanı gibi.Her
şey alt üst olmuş.
“Hayırdır,n’oldu? .”
“Polisler evi aradılar.”
“Neden?”
“İlköğretim müfettişi Arev’i
ihbar etmiş.”
Şaşırıyorum.Arev sekiz
yaşında, ilkokul ikiye gidiyor.
“Nasıl yani?”
Alis ağlamaktan kızarmış
gözleriyle burnunu çekerek anlatıyor;
-Noel de Erivan’daki
akrabalarımızdan bir kart gelmişti.Öğretmen yurtdışından gelen kartlardan
sınıfta bir köşe yapacağız demiş.Arev aldı okula götürdü...Biz fark etmemiştik
ama kartta Lenin heykeli varmış.Hoş
dikkatli baksak da nerden bileceğiz.Müfettiş görmüş bunu.Polise ihbar
etmiş.Önce öğretmeni almışlar.Kartı Arev’in getirdiğini söyleyince çocuğu
sorgulamışlar.Biraz önce de Ohannes’i götürdüler.Savcı komünizm
propagandasından mahkemeye verecekmiş.
NİŞAN USTA
Sabaha karşı kapının zili
çaldı. Telaşla kalktım. Bu saatte olsa polistir. Baktım Anjel ağlıyor.
“Hasan amca dedem…”
Gerisini
getiremedi,hıçkırıklara boğuldu.Pijamalarımla üst kata fırladım.Odaya girince
korktuğum başıma geldi.Nişan Usta yorganını başına çekmişler yatağında
hareketsiz yatıyor.Kalp hastasıydı.Bütün aile orda..Daha dün akşamüstü kapıda
karşılaşmıştık.Her zamanki dost sesiyle
“Hasan bey buyur
yakınlayak”.demişti.
Herkesten gizlemeye çalıştığı
acılarla örselenmiş sevgi dolu yüreği onu buraya kadar taşıyabilmişti. Bir kıl
yumağı geldi oturdu boğazıma.Hey koca Nişan usta! Belediye bahçesinde
yaptığımız heyecanlı tavla maçları geldi aklıma. Yenilince artan
çarpıntını yatıştırdığın trinitrin.
Bir de Cıbırlar Parkı’ndan
yükselen çığlıklar.
Bir de yaralı çocukların,ihtiyarların
iniltileri
Ordaki koltuğa çöktüm höyküre
höyküre ağladım.
SUDE SUDE AMEN PAN SUDE
Tercümanım Dilde’yle
Moskova’da müzikli bir restorandayız.Dilde bütün modern (!) Sovyet kadınları gibi
yemekte şampanski içiyor.Ben Staliçnaya,başkent votkası.Müzik
dinliyoruz,havadan sudan
konuşuyoruz,dans ediyoruz,keyfim yerinde. Bir ara orkestranın yeni bir
şarkıya başladığını fark ediyorum. “Sude sude
ammenpan sude. Heyecanlanıyorum. Ohannes’in her rakı içişimizde
söylediği şarkı bu.Boş boş her şey boş gibi arabesk bir anlamı var.Dilde’ye Tokat’ı Ermeni dostlarımı anlatıyorum.Kalkıp şarkıya eşlik
eden ilerdeki kalabalık masaya
gidiyor.Kısa bir süre sonra o masadan birisiyle dönüyor.Adam kırk yıllık
ahbapmışız gibi sarılıyor bana.Masalarına davet ediyor.Erivan’dan gelmişler.Geç
saatlere kadar.birlikte eğleniyoruz.
Arkadaşlarımla birlikte
“gökyüzünü fethe” kalkıştığımız ilk gençlik yılarımda Tokat’ta tanıdım
Ermenileri. Dostluklarını, sevgilerini, sofralarını bölüştüm. Tatyos
Efendi’nin nağmelerinin yankılandığı bu
topraklarda Anadolu mozaiğinin zenginliğini oluşturan bütün halkların bir gün
geniş bir sevgi sofrasında bir araya gelecekleri umudunu taşıyorum. Agos’un bu
umudu yeşertmesi, büyütmesi dileğiyle.
*
Bu yazının bir bölümü yeni yayına başladığında Agos’ta yayınlandı.
·
**Sivas’ta sonra
adı Cumhuriyet Parkı olarak değiştirilen park.Cıbır yerel dilde yoksul,baldırı
çıplak anlamına geliyor
27 Haziran 2012 Çarşamba
12 Eylül’e dönüş 'yine hapishane kapılarındayız' Oya Baydar*
Geçtiğimiz hafta yazı yazamadım. Sözümün, sesimin, yazının tükendiği
noktadaydım çünkü. Utangaç, ürkek, kırılgan da olsa barış ve diyalog umudunun
yeniden belirir gibi olduğu günlerdi. Benim gibi iflah olmaz barış
budalalarıyla bir kez daha alay edildi: Dağlıca saldırısı ve sonrası...
“Saldırı-operasyon-KCK tutuklaması”; “KCK tutuklaması- operasyon- saldırı”
ölümcül döngüsü. Sözün, yazının, vicdanın, insanın beş kuruşluk anlamının
kalmadığı bir ülke ve dönemde yazı yazıp ahkâm kesmenin beyhudeliği duygusu.
Lümpen mafyacıların iğrenç bir sözü vardır: “Seni kurşun manyağı yaparım”
diye tehdit ederler. Benim gibiler de, Kürt sorununa barışçı çözümü konusunda
Türk-Kürt, Devlet-PKK savaş mafyalarının işbirliğiyle “umut manyağı” haline
getirildik.
Umudun tükenişi; sevincin, geleceğin, yaşama arzusunun tükenişidir, bu
yüzden bilinçli “manyaklığımı” sürdürmeye, belki bir gün iyi bir şeyler olur,
diyerek direnmeye çalışıyorum; ama itiraf edeyim, artık başaramıyorum. Yarım
yüzyılı aşkın süredir, tanrıların gazabına uğramış Kral Sisifos gibiyim /
gibiyiz. Ruhumuzu, bedenimizi örseleyerek tonlarca ağırlıkta bir kayayı dağın
doruğuna çıkarıyoruz, kaya doruktan aşağı yuvarlanıyor ve yeniden başlıyoruz.
Yeniden, yeniden, ebediyete kadar...
Yine Hapishane Kapılarındayız
“Artık bu işlerden emekli olup köşemize çekilelim, yazıp çizmekle yetinelim
derken kendimizi yine hapishane kapılarında bulduk” diye yazmış sevgili
arkadaşım Melek. Henüz emekliliği düşünecek yaşta olmayan pırıl pırıl kafalı,
kocaman yürekli, umut dolu genç arkadaşım Gülseren Onanç ise Büşra’yı (Prof..
Büşra Ersanlı) hapishanede ziyaretinden sonra şöyle yazıyor:
“Aslolan mekânmış Gülseren’ dedi Büşra. ‘Sekiz aydır 25 kişi ile bir mekânı
paylaşınca benim gibi yalnız yaşayan bir kadın için zaman mı mekan mı sorusunun
cevabının mekan olduğunu anladım.’ Gözlerinde hala olup biteni anlayamamanın
şaşkınlığı, kızgınlık, kırgınlık ve isyanı görüyorum. Gözlerine daha fazla
bakamıyorum. İçime işliyor. Herhalde o da benim gözlerimde hiçbirşey
yapamamanın utancını, sıkıntısını hissediyordur. Heyecanımı gizleyemiyorum. Bir
ay önce Adalet Bakanlığından özel izin istedim, Büşra yı Bakırköy cezaevinde
ziyaret edebilmek için. İznim 12 Haziran için çıktı. (........) Büşra elinde
TESEV’in ‘Yeni Anayasa Yerel ve Bölgesel Yönetim Önerileri’ raporu ile geldi.
Bu rapora verdiği katkı için topladığı dokümanları iddianamede nasıl aleyhine
kullandıklarını söylüyor. Seyahatlerini ve bir dolu anlamsız iddiaları.
(...........) Hakkı olan dayanışmayı bizden beklediğini söylüyor. Nedim ve Ahmet
için yapılanların bir kısmını bile yapmıyoruz Büşra için, utanıyorum. ‘Biz
meğer tatlısu aktivistiymişiz, gerçeklerin acılığı ile şimdi yüzleştim’ diyerek
kendi ile bir hesaplaşma yapıyor. Beni de içine çekiyor hesaplaşmasının.
Tatlısu aktivisti kimdir diye soruyorum kendime? Ben olabilirim ama Büşra
kesinlikle değildir. Büşra’nın seçtiği yol çok az kişinin göze alabildiği bir
yoldu. O Kürt olmamasına rağmen, Kürt kardeşleri ile kimlik mücadelesini omuz
omuza, gönül vererek yaptı. Biz dışardan devleti göreve çağırmaktan başka
birşey yapamazken, Büşra siyasi çözümün yollarını oluşturmak üzere çalıştı.
BDP’ de PM üyesi oldu, anayasa komisyonunda çalıştı. Kürt sorununa içerden, tam
ortasından bakabildi. Eğer bir akil insan aranıyor ise o da hiç kuşkusuz Büşra
Ersanlı dır. Büşra çözümün ta kendisidir. Bir saat nasıl geçti anlamadan gitme
zamanımın geldiğini Büşra, bize bakan görevlinin gözlerinden anladı. Koridora
çıktık. Büşra ile öpüştük. O arkasına hiç bakmadan demir parmaklıklı kapıya
yöneldi. Kapıyı arkalarından kapayana kadar bakakaldım. Büşra geri dönüp baksa,
biri bana dokunsa hüngür hüngür ağlayacaktım. Boğazıma oturan kocaman bir düğüm
ile koşar adım yürüdüm özgürlüğe, güneşe, temiz havaya, yalnızlığa.”
Evet, bir zamandır yine hapishane kapılarındayız. Büşra Ersanlı binlerden
sadece biri, bir sembol. Gençler, çocuklar, kadınlar, Kürtler, işçiler,
sendikacılar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, herkes; pankart astılar,
HES’leri protesto ettiler, kitap yazdılar, parasız eğitim istediler, pankart
astılar, yumurta attılar, kadınların kişiliğine ve özgürlüğüne tecavüz
yasalarını, işçilerin elini kolunu bağlayacak grev yasaklarını, çevreyi
kurutmaya, öldürmeye yönelik kararları protesto ettiler, dinsel-ideolojik
amaçlı sözde eğitim reformuna karşı çıktılar, üç kuruş fazla zam istediler,
vb...vb... diye tutuklanıp terörle mücadele yasası kapsamına sokularak yıllarca
hapishanelerde süründürülürken yine hapishane kapılarındayız işte. Bütün
darbeleri şu veya bu şekilde yaşamış (28 Şubat dahil hepsine karşı çıkmış ve
hepsinde payına düşen mağduriyeti tatmış) biri olarak yazıyorum. Son birkaç
yılın, hele de şu son günlerin tutuklama furyası ve her çeşit muhalefete
yönelik baskılar 12 Mart’ları, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları hiç aratmıyor.
Son Kürt Kalana Kadar
Savaşı tek çözüm yolu gören militaristlerin; Doğu ve Güneydoğu’daki
cinayetlerin başlıca sorumlusu, onbinlerce insanımızın katili olan savaşçı,
güvenlikçi faşizan zihniyetin şiarı ve söylemi: “Son terörist de yok edilene
kadar” dı. KCK tutuklamalarının yaygınlığı ve boyutları, yeni muktedirlerin
şiarının, “Son muhalif Kürt kalana kadar” olduğunu apaçık gösteriyor. KCK
tutuklamalarının BDP’li belediye başkanlarını, parti yöneticilerini,
gösterilere katılmış gençleri, vb. aşarak KESK başkanına ve yöneticilerine uzanması
ve daha nereye kadar gideceğinin belli olmaması, iktidardakilerin -eğer
becerebilseler- muhalif tek bir Kürt bırakmamaya azmettiklerini düşündürüyor.
Kimse kalkıp da, “Efendim konu adalete intikal etmiştir. Türk adaletine
güvenin” yavelerine sığınmasın. O adaletin nasıl işlediğini hangi çevrelerin ne
parmaklar attıklarını, kimisi alkışlayarak, fiştikleyerek, kimimiz isyan
ederek, Türkiye halkı çok iyi biliyor. Tayyip Erdoğan da kalkıp, “İçerde tek
bir gazeteci yok, gençler yok, akademisyenler yok. Kimse kusura bakmasın ama
onların hepsi terör örgütü üyesi, destekçisi, yandaşı” demeye kalkışmasın.
Başbakan kusura bakmasın ama yanlış biliyor, ya da biliyor da gerçekleri
saklıyor. Belki utancından, belki kendinin üstünde bir güçten çekindiğinden,
belki de takke düşüp kel göründüğünden, yani “bana biat etmeyen son muhalif
Kürt kalana kadar” zihniyetini kendisi de benimsediğinden.
Eğer bilmiyorsa, yanıltılıyorsa, tehdit ve şantaja maruz bırakılıyorsa,
söylemesi benden: KCK üyesi, PKK yandaşı diye içeri alınan Türk veya Kürt
muhalifler, terör örgütü üyesi diye içeri atılan ve de mahkûm edilen protestocu
gençler, haklarını aradıkları için takibata uğrayan emekçiler somut delillerle
değil devletçi faşizan bir zihniyetin tasarrufuyla oralardalar. İster veyasetçi
Kemalist, ister faşist, ister muhafazakâr Müslüman olsun, devlete ve siyasete
egemen olan anlayış: dün olduğu gibi bugün de itaat ve biat anlayışıdır. 12
Mart’larda, 12 Eylül’lerde komünist diye, solcu diye, demokrat diye yokedilmeye
çalışılan; 28 Şubat’ta Müslüman, dindar diye ezilen muhalifler, bu gün Kürt
meselesinde barışçı çözüm istediği, çevreyi, kadın özgürlüğünü, işçi haklarını,
demokratik özgürlükleri savunduğu, kısaca “muhalif olduğu” için düzmece
yargılamalarla susturulmaya çalışılıyor.
The Cemaat mı, The AKP mi?
Uzun süre fısıltıyla konuşulan, bugün apaçık ortaya çıkan siyasal gerçek,
mevcut iktidarın Fethullah Gülen hareketi ile AKP’nin karşılıklı çıkar
ilişkilerine dayalı bir güçbirliği olduğudur. Aynı ideolojik temellere ve son
tahlilde aynı hedeflere sahip iki akımın koalisyonu tabii ki normaldir ve
meşrudur. Sorun; siyasal ortama hakim olan otoriterleşmenin koalisyon güçleri
arasındaki tepişme sürecinde giderek daha da ağırlaşmasında. Otoriter devletçi
zihniyetin ve biat kültürünün ağır bastığı Gülen Hareketi; bekası alacağı
oylara bağlı pragmatist AKP’nin zaten dar olan demokratik sınırlarını daha da
kısıtlıyor. Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapılması, Türk Ceza
Kanunu’nun ilgili maddelerinin ve olağanüstü mahkemelerin yapısının değiştirilmesi
tartışmaları sırasında, AKP’nin atmaya çalıştığı küçücük adımların bile nasıl
engellendiğini hatırlayalım. Bu süreçte Fethullah hareketinin bütün sözcüleri,
yandaşları, savunucuları ve onların yanında saf tutan kimi liberaller vesayet
ve darbe davalarından tutuklu olanların serbest kalacağı gerekçesine sığınarak
değişiklik niyetlerinin karşısında yer aldılar. Taktik bir cinlikle KCK
davalarından ve tutuklularından hiç söz etmediler. Cemaatin devletçi,
güvenlikçi, otoriter refleksi en çok Kürt meselesinde devreye giriyor, askeri
vesayetin artık törpülendiğini onlar çok iyi biliyorlar.
Peki, içinde debelendiğimiz darbe günlerini andıran bu ortamda, Cemaati
günah keçisi haline getirip “Her taşın altında Cemaat var” diyerek AKP’yi
aklamak mümkün mü. Bin kere hayır. Muhalefetin, hele de Kürt muhalefetinin
geriletilmesi, Oslo sürecinden vazgeçip güvenlikçi politikaların güçlenmesi,
imaj sorunu bir yana AKP’nin de işine geliyor. Varsın suçsuz günahsız insanlar
yıllarca tutuklu kalsın, ne gam! Çünkü işin özüne bakarsanız, demokrasiden,
ileri demokrasiden, vb. söz eden bu akımların özgürlük ve demokrasi anlayışları
kendi özgürlükleriyle sınırlı. Hepsi dinî muhafazakârlık kökeninden geliyorlar.
O zihniyetin siyasete yansıması, devlet-teba anlayışıdır. AKP, Oslo’dan
vazgeçip “son muhalif Kürt kalana kadar” zihniyetini benimsemeseydi, bugün
koalisyon ortağının şantajına böyle boyun eğmezdi; hiç değilse ele güne karşı,
KCK tutuklamaları, örgüt üyesi diye önüne gelenin içeri atılması gibi konularda
özgürlüklerden ve hukuktan yana tavır koyardı.
Sözde özgürlükçü, demokrat, liberal geçinen tüm siyasal partiler, örgütler,
cemaatler ve de kişiler; en başta iktidarda olanlar, şu soruya cevap ve topluma
–tarihe hesap vermek zorundadırlar: Her türlü muhalif akımı, kişiyi, yapıyı ve
de Kürtleri silahlı terör örgütü bahanesiyle içeri tıkan rejimin adı nedir?
Daha önemli soru: Vesayetçiliğe ve askeri darbelere karşı çıktıklarını iddia
eden AKP ve yandaşları darbe dönemleri uygulamalarını kendilerine dokunmadıkça
mubah mı görüyorlar? Muktedir konuma geçtiklerinde muhalifleri bertaraf etmek
meşru mu sayılıyor? Bunu hangi siyasal ahlakla, hangi hukuk ve adaletle, hangi
vicdani tutarlılıkla, hatta değer verdiklerini varsaydığımız hangi
Müslümanlıkla bağdaştırıyorlar?
Evet, yine hapishane kapılarındayız ve yine 12 Mart, 12 Eylül
günlerindeyiz. Sisifos misali, kayayı doruğa çıkarmaya çalışıyoruz. Sisifos
emekli olamaz, biz de yaş yetmişi aşsa da demokrasi kayasını taşımaktan emekli
olamıyoruz.
*27 Haziran tarihli T24’den alındı
23 Haziran 2012 Cumartesi
Zaman Kırıntıları- Ahmet Hamdi Tanpınar
“Zaman Kırıntıları
başlığını taşıyan uzun şiir Tanpınar’ın serbest tarzda yazdığı Türkçede benzeri
bulunmayan,derin muhteşem güzelliği haiz bir eserdir” Mehmet Kaplan
Zaman sinekleri,
Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
Ve lüzumsuz görenler artık
Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
Sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
Siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
Sanki hiç görmedik birbirimizi,
Sanki hiç tanışmadık!
Dünya bize öyle kapattı kendisini...
Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi,
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi.
Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrildi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.
Kim tanır bizi şimden sonra,
Aydınlığı kıt gecemize
Misafir olanlardan başka;
Kuru tahta üstünde bizimle
Paylaşanlar günlerimizi
Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
Ancak tanır bizi
Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca!
Ben zamanı gördüm,
Devrilmiş sütunları arasından
Çok eski bir sarayın
Alnında mor salkımlar vardı
Ve ilâhlar kadar güzeldi.
Uçmak için kanatlanmayı bekleyen
Yavru kuş gibi doğduğu kayada
Ben zamanı gördüm
Çırpınırken avuçlarımda.
Bak martılar kanat çırpıyor sana
Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
Yelkovan kuşları yalıyor suyu,
Sen ki bakışından yumuşak bir yaz
Gülümser en yeşil gecesinden
Ve sesin durmadan, durmadan örer,
Yıldız yosunu bir uykuyu...
Bak, martılar kanat çırpıyor sana.
Süzülen yelkenler var enginde,
Dalgalar var, güneş var.
Güneş ayna ayna, güneş pul pul
Güneş saçlarınla oynar
Omzundan tutar giydirir seni,
Sırtında tül olur belinde kemer
Boynunda inci
Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
Birden Tanrılaşırsın genç adımlarında
Mevsimler önünde çözer yükünü
Bahçeler yığılır eteklerine!
Rüya ile
Hayal arasında
Hayal ile
Hakikat arasında
Yalnız sen varsın!
Gece ile
Gündüz arasında
Güneşle
Göz arasında
Yalnız sen varsın!
Niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
Ellerinin mesut işaretlerinden
Daha güzel doğardı eşya!
Daha zengin olurdu aydınlık
Kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
Sular başka türlü akardı
Sert kayalardan göklere doğru
Büyük, mavi, aydınlık sular!
Eğilme sakın üstüne
Kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
Ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
Durmadan çukurlaşan bu aynada!
Bilinmez hangi uzaklara götürür seni
Dudak dudağa öpüştüğün hayal!
Sokma güneşle arana,
İmkânsızın parıltısını!
Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
Değişmenin ebedî olduğu yerde
Güzeldir hayat!
Ne kadar uzak, uzak
Yollardan gelir bize
Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
Keder durmadan çiçek açar içimizde.
Ne çıkar unuttuk hepsini!
Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
Yıldızların amansız çarkına
Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
Bahçelerde hâlâ güller açar mı,
Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
Şarkılar masallar var mı?
Gece ile gündüz,
Acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
Uykusuzluktan harap göz,
Öpüşen dudaklar,
Çözülmeye razı olmayan eller var mı?
Ayrılık var mı gurbet var mı?
Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.
Nerden bilelim bunları!
Biz, zaman kırıntıları,
Zaman sinekleri,
Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
Ve lüzumsuz görenler artık
Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
Sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
Siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
Sanki hiç görmedik birbirimizi,
Sanki hiç tanışmadık!
Dünya bize öyle kapattı kendisini...
Neye yarar hatırlamak,
Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
Hatırlamak geçmiş şeyleri,
Bu beyhude akşam bahçesinde
Kapanırken üstümüze böyle
Zaman çemberi
Hatırlıyor yetmez mi
Güneşe uzanan ellerimiz!
Aynalar sonsuz boşluğa
Çoktan salıverdi çehremizi,
Yüzüyoruz,
İpi kopmuş uçurtmalar gibi.
Biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
Birdenbire bulanlar içlerinde
Gülüncün sırrını,
Ne kadar benziyoruz şimdi,
Aynı tezgâhtan çıkmış testilere
Bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!
Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
Hatırlamak geçmiş şeyleri,
Bu beyhude akşam bahçesinde
Kapanırken üstümüze böyle
Zaman çemberi
Hatırlıyor yetmez mi
Güneşe uzanan ellerimiz!
Aynalar sonsuz boşluğa
Çoktan salıverdi çehremizi,
Yüzüyoruz,
İpi kopmuş uçurtmalar gibi.
Biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
Birdenbire bulanlar içlerinde
Gülüncün sırrını,
Ne kadar benziyoruz şimdi,
Aynı tezgâhtan çıkmış testilere
Bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!
Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi,
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi.
Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrildi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.
Kim tanır bizi şimden sonra,
Aydınlığı kıt gecemize
Misafir olanlardan başka;
Kuru tahta üstünde bizimle
Paylaşanlar günlerimizi
Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
Ancak tanır bizi
Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca!
Ben zamanı gördüm,
Devrilmiş sütunları arasından
Çok eski bir sarayın
Alnında mor salkımlar vardı
Ve ilâhlar kadar güzeldi.
Uçmak için kanatlanmayı bekleyen
Yavru kuş gibi doğduğu kayada
Ben zamanı gördüm
Çırpınırken avuçlarımda.
Bak martılar kanat çırpıyor sana
Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
Yelkovan kuşları yalıyor suyu,
Sen ki bakışından yumuşak bir yaz
Gülümser en yeşil gecesinden
Ve sesin durmadan, durmadan örer,
Yıldız yosunu bir uykuyu...
Bak, martılar kanat çırpıyor sana.
Süzülen yelkenler var enginde,
Dalgalar var, güneş var.
Güneş ayna ayna, güneş pul pul
Güneş saçlarınla oynar
Omzundan tutar giydirir seni,
Sırtında tül olur belinde kemer
Boynunda inci
Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
Birden Tanrılaşırsın genç adımlarında
Mevsimler önünde çözer yükünü
Bahçeler yığılır eteklerine!
Rüya ile
Hayal arasında
Hayal ile
Hakikat arasında
Yalnız sen varsın!
Gece ile
Gündüz arasında
Güneşle
Göz arasında
Yalnız sen varsın!
Niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
Ellerinin mesut işaretlerinden
Daha güzel doğardı eşya!
Daha zengin olurdu aydınlık
Kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
Sular başka türlü akardı
Sert kayalardan göklere doğru
Büyük, mavi, aydınlık sular!
Eğilme sakın üstüne
Kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
Ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
Durmadan çukurlaşan bu aynada!
Bilinmez hangi uzaklara götürür seni
Dudak dudağa öpüştüğün hayal!
Sokma güneşle arana,
İmkânsızın parıltısını!
Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
Değişmenin ebedî olduğu yerde
Güzeldir hayat!
Ne kadar uzak, uzak
Yollardan gelir bize
Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
Keder durmadan çiçek açar içimizde.
Ne çıkar unuttuk hepsini!
Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
Yıldızların amansız çarkına
Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
Bahçelerde hâlâ güller açar mı,
Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
Şarkılar masallar var mı?
Gece ile gündüz,
Acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
Uykusuzluktan harap göz,
Öpüşen dudaklar,
Çözülmeye razı olmayan eller var mı?
Ayrılık var mı gurbet var mı?
Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.
Nerden bilelim bunları!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)