DİNO'NUN GELİNCİK
KIRMIZISI HEY...
Hasan Gürkan
Bir merhaba demişliğim bile yoktu. Yüzünü sadece gazete
fotoğraflarından, kitaplardan tanırdım. Bugün sana geldim, yarın onu uğurlamaya Bebek’e gideceğim.
Söylediklerinin kıymet-i harbiyesi yok. Sevginin sıcaklığı sesinde, bir de bana telaşlı ellerinde şavkıyor. Ofisindeki adamın biri ve
kadının teki –tanışlarımız- küçük ve fukara bir alemdeler. Sözler
havada kırkbeşlik plağın otuzüçlükte çalınışı gibi uçuşuyor.
Dinler gibi yapıyorum. Adam ziyadesiyle kibar. Ama o geçkin
birlikte kadınla ikisinin de Parisli göçmen pek umurlarında değil. Ne yazar!
Pahalı, deri bir kabandır şıklık. Ve nezaket iyi kesim bir elbise.
Kadının vücudu düzgün. Senin ellerin düzgün olmasın. Kadın
kendi çıplak bedenin hiç okşamamış. Ayıp sayıyor. Sen okşa.
Pencerenden iskele görünüyor. Dışarıda yolunu şaşırmış güneşli
bir Aralık.Kalkıp gitsem, en güzel yanım burada –İngilizce
kitaptan seçilmiş boyalı biyoloji şekillerinin arasında-kaybolacak. İnadına oturuyorum.Yarın yosun kokusunu, vedanın yosun
kokusuna sinecek hüznünü - ki kafura kokar- seninle göğüslemek isterdim. Ama sen adamla kadının sıradanlığını kendine siper
etmiştin. Şikayetsiz can çekişmekte olan kuğunun resmini
yapabilir misin, diye sormadım.
Ofisine, paranın soğukluğu sinmiş , o beton binanın kasvetli
merdivenlerini sırtlayarak gelmiştim. Oysa Fransız yazarın
(Roger Garody)– yoldaşımızdı-
dört taş basamağı bitirip iki kanatlı büyük kapısına ulaştığı ev
nefis bir konaktı. Yatak çarşafları kır çiçekleri kokuyordu,
deterjan değil. Ve renklerin yemişleri yalnız bir yemişin delirten
lezzetine belenmişti.
Kuzeyde bir şehirde hıncahınç dolu bir konser salonundayım.
Renkli şekiller fotokopide canlılığını kaybedermiş, umurumda
değil. Uzun boylu siyahlar giymiş bir adam, bizim Mikis,
hiç bilmediğim bir dilde, kavga eder gibi, sohbet eder gibi,
benimle konuşur gibi, her sedasını kalbimle avuçladığım şarkılar söylüyor. Seni sesten ve gümüşten yeniden yaratıp yanı başıma
oturtuyorum. İçim içime sığmıyor.
Şarkıların sesleri bana hep ezbere bildiğim mısralar
–“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?- “
Kafkasyalı-gümüş yüzüğün ve uçlarında hazlarım, bozgunlarım,
çıldırmalarımın sarmalandığı parmakların olarak geliyor.
O gece ben Teodorakis’i dinledim heyy! Dino’nun gelincik
kırmızısı heyy.
Tuvallerindeki bitmez tükenmez ELLER’iyle.
–Kübalı Nikolas’ınki mesela-bir de benim bu fukara dilimin
çarmıhında. Bir yanım uçurumdu marmaranın mavi sularına
uzanır. Aşiyan mezarlığında Şoför İdris, yaşlı sesiyle enternasyonal söylüyor.
Peki kadın, siz benim yoldaşım olur muydunuz?
Hiçbir şehrin adı aklımda değil. Ama seninle kaç kere
Kafkasya’ya gittim. Hani yarların ve çağlayanların buz tuttuğu
o dağ otelinde adını dün gazetede okuduğum kavruk suratlı
Teksas’lıdan blues dinlemiştik. Ne güzel içimize işlemişti.
Ayrıca
Bir de
Üstelik ben seninle göçmenliğimden tanıdığım şehirlere gittim.
En çok ta Moskova’ya, Prag’a, Kopenhag’a, Paris’e.
Prag sana yakışıyordu. Sonra da buralarda –adı lazım değil- bir
şehre. Bir kere de hiç yaşanmamış, sabahını hatırlamayan güzel
bir geceye. Kaç bir kere de salonundaki koltuğa.
Sevda çıplak etimde soluğumun ürpertisi olarak estiğinde ben,
gövdemin duvarlarına çarpa çarpa sevişirim.
Abidin kuğunun boynunu parçalanmış resmediyor. Halbuki en
çok da onun anlaması gerekirdi. Kuğunun boynun-da memelerini ve dişiliğini öpüyorum. Senin hiç gitmediğin bir şehrin, herhangi bir mekanın her hangi bir gecesinde, yahut dinlenmiş, gerinen
bir sabahın bilmediğin bir saatinde kuğu ölüme direniyor.
Ağzın, beyaz gergin dişlerindir.
*Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız,Hasan Gürkan,
Gece Kitaplığı,Birinci basım

















