17 Kasım 2021 Çarşamba

 

DİNO'NUN GELİNCİK

KIRMIZISI HEY...

Hasan Gürkan



Abidin Dino

Bir merhaba demişliğim bile yoktu. Yüzünü sadece gazete

fotoğraflarından, kitaplardan tanırdım. Bugün sana geldim, yarın onu uğurlamaya Bebek’e gideceğim.

Söylediklerinin kıymet-i harbiyesi yok. Sevginin sıcaklığı sesinde, bir de bana telaşlı ellerinde şavkıyor. Ofisindeki adamın biri ve

kadının teki –tanışlarımız- küçük ve fukara bir alemdeler. Sözler

havada kırkbeşlik plağın otuzüçlükte çalınışı gibi uçuşuyor.

Dinler gibi yapıyorum. Adam ziyadesiyle kibar. Ama o geçkin

birlikte kadınla ikisinin de Parisli göçmen pek umurlarında değil. Ne yazar!

Pahalı, deri bir kabandır şıklık. Ve nezaket iyi kesim bir elbise.

Kadının vücudu düzgün. Senin ellerin düzgün olmasın. Kadın

kendi çıplak bedenin hiç okşamamış. Ayıp sayıyor. Sen okşa.

Pencerenden iskele görünüyor. Dışarıda yolunu şaşırmış güneşli

bir Aralık.Kalkıp gitsem, en güzel yanım burada –İngilizce

kitaptan seçilmiş boyalı biyoloji şekillerinin arasında-kaybolacak. İnadına oturuyorum.Yarın yosun kokusunu, vedanın yosun

kokusuna sinecek hüznünü - ki kafura kokar- seninle göğüslemek isterdim. Ama sen adamla kadının sıradanlığını kendine siper

etmiştin. Şikayetsiz can çekişmekte olan kuğunun resmini

yapabilir misin, diye sormadım.

Ofisine, paranın soğukluğu sinmiş , o beton binanın kasvetli

merdivenlerini sırtlayarak gelmiştim. Oysa Fransız yazarın

(Roger Garody)– yoldaşımızdı- 

avuçlarında intihar teriyle

dört taş basamağı bitirip iki kanatlı büyük kapısına ulaştığı ev

nefis bir konaktı. Yatak çarşafları kır çiçekleri kokuyordu,

deterjan değil. Ve renklerin yemişleri yalnız bir yemişin delirten

lezzetine belenmişti.

    

Kuzeyde bir şehirde hıncahınç dolu bir konser salonundayım.

Renkli şekiller fotokopide canlılığını kaybedermiş, umurumda

değil. Uzun boylu siyahlar giymiş bir adam, bizim Mikis,


hiç bilmediğim bir dilde, kavga eder gibi, sohbet eder gibi,

benimle konuşur gibi, her sedasını kalbimle avuçladığım şarkılar söylüyor. Seni sesten ve gümüşten yeniden yaratıp yanı başıma

oturtuyorum. İçim içime sığmıyor.

Şarkıların sesleri bana hep ezbere bildiğim mısralar

–“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?- “

Kafkasyalı-gümüş yüzüğün ve uçlarında hazlarım, bozgunlarım,

çıldırmalarımın sarmalandığı parmakların olarak geliyor.

O gece ben Teodorakis’i dinledim heyy! Dino’nun gelincik

kırmızısı heyy.

Tuvallerindeki bitmez tükenmez ELLER’iyle.

Kübalı Nikolas’ınki mesela-bir de benim bu fukara dilimin

çarmıhında. Bir yanım uçurumdu marmaranın mavi sularına

uzanır. Aşiyan mezarlığında Şoför İdris, yaşlı sesiyle enternasyonal söylüyor. 


Peki kadın, siz benim yoldaşım olur muydunuz?

Hiçbir şehrin adı aklımda değil. Ama seninle kaç kere

Kafkasya’ya gittim. Hani yarların ve çağlayanların buz tuttuğu

o dağ otelinde adını dün gazetede okuduğum kavruk suratlı

Teksas’lıdan blues dinlemiştik. Ne güzel içimize işlemişti.

Ayrıca

Bir de

Üstelik ben seninle göçmenliğimden tanıdığım şehirlere gittim.

En çok ta Moskova’ya, Prag’a, Kopenhag’a, Paris’e.

Prag sana yakışıyordu. Sonra da buralarda –adı lazım değil- bir

şehre. Bir kere de hiç yaşanmamış, sabahını hatırlamayan güzel

bir geceye. Kaç bir kere de salonundaki koltuğa.

Sevda çıplak etimde soluğumun ürpertisi olarak estiğinde ben,

gövdemin duvarlarına çarpa çarpa sevişirim.

Abidin kuğunun boynunu parçalanmış resmediyor. Halbuki en

çok da onun anlaması gerekirdi​. Kuğunun boynun-da memelerini ve dişiliğini öpüyorum. Senin hiç gitmediğin bir şehrin, herhangi bir mekanın her hangi bir gecesinde, yahut dinlenmiş, gerinen

bir sabahın bilmediğin bir saatinde kuğu ölüme direniyor.

Ağzın, beyaz gergin dişlerindir.


*Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız,Hasan Gürkan,

Gece Kitaplığı,Birinci basım


14 Kasım 2021 Pazar

 

ROMANCI DEMİRTAŞ

Murat Belge



Selahattin Demirtaş’ı siyaset adamı olma dışında başarılı bir edebiyatçı olarak da tanımış oldum.

Selahattin Demirtaş’ın musiki ilgisinin yanısıra edebiyata da merakı olduğunu, yani yalnız “okur” olarak değil, “yazar” olarak da edebiyatla alışverişi olduğunu duymuştum ama onun elinden çıkma bir eser okumamıştım. Geçen gün elime kitabı geçti; vakit durumum da uygundu. Hemen okudum.

Selahattin Demirtaş” denince önyargılıyım. Bu “önyargı” kelimesi hep olumsuz anlamda kullanıldığı için öyle anlamaya koşullanmışız, oysa böyle olması gerekmiyor. Bunun tam tersine,  “önyargı” olumlu bakmak da olabilir. Ben de bu anlamda söylüyorum zaten. Neden öyle olduğunu da uzun uzun anlatmayı gerektirecek bir şey değil.  Selahattin Demirtaş yığınla olumlu özelliği kendinde toplamış bir kişi.  Zeki ve akıllı, ancak zekâsını ve aklını iyilik için yoran bir kişi. Genç yaşta bayağı olgun. Dürüst. Mizah yeteneği var; gülmeyi ve güldürmeyi seviyor. Beceriyor da.

Bunlara ek, dediğim gibi sanata, edebiyata yatkın. 


Elime geçen kitabı bu yakınlarda yayımlanan romanı “Efsun”. Bunu okudum. Dediğim gibi, yazarına bakışımdan ötürü kitapta iyi şeyler bulmaya baştan yatkın olacağımı düşünerek başladım okumaya.  Böyle şeyler bulmuş olarak da bitirdim. Ama bulduğum bu şeyleri orada sahiden buldum; kendim icat etmedim. Sahiden bulduğum için şu düşündüklerimi yazayım dedim.

Öyle büyük bir şeyler söylemeyeceğim. Zaten öyle iddiaları olan bir roman değil. Hatta, mantığı zorlayan birtakım ögeler bulunduğunu da söyleyebilirim. “Efsun” bir “siyasi roman” değil; ama içinde siyaset bulunmayan bir roman da değil. “Siyaset” var, “sınıf” sorunu var. Bunlar, hayatın içinde oldukları gibi bu romanın içinde de var.

Sürükleyici. Başlamasından kısa bir süre sonra bazı “esrarlar” olduğunu görüyoruz. Hikâye ilerledikçe bunlar çözülüyor. Bu gibi romanlarda “karakter analizi”, “derin felsefe” ve benzeri cepheler değil, olay örgüsü öncelik kazanır. “Efsun” bu kategoriye giren bir roman. Sözüne güvendiğim biri “Çok iyi dizisi yapılabilir” dedi ki sanırım haklı. 

Romanın bir “anlatıcı”sı yok. Biz olayları romanın karakterlerinin ağzından dinliyoruz. Onlara çok uzun olmayan bölümler verilmiş, değişerek anlatıyorlar. “Anlatı” ile “iç monolog” dediğimiz teknik arasında kalan bir biçimde karar kılmış; ama bilinçliliğin derin katlarına inmediği için bu teknikle bir Joyce ya da Faulkner ya da Virginia Woolf yapısı kurmuyor. Ama o yapıyı kurmasa da kendi ağızlarından anlatmaları anlatan hakkında daha çok şey sezmemize imkân tanıyor. Bunlar, bir anlatıcının  “Ahmet şöyle bir insandır” demesi gibi bilgi vermiyor. Monologa, konuşanın konuşma üslubuna bakarak sonuçları bizim çıkarmamız gerekiyor.

İlk konuşma sırası “romanın kahramanı” diyebileceğimiz Caner’e verilmiş, o anlatıyor. Bu arada, bir alışkanlığı olduğuna dikkat edebiliriz: “Gerek yok” diyor. İngilizce’de “idiosyncrecy” derler, bir bireyin bir özelliği, alışkanlığı, huyu diyebileceğimiz bir şeydir. Çok insanda vardır, “tik” gibi bir şey. O insanı tanımaya başlayınca bu özelliğinin de farkına varırsınız. Söylemeyi alışkanlık edindiği bir söz olan insana çok sık rastlanır.

Caner de “gerek yok” diyor. Şöyle cümleler: “Nasıl başvurduğumuzun daha bir yığın ayrıntısını anlatabilirim size ama gerek yok”. Tabii bunu böyle “darb-ı mesel” haline getirmiş olmasından Caner’in lafı uzatmaktan pek de hoşlanmayan, laftan çok eyleme, davranışa önem veren bir insan olduğu gibi bir sonuç da çıkarabilirsiniz. Bu anlattığım Selahattin Demirtaş’ın icadı değil elbette. Dünyada modern edebiyatta, modern anlatıda yalnız “yazar” anlatmıyor; yazarın yanında “okur”un da kendi analizlerini yaparak romanı tamamlaması bekleniyor; ama bunlar hala Türk edebiyatında seyrek rastladığımız şeyler. Onun için Demirtaş gibi öncelikle bir yazar, yani bir romancı olarak tanımadığımız birinde böyle bir incelik şaşırtıcı.

Ama muhtemelen bu dediğim “gecikme” nedeniyledir, Demirtaş bu “gerek yok”ları italikle yazmış. Yani okurun ilgisini “çağıran” bir şey yapıyor. Böyle yapmamalı. Bu durum yazarla okur arasında bir “oyun”;  yazar bırakmalı, bakmalı, “okur anladı mı, atladı mı?”  İtalikle filan müdahale etmemeli.

Caner’in bir başka kişilik özelliği var; zor bir sorunu düşünmek için herkes gibi sakin bir ortam aramıyor;  tersine, kalabalık, gürültü patırtı arıyor. Sık rastlanan bir adet mi? Değil. Ama olabilir. Caner, roman boyunca birkaç kere bu özelliğini gösteriyor. Bu da, “gerek yok” demesi gibi, bir “idiosyncrecy”.

Caner’in kişiliğiyle ilgili bir ayrıntı. Ama “kişilik” derken ne demek istiyoruz? “X inatçı bir adamdır”, “Y ikiyüzlü bir kadındır” v.b. Bunlar kişilikle ilgili önemli saptamalar. Demirtaş karakterlerine böyle özellikler de yüklüyor. Tabii her romanda kişilerin böyle kişilikler olmasını bekleriz. “Efsun”da da var bunlar. Ama Demirtaş bununla yetinmiyor. Romanın olay örgüsünde oynayacağı bir rol olmayan, kişiliğinde belirleyici bir kısmını oluşturmayan “ayrıntı” düzeyinde bu gibi özellikler yükleyerek kişilerini daha “sahici insan” yapıyor. Bunlar genel hayatın dokusuna ilişkin şeyler.

Roman Caner’le başlıyor demiştim. Bir süre sonra Efsun’a geçiyoruz, onu dinliyoruz. Çok geçmeden üslubun değiştiğini farkediyoruz. Bu şimdiki bir “dişil” konuşma. “Dişil” diye tek bir tarz yok elbette. Bu, genç, argoya yatkın, demek ki öyle hanım hanımcık olmayan bir kız.

Annesi de kendi çağının benzer bir “feminen” tipiymiş; onun konuşma tarzından da bunu anlıyoruz.

Bunlar roman yazımında önemli şeyler. “Ustalık” nitelemesini hak eden şeyler. Dolayısıyla, başlangıçta bir başka davanın çok başarılı ve “kafadar” bulduğum bir kişiliği olan Selahattin Demirtaş’ı siyaset adamı olma dışında başarılı bir edebiyatçı olarak da tanımış oldum. Şimdi hikâyelerini okuyacağım—büyük bir haksızlık yaşayan bir siyasi önder olarak değil, iyi bir edebiyatçı olarak. 

 

  

 

        


11 Kasım 2021 Perşembe

 

ORHAN PAMUK,

FAŞİZAN MİLLİYETÇİLİK VE

VASATIN KÖTÜCÜLLÜĞÜ

Oya Baydar


Orhan Pamuk’u severiz sevmeyiz, yazdıklarını beğeniriz beğenmeyiz, düşüncelerini yanlış bulabiliriz, söylediklerine katılmayabiliriz; ama ona sonuna kadar destek olmak bu ülkede giderek yok edilen düşünce özgürlüğünü ve demokrasiyi savunmaktır.



Fırsat buldukça Orhan Pamuk’a sataşmak, kendilerine aydın sıfatı yakıştıran sağlı sollu faşizan milliyetçilerin, vasat’lığı aşamamanın haset ve kıskançlık psikolojisinin kurbanı kifayetsiz muhterislerin, tatminini kişi yıpratmakta bulan kötücül küçük insanların millî sporu haline geldi.

2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında aydın diye, yazar, sanatçı diye bilinen 80’e yakın kişinin Çiçek Bar’da toplanıp Pamuk’u yerden yere vuran, aldığı ödülü bir çeşit “ihanetinin ücreti” olarak niteleyen bir bildiri çıkardıklarını, bu bildirinin Sinema Severler Derneği lokalinde yapılan basın toplantısında yazar Demirtaş Ceyhun tarafından okunduğunu utançla hatırlıyorum.

Bildiride imzası olanlardan birkaçı, özellikle yitirdiğimiz sevgili Füsun Akatlı, ne kendisinin ne de kızı Zeynep Altıok’un böyle bir bildiriden haberdar olduklarını hemen açıklamış, birkaçı da öz olarak katıldıkları bildiriyi okumadan imzaladıklarını söylemişlerdi. Bir 'hain’e karşı bu pek şerefli görevi (!) îfa edenlerden bazılarının adlarını hatırlıyorum: Demirtaş Ceyhun, Nihat Behram, Nihat Genç, Halit Refiğ, Hüseyin Haydar, Kemal Özer, Yüksel Pazarkaya, Doğu Perinçek, Arif Keskiner, Yaşar Miraç, Öner Yağcı, Ümit Zileli, Ahmet Yıldız, Tuncer Cücenoğlu, vb. Bir de Uluç Gürkan’ın Nobel ödülünün “beyin fahişeliği” ile kazanıldığını telmih eden sözlerini.

Ve Çiçek Bar’da bu bildiri hatırlanırken biraz ötesinde, Taksim’de kendini sol/sosyalist geleneğe bağlayan bir partinin ellerinde yağlı urganla gösteri yapan militanlarını.

Milliyetçi tabulara dokunmanın bedeli

Bu kesimlerin Orhan Pamuk’a nefret ve saldırılarının temelinde öncelikle Ermeni meselesi, Kürt meselesi gibi etnik milliyetçi/ulusalcı tabulara dokunması, bir de yer yer resmî tarihin Kemalist versiyonunun dışına taşması vardı. Ama bir o kadar da bir kesim devlet aydınının (devlete, rejime bağımlı aydın ne kadar gerçek aydın sayılabilir, bu başka bir konu) bir türlü aşamadıkları, bilinçaltlarına işlemiş kıskançlıkları vardı. Sen bu ülkenin sınırlarını aşmaya cüret edersin haaa! Nobel haaa!  Başka türlü söyleyecek olursam 2000’lerin başında Pamuk, Türkiye siyasî ve kültürel dünyasına birkaç boy büyük geliyordu. O, küçük insanlara vasatlıklarını, küçücük dünyalarında kısılıp kalmışlıklarını hatırlatıyordu.

2006’da Nobel aldığında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yazarı kutlamamıştı, 2019’da bu dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, Pamuk’a atıfla “Türkiye’den teröriste ödün vermişlerdir,” diyordu. T24’te, 12 Aralık 2019’da yazdığım yazının başlığı “Orhan Pamuk Erdoğan’la ulusalcıları nasıl buluşturdu” idi.

 Veba Geceleri külleri neden ateşledi?

Veba Geceleri romanı ilk çıktığında özellikle Kemalist ulusalcı kesimden hiç de şaşırtıcı olmayan bildik tepkiler geldi, sonra konu unutuldu. Eninde sonunda bir romandı söz konusu olan ve eminim ki ahkâm kesenlerin büyük çoğunluğu kitabı okumamışlardı bile. Romanın edebî değeri, tarihî bağlamı, ana fikri, kurgusu (ki bana göre kurgu zaafları olan, uzun ve gereksiz ayrıntılarla,  izlemeyi güçleştiren, okuru yoran bir metin Veba Geceleri)  bu kişileri hiç ilgilendirmiyordu. Edebiyat onların neyine ki! Amaç Pamuk’u didiklemek, böylece “En kahraman ulusalcı Rıdvan’lar” olduklarını göstermek, böylece de tatmin sağlamak.

Şimdi bakıyoruz, meğer İzmir Barosu’na kayıtlı bir avukat (adını özel olarak anmıyorum, çünkü istediğinin bu olduğu anlaşılıyor) kitapta “Atatürk’e ve bayrağa hakaret ederek halkı kin ve düşmanlığa sevkettiği” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuş. Pamuk ifade vermiş, dosyaya takipsizlik verilmiş. Şimdi aynı zat, takipsizlik kararına itiraz ediyor, davanın açılmasını, Pamuk’un yargılanmasını istiyor.

Merak edip baktım, adamın ilginç bir siyasî geçmişi var. AKP’den MHP’ye, oradan İYİ Parti’ye, oradan 2019 yerel seçimlerinde DP’den İzmir Belediye Başkanlığı adaylığına dönüp dolaşmış, bir de Ergenekon Partisi kurmuş. Attığı bir tweet’te “Hain döllerinin sebil gibi akacak kanları ile Cumanın hayrının tezahürünü niyaz ederek Hayırlı Cumalar dilerim,” diyor. Yani Türkiye’de şu anda hâkim olan siyasî atmosfere, faşizan etnik milliyetçiliğe pek uygun bir zihniyet sahibi. Üstelik bir romandan Atatürk’e ve bayrağa hakaret çıkaracak kadar uyanık. Son zamanlarda Atatürk ve bayrak gibi sembollerin sadece ulusalcı kanatta değil Cumhur İttifakı saflarında da da prim yaptığının farkında. Yanına bir de “Hayırlı Cumalar” ve “hain dölleri”ni eklediniz mi, siyasî istikbal artık sizindir.

Orhan Pamuk'u değil düşünce özgürlüğünü

ve demokrasiyi savunmak için

Veba geceleri bir roman yazarlar romanlarında tarihsel kişileri eleştirme, semboller üzerine düşünme/düşündürme, tarihî olayları kurgusallaştırma yetkisine, hakkına, özgürlüğüne sahiptirler. Sadece totaliter rejimlerde, diktatörlüklerde, bu hak ve özgürlükler kısıtlanır, saldırıya uğrar. Düşünce ve ifade özgürlüğünün olmadığı, ihlal edildiği yerde sanat da, edebiyat da olmaz.

Takipsizlik verilmiş olan bu soruşturma yeniden açılacak olursa önerim: yazarların, sanatçıların, kendine aydın diyen herkesin çok geniş bir “suça iştirak” eyleminde buluşmaları. Romanın soruşturma konusu olan bölümlerini yüzlerce değil binlerce yazarın, sanatçının, aydının imzalayarak “suça(!)2 ortak olmaları.

Orhan Pamuk’u severiz sevmeyiz, yazdıklarını beğeniriz beğenmeyiz, düşüncelerini yanlış bulabiliriz, söylediklerine katılmayabiliriz; ama ona sonuna kadar destek olmak bu ülkede giderek yok edilen düşünce özgürlüğünü ve demokrasiyi savunmaktır. Bunu başaramazsak kenarına kadar geldiğimiz kuyuya toptan yuvarlanacağız.




9 Kasım 2021 Salı

 

ARARAT'IN ÖTE YANI:

KAHVALTIDA İNEK PAÇA MI?

Alin Ozinian


Hem tanıdık, hem oldukça yabancı bir yemek Türkiyeliler için bence khaş. Sonuçta “paça çorbası” ama bizim bildiğimiz paçadan, kıvam ve tat olarak çok farklı. Porsiyonların büyüklüğü, alttan ısıtılan tabaklar ile servis edilmesi ve gerçek “khaş yiyenin” kaşık kullanmadan elle yemesi en kritik noktalar.

ARARAT DAĞI

Ermenistan’ı anlatmanın en zor taraflarından biri de nereden başlayacağınıza karar vermek. Uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir karar verdim; Ermenistan’ı sohbet eder gibi anlatmak gerekli, akademik bir çalışma gibi değil.

O yüzden bu yazıda size, şu günlerde yavaş yavaş Ermenistanlıların gündemine gelmeye başlayan khaşı anlatmaya çalışacağım. Khaş aslında bize en yakın tabirle paça çorbası, tek farkla koyun değil inek paçası!

İnek paçası anlatacaksın da ne olacak diyebilirsiniz, lakin bu çorba sadece çorba değil, Ermeniler için bir ritüel.

                   KHAŞ ÇORBA

Tarihi kaynaklar khaşın aslında bir Ermeni düğün yemeği olduğundan, 12 yüzyıldaki eserlerde rastlanıldığından bahsediyor, yani Sovyet Ermenistanı’nda ününe ün katmadan önce de khaşın “sofraların kralı” olduğundan.

Sakatat çorbaları, Meksika’dan tutun Doğu Avrupa’ya, Kafkaslar’dan Uzak Doğu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada tüketiliyor ve seviliyor ama geçtiğimiz yıllarda aramızdan ayrılan ünlü aşçı ve gezgin Anthony Bourdain ve birçoklarının da tespit ettiği gibi, hiçbir ülkede bu kadar patırtılı ve şenlikli yenilmiyor.

Anthony Bourdain

Öncelikle khaş, bizim alıştığımız gibi gece yarısı içkinin üzerine değil, sabahın köründe içkiyle içiliyor. Ermeniler içinde “r” harfi olan aylarda khaş içiyor; bu Eylül’de başlayıp Nisan’da biten 8 aylık bir süreç olsa da khaşın en popüler dönemi Ekim-Aralık arası, havalar soğumaya başladığı zaman.

Eskiden evlerde büyük kalabalıklar ile pişirilen khaş artık yerini özel “Khaş restoranlarına” bırakmış durumda, hala evlerinde yapanlar da yok değil ama genelde insanlar arkadaş grupları ile khaş içmeye belli başlı restoranlara gidiyorlar. Bu arada, bir önemli nokta daha, khaş kesinlikle yalnız içilmiyor! Öyle gidip bir yere oturup “Bana bir khaş!” derseniz normal karşılanma ihtimaliniz yok.

                                KHAŞ TARİFİ

Klasik khaş tarifinde, 3 yıkanmış, tüyleri temizlenmiş, kurutulmuş, ikiye bölünmüş ve masaj yapılmış (bu kelimeyi kullanıyorlar, ovulmuş da diyebiliriz) inek paçasına, pişirilirken havanda dövülmüş veya kıyılmış 30 diş sarımsak gerekli. Ziyafetten önceki günün sabahı, paçaları büyük su dolu bir kaba koymak gerekli. Lezzetli bir khaş çorbası için, paçaların en az 10 (ideali 48) saate suda kalmaları, ilk 10 saat boyunca her iki saatte bir ise suyunun değiştirilmesi lazım.

Daha sonra süzülen paçaların bol su ile, yüksek ateşte kaynaması, kaynadıktan sonra 40 dakika daha pişmesi gerekli. Bundan sonra suyun yine değişmesi, ve 6-8 saat daha kapağı açık şekilde - paçalar yumuşayana, kemikten ayrılana kadar, pişmesi öngörülüyor...

Bu kıvama ulaşınca, sarımsak ilavesine geliyor sıra, tuz da en son ekleniyor. Bazı ustalar bu son aşamaya biraz da karanfil ekliyor.

Servis için ise mutlaka kurutulmuş çıtır çıtır lavaşlar var. İsteğe bağlı garnitürler arasında önde gelenler, kıyılmış maydanoz ve kişniş, dilimlenmiş limon, turp, turşu, peynir ve siyah zeytin.

Ekim ayı gelince khaş sezonu tam anlamı ile açılıyor, iş arkadaşları, okul arkadaşları, aile dostları büyük gruplar halinde khaş yemeye gidiyorlar.

Hem tanıdık, hem oldukça yabancı bir yemek Türkiyeliler için bence khaş. Sonuçta “paça çorbası” ama bizim bildiğimiz paçadan, kıvam ve tat olarak çok farklı. Porsiyonların büyüklüğü, alttan ısıtılan tabaklar ile servis edilmesi ve gerçek “khaş yiyenin” kaşık kullanmadan elle yemesi en kritik noktalar.

Bizim bildiğimiz paçaya göre çok daha büyük parçalar var çorbanın içinde, dokusu - kolajeni de daha fazla, tam da bu nedenle çok kıvamlı ve yağlı.

Bu katı kıvam, khaşın içine ufalanan rulo şekline getirilmiş kocaman lavaşların çorbayı içine çekmesi sayesinde el ile yenilmesini sağlıyor. Khaş sofraya hazır da gelse, bazı hazırlıkları yiyen yapıyor; limon, sirke, tuz ve ekstra sarımsağı siz ayarlıyorsunuz.

Gelelim zurnanın Türkiye’dekine hiç benzemeyen notasına – khaş mutlaka votka yani Ermeni arakhı (Haykakan oği) ile içiliyor. Votka çorbanın yağına karşı güçlü bir tedbir, ya da çorbanın yağı içki için mideyi rahatlatıcı bir düzenek, bunun kararı sizin hangisini daha çok sevdiğiniz ile orantılı.

Votka düşünülen gibi khaşın güçlü aromasını bozmuyor, aksine damağınızı sıfırlayarak khaşın tadını ara ara daha güçlü alalmanıza yardım ediyor.

Tüm bu anlattıklarım sabah erken saatte yapılıyor, yani khaş bir kahvaltı olarak tüketiliyor ve evet, kahvaltıda votka içiliyor. Turistler arasında bu Ermeni adetini en çok sevenler takdir edersiniz ki Ruslar, Ermenistan’ın “Altın Sonbahar’ını (Voske Aşun)” görmeye gelen Ruslar “Khaş kısmını” iple çekiyor.

VOSKE AŞUN

Khaş kahvaltıları, çok farklı yemekler ile geceye kadar sarkabilir şaşırmayın, khaşın ardından kebaplar ve domuz pirzolaları gelebilir, pilavlar, tavuklar, tatlılar gelebilir. Sonbaharın pazar günleri bu birçok Ermeni için şaşılacak bir eğlence şekli değil, yenilir, içilir, sohbet ve dans edilir.

Ermenistan SSCB’den ayrılmadan önce khaş sadece erkeklerin katıldığı, kadınların servis ettiği bir ziyafetti, kadınlar neredeyse sofraya bile oturmazdı. Çünkü khaş yağlı, ağır bir çorba oluşu ve rahatsızlık yaratacak derecedeki sarımsağı yüzünden erkeklerin kadınlara “yakıştırmadığı” bir yiyecek olmuştu.

Artık öyle değil, khaş yemeye insanlar karma gruplar; sevgilileri, eşleri, arkadaşları, çocukları ile gidiyor.

Gelelim en önemli kısıma, Ermenistan’da sofralarda her kadeh kaldırıldığında bir “kenats” söyleniyor – o kadeh bir kişiye, olaya, anıya, hayale adanıyor. Bu kenats adeti de bir yazıyı hak ediyor, not almalı.

Khaş yerken sadece ve sadece 3 kez kadeh kaldırılıyor. Birinci kenats ile “Bari Luys” yani günaydın deniyor. İkinci kenats “Khaş pişirenlerin”, üçüncü ise sofradakilerin şerefine içiliyor.

Bu yıl Ermenistan’da sofralar çok şen değil, kadehler genelde İkinci Karabağ Savaşı'nda hayatını kaybeden gençler için kaldırılıyor, onların anısına içiliyor.

Kadehlerin tekrar mutlulukla, mutlu vesileler ile kaldırılması dileği ile..



5 Kasım 2021 Cuma

 

TÜRKLER VE TÜRKÇE

Murat Belge


Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır. Bu iki yaklaşım birçok           bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.

Son zamanlarsa bir kızışma eğilimi gösteren ve bildik “irrasyonel” zeminde yol alan “Atatürk” tartışmasına katıldığım birkaç yazı yazmıştım - Sonuncusu alfabe değişikliği üstüneydi. Dil konusunda bunu olumlu bulduğumu ama öbür girişimlerine hiç katılmadığımı söylemiştim;  bu arada televizyonda aynı konu üstüne bir programı biraz da yarım kulak izliyordum. Bu “yarım kulak” nedeniyle belki de yanlış duyduğum bir iki cümle çalındı kulağıma. Konuşmacı, bu dil çalışmalarının bize “tarihimiz unutturacak” bir mahiyeti olmadığını ve bu arada “Hititçe” ve “Sümerce”yi kazandırdığını söylüyordu.

İşte, “hiç katılmıyorum” dediğim faslın bir örneği! Sümerce, elde bol malzeme bulunduğu için bayağı çok çalışılmış, ama herhangi bir dil ailesine bağlanamamış bir dildir.  Hititçe’nin ise bir Hint-Avrupa dili olduğu kesinleşmiştir. Yani ikisinin de Türkçe ile herhangi bir ilişkisi yoktur, onun için bizim onları “kazanmamız” söz konusu değildir. Ama bunun uzun hikâyesi var.

Önce “Öz Türkçe” gelir. Osmanlıca’nın yapay bir dil olduğu aşağı yukarı Şemseddin Sami’den beri tartışılır, Türkçe’ye aykırılığının örnekleri verilirdi. Selanik’te Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ali Canib önderliğinde yayımlanan “Genç Kalemler” dergisi “dilde özleşme”nin kampanyasını başlattı ve hararetli tartışmalara yol açtı.  Bundan çok geçmeden Mehmet Emin’in “ilk” kabul edilen hece vezni şiiri yayımlaması da bundan kopuk bir girişim değildir.


Ancak “Genç Kalemler” çok radikal bir program önermiyordu. Bir “sadeleştirme”ydi önerdiği. Kelimelerin “ırki” kökeniyle uğraşmıyordu:  “terkib almayalım”, “dilbilgisi kuralı almayalım” v,b,  Atatürk “Dil Devrimi”nde bunları solladı geçti. Bunu topluma beyan etmek üzere kullandığı, İsveç veliahtının ziyarete gelmesinin hazırladığı fırsatta söylediği sözler, “… yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar…” gibi söylemler zihninde nasıl bir Türkçe tasarladığını ortaya koyuyor.

Tarama Sözlüğü” yapıldı, eski metinler taranarak unutulmuş “Türk kökenli” kelimeler bulundu. “Derleme Sözlüğü” yapılarak Anadolu’da yerel Türkçe kelimeler bulundu (arada, örneğin “Nisan” için “Abrıl” gibi “Türkçeler” de vardı.  Bunlar da yetmediği ya da benimsenmediği için çok sayıda “yeni” kelime türetildi;  “yaşam”, “sözcük”, “olanak”, belit”, “gereksinme” gibi. Ama bunlar, “gerçek gereksinmeye umar” olmaya yetmedi. Ünlü gazete yazarları makalelerini bildikleri dilde yazıyor, sonra yeni sözlükleri ellerine alıyor, “eski” kelimelerin üstünü çizip yenisini yazıyorlardı. Uzatmayayım:  bir süre sonra Atatürk kendisi de durumdan rahatsız olmaya başladı.

Onun yardımına yetiştiğini söyleyebileceğimiz eksantrik bir Avusturyalı var:  Kvergitch. Bu adam, aslında bütün dillerin Türkçe’den yayıldığını söyleyerek “Güneş-Dil Teorisi”nin temelini attı. Biraz kısa kesiyorum. Aslında Dil Kurultayı’na benzer tezlerle katılan başka dil “bilginleri” de vardı ve asıl vurguladıkları Kızılderili dillerinin kökeninde Türkçe’nin olduğuydu. Ama sonuçta “bütün diller” genellemesinin kapısı açılmıştı ve biz bu kapıdan içeri geçmekte gecikmedik.

Yukarıda değindiğim “Hititçe ve Sümerce’yi kazanmak” bu bağlam içinde ortaya çıkıyor. “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabı bu “bilimsel keşif” üstüne yazdırıldı (sonradan Türk Tarih Kurumu’nun belli başlı üyeleri olacak bir ekibe). Konfüçyüs’in, Buddha’nın v.b. Türk asıllı olduğu iddia edildi. İlkokula gittiğimizde hepimizin gördüğü “Göçler Haritası” yapıldı (nedense en az Kızılderililer’in adı anıldı).

Genel durum böyle olunca “dilde özleşme” önemini kaybediyordu. Bütün dillerin kökeni Türkçe olduktan sonra temizlenecek bir “yabancı” kalmıyor. Dolayısıyla her kelimeyi rahat rahat söyleyebiliriz.

Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır—bu iki yaklaşım birçok bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.  Birincide belki daha açık: ırkımızın Orta Asya’da konuştuğu dilden başkasının kelimelerini, izlerini dilimizden temizliyoruz. “Öz Türkçe” ya da “Arı Türkçe”... Yani “arınıyoruz”. Bunu Yunanistan bir şekilde Homeros Yunanca’sına dönerek yapmaya çalıştı. Ta Albaylar döneminde kavga devam ediyordu.  Artık bitti. Onlar da “katharavusa” demiş, yani “arınma”yı öne çıkarmıştı.  Benzer hareketler Almanya ve Macaristan’da da görüldü. Bunlar hep bu “ulusallık konusuyla sorunlu toplumlar—ama bir tek biz değiliz.  Bir de şunu gözden kaçırmamakta yarar var:  “fütuhat” denen şeye aşırı meraklı bu toplumda Atatürk “Cihanı fethettik” demiyor, “medeniyet getirdik” diyordu (ama bu da bir ırkçı üstünlük hevesini ortadan kaldırmıyor).

Dilde sadeleşme, evet, gerekliydi. Ama kararında. Atatürk kendisi başlangıçta kararını kaçırmıç, ama sonra “Bu iş böyle olmuyor” demiş, frene basmıştı. İlginç ve tuhaf: onun çizdiği sınırların dışına çıkmamayı temel görev bilen Atatürkçüler konu buraya gelince “söz dinlememeye” karar verdiler. Örneğin Nurullah Ataç. Ataç bir Kemalist’tir. Atatürk’ün ağzından çıkan her sözü ciddiye almaya hazırdır. Ama Güneş-Dil Teorisi’nin ilettiği yarı örtük mesajı almamak ve anlamamakta direndi.  İşi başlatan Atatürk’tür diyebiliriz sanıyorum; ama en çok emek veren ve dolayısıyla sürecin gidişatını biçimlendiren Ataç oldu. Aynı zamanda Ataç Güneş-Dil Teorisi hakkında da (benim bildiğim) olumlu ya da olumsuz bir şey söylemedi.  Benimsemediği bellidir. Yunanca ve Latince’ye özel bir saygısı vardı ve Arapça ile Farsça’nın sınırlarını çizdiği medeniyet dairesinden çıkıp Yunanca-Latince dünyasına geçmek istiyordu.

Bu hikâyeyi bir şekilde sona erdirenler bir başka kumaştan dikilmiş üniforma giyen Kemalistler oldu: 12 Eylül generalleri. Bu zamana kadar bu işi “sol” benimsediği için olabilir, bu “Öz Türkçe” akımından hoşlanmıyorlardı. Ve onlar da Atatürk’ün miras hakkına müdahale edip (hemen hemen her hukuk ihlalini ilkin onlar yapmıştır—ama bunu yapmanın meraklısı çok) Dil ve Tarih Kurumları’nı çalışamaz hale getirdiler. O zamandan beri dili özleştirme çabaları enerjisini kaybetti.

Bütün bu işler olurken dili konuşanlar ne yaptı? Açıktan ses çıkarmadılar. Geleneksel rolü benimseyip dalga geçtiler. Dili yabancı kelimeden arıtmanın ulusal görev olduğu dönemde “hostes” yerine “gök konuksal avrat” ya da “imambayıldı” için “içi geçmiş dinsel kişi” gibi buluşlar yaptılar.  Bütün dillerin Türkçe’den geldiği Güneş-Di zamanında ise Amazon’un “Amma Uzun”dan, Niyagara’nın “Ne Yaygara”dan geldiğini tesbit ettiler. Benim en sevdiğim “telefon”: yeni icat olduğunda on kuruşluk jöton kullanılıyormuş;  ama tabii Türkiye’de doğru çalışmadığı için on kuruş kayboluyor, yani “telef” oluyormuş.

Halkımız böyle eğlenirken, bir rivayete göre biri “elektrik”in Türkçe olduğunu kanıtlamış. “Bol” anlamında “elek” ve “ışık” anlamında “aytırak”tan geliyormuş) sanki “elektrik” “bol ışık” demekmiş gibi). Bu şaka değil, ödül almış bu tezle.

Hangisi daha komik?