17 Haziran 2024 Pazartesi

 

KİMSE DİLİNİ BİLMEDİĞİ İÇİN

12 YIL PSİKİYATRİ

HASTANESİNDE TUTULDU


Meksika'daki Raramuri halkından bir yerli olan Rita Patino Quintero, Kansas'ta bulunmuştu. Patino'nun Meksika'dan Kansas'a nasıl gittiği ise hala bilinmiyor...

   
                                        Raramuriler



8 Haziran 1983'te ABD'nin Kansas eyaletinde polis, bir kilisede kıyafetleri kirli ve kafası karışmış görünen bir kadın buldu. Kadın polislere anlayamadıkları birkaç kelime söyledi. Onunla İngilizce konuştular ama iletişim kuramadılar. Aralarından hiçbiri ne dediğini bilmiyordu ve bu iletişimsizliğin neticesi 12 yıl boyunca özgürlüğünü kaybetmesi oldu. O kadının adı Rita Patino Quintero'ydu. Meksika'daki Raramuri halkından bir yerliydi.

'


'HASTA DEĞİLİM'

Yönetmen Esteinou çekimlere 2016 yılında başladı ancak proje 2022 yılına kadar tamamlanamadı. Rita belgeseldeki röportajında memleketi Chihuahua'nın dağlarına bakarken ana dili olan Raramuri konuşuyor ve "Hasta değilim. Doğayla birlikte yaşamaktan dolayı kendimi çok iyi hissediyorum" diyor.

Raramuri, ayak anlamına gelen "rara" ve ışık anlamına gelen "muri" kelimesinden türetilmiş bir tanım ve "hafif koşucular" anlamında kullanılıyor. Raramuri halkı için koşmanın sosyal ve kültürel önemi bulunuyor. Bu halk, inişli çıkışlı bir topografyada, dereler, ve dağlar arasındaki Sierra Tarahumara'nın yamaçlarında yaşıyorlar.

Ancak Kansas'ta olduğu sürede Rita'nın memleketine göre daha kuru ve soğuk koşullarla mücadele etti. Ve bu onun ABD'deki bir psikiyatri tesisinde 12 yıl hapis kalmasına yol açtı.

RESMİ TERCÜMAN DA DİLİNİ ANLAYAMADI

Rita yalnızca Raramuri dilinde akıcı konuşabiliyordu. Kansas’taki mahkeme sürecinde ve sonrasında hastanede tercüman yoktu. Rita, neler olup bittiğini ve neden kilit altına alındığını anlayamıyordu. Atanan bir resmi tercüman da onun dilini anlayamadı.

Esteinou, Rita’nın yaşadıklarını BBC Mundo'ya anlatıyor: "Onu mahkemeye çıkardılar. Yargıç onun akli melekelerinin yerinde olmadığına ve kendisi için tehlike teşkil ettiği sonucuna vardı. Bu yüzden onu bir psikiyatri hastanesine götürdüler."

Hayatının geri kalan 12 yılı dışlanma, tıbbi şiddet, bürokratik çıkmazlar ve yalnızlıkla geçti.

EŞİNİ ÖLDÜRMEKLE SUÇLANDI

Rita yetenekli olduğu kadar gizemli de bir kadındı. Çobanlık ve ebelik yapıyor, şifalı bitkileri biliyor. Aynı zamanda bir zanaatkar ve çamaşırcıydı. Esteinou'nun belgeseline konuşan aile üyelerine göre Rita çok şeyle uğraşmış bir kadındı.

1930 yılında doğduğuna inanılan Rita’nın bir hayat arkadaşı ve oğlu olduğu belgeselde anlatılıyor. Geniş bir koyun sürüsüne sahip olduğu için kendi toplumunda "zengin bir kadın" olarak da tanımlanıyordu.

Ancak bir gün her şey değişti ve Rita "korkulan ve istenmeyen" biri haline geldi.

Sürüsü çalınmıştı ve komşuları onu kocasını öldürmekle suçladı; bu iddia hiçbir zaman kanıtlanamadı. O günleri bilen bir bölge sakini Procopio Mancinas, "Olan şuydu ki, ona çok kötü davrandılar. Kocasıyla kavga ettiği, onu dövdüğü ve öldürdüğü dedikodusu yayıldı" diye anlatıyor. Mancinas, Rita’nın kocasını öldürdüğüne inanmadığını söylüyor.

Belgeselci Esteinou'nun araştırması, Rita hakkında bir cinayet soruşturması açıldığına dair kayıta da rastlamadı. Ancak Rita hakkındaki "büyücü" söylentileri de aleyhine çalışıyordu. Gerçekte ise Esteinou, Rita'nın bazı engellere sahip olduğunu söylüyor.

MEKSİKA'DAN KANSAS'A NASIL GİTTİĞİ BİLİNMİYOR

Rita'nın konuşma sorunları vardı ve oğlu olmadan gezmeye başlamıştı. Bir arada yaşadığı insanlar ona korkuyla bakmaya başladı. Tanıyanlar onun bu sürede hiçbir yerde iyi karşılanmadığını söylüyor. Mancinas, "Bazı insanlar onu gördüğünde kapıyı kapattılar. Onları öldürmek istediğine inananlar dahi vardı. Ama o sadece açtı ve yemek istiyordu" diye anlatıyor. Esteinou, bu söylentiler nedeniyle yetkililerin oğlunu elinden aldığını söylüyor. Rita’nın Meksika’dan Kansas'a nasıl gittiği hakkında bir bilgi yok, bu mesafeyi yürüdüğü sanılıyor.

Kansas’taki mahkeme ilk olarak üç ay süreyle psikiyatri hastanesine yatırılmasına karar verdi. Bu sürenin sonunda durumu yeniden değerlendirilecekti ancak atanan avukat da hakim karşısına çıkmadı. Tercüman eksikliği nedeniyle Rita ile iletişim kurulamadı.

Hastanedeki sağlık personeli, onun kökeni hakkında hiçbir fikirlerinin olmadığı yönünde ifade verdi. Hastanede geçen aylar, yıllara dönüştü.
Rita konuşamıyordu, yalnızdı ve evinden uzaktaydı. Dil engeli nedeniyle somut bir teşhis konulmadan ilaç tedavisi alıyordu. Belgeselci Esteinou, Rita’nın durumunun, göçmen ayrımcılığının birçok yönüne işaret ettiğini söylüyor: "İngilizce bilmeyen, fakir ve muhtemelen engelli bir göçmen kadındı."

'NERELİ OLDUĞUNU, HANGİ DİLİ KONUŞTUĞUNU BİLMİYORUZ'

Durumun değişmeye başlaması on yıl sürdü. Kansas Engelli Hakları Merkezi, 1994 yılında beş yıldan uzun süredir hastanede yatan hastaların vakalarını incelemeye karar verdi. Kuruluş, Rita için Toria Mroz adında bir avukat atadı. Belgesele röportaj veren Mroz, "Yaptığımız ilk şeylerden biri tıbbi kayıtlarına bakmaktı. Kayıtlar onun Chihuahua'lı olduğunu ve bir Raramuri yerlisi olduğuna işaret ediyordu" diyor.

Bu kayıtların en başından bu yana Rita’nın dosyasında olduğunu söyleyen Mroz, "Buna karşın 10 yıl geçti ve hala hastanedeydi. 'Nereli olduğunu, ne dil konuştuğunu bilmiyoruz' diyorlardı" diye anlatıyor. Merkez hastaneye ve 30'dan fazla personeline dava açtı. Verilen zarar için 10 milyon dolar istediler.

Rita mahkemede ifade veremediği için yasal sürecin de kendine has zorlukları vardı. Esteinou, bu dönemde Raramuri dilini anlayabilen tek bir psikiyatr bulunabildiğini söylüyor. Rita bu sırada taburcu edildi ve 1995 yılında Meksika'ya döndü. Ancak dava 2001 yılına kadar devam etti. Sonunda arabuluculuk yoluyla çözüldü.

'PARAYLA BİRLİKTE ORTADAN KAYBOLDU'

Rita'ya 90 bin dolar tazminat verildi ancak toplam tutarın yaklaşık üçte biri kendisine yardım eden sivil toplum kuruluşuna aktarıldı. Paranın geri kalanının Rita'ya ülkesindeki hayatını kola kolaylaştırması bekleniyordu. Ancak Rita yoksulluk içinde yaşamaya devam etti.

Belgesel yapımcısı Esteinou bunun nedenini anlatıyor: "Mahkeme bir vakıf oluşturdu ve STK tarafından seçilen Beatriz Zapata adında bir rahibeyi Rita'nın mal varlığının yöneticisi olarak atadı. Yaklaşık iki yıl boyunca Rita’ya ayda yaklaşık 300 dolar vermeye başladı ve ardından tek seferde 6 bin dolar verdi. Ancak daha sonra rahibe parayla birlikte ortadan kayboldu."

Rahibe birkaç yıl boyunca parayı kendisi için kullandı. Mahkeme rahibeden yalnızca 10 bin doları geri alabildi. Sonrasında iki yeni vasi atandı. Parayı yönetmek için ikili her yıl 1000 dolar alıyorlardı. Her ikisi de Rita'yı hiçbir yerde bulamadıklarını iddia etti. On yıl sonra bu para tükendi.

Rita Patino 2018'de hayatını kaybetti. Ölümünün ardından ailesi ve halkı bir "kutlama" yaptı. Raramuri halkı, ölüleri bir partiyle onurlandırmanın, bir sonraki varoluşa geçişlerine yardımcı olduğuna inanıyor. Meksika’ya dönüşü sonrası Rita’nın çok mutlu olduğunu anlatıyor Esteinou. İkisinin konuşmalarından birinde Esteinou'ya "Burada (memleketimde) bulunmaktan çok mutluyum" demişti.







16 Haziran 2024 Pazar

SARNİSLİ AWEDİS 


Şeyhmus Diken



Sarnisli dört Ermeni genç ayrı yerlerde, Kürt ailelerce ahırda, samanlıkta, gizli kuytularda büyük riskler göze alınarak korunup saklanmışlardı. Uzun yıllar sonra o dört Sarnisli Ermeni ailenin fertleri yaşadıkları o günleri birbirlerine sadece kendilerinin duyabileceği ve anlayabileceği kelimelerle paylaşmışlardı.



Bir Dîyarbekir şarkısından: "Geldi geçti ömrüm yalana benzer..." Adına Şikok dedikleri, yabani dağ armudu, inciri, narı, cevizi, en çok da üzümü meşhur, yeşillikler içinde bir köydü. Bağlardaki üzüm asmalarını yerden yüksekte tutmaya yarayan bağ, asma çubuklarına "Sarnis" dediklerinden, köye de ad olmuştu Sarnis*.



Dîyarbekir'in doğu yakaya, dağlara doğru meyleden ilçesi Lice'ye yakın sayılır, Lice'nin bir arka mahallesi gibiydi Sarnis. Hepi topu Lice'ye 4-5 kilometre, bağırsan Sarnis'in bağlarından duyulacak yakınlıklaydı Lice.

Köyde aile sayısı, bölgede Kürtlerin "Misas" dedikleri tarım aleti ile ölçülüyordu. Başka yerlerde de öyle miydi? Ama Sarnis'da usul buydu. Elli misas vardı ve elli aileydiler. Hepsi de Ermeni'ydi. Rençperlik, toprak, tarımdı işleri. Şükür ki doğa da olanca nimetini vermişti Sarnis köylülerine.



Bir anda yaşanmıştı yüz yıl evvelki "Büyük Felaket". O kahrolası ebedi yokoluş günlerinde kadın, çocuk, genç yaşlı demeden diğer yerleşim yerlerindeki Ermenilerle birlikte Sarnis sakinlerini de "qefle"ye** dâhil etmişlerdi. Emir büyük yerdendi. "Fermana Fillan"*** çıkmıştı. Sarnis Ermenilerinin qeflesi Lice çarşısından geçerken elli ailenin dördünün dört yeni yetme erkek gencini, yaşıtları ve arkadaşları dört Kürt ailesinin gözü kara fertleri fırsatını yaratıp kurtarmışlardı. Diğerleri sonu bilinen sürgünlük ve ölüme doğru götürülmüşlerdi.

Sarnisli dört Ermeni genç ayrı yerlerde, Kürt ailelerce ahırda, samanlıkta, gizli kuytularda büyük riskler göze alınarak korunup saklanmışlardı. Uzun yıllar sonra o dört Sarnisli Ermeni ailenin fertleri yaşadıkları o günleri birbirlerine sadece kendilerinin duyabileceği ve anlayabileceği kelimelerle paylaşmışlardı.

Ortalık biraz sakinleşip gençlerin yaşı kemale erince onları kurtaran Kürt ailelerin destekleriyle köylerine dönme ve hayatı yeniden kurma isteği zuhur etmişti.

Tumes, kendi gibi bir kılıç artığı Rihan'la zor koşullarda birbirlerini bulup evlenmişlerdi. Lice'de, hayata söküldüğü yerden teğel atarken becerebildikleri kadarıyla fermanla yok edilen soylarının, ata dede topraklarını yeniden işlemeye çalışıyorlardı. Bir ayakları hep köydeydi. Bağ zamanı, meyve sebze zamanı ve diğer tüm yaratılmış zamanlarda.

Rihan, doğum sancıları çekerken, Lice'nin ebe anası Ağacan'ların kızı Ermeni Saadet Hanım zayıf ama dipdiri bedeniyle beyaz atı Koloz'un üzerinde yetişmişti Rihan'la Tumes'in imdadına.

Doğum zor olmuştu ama bir erkek evlat vermişti çiftin kucağına Lice'nin Ebe Anası. Tumes ve Rihan çiftinin yeni neşesi çocuklarının adını Awedis koydular.

Hayat sürüyordu! Ama toprakları yalnızca ölü atalarının değil, herkesin çıplak gözleriyle gördüğü ama nedense suskun kaldığı hakikatlerin de üzerinin örtüldüğü bir hâle bürünmüştü sanki.

Gizli bir güç geçmişe dair yaşanmış bütün hikâyelerin konuşulmasını ilânihaye yasak etmişti. Oysa aslolan yaşanmışlıklardı, hikâyelerdi. Hikâyesi olmayan ve paylaşılmayan dam altlarının ocağı ne zamana kadar tüterdi ki!

Soykırımların, büyük katliamların, tarihe kaydedilen zulümlerin sorumlularının zihniyetler olduğunu biliyor ve o zihniyetlerle hesaplaşılmadığından bu durum Tumes'i bir kez daha yaralıyordu.

Hikâyeleri olan ve ancak hikâyeleri paylaşılanların var olabilecekleri bir büyük anlatı kuşağından geliyordu Baba Tumes. Çocukluktan yeni yetme gençliğe adım attığı çağında çıplak gözleri önünde yaşamıştı olanca felaket. Kendi aralarında her daim acılarını taze tutmak ve unutmamak için kısık sesle paylaşıyorlardı yaşadıklarını.

Bütün bu anlatılanlar ve hikâyelerin birikimiyle büyüdü Awedis.

Giderek yalnızlaşan ve kuşatılan hayat içinde, bir de zamanla İstanbul, Fransa ve Amerika'da ortaya çıkıp haber yollayan "kurtulanların" çağrısı üzerine çareyi İstanbul'a gitmekte buldular.

Tumes ve Rihan o yaban ellerdeki uzak ve yalnız yeni hayata pek alışamayıp vakti zamanı geldiğinde öte yakaya göçtüler.Awedis evlenmiş çoluk çocuğa karışmış, hatta torun sahibi olmuştu.

Ama çocukluk günlerindeki Sarnis, yaşlılık günlerinde başka bir özleme dönüşmüştü. Bütün kazandıklarına rağmen İstanbul'a alışamamıştı. Hem nesini sevecekti ki bu garip memleketin! Ne yazı yaz'dı, ne kışı kış. "Şeytan tütün ekip dibine işemiş. Sonra da görüp göreceğiniz rahmet bu kadardır" demişti sanki! Böyle bir şehirdi işte! Ne hayrı vardı, ne bereketi. Ne dost kıymeti vardı, ne ahbaplık kadri...

Dönüp durup Kürtçe klamlar söylüyordu sadece kendisinin duyabileceği seslerle. Bazen sesini yükselttiği de oluyordu nadir durumlarda. "Yine bizimki daldı baba dede topraklarına" diye tebessüm ediyordu ev halkı.

Bawê Seyro, Çemê Çetelê, Yadê Rebenê peşpeşe akıyordu.En çok Bawê Şukrî" klamı Awedis'i sarıyordu.

Kurtulan dört "Ba fille"**** aileden birinin yaşıtı arkadaşı ile zaman zaman görüşüyordu Awedis. Memleket toprağının havası, suyu çekiyordu işte bir şekilde, hem sıkça rüyalarına da giriyordu Awedis'in Sarnis Çeşmesi.

"Axxx. Tasê kî ava Sarnisê hebuna. Xwezî min tasê kî ava Sarnisê vexarima, u dawîye bimirama..."*****

Diğer bütün Lice Ermenileri gibi Kürtçeyi konuşabilecek kadar iyi biliyordu Awedis.Hâla Dîyarbekir'de yaşayan ve görüştüğü "kurtarılan" dört aileden birinin yaşıtı arkadaşı yetiştirdi Awedis'e bir kap içindeki Sarnis suyunu.

Yatağında gönül rahatlığı içinde suyunu içip ruhunu yaban ellerde teslim etti Sarnisli Awedis.

Öldüğünde başucunda sayfasının kıvrımından bir bölümü okunduğu anlaşılan kalınca bir kitap duruyordu: "Kalbimi Vatanıma Gömün..."(ŞD/NV)

*Sarnis: S'nin yanındaki a harfini e ile a arası bir sesle, s'den önceki i harfini de Türkçedeki ı gibi okumak gerek.

Qefle: Kafile, Ermenilerin toplu olarak sürgünü.

***Fermana Fillan: Ermeniler için Osmanlının çıkardığı Ferman.

**** Ba fille: Baba tarafından Ermeni.

*****Ah, keşke bir tas Sarnis suyu olaydı. Keşke bir tas Sarnis suyu içeydim ve sonra öleydim...

ermeni soykırımı



14 Haziran 2024 Cuma

 

OMURGA

Niels Hav Türkçesi: Hüseyin Duygu


Christina Bjørkøe ve Niels Hav ile mutluluk dolu anlar

Sahte gurur er geç çöker.

Gerçeklik, sanki akıllıca yönetiliyor gibi görünüyor.

Despotlar ve imparatorluklar yok olacaklar

Vahşi katiller ya da şiddet içeren siyasi sistemler de öyle

Sadece bir süre dayanabilirler; sonra bu tür rejimler dağılır.

Sabahları hepimizi neşe ve umutla uykudan kaldıran

Tek yenilmez güç, herkesin sahip olduğu omurgadır.


Piyanist Christina Bjørkøe ve şair Niels Hav son birkaç yıldır Danimarka’nın çeşitli kentlerinde birlikte sahneye çıkıyorlar. Müzik ve şiir alanında önde gelen bu ikli izleyicilere mutluluk dolu anlar yaşatıyorlar.

Christina Bjørkøe, 19 yaşındayken New York’taki Juilliard School’daa kabul müzik eğitimi gördü. ABD’de geçirdiği yılların ardından Danimarka Kraliyet Müzik Konservatuarı’nda eğitimini tamamladı. O zamandan beri çok sayıda konser verdi ve 20’den fazla CD kaydetti.

Niels Hav çok sayıda şiir ve kısa öykü koleksiyonu yayınladı. Şiirleri birçok dilde yayımlandı ve “Mutluluk Anları” adlı şiir koleksiyonu yakın zamanda Vancouver’da yayımlandı. Çok farklı ülkelerde şiirlerini okudu, ayrıca Rio’da bir kitap fuarına katıldı ve burada şiirlerinden bir seçki Portekizce tercümesiyle yayımlandı.

Türkiye’de de iyi tanınan şairin yakın dostları Ahmet Telli ve Ataol Behramoğlu’dur. Şair kemal Özer’i ise kendine örnek alır. Niels Hav’ın şiirlerinden bir seçki ‘Kopenhag Kadınları’ adlı bir kitapta Türkçe yayımlandı.

Mayıs ayında Rye şehir kilisesindeki konserde Christina Bjørkøe, Fanny Mendelssohn’un “Das Jahr” piyano döngüsünden bir parçanın yanı sıra Johannes Brahms ve Carl Nielsen’in de aralarında bulunduğu müzikleri çaldı. Niels Hav, “Mutluluk Anları” son şiir kitabından şiirler okudu.

Bu konser, çiftin ülke çapında müzik ve şiirle buluştuğu “Mutluluk Anları Turu”nun bir parçasıydı.

Christina Bjørkøe, Danimarka’nın önde gelen piyanistlerinden biri; 54 yaşında ve heyecan verici bir kariyerin ortasında. İlk performanslar, birçok turne, festival ve CD kayıtları.

Christina Bjørkøe, Carl Nielsen’in tüm piyano eserlerini ve Bach’ın Goldberg Varyasyonlarını ve ayrıca Niels Viggo Bentzon, Knudaage Riisager, Herman D. Koppel, Axel Borup-Jørgensen ve Vagn Holmboe gibi diğer Danimarkalı bestecilerin birçok başka kaydını kaydetti.

2015’teki harika deneyimler arasında Carl Nielsen’in 150. yıldönümünde birçok uluslararası bağlamda çalması ve kendisi için John Frandsen veya Hans Abrahamsen gibi gerçekten iyi Danimarkalı bestecilerden biri tarafından bestelenmiş bir piyano konçertosuna sahip olmayı hayal etmesi vardı.



11 Haziran 2024 Salı

 

ŞEYLERİN GERÇEKLERİYLE YÜZLEŞEBİLMEK!

Fikret Başkaya




Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa hembudala hem da alçaktır. Bir adamın ‘benden başka herkes aldanıyor’ demesi güç şüphesiz ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?”

.

                              Daniel de Feo


Bu gazeteleri okuyarak, bu televizyonları izleyerek, bu uzmanları dinleyerek, bu dünyanın gerçeğiyle yüzleşmek mümkün değil… Boşuna ‘neden söz ettiğini bilmek önemlidir’denmemiştir… Şeylerin gerçeğiyle, şeylere dair anlayış-kavrayış arasında derin bir uyumsuzluk var.

Paradigmayı radikal olarak değiştirmek gerekiyor zira bu aracın bu rotada yol alması artık mümkün değil… Başka türlü söylersek, radikal bir ideolojik-entelektüel kopuşa, zihinsel bir devrime, silkinmeye, ihtiyaç var. Geç kalınırsa da geriye kurtarılacak bir şey kalmayabilir…


İnsanlar geleceğin güzel günleriyle oyalanıyor, aldatılıyor… Ekonomi büyüyecek tüm sorunlar

çözülecek diyorlar… Oysa, “ilerleme”, “kalkınma” retoriğinin bu dünyada reel bir varlığı ve

karşılığı yok! Ekonomi büyüdükçe sorunlar da büyüyor. Kapitalizm dahilinde başka türlü

olması mümkün olmadığı için…

Velhasıl, vaad edilen güzel günler bir türlü gelmiyor, ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor… Kapitalizm dahilinde ekonomik büyüme (GSYH artışı) çözüm değil, sorundur…

Ekonomik büyüme denilenle birlikte sosyal ve ekolojik sorunlar da büyüyor… Sosyal kötülüklere (işsizlik, açlık, yoksulluk, aşağılanma, etik yozlaşma…) ekolojik yıkım (ekosit-canlı türlerin yok olması) ve iklim krizi eşlik ediyor Bu ikisi birbirlerini yeniden ve yeniden üretiyor…

Başka türlü söylersek, kapitalizm insana, tüm canlılara ve doğaya zarar vermeden, yaşamın temelini aşındırmadan yol alamıyor… Her geçen gün yaşamın temeli aşınıyor, güzel dünyamız kirleniyor, çirkinleşiyor, yaşam anlamsız, çekilmez hale geliyor…

Velhasıl vaad edilenle gerçekleşen, retorikle realite arasında derin bir uyumsuzluk var…Bu yıkım tablosundan çıkmak da kapitalizm dahilinde mümkün değil.

Dolayısıyla ya vakitlice şu lânet olası kapitalizmden çıkılacak, ya da insanlığın ve uygarlığın geleceği kararmaya devam edecek… Başka türlü söylersek, bu ‘kör gidişi’ durdurmadan, aracın rotasını insandan

ve doğadan, canlılardan yana çevirmeden, şeylerin seyrini değiştirmek mümkün değil…

İrade sahibi insanların bu kör gidişe müdahale etmesine bir engel var mı? Evet var: İdeolojik

kölelik… O halde zihinleri özgürleştirmek, ideolojik kölelikten kurtulmak, ayağa kalkmak

gerekiyor…

Bu çelişkiyi aşmak, paradigmayı değiştirmeden mümkün değil… Bunun için de radikal bir

bilinç devrimine’ ve entellektüel kopuşa ihtiyaç var…

Batı Medeniyeti’ de denilen kapitalist sömürü-yağma ve talan sisteminin eni-sonu beş yüz yıllık bir geçmişi var. Aslında bu, uzun insanlık ve uygarlıklar tarihinde küçük bir parantez ama bu kadarcık zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini riske atmış bulunuyor…

İnsanlığın varlığı ve bekası o kısa parantezi kapatmaya bağlı…


Eğer bir sonraki gün bir öncekinden daha kötüyse, yaşam anlamını yitirmişse, insan-insan

ilişkisinin yerini insan-meta ilişkisi almışsa ve dönemin sloganı da “tüketiyorum o halde

varım’a indirgenmişse, insan bunun neresinde denmeyecek midir?

Yüzleşmek durumunda olduğumuz sorunlar (açlık-yoksulluk, sefalet, vb…) yeteri kadar üretememekten değil, yanlış şeylerin yanlış ve çok üretilmesinden kaynaklanıyor…

Nitekim,yüzlerce, binlerce, on binlerce zararlı, değilse gereksiz şey üretiliyor, satılıyor, tüketiliyor…

Gerçek ihtiyaç olmayan onca lüzumsuz şey üretiliyor. Bu durum kapitalizm dahilinde üretimin ihtiyaçlara yabancılaşmasının sonucudur…

Bir tarafta milyonlarca, milyarlarca insan temel ihtiyaçları asgari düzeyde bile karşılanamazken, bir sürü zararlı, gereksiz saçma şey üretilip-satılıyor…

Kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme, derinleşme eğilimine ve dinamiğine sahip bir

sistem.

Lâkin bu dünyanın kaynakları sınırlı, sonlu… Bir zaman geliyor, şimdilerde olduğu gibi,sınırsız üretim kaynakların sınırına dayanıyor… Bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmek (azaltmak-eksiltmek) demektir. Fakat üretirken de tüketirken de kirletmek kaçınılmazdır…

Şimdilerde mütevazı evler bile birer çöp fabrikasına dönüştü? Benim çocukluğumda çöp, atık

diye bir şey yoktu… Gereksiz-yanlış- zararlı şeyler üretilip-tüketilmiyordu…

Maalesef şimdilerde insanların tüketim tercihlerini ve alışkanlıklarını rezil reklamlar, moda ve marka

belirliyor… Lânet olası reklamlar, moda ve marka saçmalığı dünyayı yok etmenin, kirletmenin

bir aracına dönüşmüş bulunuyor…

Küresel kapitalizm çağının ‘ortalama insanı tüketiyorum,kirletiyorum, yok ediyorum o halde varım’ diyor…

Bu aracın bu rotada yol alması artık mümkün değil… Burjuva uygarlığı yolun sonuna geldi…Koşar adım uçuruma yaklaşırken imdat frenine basmakta gecikilirse, iş işten geçmiş olabilir…

Yaşanabilir bir dünya, bir toplumsal yaşam nasıl mı olabilir? İnsanın insanı sömürmediği,sosyal eşitliğin bir söylem değil bir gerçeklik olduğu, doğuştan ölüme insan yaşamının güvence altında olduğu, hiçbir zaman aç kalma kaygısı olmadan yaşandığı, sağlığa uygun

gıdalarla beslendiği, temiz su içip temiz hava soluduğu, mütevazı bir konuta sahip olduğu,

sağlıkla ilgili bir kaygının olmadığı, kirlenmemiş bir doğal çevrede yaşadığı, herkesin eğitim

olanağına sahip olduğu, insanlar arasında ayrımcılığın ve rekabetin olmadığı, herkesin bir iş sahibi olduğu, yaptığı işten tatmin olduğu, ailesi ve dostlarıyla doğada gezinti yapabildiği,rahatlıkla politik, kültürel-estetik, bilimsel, sportif etkinlerine katılabildiği, toplu taşıma araçlarını kullanabildiği, doğaya özenle yaklaştığı, demokrasi pratiğinin sahte bir retorik değil,

reel bir karşılığı olduğu, bir toplumda, bir dünyada insanca yaşamaya bir engel var mı

4 Haziran 2024 Salı

 

ARKADAŞIM,DOSTUM,YOLDAŞIM

EMRE ÖZLEMİN

HAYATINI

OĞLU OZAN ANLATIYOR



DOĞUM


Sene 1949, Tire’nin en güzel zamanları…


Derekahve’nin dar sokaklarının birinde, benzerlerinin arasına sıkışmış, iki katlı şirin taş evde, Hasan Tahsin ve Mehlika Hanım’ın torunu, Belkıs ve Raşit’in ilk oğlu, Dicle’nin ise tek kardeşi Mehmet Emre, Ekim’in 20. Günü  dünyaya gözlerini açar.

                             Soldan: Ozan, Aynur, Emre, Sinan

Sağlıklı, güzel bebeğin doğumuyla, yeni  kuşağın ilk erkek çocuğu dünyaya gelmiş, minik varlık tüm ailede ciddi bir coşku yaratmıştır.  Bu coşku elbette, kısa süre içerisinde kendisine duyulacak derin bir sevgiye dönüşmeye adaydır. 


Beklendiği gibi de olur

Sıcacık aile ortamında geçen mutlu çocukluk yılları, Emre’nin hayatı boyunca kişiliğinin belirgin bir parçası olacak keyifli ruh halinin temelini oluşturacaktır.

Ailenin kıymetlisi büyümekte gecikmez.


NECATİ BEY ÖĞRETMEN OKULU


Hiç ayrılmadığı Tire’de, bir “öğretmen çocuğu” olarak geçen ilk gençlik yılları ve çocuklara olan belirgin sevgisi, artık bir meslek seçimi yapması beklenen genç adamın, aile geleneğini bozmayarak eğitime yönelmesinin önünü açar. 


Bu doğrultuda kayıt olduğu Balıkesir Necati Bey Öğretmen Okulu, onun ilk şehir dışı deneyimi olarak, kendisine hem güzel bir meslek edindirecek, hem de ömür boyu sürecek sağlam dostluklar kazandıracaktır.

FAKULTE


Öğretmenlik eğitimi esnasında dışarıdan bitirilen lise, Emre’ye başka bir kapı da açar. Ege Üniversitesi İktisadi İlimler Fakültesine girme imkanı bulan genç öğretmen, yeni gelişmenin sevinciyle, kısa bir Tire ziyareti sonrası gecikmeden İzmir’in yolunu tutar.

Büyük şehir artık onu beklemektedir.

Çabuk alıştığı İzmir’de Emre’nin eğitim süreci tam anlamıyla yolunda gider. Yeni bir şehir, yeni dostlar, yeni bir sürecin içindedir. O yeni eğitim sürecini sürdürürken, toplumsal ölçekte ise, başka türden yenilikler vardır.


DEVRİMCİ MÜCADELE


Öncülüğünü gençliğin yaptığı, giderek kitleselleşen sol siyasal mücadele, tüm coğrafyaya dalga dalga yayılmakta, ülke ve toplum için iyi bir şeyler yapma arzusu, yüz binlerce insanı artan bir kararlılıkla harekete geçirmektedir.

Karakter çizgilerinin belki de en önemlisi olan insancıllığı Emre’yi üniversitenin daha  ilk yılında devrimci mücadele ile tanıştırır.

Genç öğretmenin  DEV GENÇ’e katılımıyla edindiği örgütlü kimliği, TÖB DER’de yürüteceği sendikal faaliyet ile pekişerek en sonunda Türkiye Komünist Partisi’ne katılımı ile sonuçlanacaktır.

Bu esnada siyasal hayatı kadar bireysel hayatı da yeni gelişmelere gebedir. 

Siyasal mücadelesinin ilk yıllarına denk düşen 1972 senesi, bu anlamda hayatının dönüm noktalarından birini temsil eder.

AYNUR – AŞK - EVLİLİK


Söz konusu türbülanslı yılda, Kiraz Ortaokulunda tesadüfen yolunun kesiştiği sevecen, güzel meslektaşına artarak duyduğu ilgi, ne mutlu ki karşılıksız kalmayacak; 1973 yılı Haziran ayında, tüm ömrü boyunca derin bir sevgi, şefkat ve dayanışma iklimi içinde hayatını paylaşacağı Aynur ile kısa bir nişanlılık süreci sonrası evleneceklerdir.


Artık kimi zaman zorlu, neredeyse her zaman keyifli bir yaşam genç çiftin önündedir. Ortak hayatın paydaşı Aynur ise, hem sevgili bir eş, hem de güçlü bir yoldaştır.


OĞULLAR SİNAN - OZAN

Mücadelenin görevlerini aksatmamaya çalışarak, ortak bir hayat kurmaya girişirler, aileye  ilk olarak Sinan, daha sonra Ozan katılır; kimi zaman sahilde gezilen, kimi zaman gizli biçimde parti yayını dağıtılan mavi Vosvos’un koltukları yeni gelenlerle dolmuştur.


Genç çift artık büyük bir sorumluluk sahibidir ve çocukların sağlık ve geleceği için de çalışmalıdır. Genişleyen aile, Aynur’un yakın zamanda eşini kaybeden çok sevgili annesi Hamdiye’nin de katılımıyla gerçek bir mutluluk tablosu oluşturur.


Aile ölçeğinde keyifli gelişmelerle gelinen 1980 yılı ise, maalesef ülke çapında karanlık günlerin kapıda olduğu bir yıl olacaktır.

12 EYLÜL FAŞİZMİ:HAPİS,İŞKENCE


12 Eylül faşizmi ülkeyi teslim, toplumu esir aldığında, artık herkes için zor bir dönem başlamıştır.

Emre, önce meslekten ayrılmak zorunda kalır;  işkence ve hapis sürecinin sonunda ise, işçilik, muhasebecilik, ticaret gibi işlerde, kimi zaman kaçak olarak çalışır. Aile bu dönemde hem geçinmeye, hem de adım adım yeni normale uyum sağlanmaya uğraşır. Zaten başka alternatif de yoktur.

Zaman akıp gençlik geride kalırken, aile zor günlerden yavaş yavaş çıkmaya başlar. 


KAPADOKYA,OZAN


Çalışıp çabalayarak çocuklarını iş güç sahibi yapmış; emeklilik hakkı kazanmış olan çift, artık Seferihisar’da yaşamakta, kimi zamanda fiili çalışmayla Kapadokya’da hayatını sürdüren Ozan ile dayanışma göstermektedir. 

Bu süreçte kısa aralıklarla vefat eden Belkıs, Dicle ve Raşit’in bıraktığı büyük boşluk, aynı yıllarda çocukluk aşkı olan Zeynep ile evlenen Sinan’ın kızı Elif’in dünyaya gelmesiyle bir nebze de olsa dolmuş olur. 

Torun aile tarafından sevgiyle kucaklanır, Emre artık “dede”dir.

Aile hayatında genel bir istikrar devam ederken içine girilen 2017 yılı üzücü bir olaya sahne olacaktır.


KANSER


Bir anda ortaya çıkıp başarıyla bertaraf edilen hastalık, Emre’ye yalnızca beş altı sene huzur verecek, nüksettiğinde ise mücadele tekrar başlayacaktır.

Yeni tedavi süreci öncekinden de zordur ancak bu sıkıntılı süreç Emre’nin hayatındaki en önemli kararı, ne kadar doğru biçimde aldığını da ortaya koyar:

Sevgilisi ve eşi Aynur, tüm hastalığı boyunca bitmek bilmeyen bir enerji, azami dikkat ve derin bir şefkatle Emre’yi en iyi biçimde bakmaya başlar. 

Bu badirenin de atlatılacağı, sağlığına tekrar kavuşacağına dair inanç ise tüm sevenleri tarafından paylaşılır. Moralleri yüksek tutma zamanıdır.

Mücadele ile geçen birkaç senenin sonunda 2024 yılı gelmiş, ancak süreç temenni edildiği gibi ilerlememiştir.

Kaldırıldığı hastanede bilinci yarı açıkken yöneltilen 1 Mayıs’a katılıp katılmayacağına dair soruya Emre’nin verdiği “İnsanların hakkını, insanlara karşı koruyacağız” cevabı neredeyse bir veda cümlesi olur. İştahı kesilmekte, bilinci yavaş yavaş kapanmaktadır.

Ümit yine de yitirilmez, durumunda radikal bir değişiklik, bir sürpriz beklenir, elden gelen ne varsa yapılmaya devam edilmektedir.  

14 Mayıs günü sabah saatlerine gelindiğinde ise, artık tablo kararmak üzeredir.

Durumu bir anda kötüleşir, ambulans, acil servis, tıbbi müdahale, hepsi sonuçsuz kalır. Vakit maalesef tamamdır.

HAYATA VEDA

Aynı gün, çok güzel bir bahar sabahının şafağında, Emre’nin acıları artık sonsuza kadar diner. Yorgun bedeni dayanamamıştır; gözlerini son kez kapatır ve bedeni usulca aramızdan ayrılır…

Ailesi olarak, tam bir hafta önce, 2024 Yılı, 15 Mayıs tarihinde, gelebilen veya gelemeyen tüm sevenleriyle Emre’mizi kuş sesleri içinde, denizin ve evimizin tam arasına, kalbimizin en derinine gömdük

Bu zor süreçte tedavimizi üstlenen, Sayın Doç. Dr. Oğuz Çetinayak şahsında tüm Dokuz Eylül Üniversitesi ve Urla Devlet Hastanesi doktor, hemşire ve personeline ve bizi yalnız bırakmayan tüm sevenlerine, gösterdikleri çaba, dayanışma ve iyi dilekleri için teşekkürü borç biliriz.


Sevgili babamızın ardından çok şey söylenebilir, yine de bizdeki Emre’yi anlatmak için her söz eksik sayılır.


Bu yüzden ona birkaç cümleyle veda etmeyi yeterli bulduk.


Eşin olmak, oğlun olmak, arkadaşın, akraban, yoldaşın olmak, seninle küçücük bir sohbeti veya koca bir hayatı paylaşmak bizim için tarifsiz bir gurur, eşsiz bir mutluluktu. 


Hayat boyu özlediğin sınırsız, sınıfsız bir dünya için verdiğin mücadele her zaman hatırlanacak.

 

Sana olan sevgimiz hiç eksilmeyecek, bıraktığın iz ruhumuzdan hiçbir zaman silinmeyecek.


SENİ ASLA UNUTMAYACAĞIZ…


2 Haziran 2024 Pazar

 

KÜRT ÖZGÜRLÜK

MÜCADELESİ VE

TÜRKİYE SOLU

Fikret Başkaya


Bir başkasını ezen ulus özgür olamaz”.Karl Marx


Her türlü sağlam ve özgür gelişmenin temel koşulu ulusal kölelikten kurtulmaktır

F. Engels



Bidayetten itibaren Türkiye sol hareketi Kürt sorununa

 dair tutarlı bir yaklaşıma sahip olmadı… Elbette

 istisnalar var ama “istisnalar kuralı doğrulamak içindir”

 denmiştir… Bunun iki nedeninden söz edilebilir:

 Birincisi, Türkiye solu hiçbir zaman resmî tarihle,

 rejimin resmî ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşmaya

 cüret etmedi… Malûm, resmi tarih mülk sahibi

 egemenlerin “bilinmesini istediği” tarihtir… Geçmişte

 yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları

 doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur.

Fakat, resmî tarih oluşturmak bir başına amaç değildir.

 Asıl amaç 'resmî ideoloji' oluşturmaktır. Resmî tarih,

 resmî ideolojinin hammaddesidir… Velhasıl, resmî

 ideoloji oluşturmak için resmî tarih oluşturmak, resmî

 tarih oluşturmak için de toplumun hafıza kaybına

 uğratılması, toplumsal belleğin [kolektif hafızanı

n] yok edilmesi, bozulması, tahrif edilmesi, bugünün

 egemenlerinin ihtiyacına uygun bir bellek imal

 edilmesiyle mümkün oluyor.

Resmi tarih, yalan, tahrifat, yok saymaya [occultation],

 adıyla çağırmamaya, sansür ve oto-sansüre dayanan bir

 tarih versiyonudur. Toplumsal bellek, egemen sınıfların

 ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden kurgulanıyor.

 Dolayısıyla genç nesillere öğretilen tarih 'gerçek tarih'

 değil, ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarih

 versiyonudur.

Bu “uydurulmuş tarih, başta genç nesiller olmak üzere,

 kitleler tarafından 'içselleştirildiğinde' amaç

 gerçekleşmiş sayılır. Öyleyse bir toplumun hafızasını

 [belleğini] yok etmeye, değilse bozmaya, hafıza kaybı

 [amnésie] yaratmaya, tarihi tahrif etmeye kim neden

 ihtiyaç duyuyor sorusu akla gelir. İktidar olmanın ve

 iktidarda kalmanın yolu gizlemekten, unutturmaktan,

 toplumu geçmişine yabancılaştırmaktan, toplumu

 “tarihsizleştirmekten, kimliksizleştirmekten” geçiyor.

 Zira, toplumsal hafıza toplumsal kimliğin en temel

 yapıcı unsurudur…

Bizde sol hareket, Cumhuriyetin anti-emperyalist bir

 mücadele sonucu kurulduğuna inanıyor… “Millî

 Mücadele” emperyalizme karşı bir mücadele değildi…

 Tam tersine emperyalizmle uzlaşmaydı… Osmanlı

 İmparatorluğu’nun emperyalist savaşta taraf olduğu

 unutuluyor… Hikâyenin 1919 sonrası esas alınıyor…

 Savaşta yenilen tarafa bir dizi ‘yaptırımlar’ dayatmak

 işin doğası gereğidir. Ülkenin Batı bölgelerini istila

 eden Yunan Ordusunun püskürtülmesi, anti-emperyalist

 bir ‘ulusal kurtuluş hareketi’ değildir… Söz konusu

 olan ‘kurtuluştur’… Mesela Fransızların Alman işgalini

 püskürtmesi, bir kurtuluş hareketidir (libération)…

 Oysa, Cezayir halkının Fransız kolonyalizmine,

 Vietnamlıların Amerikan emperyalizmine karşı

 yürüttükleri mücadele, ‘anti kolonyalist, anti-

emperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesidir’…

İkinci neden de ‘sınıf mücadelesini’ sadece işçi sınıfının

 (proleteryanın) sermayeye ve burjuva devlete karşı

 yürüttüğü mücadele saymakla ilgili… Komünist

 Manifesto’da Sınıf mücadelesi çoğul ifade ediliyor…

 “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf

 mücadelelerinin tarihidir” deniyor… Dolayısıyla,

 sadece işçi sınıfıyla burjuva sınıfı arasındaki mücadele

 değil … Doğrusu ‘sınıf mücadelesi değil, sınıflar

 mücadelesidir’…

Köle isyanları, ulusal kurtuluş için yürütülen

 mücadeleler de sınıf mücadelesidir… Santo

 Domingo’da [bugünkü Haiti] Toussaint L’Ouverture

 önderliğinde Fransız kolonyalizmine karşı yürütülen

 Siyah Kölelerin isyanı bir sınıf mücadelesi değil miydi?

 Fransızların defedilmesi sadece Haiti’de değil, tüm Orta

 ve Güney Amerika’da [Latin Amerika] şeylerin seyrini

 değiştirmişti… Kıtada köleciliğin lağvedilmesiyle

 sonuçlanmıştı… Amerika kıtasının ilk devrimiydi…

 İrlandalıların İngiliz kolonyalizmine ve köleleştirme

 saldırısına karşı mücadelesi de bir sınıf mücadelesiydi.

 İkinci Dünya Savaşı ertesinde sömürge halklarının

 ulusal bağımsızlıkları için yürüttükleri mücadeleler de

 bir sınıf mücadelesiydi. Aynı şekilde Güney Afrika’da

 Nelson Mandela önderliğinde ırk ayrımcı (apartheid]

 rejime karşı siyahların mücadelesi de bir sınıf

 mücadelesiydi… Yüzyıllık Kürt ulusal kurtuluş

 mücadelesinin de tartışmasız bir sınıf mücadelesi

olduğu gibi…

Dolayısıyla, sadece işçi sınıfının burjuvaziye ve burjuva

 devlete karşı yürüttüğü mücadele değil… Sınıf

 mücadelesi farklı tarihsel dönemlerde farklı biçimler

 almıştır. Son tahlilde söz konusu olan ezen-sömüren ve

 ezilen-sömürülen sınıflar arasındaki mücadeledir.

Tarihte kadınlar ‘ilk ezilen sınıf” olmuştur. Esasen

 kadının aile içindeki konumu, işçinin fabrikadaki,

 işyerindeki konumu gibidir. Eğer söz konusu olan ücret

 karşılığı çalışan kadınsa, proleterse, çifte sömürüye ve

 baskıya maruz demektir… Boşuna “kadınların

 kurtuluşu evrensel kurtuluşun ölçüsüdür

 denmemiştir… Kadınlar ezilmeye, sömürülmeye devam

 ettikçe de gerçek bir eşitlikten-özgürleşmden

 (emansipasyondan) söz etmek mümkün değildir. Zira,

 kadınların mücadelesi bir cins mücadelesi değildir…

Netice itibariyle, üç düzlemde (boyutta) gerçekleşen üç büyük sınıf mücadelesinden söz etmek mümkündür: Uluslararası planda ezilen halkların, ulusal planda işçi sınıfının ve aile içinde kadınların mücadelesi…