11 Şubat 2023 Cumartesi

 

KÜRT YAZAR VE GAZETECİ

MAHMUT BAKSİ

Amir Bayer

                                        Mahmut Baksi

    Bana deseler, Atatürk mezardan kalkmış, Diyarbakır meydanında salatalık satıyor, inanırım. Ama Türkiye ye Demokrasi gelmiş deseler asla inanmam, diyen Mahmut Baksi kimdir.

Mahmut Baksi, uzun bir sürgün hayatından sonra böbrek yetmezliği nedeniyle 19 Aralık 2000 tarihinde Stockholm'da vefat etti.

Vasiyeti üzerine 4 Ocak 2001'de Diyarbakır'a defnedildi.

Mahmut Baksi (1944 Batman - 19 Aralık 2000 Stockholm) 

    Kürt yazar ve gazeteci. Mahmut Baksi, 1944 yılında Batman’ın Hezo (Kozluk) ilçesine bağlı Suphi köyünde doğdu. Dicle Öğretmen Okulu’ndaki öğrenimini tamamlayamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Gazeteciliğe 1967 yılında “Batman Gazetesi”nde başladı. 1968 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Batman ilçe başkanı oldu. Aynı sene DİSK’te aktif olarak sendikacılık yapmaya başladı. 1969 yılında “Mezra Botan” adlı ilk romanı çıktı. 


   Bir sene sonra da, bir yazısından dolayı 7,5 sene hapis cezasına çarptırılan Türk komünist Şadi Akkılıç’la ilgili “Şadi Akkılıç Davası” adlı kitabı yayınlandı. Her iki kitap da yasaklandı. 1970'lerin başında siyasi çalışmalarından dolayı 15 yıl hapis cezası alan Baksi, bu cezadan dolayı yurtdışına gider. 

    Baksi, 22 yıl boyunca aralıksız olarak İsveç’in saygın gazetesi “Aftonbladet”te gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptı. Aynı zamanda İsveç’teki birçok gazete ve dergide haber, röportaj ve köşe yazarlığı yaptı, İsveç televizyonlarına çocuk programları hazırladı. Mahmut Baksi, 56 yıllık yaşamında 22 kitap kaleme aldı. Bu kitapları başta Avrupa dilleri olmak üzere 10 dile çevrildi. 

    1978 yılında “Zarokên Îhsan” adlı kitabı İsveç’te Kürtçe olarak Kültür Bakanlığı desteğiyle yayınlandı. Bu kitap daha sonra İsveç okullarında Kürtçe eğitim gören Kürt çocukları için tercih edilerek okutulmaya başlandı. Bu kitabı aynı zamanda Kuzey Kürtleri içinde Kürtçe ve latin alfabesiyle yayınlanan ilk çocuk kitabı. İsveç Kültür Bakanlığı desteğiyle bir sene sonra “Keça Kurd Zozan” adlı romanı Kürtçe yayınlanıp, İsveççeye çevrildi ve üç bölüm olarak İsveç televizyonlarında çizgi film olarak gösterildi.


     Bu, Kürt yayıncılık tarihinde ilk çizgi filmdir. Bu film, 1986 yılında Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerinde televizyonlarda gösterildi.

1984 yılında “Hêlîn” adlı Kürtçe romanı çıktı. Mahmut Baksi bu romanı ile birçok uluslararası ödüle layık görüldü. Birçok Avrupalı eleştirmen bu romanı ilk ‘Modern Kürt Romanı’ olarak adlandırdı. 1988 yılında “Lawkê Xerzî” ve “Gundikê Dono” adlı Kürtçe romanları yayınlandı. Baksi, Kürtçe diliyle kaleme aldığı bu kitapların yanı sıra çok sayıda Türkçe kitaba da imza attı.


    Mahmut Baksi’yi anarken, üzerinde durulması gereken en temel özelliklerinden veyahut yaşarken yaratıp geriye bıraktığı değerler arasında öne çıkan en temel mirası belki de Kürtçe edebiyatına katkısıdır. Son romanı “Serhildana Mala Elîye Unis” böyle bir miras. 

                                   Direj Mehmet   Yaşar Kemal
Ve bu modern Kürt edebiyat tutkusunu kendisiyle paylaşan, sürgünü aynı topraklarda yaşayan dostu Mehmed Uzun’a bırakıyoruz sözü: “Sana şunu söyleyeyim; bu roman çok acılı ve trajik bir yaşamın olağanüstü finali. O kadar güzel yazılmış ki. Her satırında senin ve çok özlediğin ana-baba toprakları, Garzan’ın asi ve vakkar kokusu var. Utanmaz zalimlerin durmadan rencide ettiği o Kürt dili bu romanda nasıl da berrak, canlı, zengin ve dinamik. Ya romanda anlattığın Kürt tarihinin o unutulmaz öyküleri? Çektiğin acılarla o çok acı tarihin sayfalarını nasıl da mükemmel bir biçimde birleştirmişsin... O insani sıcak duygular, korkunç olaylar, çekilen acılar ve dengbêjlerin nağmeleriyle govende durmuş dil... Sana özgü, eserlerinden bildiğimiz o yumuşak, duru, sıcak dil. Garzan’ın ele avuca sığmaz asi çocuğuna tam da bu yakışırdı; hepimizin ruhunu terbiye eden ve ortak hafızamızı oluşturan sözlü kültür mirasımızın önemli bir parçası olan Asi Garzan’ın destanını yazmak. Asi insanların müthiş direnişini romanlaştırmak...”

Mahmut Baksi 19 Aralık 2000 akşamı 25 yıl boyunca yaşadığı İsveç’in başkenti Stockholm’de böbrek yetmezliğinden dolayı yaşamını yitirdi. 4 Ocak 2001 günü vasiyeti üzerine Diyarbakır’da toprağa verildi. On binlerce insan Baksi’yi son yolculuğuna uğurladı. Vasiyetinde bütün arşivini Stockholm Kürt Enstitüsü’ne bağışladı.

Ruhu şad olsun


9 Şubat 2023 Perşembe

 

VİCDANİ RET'İ

YÜKSELTEBİLİR MİYİZ?

Tevfik Taş


Vicdani Ret Türkiye’de devrimci dünya tarafından nasıl sahipleniliyor? Bir seçimin arifesinde Vicdani Ret talebini propagandanın güçlü bir parçası kılmanın olanakları neler olabilir? Sanat bu bakımdan nasıl olanaklar sunuyor?

Depremde kötü devlet, kötü barınma koşulları nedeniyle yaşamını yitirenlerin anısına saygıyla. Yeryüzünün ölümcül acılarına katlanmak zorunda olan tüm yoksullara, yoksunlara...

Vicdani Retçilerin yüzü sayılan o taşla mı başlamalıyım? İnsanlara umut yordamlarını fısıldayıp duran o taş, İngiltere’de, Londra’nın Bloomsbury kasabasında Tavistock Meydanı'nda.

Gri, turkuaz, dumansı beyaz, mavi, damarlı, granit ve sert ama sade...



    Londra’nın Bloomsbury kasabasında Tavistock Meydanı'ndaki granit anıtın jeolojik yaşı yaklaşık 400 milyon yıl.  İngiltere’nin kuzeyinde “Göller Bölgesi” de denen Cumbria’dan getirildi. Her 15 Mayıs Vicdani Retçiler Günü’nde insanlar burada buluşuyor ve öldürmeyi reddedenleri çoğaltmanın ve dünyada zor durumda olan yoldaşlarıyla dayanışmanın yollarını arıyor...

    Yanında bir de kiraz ağacı var. Hiroşima ve Nagazaki’de öldürülenlerin anısı için 1967 yılında dikildi. Haksızlık üstüne kurulmuş bütün savaşları durdurmak gücünün bizde olduğunu baharda pembe beyaz çiçeklerle, yazda kızıl kızılcık meyveleriyle söyleyen...

    Üstünde, kendini Vicdani Ret gibi kahırlı ve insanca bir yaşama adamışları yad etmek için yazılmış sözler de sade: “Onların öngörüsü ve cesareti bizim de umudumuzdur...”

    Faşizmin başlattığı savaşın Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde Alman ordusu, savaşta yaralanmış olanlar da dahil olmak üzere, herkesi ikinci kez orduya çağırmaya başladı. Geroge Grosz, “Aktif Hizmete Uygun” karikatürü AIZ’de [Arbeiter Illustrierte Zeitung / Resimli İşçi Gazetesi] yayımlandığında Hitlercilerin çileden çıkmalarıyla mı başlamalıyım?

Numidia Krallığı (bugün Cezayir’de) bölgesinde doğan ve ilk Vicdani Retçi olarak tarihe, ”Numidia’lı Maximilian (MS 274–295)” olarak geçen o adamla mı başlamalıyım? Hani, Hıristiyanlarca aziz ilen edildikten sonra “Tebessa'lı Aziz Maximilian” da denen o insanla...

Askere gitmek zorunda kalınca, çıkıp herkesin önünde: “Benim inancım başka insanları öldürmememi emrediyor. Bu nedenle Roma ordusunun askeri olamam. İnsan öldüremem” diyen ve kellesi kesilerek öldürülen Maximilian...

Grosz’un mesajı basit, yalın ve o ölçüde de çarpıcıdır. Toplanmış askeri bir heyetin doktoru, kim bilir hangi savaşın, hangi aşamasında öldürülmüş bir insanın iskeletini muayene ediyor ve “göreve uygundur” raporu veriyor. Heyetin diğer üyeleri olaydan çoktan kopmuş. Kimi dedikodu yapıyor, kimi başka yerlere bakıyor



    Kendi halkı başta olmak üzere Avrupalı halkları büyük kıyıma uğratan faşizm iskeletlere muhtaçtır...

    Politik bir olgu olarak savaşın sürebilmesi için, planlayanların ve yürütenlerin “Temel hammadde” dediği insan olmadan, bunun mümkünsüz olduğu gerçeğinin halk tarafından anlaşılmasına yönelik propaganda, asker kaçaklığının örgütlendiği Avrupa’nın faşizm ikliminde muazzam bir karşılık buluyordu.

                                      Muhammed Ali Clay

    Aklımızdan elbette çıkmıyor “gelmiş geçmiş en büyük boksör” namıyla bilinen Muhammed Ali Clay’ın, Vietnam’da ABD’nin sürdürdüğü işgale ve saldırganlığa karşı aldığı o muhteşem tavır: “Vietnamlılar bana bugüne dek hiçbir fenalık yapmadılar. Neden onları öldürmek için asker olayım ki?”

Ancak aynı savaşa karşı çıkan bir grup Amerikalı din adamı da Order of Maximilian adında birleşti... Yani yol gösterici olarak bizim Cezayirli Aziz Maximilian’ı seçtiler... Onların saygın tavırlarıyla mı başlamalıyım?

      Käthe Kollwitz’in devrimci gençlik örgütlerinin “Barış’ı Savunmak” toplantıları için yarattığı afiş bugün de bu mücadelenin vazgeçilmezlerinden biridir. Sanatçı “barışı savunmak, barıştan başka şansı kalmamış halkların buluşmasıyla (enternasyonalizmle) olanaklıdır” diye düşünüyordu.

Fakat bu tutumun tarihi arka planında, Käthe Kollwitz, George Grosz, Otto Dix, Max Ernst gibi devrimci sanatçıların yarattıkları eserler, öldürülmek pahasına verdikleri mücadelenin payı az değildir.

Theodosius I. (MS 347-395), Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu'nun resmi dini yaptı. Ancak, Romalı egemenlerin de bütün sömürücüler gibi savaşa, işgale ihtiyacı vardır. Bu nedenle "Adil Savaş" gibi sefil, sefih bir teori geliştirdiler... Bunu, Hıristiyan inancını savaşla uzlaştırmak için kullandılar...

    Burjuvazi ve faşizm Hıristiyan inancının savaşa karşı tutumunu budamak, hödükleştirmek için Adil Savaş teorisine sarıldı.   Grosz’un “Gaz maskeli İsa”sı bu teoriyi eleştiriyor. Kutsal sayılanların çürüyüşüne dikkat çekiyor. Bu eser, “küfür” kavramıyla mahkemeye verildi ve sanatçının yargılanması yıllarca sürdü.T

Teori, bir dizi koşulu yerine getirdiği takdirde şiddeti ve saldırganlığı meşrulaştırmayı amaçlamaktadır: “Haklı bir nedene sahip olmak... Son çare olmak... Uygun bir otorite tarafından ilan edilmek... Doğru niyete sahip olmak... Makul bir başarı şansına sahip olmak ve amacın kullanılan araçlarla orantılı olması.

Hangi işgal ve savaş bizim bunlara inanmamızı sağlayabilir?

Bu yüzden devrimci sanatçılar durmuyordu. İkide bir Gestapo tarafından gözaltına alınan Otto Dix, Hıristiyan sanatının bütün öğelerini bir araya getiren triptiği, bütün savaş olgularını tersine çevirerek kullanıyordu.

    Otto Dix’in Savaş triptiği (üçlü pano). Sol kanatta askerler, İsa'nın çarmıha gerilmesini andırırcasına sıra sıra öne doğru yürüyor. Büyük orta panelde, neredeyse herkesin ölümle karşılaştığı bir alegori olarak gökyüzünde süzülen savaşın cehennemi var. Sağ kanat: Bir asker, yıkıcı bir saldırının ardından ağır şekilde yaralanmış bir yoldaşını kurtarmaya çalışıyor. Predella bölümü ölü İsa motifi, neredeyse kesin ölüme mahkum edilen askerleri, savaşın tüm kurbanlarını temsil ediyor.  Dix’in bu eseri 1. Dünya Savaşı’ndan 10 yıl sonra yapıldı. Faşizm ve burjuvazi savaşsız yapamaz diyordu sanatçı...

      Grosz, gaz maskesi takmış, asker postalları giydirilmiş Hazreti İsa’yı çarmıhta gösteren o resmiyle buyurun adil savaşınız, diyordu...  Bu savaşı bu din inancına uydurmak bir yana, ikisi birbirine sarmaş dolaş olmuş çürüyor...

Eserin alt kenarında, İsa’yla da dalga geçercesine: “Çeneni kapalı tut ve görevini yap” yazıyor...

Dix’le Grosz’un akrabalığı bir kez daha buluşuyor, pekişiyordu.


8 Şubat 2023 Çarşamba

 

   THEODORAKİS'İ


     DİNLİYORUM  


Hasan Gürkan


                                         Teodorakis

    Doğu Berlin Aleksandır Plats'da sırım gibi bir göçmen Filistinli.

 Herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz. Başıyla etrafı kolaçan

 ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor. Sen bakma, insan ne kadar

 içerse içsin bir yanı ayık kalır. Ufukta iki halk milisi göründü. Sahte

 pasaportum arka cebimde. Rahatlıyorum.

    Oysa Kopenhag'da Teodorakis’i ilk dinlediğim gece ne kadar

 gergindim. Gece bitiverecekti. Bense zaman dursun müziğin

 depremi hiç bitmesin istiyordum. Yüreğim çatlayacaksa aşktan

 çatlasın. Şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor. Otobüs hâlâ

 gelmedi. 

     Tivoli konser salonunu bilir misin? Heyecandan ter  içindeyim.

 Sana mutlaka anlatmış olmalıyım. Hiç bilmediğin bir  dilde sınırları,

mayın tarlalarını, tel örgüleri, uğruna ölümlere  sürüldüğümüz bez

parçalarını, derilerimizin rengini, ezan ve çan  seslerini havra ve

tapınak davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı.

    Müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu. İyi ki sular

 akmıyordu. İyi ki yıkanamadın.

    Bir karış ötemde bakkaldaki sesinle çok uzaklardasın diye yatağını

 terk ettim. Köşedeki berberde yeşil ceketlilerden biri dazlak kafasını

 kazıttırıyor, yılışık küstah gözlerine bulaşmadım. Duraktaki aynı

 böceğin iğrenç ayakları sırtımda ürperiyorum.

    Kadın minyon. Çıtı pıtı biri. Uzun kollarıyla havaya silinmez

 şarkılar  nakşeden Teodorakis'in önünde kuş gibi çırpınıyor. Geniş

 etekleri  bacaklarının rüzgarında. Bazuki çalan kalabalık

 orkestranın en  önünde tek başına oturan efendiden biri. Onun

 notalarla bir alakası yok. Son düğmesine kadar ilikli yakalı gömleği

 ve briyantinli  saçlarıyla Beyoğlu meyhanelerinde “baharın gülleri

 açtı / yine  mahzundur bu gönlüm “ ü söyleyen romana benziyor.

     Kasıkları terli  kadın şarkı söyleyen erkeğin yörüngesinde

 hayranlıkla sevgiyle  şefkatle ona eşlik ediyordu. Kendi gövdesi

 dışında cisimleştirdiği  sesini uzun kollu adamın büyüsüne

dolamıştı.

    Şarkılardan soyunarak yanıma sokuldu. Gümrah memeleri, dolgun

 kalçaları, önünü boydan boya kaplamış kara tüyleriyle kuraklığıma

 yayılıyor. Susuzluktan çatlamış topraklarıma hazzın şiddetini

 emziriyor. Sahnenin ortasında binlerce gözün önünde çırılçıplak

 olduğumuzu fark ediyorum. Utanmam gerektiği geliyor aklıma

 ama utanmıyorum. Minyon kadınla ben hiç giyinik olmamıştık.

 Hep böyle anadan üryan, hep böyle etimizin yalazlarında

yaşamıştık. Ak dişleri, leylak karışık ter kokan koltuk altları , bana

hep ayılmak  istemediğim bir sarhoşluğu taşımıştı.

    Karlar içinde bata çıka Amager'daki otobüs durağına varıyoruz.

 Bu havada üşütüp hastalanmasından korkuyorum.




5 Şubat 2023 Pazar

 

DİNO'NUN GELİNCİK

 

KIRMIZISI HEYY*


Hasan Gürkan


                                     Abidin Dino


Bir merhaba demişliğim bile yoktu. Yüzünü sadece gazete fotoğraflarından, kitaplardan tanırdım. Bugün sana geldim, yarın onu uğurlamaya Bebek’e gideceğim.

    Söylediklerinin kıymet-i harbiyesi yok. Sevginin sıcaklığı sesinde, bir de bana telaşlı ellerinde şavkıyor. Ofisindeki adamın biri ve kadının teki –tanışlarımız- küçük ve fukara bir alemdeler. Sözler havada kırkbeşlik plağın otuzüçlükte çalınışı gibi uçuşuyor. Dinler gibi yapıyorum. Adam ziyadesiyle kibar. Ama o geçkin bayanla birlikte bizim Parisli göçmen pek umurlarında değil. Ne yazar! Pahalı, deri bir kabandır şıklık. Ve nezaket iyi kesim bir elbise. Kadının vücudu düzgün. Senin ellerin düzgün olmasın. Kadın kendi çıplak bedenin hiç okşamamış. Ayıp sayıyor. Sen okşa.

                                     Abidin Dino Tablo

      Pencerenden iskele görünüyor. Dışarıda yolunu şaşırmış güneşli bir aralık. Kalkıp gitsem, en güzel yanım burada –İngilizce kitaptan seçilmiş boyalı biyoloji şekillerinin arasında-kaybolacak. İnadına oturuyorum. Yarın yosun kokusunu, vedanın yosun kokusuna sinecek hüznünü - ki kafura kokar-seninle göğüslemek isterdim. Ama sen adamla kadının sıradanlığını kendine siper etmiştin. Şikayetsiz can çekişmekte olan kuğunun resmini yapabilir misin, diye sormadım.

                                               Roger Garody

    Ofisine, paranın soğukluğu sinmiş ,o beton binanın kasvetli merdivenlerini sırtlayarak gelmiştim. Oysa Fransız yazarın (Roger Garody)– yoldaşımızdı –avuçlarında intihar teriyle dört taş basamağı bitirip iki kanatlı büyük kapısına ulaştığı ev nefis bir konaktı. Yatak çarşafları kır çiçekleri kokuyordu,deterjan değil. Ve renklerin yemişleri yalnız bir yemişin delirten lezzetine belenmişti.

                                     Mikis Teodorakis

    SÖ (sevdadan önce) bindokuzyüz bilmem kaç. Cumartesi. Kuzeyde bir şehirde hıncahınç dolu bir konser salonundayım. Renkli şekiller fotokopide canlılığını kaybedermiş, umurumda değil. Uzun boylu siyahlar giymiş bir adam, bizim Mikis, hiç bilmediğim bir dilde, kavga eder gibi, sohbet eder gibi, benimle konuşur gibi, her sedasını kalbimle avuçladığım şarkılar söylüyor. Seni sesten ve gümüşten yeniden yaratıp yanı başıma oturtuyorum. İçim içime sığmıyor. Şarkıların sesleri bana hep ezbere bildiğim mısralar -“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? “ Kafkasyalı-gümüş yüzüğün ve uçlarında hazlarım, bozgunlarım, çıldırmalarımın sarmalandığı parmakların olarak geliyor.

    O gece ben Teodorakis’i dinledim heyy! Dino’nun gelincik kırmızısı heyy. Tuvallerindeki bitmez tükenmez ELLER’iyle. –Kübalı Nikolas’ınki mesela-bir de benim bu fukara dilimin çarmıhında. Bir yanım uçurumdu Marmara'nın mavi sularına uzanır. Aşiyan mezarlığında Şoför İdris, yaşlı sesiyle enternasyonal söylüyor. Peki kadın, siz benim yoldaşım olur muydunuz?

                                   Şöför İdris

    Hiçbir şehrin adı aklımda değil. Ama seninle kaç kere Kafkasya’ya gittim. Hani yarların ve çağlayanların buz tuttuğu o dağ otelinde adını dün gazetede okuduğum kavruk suratlı Teksaslıdan blues dinlemiştik.Ne güzel içimize işlemişti.

Ayrıca

Bir de

    Üstelik ben seninle göçmenliğimden tanıdığım şehirlere gittim. En çok ta Moskova’ya, Prag’a, Kopenhag’a, Paris’e. Prag sana yakışıyordu. Sonra da buralarda –adı lazım değil- bir şehre. Bir kere de hiç yaşanmamış, sabahını hatırlamayan güzel bir geceye. Kaç bir kere de salonundaki koltuğa.

    Sevda çıplak etimde soluğumun ürpertisi olarak estiğinde ben, gövdemin duvarlarına çarpa çarpa sevişirim. Abidin kuğunun boynunu parçalanmış resmediyor. Halbuki en çok da onun anlaması gerekirdi​. Kuğunun boynunda memelerini ve dişiliğini öpüyorum. Senin hiç gitmediğin bir şehrin, her hangi bir mekanın her hangi bir gecesinde, yahut dinlenmiş, gerinen bir sabahın bilmediğin bir saatinde kuğu ölüme direniyor.

Ağzın, beyaz gergin dişlerindir.

*Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız kitabımdan




4 Şubat 2023 Cumartesi

 

KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ OLURUM ŞİİR ÖLÜR

Hasan Gürkan



     Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış. Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.

    Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz yosun da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya çarpışarak geriliyor. Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.

“bir şafaktan bir /bir akşamdan bir”

Tanyeri

karanlığın yavaş yavaş incelmesi

kızılın sayısız tonları

sonra aydınlık

Görmedim.

Ama gövdemle…

    O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım. Akıl henüz yoktu, ne iyi!

    Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor. Mucidi benim.

    Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var. Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz”(A.İlhan)

    Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir edeceğim.

    Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.

    Sevda , arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.

    Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.

    Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam diyorum, Kuyucaklı Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.



3 Şubat 2023 Cuma

 

KÜRT AYDINI

MUSA ANTER - APE MUSA


                                            Musa Anter


    Musa Anter cinayeti davası zaman aşımı gerekçesiyle düşürüldü. Musa Anter kimdir? Neden öldürüldü? Dava sürecinde neler yaşandı? Medyascope sizin için derledi.

    “ApêMusa” olarak bilinen Kürt aydın, gazeteci ve yazar Musa Anter, 1920 yılında Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Eskimağara Köyü’nde doğdu. İlkokulu Mardin’de, ortaokul ve liseyi Adana’da okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Annesi Fesla Hanım, Türkiye’nin ilk kadın muhtarlarındandı. Anter, 1944’te Abdurahim Rahmi Zapsu’nun kızı Ayşe Hale ile evlendi. AKP’nin kurucularından Cüneyt Zapsu’nun halası olan Ayşe Hanım ile evliliğinden 1945’te büyük oğlu Anter, 1948’de kızı Rahşan ve 1950’de küçük oğlu Dicle dünyaya geldi.

    İlk gözaltına alınması öğrencilik yıllarında oldu. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a küfrettiği suçlamasıyla 45 gün gözaltında kaldı. Canip Yıldırım ve Yusuf Azizoğlu ile birlikte İleri Yurt Gazetesi’ni çıkaran Musa Anter, yayımladığı Kürtçe şiiri “Qimil / Kımıl” sebebiyle 1959 yılında “49’lar davası” kapsamında idam istemiyle ile yargılandı. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından aftan yararlanarak serbest kalan Musa Anter, cezaevinden çıktıktan sonra Deng, Barış Dünyası ve Yön dergilerine yazdı. Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Halkın Emek Partisi, Mezopotamya Kültür Merkezi ve İstanbul Kürt Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı.

    1963’te “23’ler davası”nda yargılanarak yeniden cezaevine girdi. Mamak, Sultanahmet, Balmumcu, Seyrantepe ve Nusaybin cezaevlerinde yattı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından “Kürtçülük propagandası yapmak” suçlamasıyla tekrar tutuklandı. Hayatı boyunca 11,5 yıl hapis yattı.

                     Anter cinayeti


       20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da kaldığı otelden alınan Anter, Seyrantepe mevkiinde Cumhuriyet Mahallesi 36. Sokak’ta öldürüldü. Anter’in yanında bulunan gazeteci, yazar ve siyasetçi Orhan Miroğlu da saldırıda yaralandı.

       Eski JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan, Anter’in, kendisinin de içinde bulunduğu tim tarafından JİTEM tarafından öldürüldüğünü açıkladı. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’ın isteği üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’nda, Anter cinayetinin “Yeşil”kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından planladığı ve işlendiği belirtildi. Anter’in mezarı Nusaybin ilçesine bağlı Akarsu bucağı Eskimağara (Zivingê) köyünde bulunuyor.

                          Davanın seyri



    Musa Anter cinayetiyle ilgili davada 2000 yılına kadar etkin bir soruşturma yapılmadı. Anter ailesi, 22 Şubat 2000’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM, 2007 yılında “yaşam hakkının hem maddi hem de usul açısından ihlal edildiğine karar verdi. Kutlu Savaş’ın 1998’de hazırladığı Susurluk Raporu gibi bazı önemli delillerin de yetkililer tarafından göz ardı edildiği belirtildi.

    AİHM kararının ardından 2009 yılında Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, eski JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın itiraflarını “ihbar” kabul ederek, cinayetten 17 yıl sonra dosyayı yeniden açtı. Soruşturma kapsamında PKK itirafçıları Cemil Işık, Ali Ozansoy, Abdülkadir Aygan, Hamit Yıldırım ve “Yeşil” kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım hakkında tutuklama kararı verildi.

     20 yıllık zamanaşımı süresinin dolmasına çok kısa bir süre kala önemli bir gelişme yaşandı. İtirafçı Hamit Yıldırım, 29 Haziran 2012’de Şırnak’ta tutuklandı. 2013 yılında Hamit Yıldırım, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdülkadir Aygan ve emekli Albay Savaş Gevrekçi hakkında, “kasten öldürmek” ve “halkı silahlı isyana teşvik etmek” suçlarından dava açıldı.

    Dava, 2015 yılında “güvenlik” gerekçesiyle Diyarbakır’dan Ankara’ya nakledildi ve JİTEM ana davası ile birleştirildi. 1993 yılında “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından işlenen Ayten Öztürk cinayetiyle ilgili 2019 yılında açılan dava da Musa Anter ve JİTEM ana davalarıyla birleştirildi. Haziran 2017’deki duruşmada sanık Hamit Yıldırım “tutukluluk süresi dolduğu” gerekçesiyle tahliye edildi.

    İsveç’te bulunan sanıklardan eski JİTEM elemanı Abdülkadir Aygan’ın yazılı savunmasının alınması için mahkeme tarafından 2018 yılında müzekkere oluşturulmasına karşın Adalet Bakanlığı bu talebe yanıt vermedi. 23 Mart’taki duruşmada dosyaya gelen bilgi ve belgeleri aktaran mahkeme başkanı, itirafçı Cemil Işık’ın öldürülmesine ilişkin bilgi ve belgeler için Adalet Bakanlığı’nın adli yardımlaşma talebine bir cevap vermediğini belirtti.

       Zaman aşımı gerekçesiyle düşürüldü

Musa Anter cinayeti davasının 36’ncı duruşması 15 Eylül’de Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma 21 Eylül’e yani zaman aşımından bir gün sonraya ertelendi. 

Musa Anter cinayetinde davanın zaman aşımı süresi dün (20 Eylül’de) doldu.

21 Eylül’de görülen duruşmada ise Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, davanın zaman aşımından düşürülmesine hükmetti.

Musa Anter'in yazdığı kitaplar
Qimil / Kımıl (1962)
Ferhenga Kurdî-Tirkî / Kürtçe-Türkçe Sözlük (1967)
Hatıralarım I (1991)
Hatıralarım II (1992)
Vakayiname (1992)
Fırat Marmara’ya Akar (1996)
Çinara Min (1999)



Musa Anter hakkında yazılan kitaplar

Üç Dönemim Tanığı, Musa Anter, (Ahmet Alış) 2010, Birikim
Musa Anter’li Yıllar, Yurda Kaya (2006, Belge Yayınevi)
Dostlarının Gözüyle Musa Anter, Yavuz Çamlıbel (2010, Kurgu Kültür Merkezi Yayınevi)
Ap
ê Musa – Faili Bilindik Meçhul, Ercan Gün (2011, Karakutu Yayınları)
Kuşatmadan İnfaza Musa Anter Cinayeti, Orhan Miroğlu (2012, Everest Yayınları)




1 Şubat 2023 Çarşamba

 

MUĞLALI'NIN RUHU VE

33 KURŞUN KATLİAMI

Oktay Candemir

                                             Seyit Rıza

       30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.



    İçlerinden biri "Kaçalım bunları biz dereye götürüp öldürecekler" dedi… Diğerleri hep bir ağızdan "Suçumuz ne ki bizi öldürecekler. Aslında kaçarsak bizi öldürürler" diyerek kaçma önerisine karşı çıktı.,

"Kaçmalıyız" diyen bir yolunu bulup kaçmayı başardı, "Asıl kaçarsak bizi öldürürler" diyenlerin hepsi kurşuna dizildi.

    Katliam emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı, katliam şifresinde "Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" diyerek ‘Kaçtılar’ izlenimi verilerek kurşuna dizilmeleri talimatını verir.

    Sınırın Türkiye tarafından bunlar yaşanırken İran’da ise Kürtler Mahabad Kürt Cumhuriyeti'ni kurmaya hazırlanıyordu. Kürtlerin İran’da bağımsızlık için verdiği savaş haliyle Türkiye Cumhuriyeti'ni rahatsız ediyordu. İran’da yaşanan kargaşanın Türkiye’ye sıçramaması için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ilave tedbirler planlıyordu.

  NELER OLDU?

                                                     Mustafa Muğlalı

    1943 yılının yaz ayları… Türkiye'nin Kürt ayaklanmaları sırasında işlediği Dersim, Zilan gibi katliamların anıları henüz hafızalarda tazedir ve İran Kürtlerinin ayaklanması da yeni bir katliam için ‘şartları olgunlaştırıyordu’.

    Kaçakçılık ve İran’da Kürt bağımsızlık savaşı devleti harekete geçirir. Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup bazı kişilerin sıklıkla sınırın Türkiye tarafına geçerek çeşitli faaliyetler içinde bulunduğuna ilişkin Van Valiliği ve zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’in onayıyla gizli bir karar alınır. Askeri birliklerin İran’a geçip takip yapması devleti zorlayacağından devletle resmen ilişkisi görünmeyecek olan gayrinizami bir yapı ya da çete oluşturularak operasyonlar yapacaktır. Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel daha Valilik ve İçişleri Bakanlığı'nın onayı almadan bu tür bir faaliyeti çoktan başlatmıştır. Kaymakam Tuncel’in amacı ise devletin güvenliği değil, bölgede yaşanan karışıklıktan faydalanarak maddi çıkar temin etmektir.

    Özalp Jandarma Komutanı ve Hudut Tabur Komutanı da Kaymakam’ın kurduğu çetenin içinde bulunmaktadır. Aşiret reislerine ait hayvan sürüleri bu çete tarafından gasp ediliyordu.

    Fakat bu çetenin yaptığı faaliyetler Van Valiliği'nin kulağına gider ve Valilik, Özalp Kaymakamı'na böyle bir çetenin varlığına dikkat çekerek çetenin dağıtılmasını ister ama iş işten geçmiştir.

    Kaymakamın liderlik ettiği çete İran tarafında yaşayan Aşiret reisi Memedê Mısto’nun 2 bin koyununa el koymuştur. Misto aşireti ise uzun yıllardır Türkiye devleti ile işbirliği yapmaktadır. Türkiye’ye bölgeden önemli bir istihbarat bilgisi sağlayan Mısto aşiretinin koyunlarına el konulması ile birlikte aşiretin lideri Memedê Mısto Özalp Kaymakamı'na "Hayvanlarımı geri verin, yoksa aynı yolla geri alırım. Türk hükumetini rencide etmek istemiyorum" diyerek bir mektup yazar. Kaymakam Tuncel’de ‘Gelip karını da koynundan alırız’ yanıtını verince Mısto aşireti üyeleri Türk hududunu aşarak halka ait 500 koyunu gasp eder.

    Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardım alınmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği'ne, "Rus askerleri Özalp yakınlarına kadar geldi" diye şifreli bir telgraf çekerler.

    Bu baskının intikamını Kürt köylülerinden çıkarmak isteyen Kaymakam Tuncel öncülüğündeki çete üyeleri, Milan aşiretinden 40 köylüyü gözaltına alır. Mısto’ya yardım ettiği iddiasıyla 40 köylünün ismini ise Rıfat adında bir arzuhalci ihbar eder. Köylüler mahkemeye çıkarılır ve Kaymakamın tepkisini tolere etmek için beş köylü tutuklanır ve diğerleri serbest bırakılır.

    Ancak yaşanan olaylar Ankara’ya farklı intikal etmiş ve ‘Özalp’a Rus askeri girdi’ haberi ulaşmıştır. Bunun üzerine İsmet İnönü, Menemen isyanını bastırmış, İstiklal Mahkemeleri'ne başkanlık etmiş en güvendiği komutanlarından olan Orgeneral Mustafa Muğlalı'yı Özalp’a gönderir.

    İlçe kaymakamı ve diğer komutanlar Muğlalı'ya bölgede isyan halinin hâkim olduğunu, vatanın elden gittiği ve İran’da yaşanan Kürt isyanının Türkiye’ye sıçradığı bilgisini verir. Bunu bir ihanet olarak değerlendiren Muğlalı’ya Kaymakam Tuncel, tutuklama tedbirlerinin yetersiz kalacağını ve bazı infazların gerçekleştirilmesinin aciliyet arz ettiği önerisini yapar.

    Bunun üzerine Mustafa Muğlalı, mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin yeniden gözaltına alınmasını ister. İçişleri Bakanlığı Müfettişinin ‘Onlar suçsuz’ raporuna rağmen Kaymakam Hilmi Tuncel’in ‘Ruslara istihbarat bilgisi veriyorlar’ iddiasını benimseyen Orgeneral Muğlalı, müfettişe daha fazla itiraz etmesi halinde kırbaçlatacağı tehdidinde bulunur ve katliamın şifresini verir : "Bu kişilerin hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunda çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" der.

    Ve 30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.

    Askerler katliamı gerçekleştirdikten sonra ‘Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar’ marşı ile geri döner ama o an gözlerden kaçırdıkları bir şey vardır. 32 kişi ölmüş ama bir kişi yaralı olarak kurtulmuştur ve dağları aşarak İran’a sığınan bu kişi yedi yıl sonra iktidara gelen Menderes döneminde Türkiye’ye dönerek katliamın aydınlatılmasını sağlar.

    32 kişi suçlu oldukları iddiasıyla kurşuna dizilirken, daha önce bu kişilerle birlikte gözaltına alınan ve Kaymakam Tuncel’in itibarına halel gelmesin diye tutuklanan beş kişi ise Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamada suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

   Katliamın azmettirici Mustafa Muğlalı'nın silah arkadaşı olan ve talimatı veren İsmet İnönü de sahip çıkmaz ve idam cezasına mahkûm edilir. Yaş haddinden idam edilmeyen Muğlalı, devletin kendisini sattığını düşünerek 1951 yılında cezaevinde kahrından ölür.

    Muğlalı yaptıklarına rağmen TSK içinde yıllarca bir sembol ya da simgedir. Genelkurmay Başkanlığı'nın bahçesine büstü dikilirken, 6 Mayıs 2004’te katliamın işlendiği Özalp’ta bulunan askeri taburun ismi ‘Orgeneral Muğlalı Kışlası’ olarak değiştirildi.

   Muğlalı'nın ismi memleketi Muğla’da en büyük caddelerden birine ve bir iş hanına verildi.

    90’larda PKK eylemlerinin arttığı dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen bazı komutanların, "Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemiyoruz" diyerek yapacakları katliamların ardından yargılanmama garantisi istemeleri bile Muğlalı'nın aslında hâlâ bir ‘kahraman’ olarak görüldüğünü bize çok net bir biçimde gösteriyor.

    Katliamın üzerinden 76 yıl geçti, Muğlalı devlet içinde hâlâ ‘kahraman bir Komutan’ imajını koruyor ve 2011 yılında yaşanan Roboski Katliamı da bize bu zihniyetin varlığını en yüksek düzeyde koruduğunu gösteriyor.

   Muğlalı öldü ama ama ruhu dolaşıyor. Bu ruhu bazen Roboski'de, bazen Cizre'de, bazen Nusaybin'de görüyoruz.

*Gazeteci