14 Ocak 2022 Cuma

 

HRANT DİNK İÇİN 

YETİMLER AĞIDI

Որբերի ողբը ՀՐԱՆՏ ԴԻՆՔԻ համար

Yetmiş üç şair yazdı


Bunu sana nasıl söylerim
Hata benim günah benim suç benim


Dünyalar içinde dünyalar sevgilim
Ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
Bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
Dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
Yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!

Bir travmam var kenarı hâreli
Yine hâreli geçti yine zulüm beni

Meydan başaklarım kanıyor
Uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
Anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
Şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
Dayamış gagasını yavrusununkine


                                            Rakel Dink


Eyvah ki hrant, bir vakitte
Göğerçinleri yemlemişti, seninki!

Kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
Seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
Sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
Kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini

Toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
Sınırlar biraz daha kırmızı
                                           Hrant Dink

(...)
Çan ve ezan arasına gerili mahyada
Acıyı dengeler yazı: ah-ya!

Orda hrant, başı dumanlı ararat’ta
Irağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
Hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
Yine de her damlada ürperir yaşlı ararat

Ne değişir hayatla karşılaşsan
Hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa

Gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
İçerdeydi ve sözcükler - ki onlardı ve öldüren idi
Ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
Yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun

Yaslandığım duvarın uğultusuydun
Beni sessizlikle açıklayan

Hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh!
İçini delmiş kuzeyli bir rüzgârın
Erguvan kalbine kuzu’layan bir güvercin
Beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe

Ağarmış bir gül var yakamda
İçimizdeki bahçelerden goncası

Bir yağmur kenti ne kadar ıslatır?
- Kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
Neden ayakta ölür aylar?
- Kim bilir!

(...)

İki damla göz yaşı düştü vurulunca sen
Pülümür’ün yaşsız kadınının gözlerinden

Oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
Bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
Duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
Ölümsüzlük denizine sabaha karşı?

Fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
Buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş

Şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin,
Ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
Topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git!
Ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink’i de

Zehrini yağmalar karanlık
Sis peçesine çakılı çöller

Affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
Kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
Korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
Sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle

(...)


Şimdi işgal altında

Son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
Hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!

Ah ile eyvah ile geçiyor zaman
Dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
Vart’a gül demişler, ağlayan kim
İki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim

Bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
Sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi

Artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
Onlara kanınla, terin karıştı
Yüreğindeki tohumlar
Rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere

kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
Her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
Unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri

Günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
Sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde

(...)

Ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
Ölümsüzlüğün resmini
Çocuksu, muzip, yakışıklı
Yüzün ki

(...)



Bir ölüm şiirine eklensin diye
Gövdesiyle yazmıştı son dizeyi

Sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
Yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
Unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
Kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi

Kaç bin kerre öldük seni
Seni öyle sevdik, bağışla bizi

(...)
Aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz
Öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!




13 Ocak 2022 Perşembe

 

FAŞİST DARBEDE AÇLIK


Hasan Gürkan


Darbeden beri kaçak yaşıyoruz.1982 yılı sonbaharı olmalı. Bahçeli Ünverdi Sineması yakınında bir apartman dairesinde oturuyoruz.Para çok sınırlı.Barış Kütahya’da babamlarda, Emek bizimle.Patates,makarna,pilav temel besinlerimiz, o da bulursak. Ben sigarada ‘tükenmez’ icat ettim. İzmariti atmıyor kağıdından çıkarıp küçük bir ilaç şişesinde saklıyorum.Tütün birikince ince bir yabancı gazete kağıdına sarıp sigara yapıyorum.

Bir nefes çektin mi iflahını kesiyor.

Çay demliyoruz. Çay posasını atmıyoruz. Aynı posadan yeniden çay demliyoruz.Caferin abdest suyu gibi tatsız tutsuz bir şey oluyor, ama başka çare yok.İllegalite tasarrufu!

Aysel,perakende aldığımız ıslak odunu çok idareli kullanıyor.Bir iki odun.Tıs,tıs,soba kendini bile zor ısıtıyor.Emek söyleniyor.”Her gün böyle üşüyeceğimize,bir kere çok odun at,ısınalım.Sonra üşüyelim.” Elimizdeki para tamamen suyunu çekti. Operasyon olduğu için partiyle temasımız yok.

Aysel evvelki sabah parti dışı çevrelerden para aramak için İzmit’e gitti. Bugün üçüncü gün. Ses yok. Ve Emek’le ben iki gündür açız.”Annem gelmedi, Ne yapacağız, açım baba” diyor Emek. Cevabım yok.Belki yakalandı Aysel.

.”Hadi “diyorum Emek’e “dışarı çıkıyoruz. “Ekmek, simit mi alacağız, yoksa pastaneye mi gideceğiz?” diye umutlanıyor. Knut Hamson’un Açlık romanı geliyor aklıma. Açlığını bastıracak kadar yorup uyutmalıyım çocuğumu.

Bahçeli'nin ara sokaklarında elinden tutup deli gibi koşturuyorum.Eve geldiğimizde bacaklarım titriyor.Kanepeye yarı baygın uzanıyor çocuk.Yorgunluktan sızıyor.Bir iki saat sonra kapı zili şifreli çalınıyor.Aysel bu.Heyecanlanıyorum.Yakalanmamış ,çok iyi.Para da getirmiştir.Kapıyı açıyorum.Bir şey söylemeden eli boş geldiğini suratından anlıyorum. Ben de hiçbir şey demeden evden fırlıyorum.Yakalanmak umurumda değil.Nereye gittiğimi bilmiyorum.

                                           Barış Pirhasan

Bir süre sonra Aksaray’da buluyorum kendimi. Kaldırımda Barış Pirhasan’ı görüyorum. O beni görmezden geliyor. Parti talimatı var. Tanıdık partililere rastlayınca konuşmak, görüşmek yasak. İkimizden birinin peşinde sivil polis olabilir. Barış yürüyor.Arkasından adımlarımı hızlandırıyorum.Yanına gelince yavaşça “ Üzerinde ne kadar para varsa ver bana” diyorum. Cüzdanını çıkarıp bir miktar parayı veriyor,uzaklaşıyor.Oldukça iyi bir para.Bir kilo pirzola,bir kilo muz, dört paket birinci sigarası, üç paket çay, bir kilo şeker ve ekmek alıyorum. Dolmuşa atlayıp sevinç içinde eve geliyorum.

Elimdekileri görünce suratı asılıyor Aysel’in .”Buna hakkın yok.Bunlara harcadığın parayla bir hafta geçinebilirdik biz ” diyor.Sesimi çıkartmıyorum.Emek sevinçten çıldıracak.”Bak size soruyorum.Kızmak yok ama.Bu muzun hepsini yiyebilir miyim?” “Yiyebilirsin.” “Bak kızmak yok ama.” diyor.”Yemekten önce yiyeceğim,tamam mı?” “Tamam, ye’ ”

Hiçbir günün yarını yok” diyorum Aysel’e. “Yarın ne olacağımız belli değil. Bugün böyle lüks(!) içinde geçsin.”


10 Ocak 2022 Pazartesi

 

ORTAÇAĞDA CİNSELLİK

Meliha Çiğdem Sözen

İlkçağlarda insanların sadece doğada gördükleri bir eylemi taklit ederek mi cinsel ilişkiye girdikleri, yoksa cinsel ilişkinin yarattığı hazzın farkında olarak mı birlikte oldukları günümüzde halen bir tartışma konusudur. Sebebi her ne olursa olsun insanların cinsellik ve erotizm konusunu her dönemde merak ettikleri ve yaşamlarının bir parçası olarak kabul ettikleri söylenebilir.

    Cinsellikle ilgili gelenek ve görenekler incelenirken cinselliğe yaklaşımın her kültürde farklılıklar gösterdiği ve bir kültüre müstehcen gelen davranışların başka bir kültürde normal karşılandığı unutulmamalıdır. Bu bağlamda, her dönemin sanat eserlerinde karşımıza çıkan erotizm, Antik Çağ’da da önemli bir yere sahiptir. Antik Yunan dünyasında cinsel ilişkinin, karşı cinsle yaşanması ne kadar normal karşılanıyor ise hemcinsler arasında özellikle yetişkin erkekler ile genç erkekler arasında yaşanması da oldukça normaldi. Sosyal hayatın biçimlendirilmesinde önemli bir yere sahip olan mitolojik hikayelerde de cinsel yaşam anlatımı çok yoğundu. Tanrıların çapkınlıkları, onların insanlardan doğan yarı tanrı çocukları ile sıklıkla anlatılırdı.

Antik Çağ sanatında başta kandiller olmak üzere vazolar üzerinde erotik sahneler yoğun olarak kullanılırdı. Özellikle şölenlerde kullanılan içki kapları ve vazoların birçoğu erotik sahnelerle süslenmişti. Roma döneminde zifaf kandili olarak yeni evli çiftlerin eğitimi için kullanılan kandiller, o dönem insanlarının cinsel hayata bakışını açıklar. (Res. 1) Erotik sahneli kandiller ayrıca ‘lupanaria’ adı verilen genelevlerde ve dükkanlarda bulunmaktaydı. Bu erotik sahnelerde, köle ve hizmetçi kadınlar üzerindeki erkek hakimiyeti açık bir şekilde fark edilebilir. Ancak özgür veya evli bir kadın asla bu şekilde tasvir edilemezdi.


BİR KADIN İLE BİR HAYVANIN CİNSEL İLİŞKİSİ 

    Antik Çağ mitolojisinde hayvan ile insanın cinsel ilişkisi ilk olarak Zeus ve Leda mitolojisinde karşımıza çıkar. Zeus âşık olduğu güzel Leda ile birlikte olmak için kuğu kılığına girer. Bu cinsel birleşmeyi Roma dönemine tarihlenen bir kandil üzerinde görebiliriz. Sahnede ayakta ve çıplak olarak görülen Leda, bacaklarının arasına giren kuğu ile birleşir.

Bir kadın ile bir hayvanın cinsel ilişkisini gösteren sahnelerde sıklıkla kullanılan hayvanlardan birisi de timsahtır. British Museum’da bulunan iki farklı kandilde bu sahneleri görmek mümkündür. Karikatürize edilmiş bir betimlemeye sahip olan sahnede, kadının üzerine oturmaya çalıştığı penis, timsahın kendi organı değilmiş de üstüne bırakılmış gibi durmaktadır.


   Bu sahne, her ne kadar karikatürize edilmiş olsa da kadının cinsel doyumsuzluğuna vurgu yapar. Sanatçı, timsahın cinsel organını orantısız büyüklükte yaparak bunu vurgular. Sahnedeki timsahın Mısır’ın su tanrısı Sobek’i temsil ettiği de düşünülmektedir. Bir başka kandilde ise kadın, atla birlikte görülür.


 
   Kadın, bir yatağın üzerinde uzanmış, at ise kadının bacakları arasındadır. Atın cinsel organının ölçüsüz büyüklükte olması, sanatçının gözündeki kadın imajını gösterir. Sanatçı, kadını cinsel açıdan ancak bir atın mutlu edebileceğini ve hayvani bir hazzı vurgular.

HETEROSEKSÜEL CİNSEL İLİŞKİ

     Heteroseksüel cinsel ilişki sahnelerinde en çok tercih edilen sahne,‘köpek stili’ olarak adlandırılan sahnedir. Bu sahnelerin sıklığı, erkeğin cinsel hayata bakışını da açıklar. Bugün British Museum’da bulunan bir içki kabı üzerindeki sevişme sahnesi bu sahneye güzel bir örnek teşkil eder. (Res. 6) Sahnede çıplak bir kadın, kanepenin üzerinde çömelmiş durumdadır. Sol kolunu bir yastığa dayamış ve başına dolamış durumda olan kadının sağ eli bacaklarının arasında duran erkeğin penisini kavramıştır.


    Bir başka örnek ise Roma dönemine ait bir kandil üzerinde bulunur.  Sahnede, dizlerinin üzerinde bir kanepeye çömelen kadının bacakları arasında bir erkek vardır. Kadının sağ eli bacakları arasında iken erkek, sağ elini arkaya doğru uzatarak kanepeden destek alır. Benzer pozisyonu sahneleyen çokça kandil vardır.

    Heteroseksüel cinsel ilişki sahneleri genel olarak erotizm amaçlıdır. Epiktetos’a ait bir içki kabı üzerindeki Satyr’in çıplak bir kadını kovaladığı sahnede, mitolojik karakterli bir sahne olmasına rağmen, insana özgü kovalama hali tasvir edilmiştir.  Sevişme sahneleri tabii ki köpek stili ile sınırlı değildir. Farklı pozisyonlarda resmedilmiş erotizm içerikli pek çok vazo ve kandil vardır. Örneğin M.Ö. 500-450 yılları arasında tarihlenen ve Triptolemos ressamına ait olan içki kabının içinde misyoner pozisyonu olarak bilinen bir sahne betimlenmiştir; çıplak bir kadın sırt üstü uzanarak bacaklarını yine çıplak durumdaki erkeğin omuzlarına koymuştur. İki eliyle kanepeyi tutarak destek alan kadın, erkek ile öpüşmeye hazırdır. 




Anadolu’nun Pompeii’si olarak anılan Knidos antik kenti de erotik sahneli kandil üretiminde önemli bir yere sahip… Kente bu ünü kazandıran, genelev kalıntıları ve ele geçen buluntulardır. Antik kaynaklarda, herkesin giremediği, kentin yasak bölgesi ilan edilen bir bölümden bahsedilir. Bu bölgede seks ticareti yapıldığı ve kente dışarıdan gelen gemicilere kadınların sunulduğu, erotik kandillerin satıldığı rivayet edilir. Bu kandillere günümüzdeki Knidos kazılarında da sıkça rastlıyoruz. Erotik tasvirli kandillerden biri üzerinde heteroseksüel cinsel ilişki sahnesi işlenmiştir. Sahnede, kadın kanepeye uzanan erkeğin üzerinde oturur durumdadır. Bu sahne, erkeğin edilgen durumda olduğu nadir sahnelerden biridir. 

Bu sahneler, sıradan karı-koca ilişkisini değil, erkeklerin ev dışında yaşadıkları cinsel deneyimleri anlatan sahneler olarak yorumlanır. Genellikle şölenlerde fahişelerle vakit geçiren ya da genelevlere giden erkeklerin cinsel hayatına bir bakış sunarlar. Kadın genellikle edilgen durumda iken erkek aktif olan taraftır. Sahnelerin betimleniş biçimine bakarak bu eserlerin erkekler tarafından üretildiğini ve erkeklerin cinselliğine yönelik oldukları sonucuna varmak zor değildir. Erkeklerin kadınlarla yaşadığı erotik anlara en güzel örneklerden birisini de Pedieus ressamına ait olan içki kabı üzerindeki grup seks sahnesinde görebiliriz. 

9 Ocak 2022 Pazar

 

AŞIK MAHSUNİ ŞERİF

Sedat Kaya


Yıl 1940 ...Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek Köyü. Köyün sahibi tek kişiydi. Bir ağaydı. Köylü milletin efendisi değil.Ağa köylünün efendisiydi. Herkes ona çalışmak zorundaydı.

Üstelik boğaz tokluğuna. Böyle bir ortamda doğdu, Şerif Çırık.

Daha çocukken gördü; Ezen ile ezileni. Köye asker geldiğinde ağanın sofrasında ziyafet verilirdi. Yutkunarak izlerdi, yemek yiyenleri. O masada olmayı çok isterdi Belki de o yüzden büyüyünce asker olmak istedi.

Askeri okula gitti. Çok başarılı oldu. Ama o günlerde bir İtalyan kadına tutuldu. Evlendi. Türk Silahlı Kuvvetlerinde yabancı ile evlenmek yasaktı. Attılar ordudan. Artık işsiz, güçsüzdü. Elinden gelen tek şey saz çalmaktı. O da saz çaldı. Kısa sürede nam saldı.

Ozan oldu. Türküleri dillere destan oldu.

Ama öyle etliye sütlüye karışmayanlardan değil.. Haksızlığa başkaldıranlardandı.. Ersen ve Dadaşlar, Edip Akbayram, Cem Karaca, Selda Bağcan ve niceleri onun türküleriyle ünlendi..

O artık Aşık Mahsuni Şerif'ti.

                                              Sovinia eşi Mahsuni ile
.

Aşık Veysel'in deyimiyle, "Pir Sultan"dı..Sazı sivri telliydi.. Ağzı da sivri dilli.. Türkülerinde puşt da derdi.. Ana avrad küfür de ederdi..

Ama insanı severdi.. Çok tutuklandı, yargılandı. Hapisler yattı..

Türküleri toplatıldı. Pes etmedi. Herkes ona komünist derdi..

O ise kendisini Atatürkçü olarak tanımlardı.. "Samsun'dan gel, sarı saçlım, mavi gözlüm" derdi.. Hatta, komünist diyenlere bir türkü ile cevap verdi. "Kim diyorsa Mahsuni'ye komünist, Onun imanından şüphe etmeli. Böyle bir millete kim etse gasid Yedi sülalesin topa tutmalı"

  
                                   Faşist Darbeci Kenan Evren

Yıl 1972 idi..12 Mart askeri muhtırasıyla Süleyman Demirel hükümeti devrilmişti.. Yerine Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu..Bu hükümet de sol kesime karşı şiddetli baskı uyguluyordu.. Sol nefes alamıyordu.. Kitaplar, türküler toplatılıyordu..

Üstelik Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan daha yeni asılmıştı.. Mahir Çayan vurulmuştu.. O günlerde bu isimlere değil türkü yakmak, adlarını anmak yasaktı.. Büyük suçtu..

Hemen içeri atarlardı.. İşkencede inim inim inletirlerdi..


                                 Üç fidan Deniz, Yusuf, Hüseyin

Ama Aşık Mahsuni durur mu? Aldı bağlamayı eline. Mızrabı vurdu, sazın teline.. "Köşkün sarayın yıkılsın/Erim erim eriyesin/Umudun suya dökülsün/Erim erim eriyesin /Çölden çöle sürünesin

....

Musa isen Tur-i Sinan /Haktan gelmiş idi İnan /Yesin seni yılan Çayan /Erim erim eriyesin /Sürüm sürüm sürünesin

....

Aslan pençesi vurulsun /Çayın Deniz’de kurusun /Gözlerin yansın çürüsün /Erim erim eriyesin /Sürüm sürüm sürünesin"

Türkü kısa sürede dillere düştü. Plakları kapış kapıştı.

Ankara önce bir şey anlamadı türküden. Ama Mahzuni sevdalıları anlamıştı. Türküde şifreler vardı.

Erim erim eriyesin; NİHAT ERİM'e.

Musa isen Tur-i Sinan; SİNAN CEMGİL'e.

Haktan gelmiş idi İnan; HÜSEYİN İNAN'a.

Yesin seni yılan Çayan; MAHİR ÇAYAN'a.

Aslan pençesi vurulsun; YUSUF ASLAN'a.

Ve ..

Çayın Deniz’de kurusun; DENİZ GEZMİŞ'e yazılmıştı..

Egemenler bir süre sonra uyandılar.. Mahkemeye verdiler..

Mahkemede türküyü dinleyen hakimler bile tempo tuttu..

Ama 10 ay hapis yattı.

Mahzuni Şerif 18 yıl önce bir mayıs sabahı aramızdan ayrıldı.. Geride 400’e yakın plak, 50’nin üzerinde kaset ve şiirlerini yazdığı 9 kitap bıraktı...


7 Ocak 2022 Cuma

 

İLHAN SAMİ ÇOMAK :

YALNIZ BIRAKILMAK HUKUKSUZLUKLA SINANMAK KADAR YARALAYICI

İlhan Sami Çomak                                          
Kemal Bozkurt'un 27 yıldır somut bir delil olmadan tutuklu olan İlhan Sami Çomak'a "İktidarlar değişse de, birçok adalet bakanı değişse de sizin durumunuz değişmemiş. Gerçekte somut olan şeyse hayatınızın çalındığı. Tüm bu hırsızlığa rağmen üretmeye, yazmaya da devam ediyorsunuz. Size karşı olan bu ortak adaletsizliği neye bağlıyorsunuz?" sorusunun üzerine Çomak şu yanıtı verdi:

"Birikmiş böyle bir adaletsizliğin pek çok sebebi var aslında. Bir ikisine vurgu yapmalıyım. İktidar dediğimiz şeyle hem kavramsal olarak hem de somut açıdan bir uyumdan bahsedilebilir bu konuda. İktidarlar adaletle değil adaletsizlikle varlıklarını sürekli değiştirip muhkem hale getirirler. Devlet ve daha geniş anlamda iktidar dediğimiz şey, kendi yarattığı kötülük ve mağduriyetlere gerekçe bulmaktan geçiyor.  Genelde bu gerekçeler kanunlarla desteklenir, bizzat kanun adını alır.


Benim mahkemelerde geçen ömrüm, iktidarın beğendiğin bu yönüne bile tabi olmak istemeyen ülkemiz iktidar pratiğinin ve ona bağlı yargının keyfi, çokça umarsız, eh biraz 'yerli ve milli' bir kültürel geçmişin damgasıyla malül bir bilinç ve uygulamanın kanıtı olsa gerek. Ben bir şekilde sesimi duyurup geç de olsa bu adaletsizliği görünür kıldım. Oysa biliyorum ki 90'lı yıllarda mahkemelerle muhatap olan, DGM’lerde yargılanan hemen herkes aynı kötülükle karşılaştı. Benim gibi onların da hayatları çalındı. Asla onarılmayacak adaletsizlikle sınanmak hissiyle yaşamak durumunda bırakıldılar. Benim talihsizliğim bu adaletsizliğin süreklileşen ve sonucu asla değişmeyen yargılamalarla hep taze tutulması oldu. 80 yaşındaki hasta masum ve hasta mahpus M. Emin Özkan niye bırakılmıyorsa ben de o yüzden bırakılmadım! Ölecekleri neredeyse kesin olan ama buna rağmen takati çekilerek ölümü beklenen ve ölen Halil Güneş ve Abdurrezzak Şuyur neden bırakılmadıysa ben de o yüzden bırakılmadım!

AİHM’e herhangi bir başvuruları olmamasına rağmen DGM’de yargılanan tüm Hizbullah davası tutuklularının serbest bırakılmasını sağlayan irade ile AİHM’in kararına rağmen beni bırakmayan irade aynı. Onlar iktidarın nezdinde artık geçmişte ne yaşandıysa hepsi unutularak makul ve makbul vatandaş oldular. Oysa ben ve aynı durumda olan pek çok kişi makul ve makbul değildir! Bazı durumlarda adalet tanrıçasının gözü çok açık olabiliyor. Dolayısıyla hukuk ve yürürlükteki kanunlar çiğnenerek hayatlarımızın çalınmasında bir sakınca görünmüyor. Uzun süren bu adaletsizliğin bir de sessizlikten geçen bir yanı var ki bu daha yaralayıcı. Dostların sessizliği, dayanışma çabasının yetersizliği ve bu hukuksuzluğu açıklıkla görüp parçalayamamaları… Yalnız bırakılmak hukuksuzlukla sınanmak kadar yaralayıcı. Ben bunu söylerim."



' 'ZAMANSIZ VE MEKANSIZ VAR OLUNAMIYOR'

Akın Olgun, Çomak'ın yürüttüğü hukuk mücadelesini şiirlerle büyüttüğünü ve sözlerini mekan ve zamanı şiirle özgürleştirmek olarak algıladığını belirterek, "27 yıllık tutsaksınız ve bu yanıyla sizin için mekan ve zaman ne ifade ediyor, ona nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?" sorusunu sordu.

 

Çomak şu ifadeleri kullandı:

"Temel konular söz konusu olduğunda, tercih ve irademizin gösterdiği doğrultunun ve söyleyeceğimiz sözlerin bir sınırı var. Zamansız ve mekansız var olunamıyor maalesef. Şayet özgürleşmeden bahsedilecek ise kendi sınırlılığımızı bilen bir bilinçle, bu mutlak gerçekliğe uyum göstermek, özelde şiiri, genelde edebiyat ve sanatı bu amaçla zeka ve yeteneğin ve elbette hayal gücünün bir kazanımı olarak görmek daha açıklayıcı olabilir kanımca. Zamana tabiyiz evet, mekana da. Özgürleşme isteği tam da bu yüzden beliriyor zaten. Kültür olarak adlandırdığımız o geniş yelpazede yer alan bütün birikimler, gerçekte zaman ve mekanın, dolayısıyla hayatın zorunlu döngüsünün bize yüklediği sınırlı ve ölümlü olma gerçeğine karşı atılan adımlar değil midir zaten?

Özgürleşme ile yaratıcılık arasında bir bağ var ve yaratıcılığın kendisi her zaman, nerede ve ne zaman gerçekleştiğinden daha önemlidir. Benim durumumda zaman ve mekanın tabi olduğumuz mutlak gücüne, bir insanın kötülük ediniminin keskin bir kılıç gibi eklendiğini görüyoruz. Şiir, bu kılıcın açtığı yaradan, onun acı bilincinden doğuyor bir yönüyle. Hem açılan yarayı onarmaya çalışan, hem de acıyı yumuşatma derdi olan bir yaratıcılık. Zaman kalıcı hasarlar bırakıyor bunu biliyoruz. Zamanı bu haliyle sevmiyorum. Mekan, insanın tertip ettiği bir kötülük biçimi olarak beliriyor burada. Mekanın böylesini sevmiyorum. Zaman ve mekan adaletsizlikle işbirliği yapıp hayatımı kundaklıyor hep. Böyle olabiliyorsa, zamana iyiliğin de var olduğunu hatırlatan, zorbalıktan değil sevgiden geçen bir şey sunulmalıydı. Şiire yönelmem, belki de bunu hatırlatma isteğimin ihsasla devreye girmiş olmasındandır. Hem mekanın genişleyip, nefes alınabilir bir yere dönüşmesi ancak böyle mümkün olabilirdi, yoksa bir ömürdür süren bu haksızlığa dayanmak çok zor olacaktı. Demek ki zamanın ve mekanın kötülüğü ve iyiliği bizim davranışlarımızda mündemiçtir. Kişi ne kadar özgürleşirse, zamanın ve mekanın çeperini o denli zorlayıp iterek kendisine yer açabilir. Aynı şekilde  bu çeper zorlandıkça özgürlük gürleşecektir.

İLHAN SAMİ ÇOMAK KİMDİR?

İhsan Sami Çomak, 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünde öğrenciyken, yoğun işkence altında alınan ifadesi esas alınarak Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı. İdama mahkum oldu ancak idam cezasının kaldırılmasıyla cezası müebbete çevrildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2007 yılında Çomak’ın adil yargılanmadığına hükmetti ancak 2013’te yeniden başlayan yargılama da Çomak’ın aleyhine sonuçlandı.

Çomak’ın cezaevinde iken yazdığı 8 şiir kitabı var. Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü ödülü sahibi olan Çomak, Galler PEN Uluslararası Onursal Üyesidir. (KÜLTÜR SANAT SERVİSİ)

* Çomak, Kemal Bozkurt, Akın Olgun ve Gözde Bedeloğlu'nun, yakınları aracılığıyla cezaevine ulaştırılan soruları yanıtladı.



















4 Ocak 2022 Salı

 

CHP DEMOKRASİSİ

AÇIK OY GİZLİ SAYIM


Türkiye Cumhuriyeti’nde çok partili siyasi hayatın ilk genel seçimi olan 21 Temmuz 1946 seçimleri, dürüst bir şekilde sonuçlanmamış; seçim öncesi, esnası ve sonrasında yaşanan bir takım hile ve baskılar, bu seçimlerin kötü bir ünle anılmasına sebep olmuştur. Daha da önemlisi seçimler esnasında yaşanan baskı ve tanık olunan hileler, yeni yeni filizlenmekte olan Türk demokrasisinin sakatlanmasına sebebiyet vermiş, demokrasinin kendisi bünyesel bir yara almış ve bu yara bir türlü iyileşememiştir


Buna karşın Temmuz 1946 tarihinde yaşanan siyasi gelişmeler doğrultusunda ilk kez Türk halkı, partiler arasındaki siyasi rekabetin bir çeşit dışa vurumu olan seçim propagandaları sonucunda, “bir tanecik reyi için!” kendisine çeşitli vaatler verildiğini; bu çerçevede kendisinin ikna edilmeye çalışıldığını; hal ve hatırının sorulduğunu görmüştür. Bu doğrultuda artık kendisinin de bu toplum içerisinde yaşayan canlı bir organizma olduğunun farkına varıldığını ve kendisini kucaklamaya hazır farklı bir devlet anlayışının ortaya çıkmaya başladığını anlamış ve tüm bu değişimler için ise o “bir tanecik reyinin” öneminin farkına varmıştır.

Celal Bayar

Bu yüzden de seçim döneminde yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında DP’ye gönül vermiş olan bir kısım halk, siyasi iradesine konulmak istenen ipoteğe karşı yani ilk kez verdiği “oy”una sahip çıkmak amacıyla seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından yeni meclisin açılma tarihi olan 5 Ağustos 1946 tarihine kadar miting ve gösteriler düzenlemiş ve böylece demokratik ölçüler çerçevesinde tepkisini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu durum ise bir kısım Türk halkının demokrasinin temel ilkeleri olan serbest eleştiri ve murakabe prensiplerini meclis dışında da olsa benimseyip yavaş yavaş sisteme bir dinamiklik kazandırdığının kanıtı olmuştur.

TC Birleşmiş Milletlere Nasıl Üye oldu?

İkinci Dünya Savaşında İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde TC'nin faşist Almanya ile ilişkileri “dostaneydi” Führer mili şef demekti. Hitler Führer, İnönü de Milli şefti. Nazi Almanya'sı savaşta yenildi.

 4 şubat 1945'de İngiltere, Rusya ve ABD’nin bir araya geldiği Yalta Konferansı’nda, 1 Mart’a kadar Almanya ve Japonya’ya savaş ilan eden devletlerin San Francisco’da yapılacak konferansa katılmalarına ve Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmelerine karar verildi.23 Şubat 1945 de  Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti

15 Ağustos 1945 deTBMM, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı kabul ederek BM’ye katılımcı olmayı resmen kabul etti.

Türk - Alman Dostluk Paktı

Nazi Almanya'sı ile ilişkiler


Nazi Almanya Hitler mektubunda "Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa'nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya’yı ve Türkiye’yi zaruri olarak, tekrar yakın münasebetler içine sokacaktır" ifadelerini kullanmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin iyi yönde artmasını talep etmiştir.

Savaş devam ettiği dönemde Nazi Almanyası büyükelçisi Franz von Papen aracılığıyla diplomatik ilişkiler geliştiren Türkiye, Nazi Almanyası ile 18 Haziran 1941'de Türk-Alman Dostluk Paktı'nı imzaladı ] ve Nazilere 90.000 ton krom madeninin satımı başladı. Bunun karşılığında ise Türkiye'nin silah ve araç ihtiyacı Naziler tarafından karşılanacaktı.

* Bu yazı derlemedir

















1 Ocak 2022 Cumartesi

 

MURATHAN MUNGAN ŞİİRLERİ

YALNIZ BİR OPERA

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.

PLACEBO

kaç hikayede kıydın kendine
bir aşk için

aşk için söylenmiş bütün sözler yaban
bütün yaralar derin
tekrarlayarak karşılaştırılamaz yaralar
derin

ümitsiz durumlar için
bir yerlerde bulunduğunu sandığın
o bir kaç kelime
mümkün mü?

dilin ucu bu kadar uzakken sahibine 

SİZDEN SAKLI

Gelmediniz, ben hep sizi bekledim
Eksilen yanlarımla
Sizden saklı eskidim.
Her şeyden önce aşk verilmiş bir sözdü benim için
Gün, ay, saat, hafta; takvimişi zaman yani
Aldıkça dönemeçleri değişmedi hiçbir şey
Yalnızca ufuklar yeniledim

Kaç aşktan oluşmuş bir şeydi aşk
Her sevgiliyle biraz daha
Biraz daha sizden saklı eskidim.