8 Kasım 2022 Salı

 

ERKEKLERE RAĞMEN

RAKI YAZAN KADINLAR

Grand Korçi


Kimisi açık kimisi kapanmış yaralarına rakı dökmüş kadınların hikayeleri bunlar. Samimi, kendisiyle hesaplaşan, hesap soran ve bunu rakı eşliğinde yapan metinler. 

  Boynuma asılı fotoğraf makinesiyle memleketin dağını taşını, köyünü kasabasını dolaştığım yıllardı. Kaz Dağları’nın tepesindeki yılkı atlarını fotoğraflamak için bir otobüs dolusu insan yola çıkmıştık. Otobüse bindiği andan itibaren enerjisiyle hepimizi etkisi altına alan seksenli yaşlarında genç bir kadın da bize eşlik ediyordu. Çok zahmetli bir yolculuk oldu. Uzun ve yanlış bir rota seçimi nedeniyle dağın eteklerinden şafakta başlayan yürüyüşümüz, gün batmadan hemen önce sona erdi. Ayakkabısı patlayanlar, yarı yoldan dönenler, yolunu kaybedenler, arı saldırısına uğrayanlar derken bir hayli zayiat vermiştik zirveye erişene dek. 


 insanın içinde kalmasıdır, içinizde kalmasın çocuklar’’ deyip çadırına döndü. Giderken bitirmem için uzattığı kadeh hiç bitmesin istemiştim.

 Kaygısızlığın yurdundaydık, çocuktuk. Babalarımız iskeleye masa kurar mehtaba karşı fasıllar, gazeller okurdu. Bilirdik ki bir süre sonra Radiye Abla devreye girecek ve eğlence boyut değiştirecekti. Bir gece, üstüne geçirdiği beyaz çarşaf ve soğandan yaptığı takma dişlerle hayalet kılığında iskelenin başında göründüğünde, suya ilk atlayan babayla tüm mahalle uzun süre dalga geçti. Kendisi atlamayanı da Radiye Abla kolundan tuttuğu gibi karanlık sulara gönderdi. Unutulmuş ve uzak bir semtte hayatı çoğaltan bir kadındı. Güler, güldürür, yoksulun yetimin, kedinin köpeğin derdiyle dertlenir ama mutlaka el uzatırdı. Rakı içtiği sayılı geceden birinde ‘’içince duygusallaşıyorum, toparlaması zor oluyor’’ demişti. Hayatı çoğaltan bu kadın meğer kendini eksilttirmiş bir süredir. Cenazesinin ardından

içtiğim rakı çocukluğum kokuyordu.

    Rakı içtiğim iki kadını anmam tesadüf değil. Tetikleyicisi Rağmen Dergisi’nin ‘’Rakı’’ temalı beşinci sayısı. Rağmen yazarı, çizeri kadınlardan oluşan bir edebiyat dergisi ve anlaşılacağı üzere ismiyle müsemma bir duruşu var. Beşinci sayısından bir kadın arkadaşım sayesinde haberim oldu ve soluğu kitapçıda aldım. Böylece yirmi yedi kadın yazarın kaleminden, ‘’içinden rakı geçen öyküler’’ okuma fırsatına kavuştum.

    Rakı ve meyhane son dönemlere kadar erkek ağırlıklı olageldi. Edebiyatı, müziği, gastronomisi de öyle. Adam taifesi rakı adabını da belirlemeye çalıştı, kadının nasıl rakı içmesi gerektiğini de. Hatta daha geriye gidersek kadınların meyhaneye girmesine de karşı çıktı, limonata bardağının rakı kadehi olmasına da. Uzun bir yoldan yürüyerek meyhanelere geldi kadınlar. Oturdukları masaları, sandalyeleri kendileri kazandılar. Kendi rakılı öykülerini de kendilerinin  yazması gerekiyordu ve Rağmen ’de buluşarak bunu yapmışlar.  Erkeğin gözünden kadın yerine; kadının gözünden erkek, kadın, dünya, meyhane, rakı nasıl yansıyor bunu göstermişler bize. Çok da iyi etmişler. Elleri dert görmesin.

                                                            Grand Korçi

*Gazete Duvar 3.07.2022




7 Kasım 2022 Pazartesi

 

Frida Kahlo’nun ilginç hayat hikayesi: Viva la Vida


    Hep kendimi dünyanın en garip insanı olarak düşünürdüm. Fakat sonra dünyada ne kadar çok insan olduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar çok insan arasında elbet benim gibi biri olmalıydı, kendini benzer yönlerden tuhaf ve kusurlu hisseden.

    Sonra onu hayal etmeye başladım. Bir yerlerde oturmuş onun da beni düşünüyor olduğunu hayal ettim. Yani eğer bir yerlerdeysen ve bunu okuyorsan ve bunu biliyorsan, evet, bu doğru ben buradayım ve en az senin kadar garibim…

              Frida Kahlo’nun ilginç hayat hikayesi

1938’de sürrealizm öncülerinden olan André Breton, Frida’nın sanatını ‘bombanın etrafındaki kurdele’ olarak tanımlamıştır. Frida Kahlo’nun eserleri sürrealist olarak nitelendirilse de o bunu reddetmiştir.

                                                  André Breton

    Benim sürrealist olduğumu düşünüyorlar. Fakat hiçbir zaman hayallerimi ya da kabuslarımı resmetmedim. Ben sadece kendi gerçekliğimi resmettim.

    Frida Kahlo parlak renkli, geleneksel Meksikan elbisesi ile galerinin en uzak ucundan bile fark ediliyordu. Esmer teni, ufak tefek yapısına rağmen hayat dolu enerjisi ile tüm odayı dolduruyordu sanki. Ona freskleri ve duvar resimleri ile ünlü Meksika’nın önde gelen ressamlarından olan kocası Diego Rivera eşlik ediyordu.

                                          Diego Rivera 

     Hayatımda geçirdiğim iki büyük kazadan dolayı acı çekiyordum. Biri oldu. Biri o tramvay kazası ve diğeri ise Diego’ydu.

     Frida Kahlo de Rivera, 47 yıllık hayatı boyunca karşılaştığı tüm acı deneyimlere rağmen hayatı boyunca giymek zorunda kaldığı metal korsesi gibi sağlam ve yaşama inanılmaz bir tutku ile bağlanmıştır. (...)


    Hep kendimi dünyanın en garip insanı olarak düşünürdüm. Fakat sonra dünyada ne kadar çok insan olduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar çok insan arasında elbet benim gibi biri olmalıydı, kendini benzer yönlerden tuhaf ve kusurlu hisseden. Sonra onu hayal etmeye başladım. Bir yerlerde oturmuş onun da beni düşünüyor olduğunu hayal ettim. Yani eğer bir yerlerdeysen ve bunu okuyorsan ve bunu biliyorsan, evet, bu doğru ben buradayım ve en az senin kadar garibim.    Frida Kahlo öğrenimini bitirip doktor olmayı istiyordu. Ve sonra bir gün sevgilisi Alejandro ile birlikteyken o korkunç otobüs kazası gerçekleşir.

    Doktorlar Frida’nın kazadan kurtulsa bile bir daha yürüyebilecek olmasından şüpheliydiler. Geçirdiği onca ameliyattan sonra Frida aylarca hareketsiz ve acı bir şekilde yatakta yatmak zorunda kaldı. Ağrıları biraz daha katlanılabilir hale geldiğinde annesi Frida’nın daha iyi vakit geçirmesi için ona boya, fırçalar ve yatağa yerleştirdikleri şovale aldı. Babası ise yatağının üzerine tavana kendini görebilmesi için ayna yerleştirdi. Daha sonra Frida ona en yakın olan şey -kendisini-resmetmeyi seçerek resim yapmaya başladı.(...)

     Frida’nın iyileşmesi bir mucizeydi. Yeniden ayağa kalktığında Frida 19 yaşındaydı ve ne eğitim için parası ne de bir işi vardı. Bildiği tek şey resim yapmaktı. Frida Kahlo katıldığı bir partide Meksika’nın en ünlü ressamlarından olan Diego Rivera ile tanışır ve ona işlerini gösterir. Diego Frida’ya şehvetle bakmış olsa da işlerini özenle inceler ve sonunda:Resimlerin çok özel ve “Meksikan”. Sen yeteneklisin ve kendine has bir tarzın var. Kesinlikle resim yapmaya devam etmelisin ama kimseyi taklit etmeye kalkma. Sadece kendin ol çünkü sen çok farklısın ve yeterince iyisin.’

                                           Frida ailesi

     Şimdiye kadar Frida’yı sadece babası bu şekilde desteklemişti ve şimdi duyduğu bu kelimeler tamamen başka bir adamdan geliyordu. Öyle bir adamdı ki Frida’nın daha gençken ve onun çalışmalarını takip ederken de hayranlık duyduğu bir sanatçı. O andan itibaren Frida yorulmaksızın resim yapmaya başladı ve fırtınalı bir aşkın başlangıcına vesile oldu. Bu aşk Frida’nın hayatında öleceği güne dek sürecek ‘tek’ aşkı olacaktı. Diego’nun hayatında en önemli iki şeyin resim ve politika olmasına rağmen Frida için daima en önemli şey Diego olacaktı.

          Resim yapmak hayatımı tamamlayan bir şey.


    17 yaşındayken Diego bana aşık olmaya başlamıştı. Babam hiçbir zaman ondan hoşlanmadı çünkü o bir komünistti ve Breughel’in şişman, şişman ve şişman haline benziyordu. İlişkimizi bir kuğunun fil ile evlenmesine benzetiyorlardı. Ne var ki, her şeyi ayarlamıştım ve 21 Ağustos, 1929, Coyoacán belediye binasında evlenmiştik.(...)



















6 Kasım 2022 Pazar

 

HÜSEYİN 35 YIL SONRA TERAPİSTİYLE BULUŞTU

Rasmus Grue Christensen   Yönetmen, DİGNITY

                                       Hüseyin Duygu


    Bu sonbaharda Kopenhag'daki bir film stüdyosunda iki adam arasında dikkat çekici bir buluşma gerçekleşti. Bunu ayarlayan da DIGNITY ekibiydik çünkü anlatmak istediğimiz çok özel bir hikayemiz vardı.

    Aslında daha çok hikayemiz var.

    Büyük hikaye, bugünlerde 40 yaşına giren DIGNITY'nin hikayesi. Uluslararası Af Örgütü'ne bağlı dört ileri görüşlü doktorun Kopenhag'da bir apartman dairesinde bir araya gelip işkence mağdurları için muhtemelen dünyanın ilk rehabilitasyon merkezini kurmasının üzerinden 40 yıl geçti. O zamanlar RCT adı altında. Son 10 yıldır, biz DİGNITY olarak
 adlandırılıyoruz.

DIGNITY'nin 40. yıl dönümünün hikayesi anlatmak istediğimiz büyük hikaye.Ancak büyük hikayedeki küçük hikayelerden biri, bu sonbaharda Kopenhag film stüdyosunda tanışan iki adam olan Hüseyin Duygu ve Jørgen Ortmann'ın hikayesi.

    Hüseyin, 1984 yılında Türkiye'deki askeri diktatörlükten siyasi mülteci olarak Danimarka'ya geldi. Danimarka'da bir süre kaldıktan sonra kendini çok kötü hissetti ve o zamanki RCT'de tedavi istedi.
Burada psikiyatrist Jørgen ile tanıştı.
İlk başta, konuşmaları Hüseyin'in şüpheciliği ile karakterize edildi.
Hüseyin, "Jørgen cevaplarımdan asla tatmin olmadı" diyor.

    Ancak bir süre sonra psikiyatristle yaptığı konuşmaların, travmasıyla başa çıkmak ve durumunu anlamak için ona bazı araçlar verdiğini anladı.
    Tedaviden sonra öğretmenlik eğitimi alan ve Danimarka'da bir aile kuran Hüseyin, "Jørgen'den aldığım aletler bana çok yardımcı oldu" diyor.
    Bu hikayeyi anlatmak için Hüseyin ve Jørgen'i bir araya gelmeye davet ettik. Videomuzda birbirlerine neler söylediklerini görebilirsiniz.


    Hüseyin'in hikayesini de yazımızda okuyabilirsiniz

    Önümüzdeki haftalarda haber bültenlerimiz ve diğer iletişimlerimiz 40. yıl dönümünün damgasını taşıyacak.

    İşkenceye karşı 40 yıllık mücadelemizden anlatacak başka güzel hikayelerimiz var. Bunları önümüzdeki dönemde haber bültenlerimizde alacaksınız.
İçtenlikle

                                        Rasmus Grue Christensen
Y

5 Kasım 2022 Cumartesi

 

ŞİRİMİZİN ANNESİ

GÜLTEN AKIN

Ece Temelkuran

                                Gülten Akın

    ''Avukattır, öğretmendir, şairdir; edebiyat alanında erkek gemenliğini sarsmış ender kadınlardandır.1933 Yozgat doğumludur. Cumhuriyet’in aydınlık yüzünün simgesi bir hayat sürmüştür. Eşinin mesleği gereği neredeyse ayak basmadığı Anadolu kenti kalmamıştır. Şiirinin gücü buradan gelmektedir. Demokrat gazetesi kurucusu ve yazarı olmuş, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği gibi demokratik ve muhalif örgütlenmelerde yer almıştır. Şiirinin farklılığı buradan kaynaklanmaktadır. İlk şiiri 1951 yılında Son Haber gazetesinde yayımlanmıştır. Şiir serüveni hâlâ devam etmektedir. Şiirleri gezdiği, gördüğü, yaşadığı Anadolu kentleri kadar çok sayıda dile çevrilmiştir. İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Arapça, Lehçe, İspanyolca, Fransızca ve İbranice’yle insana seslenmiştir.

    O, Türk edebiyatının Gülten Akın’ıdır ama Mamak Cezaevi’nde yatan tutukluların Gülten Teyze’sidir. Oğlu Murat Cankoçak Ankara’da bir banka soygununa katıldığı gerekçesiyle tutuklanmış, dosyası Şentepe Devrimci Yol davasıyla birleştirilmiş, önce müebbet hapse mahkûm edilmiş, daha sonra cezası Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bütün bu zaman zarfında Murat Cankoçak’ın Mamak’ta, Gülten Akın’ın, ‘Seyranla Mamak’ arasında yaşadıkları ömür törpüsü olmuştur. O günlerde yarattığı ürünler şiirine ayrı bir soluk katmakla kalmamış, içerdekileri gerçek şiirle tanıştırmıştır.

    Murat Cankoçak Mamak’ın en belalı günlerini yaşamıştır. Gülten Akın oğlunu kıran, döken bu belaya dışardan tanıklık yapmış, görüş yerlerinde görevliler tarafından itilip kakılmış, belaya şiirle direnmeye, meydan okumaya çalışmıştır. Maruz kaldığı her bir hakaret, şiddet, küfür unutulmaz dizeler olarak geri dönmüştür. Bu yüzden şiirlerine görüş yerindeki annelerin, babaların, eşlerin, çocukların gözyaşı, umut ve umutsuzluk halleri ile Murat’ın ve Murat’ın yüzlerce arkadaşının işkence altındaki çığlığı karışmıştır.


                                      Mamak Hapishanesi

      Gülten Akın’ı unutmamamız lazım. Evet biliyorum; 0, şiirde öyle bir yer edindi ki kendisine, ‘unutmama’ çağrısının tuhaf kaçtığına eminim. Ama Gülten Akın bizler için yalnızca şair değildir. Geçmişimizin anlamlı ve çok nadide bir parçasıdır. Gülten Akın’ı unutmak, Mamak’ta yaşanan onca acıyı unutmak olacaktır. Gülten Akın bizler açısından, okunduğunda türlü hayallere daldığımız bir şair değil, her dizesinde kendi hayatımıza dair ‘ince şeylerle’ karşılaştığımız şiirlerin yazarıdır. Gülten Akın’ı yeniden okumak, o ‘ince şeyleri’ hissettiğimizi göstermek hem kendimize hem de O’na teşekkür sayılacaktır. Bir annenin duygularının şairane ifadesi olan "İlahiler" ve 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde yaşanan ilk ve en uzun ölüm orucunu anlattığı "42 Gün" Mamak’ın resmi olmayan tarihinin tutanaklarıdır.

          ŞARKILARI ŞARKI YAPAN DİZELER

    Pek çok şiir, şiir olsun diye yazılmıştır. Gülten Akın’ın yazdıkları ise şarkıları şarkı yapmakla yükümlüdür sanki. Şarkılar, O’nun dizeleri üzerine kurulmamışsa eğer, sıradan olma tehlikesi taşımaktadır. Gülten Akın, hayatı ve şarkıları sıradan olmaktan kurtarmıştır.


    8 Haziran 1977’de ODTÜ girişinde jandarma tarafı ndan kurşunlanarak öldürülen Ertuğrul Karakaya’nın, pek çok arkadaşımızın adı, sanı unutulurken, hâlâ aynı sıcaklıkta anılıyor olmasının, "Ertuğrul Ağıtı" ile izahını yapmak sanıyorum ki isabetli olacaktır. Şiir, hem şarkıyı hem de Ertuğrul Karakaya’yı ebediyen hatırlanma mertebesine ulaştırmıştır. "Gökte bulut yan yan gider/ Yaralarımdan kan gider/ Töresi batası dünya/ Kahpe kalır şahan gider" dizelerinin gençlerin belleklerinde yer etmesi, Gülten Akın’ın isyanının bugünlere kadar ulaşmasıdır. Çünkü hâlâ adaletsizlik devam etmektedir; kahpeler kalmakta, şahanlar gitmektedir.

    "Ertuğrul Ağıtı"nı Ali Asker’in hüzünlü ve tok sesinden dinlemiştik ilk kez. Tıpkı "Demirle Pas Arasında İlahi"yi dinlediğimiz gibi. "Nergisle güz arasında/beş yıldır beş uzun yıldır/ Yağmurla kar arasında/ Beş yıldır beş uzun yıldır/ Ayazla çiğ arasında/ Demirle pas arasında/ Seyranla Mamak/ Beş yıldır beş uzun yıldır/Tanıyorum sesini demirin/ Açılan sürgünün itilen kapının/ Eldeki omuzdakinin/ Aman dinlemez sesini/ Beş yıldır beş uzun yıldır…" Dikkat edilmelidir: Bu şiir "İlahiler" kitabında yer almıştır.

                                         12 Eylül faşist darbesi

    Kitabın yayım tarihi 1983’tür. 12 Eylül faşist darbesinden 3 yıl sonradır, yani. 12 Eylül bir karabasan gibi çökmüştür ülkenin üstüne. Hapisaneler tıklım tıklımdır. İnsanlar işkencededir. Umut azdır; yenilginin ruh hali çökmüştür herkesin omzuna. Gülten Akın "İlahiler"de umutsuzluğa karşı bayrak açmıştır. Sanki, umutsuzluğun kabullenilmemesi çağrısında bulunmaktadır. "Demirle Pas Arasında İlahi"nin son dizesinde,"Gelir bir gün gelir bir gün/ Bir gün siler parlatırım/ Bilirim susmayacak kalb-i viranımdaki kuş" demiştir. Belki de bu dizeler, 1983 Türkiye’sinde bir ilktir; bütün bir Türkiye’yi susturmaya niyet etmiş cuntacılara açıktan ‘bizi susturamayacaksınız’ demektir. Bu isyanın arkasında bir annenin karşılıksız sevgisi vardır. Hangi cuntanın gücü, bir annenin cezaevinde yatan oğlunu sevmesini, onun için şiir yazmasını engelleyebilir ki?                                             1983’te yazılan şiir, Ali Asker’in kasetinde yer aldıktan sonra dilden dile yayıldı. Oğulları içerde onlarca annenin duygusuna tercüman olan Gülten Akın, "42 Gün"de yer verdiği "Büyü de baban sana" ilk dizeli şiirle de, babaları cezaevinde, kendileri kundakta bebelere, acı da olsa, gerçekleri anlatmaktan geri durmadı. "Büyü de baban sana/Büyü de/Acılar alacak/ Büyü de baban sana/ Büyü de/ Yokluklar alacak/ Büyü de baban sana büyü de/ Bitmez işsizlikler açlıklar alacak/ Büyü de/ Büyü de baban sana Baskılar işkenceler alacak/ Kelepçeler gözaltılar zındanlar alacak/ Büyü de/ Büyüyüp onyedine geldiğinde/ Büyü de baban sana idamlar alacak"

             Erdal Eren

    Grup Yorum’un, o coşkulu bestesiyle dinlediğimizde bu güzelim dizeleri, hangimizin aklına 17 yaşında idam edilerek öldürülen Erdal Eren gelmedi ki? "Ah, kimselerin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya" diye yazdı Gülten Akın. Elbette bu bir serzenişti. Oysa biliyordu ki; biz, yani hem Gülten Akın’ı okuyanlar hem de Gülten Teyze’yi tanıyanlar, hayata, şiire, yufka yürekliliğe dair ne kadar ‘ince şey’ varsa, epey büyük bir kısmını ondan öğrendik.''

           Eller İlahisi

Ellerini görsem oğlumun /Uzun esmer parmaklı ellerini

Onları özlüyorum /Üç yaşına yağan karda

Kızarmış, ısıttım öpe hohlaya /Ozanda el-ücra çağrışımı yapan

Alucra kışları /Bir elim elinde sabaha dek

Öteki yorganının üstünde/Üşümezdi artık örttüm sardım ya

Görsem ellerini oğlumun /Ardında bağlı durmasa

Kalmasa Alucra sisler içinde /Gevaş'a kurtlar inmese

Cano kızak yap oğluma /Uçar gider göle doğru

Çığ düşer, Artos'a salma /Ellerini görsem oğlumun

Dizgini tutarken atının üstünde /Sağrısı yelesi al ürpermede

Ferhan usul usul titrese /Ellerini görsem oğlumun

Yeşil söğüt dalını incelikle /Kuş sesleriyle değiştiğinde

Beş yaşında çalışkan ellerini Uçtu gitti kitapların ardında

Uçtu gitti kalemlerin ardında

                                               Ece Temelkuran




4 Kasım 2022 Cuma

 

ŞİİRLER: ADNAN DOĞAN




Güz Dönüşümü

Bilmediğim yollar yerleşkelerden geçtim

Tomurcukları da gördüm, Kırlangıçlar gelmişti

Dalıp baktığım gökyüzünde uyudum ,

Üç beş adımda bitirmiştim yazı.

Bu güz dönümünün başında geldim

Ardıçlarla kaplı Dağın yamacı

Uzanıp gözledim ve dinledim

gölgeler yakınlaştı durup beklediler

sonra çekip gittiler.

Kalktım yürüdüm açtığım demir kapı,

Girdim Elma bahçesini dolaştım

O tomurcuklar yerlerde kızıl sarı yapraklar..!

Kırlangıçlar toplanmış tekrarı olan göçe hazırlanıyor..

Yere atılmıştı bir Kız çocuğunu büyüten Kırmızı Bisiklet,

Her şey oradadır bağ evinden girdim içeri..

Uzundu çok uzun konuştuğum sonu gelmez ölüler..

Neler oluyor oralarda,

Kaygılısın, öğrenmek istiyorsun

Sorumluluk .insanlaştırır..!

Tepe yine Rüzgarlı, Aşağı, Tarlalarda çalışan Irgatlar,Bahar var.

Karşı Ada umudunu koruyor.

Sular öfkeli

Dalgalar, Karayı uyandırmak üzere ..


              Yaşamı değiştirmeyi ,

           ama kendinizi hiç dert etmiyorsunuz.

Ne çok koşuyor, yoruluyorsunuz.

Olmaz ise olmaz. geleceği örüyorsunuz.

Amaçsız, Acımasız, tüketilen yığınların ters döndürülen hayatları.

Gereksinimiz yok mu ağaç gölgesinde bir kahve içmeye.

Ne tehlikelidir şu farkındalıklar.

Yüklenirsiniz riskler, sorumluklar almayı.

Hiç unutulmaz zamanın sonsuz derinliklerinde ölenler.

En acı olan beklenmedik zamanda çekip gidiyorsunuz.



3 Kasım 2022 Perşembe

 

ETRAFIM SEVDA CESETLERİYLE DOLU

Hasan Gürkan


    Bu sevdada pek çok şey gibi, yazma eylemi de benim özlemlerime aykırı bir yol izliyor. Sana sürekli gerginlikler taşıdığım için söylemiyorum bunu. Eğer sevgiyi benim düşlerimdeki gibi yaşıyor olsaydık, ben sana gene gerginliklerle gelecektim.


    Ama bunlar daha farklı bir niteliğin, iç dünyanı sınırsız ve hesapsız açtığın, sularının benim sularıma karıştığı, günübirlik ahlaktan arınma ve özgürleşme gayretlerimizin gerginlikleri olacaktı. O zaman , geceleri ve sonra gündüzleri, sabahları ve öğle sonraları şimdi olduğu gibi, tüketen bir çıkışsızlığın burgacında kıvranmayacaktık


    Senin takıldığın kör nokta beni de kötürümleştiriyor. İçimdeki yabancıya şaşarak ve öfkeyle bakıyorum. Çaresizlik bütün tahribatıyla günlerime, haftalarıma, aylarıma damgasını vuruyor.

    Cumartesi günü içimde her zamanki karanlık boşlukta serseri bir mayın gibiydim. Ne aradığımı bilmeden, o bar senin, bu bar benim dolandım. Sabaha karşı eve geldiğimde alkolden uyuşmuş vaziyetteydim. Sızıp kalmışım. Kalktığımda gene sonu belirsiz bir bekleyiş başladı. Yıkanırken senin üşüdüğün aklıma düşüyor. Sıcak sabunluk ayaklarında, baldırlarında, kasıklarında, çiçeğinde dolanıyor. Seninle hemen şimdi, burada sevişmek istiyorum. Sonra cinsellik aniden, boynu bükük kayboluyor.

Seni düşünerek giyiniyorum. Karşılaştığımızda beni elbiselerimle de beğenesin istiyorum.


    Etrafım sevda cesetleriyle dolu. Boğazlanmış, sakatlanmış, cüzzamlaştırılıp çürümeye terkedilmiş cesetler. Körlük, ilkellik, darlık, sığlık kol geziyor. Aralarında bizimkini görüyorum, tüylerim diken diken.

    Başlangıçtaki kısacık dönemi saymazsak, sevdanın ondan sonrasını kendi sinir sistemimize, bedenlerimize karşı, kendi ellerimizle yürüttüğümüz amansız bir savaş olarak yaşadık.

    Aslında bunca karşı çıkar göründüğümüz kutsal aile ahlakının sınırları içinde debeleniyoruz. Aklımızla mahkûm eder göründüğümüz barikatı, yüreğimiz ve bedenimizle aşamıyoruz.

    Bu, bumerang gibi, dönüp sevdayı vuracak ölü noktayı aşmak için birbirimize yardımcı olmalıyız. Peşin hükümlerden, hazır modellerden arınmış yaklaşımlar geliştirmeyi becerebilmeliyiz. Cinsellik üzerindeki ‘ahlak’ perdesini kaldırmalıyız.

    Senin aynı zamanda hem benimle, hem öteki sevgilinle yaşamanda insan tabiatına aykırı bir yan yok. İnsanın yüreği aynı anda birden fazla aşkı taşıyacak genişlikte ve güçtedir. Benimle ve onunla sevişirken cinselliğini hissederek yaşamanda yadırganacak bir taraf yok.

    Sevgiyi sevgiyle ölçmemeliyiz. Böyle bir hayatı becermezsek üçümüz arasındaki ilişki, reddettiğimiz kutsal aile ahlakının kalıpları içine hapsoluyor.

Mart 1992





1 Kasım 2022 Salı

 

İŞKENCE KURBANLARI REHABİLİTİSYON MERKEZİ

KURULUŞUNUN 40.YILINI KUTLUYOR...

  Hüseyin Duygu


    30 Ekim 1982'de, dört Danimarkalı doktor Kopenhag'da bir

 apartman dairesinde bir araya gelerek ve şimdiki  adı DİGNITY olan İşkence

 Kurbanları Rehabilitasyon Merkezi'ni kurdu.

    Dört doktorun hepsi, Uluslararası Af Örgütü'nün Danimarka Tıp Grubu'nda

çalışmış ve işkenceye karşı konuşmanın ve sonuçlarını açıklamanın yeterli

olmadığının farkına varmışlardı. Ayrıca travma geçirmiş kurbanları için bir

 yardım ve tedavi merkezine ihtiyacı vardı.

    Bu nedenle, işkenceden kurtulanlar için muhtemelen dünyanın ilk özel tedavi

merkezini kurdular. İlk birkaç yıl boyunca, dört doktordan biri olan Inge

 Genefke, çalışmaları ve sonuçlarıyla Danimarka'da ve uluslararası alanda

 hızla tanınan merkezin başındaydı.

                                                 İnge Genefke

    Bugün hala, Danimarka'da kamu tarafından finanse edilen sağlık sisteminin

 bir parçası olarak, işkenceden kurtulanların ve diğer travmatize olmuş

mültecilerin her gün sarı sağlık kartlarıyla geldikleri ve tedaviye katıldıkları

bir tedavi merkezidir Dignity.

100'den fazla çalışanı, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki ülke ofisleri ve 20'den

fazla ülkede ortakları ile projeleri olan uluslararası bir kalkınma

organizasyonu olan Dignity travma hastalarına her alanda profesyonel destek

veriyor.

    Aynı zamanda BM İşkence Sözleşmesi uyarınca Danimarka'da hapsedilen 

ve zorla hastaneye kaldırılan kişilerle ilgili resmi izleme mekanizmasının bir

parçası durumunda.

    Bu merkezin her yıl yaptığı araştırmacılar, işkencenin sonuçları, işkenceden

kurtulanlara hayatta en iyi şekilde nasıl yardımcı olabileceği ve işkenceyi en

 iyi nasıl önleyebileceği konusunda yeni, şaşırtıcı sonuçlar veriyor.

    Burada çalışan uzmanlar, işkenceyle mücadele ve işkenceyi önlemeye 

yönelik uluslararası çalışmalarda BM ve Avrupa Konseyi'nde önemli

görevlerde bulunuyorlar.

    Danimarka hapishanelerinde ve psikiyatri hastanelerinde travma geçirmiş

mültecilerin koşullarını savunmak ve temel insan haklarına riayet etmek için

verilen mücadele söz konusu olduğunda, tartışmalara aktif olarak müdahale

ediyor. Bu, hem medyadaki tartışma makaleleri hem de hükümetin yasa

tasarısına verilen istişare yanıtları için de geçerlidir.

    40 yılda, dört vizyoner doktorun 1982'de Kopenhag'da kurdukları çalışma

bugüne kadar çok iyi sonuçlar elde etti. Ne yazık ki işkenceye karşı mücadele

bitmedi çünkü dünya ülkelerinin yarısından fazlasındaki yetkililer işkence

uygulamaya devam ediyor ve yüz binlerce travmatize mağdur yardıma

muhtaç olmaya devam ediyor.

    Bu nedenle DİGNITY çalışmalarına devam etmektedir.

    40. yıldönümü 4 Kasım Cuma günü Kopenhag’da yapılacak bir

 resepsiyonla kutlanacak.