11 Mayıs 2021 Salı

 

              TARİH*

                             Ertuğrul Mavioğlu

Bizim kuşağımız pek çok olayın iç içe geçtiği bir zaman kesitinde dünyaya gözlerini açmış, sonrasında ise hayat hep hızlı akmıştı. Bunun bir şans mı yoksa talihsizlik mi olduğuna hiçbir zaman karar veremedim.

Telefondaki arkadaşım, hayatımı etkileyen bi düzine tarih söylememi istedi.” Verdiğin yanıtları çalışmamda değerlendireceğim” diye de ekledi. Önce aklıma sadece doğum tarihim geldi. Ama sonra akademisyen arkadaşımın ne istediğini fark edince, zihnim birden düzinelerce tarihin saldırısına uğradı. Hiçbirimizin taşıyamayacağı kadar ağır bir yükün altında hissettim kendimi ve içim karardı.

Bizim kuşağımız pek çok olayın iç içe geçtiği, birbirini tetiklediği bir zaman kesitinde dünyaya gözlerini açmış, sonrasın da ise hayat hep hızlı akmıştı. Bunun bir şans mı yoksa talihsizlik mi olduğuna karar veremedim.

Ömrünün yarım asrını geride bırakanlar olarak, en az birkaç askeri darbe, birkaç deprem görmüş, işkenceyle hırpalanmış, hapislerde çürümüş, sürgünlere savrulmuş, bolca yoksunluk çekmiş, tüm bunların hasebiyle örste dövülen demir misali, hayli setleşmiş bir kuşağız.

Hayatımızın her döneminde muktedir olanların iktidarlarını yalan üzerine inşa ettiklerini, yalanın yetmediği yerde ise şedit bir zorbalığı devreye sokarak yine koltuklarını korumayı başardıklarının tanığıyız.

Üstelik önceki kuşakların de devrinin hayli çileli geçtiğini biliyoruz. Mesela babama sorduğumda hiç iyi bir dönem görmediğini söylemişti. Çocukluğu hayli zor geçen annemin ise en çok İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan kıtlıktan, yiyecek karnelerinden ve aç yatılan gecelerden söz etmesi hep aklımın bir köşesinde kaldı. Ama onun açısından da sıkıntıların savaş dönemiyle sınırlı olmadığından haberdardım.

Annem iyi eğitim görmüş bir İstanbul hanımefendisinin ağzından çıkabilecek en kötü söz ne olabilirse gelmiş geçmiş hükümetleri öyle anar ve devam ederdi. “Çocukluktan beri gün yüzü göstermediler. Altı kardeştik, rahmetli babamdan kalan aylığı bile çok gördüler. Çocukken yalancılar baştaydı, büyüdüm öğretmen oldum, ülkeyi yine yalancılar yönetiyordu. Artık emekliyim. Ölüp gideceğim, yalancılar hala tepemizdeler.”

***

Ezici çoğunluğun çok çalışıp karnını doyurması, bir avuç zenginin ise sınırsızca para ve mal istifleyebilmesi üzerine inşa edilmiş olan bu sistemin kuruluşuna dair verilen kararlar ise, bırakın beni, Anne ve babamın bile doğumundan önceye dayanıyordu. O yüzden belki de hazırlayacağım listenin başına 1923'te Cumhuriyet'in ilanını ve aceleyle toplanan İzmir İktisat Kongresini yazmalıyım. Cumhuriyet'in ilanı siyasal düzene, İzmir İktisat Kongresi ise ekonomi çarkın nasıl döneceğine dair sorulara cevap veriyor ve sonraki asırda bile hepimizin hayatında çok belirleyici bir rol üstleniyordu.

İşin ilginç yanı Cumhuriyet'in ilanı her ne kadar bağımsızlığın resmi teyidi ise, İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar da büyük devletlerin ellerine tutuşturulmuş “ gelin bizi yeniden sömürgeleştirin” davetiydi. Mesela bizden bir önceki kuşağın tanık olup tanımladığı, yeniden sömürgeleştirilmiş olan ülke gerçeği , işte o davetiyenin dolaysız sonucuydu. An evveli ve ahiri ile aslında çok uzun bir zamandır. Çünkü o an içinde yaşanan, pek çok bakımdan önceden tasarlanmıştır ve o nedenle aynı zamanda geçmişe aittir. Ama kendinden sonra yaşanacakları belirlediği için izleri geleceğe de sirayet edecektir. İşte o yüzden tarih, dünün üzerinde yükselen an ve yarını kurandır.

Mesela İzmir İktisat Kongresinde kapitalist bir ülke yaratmaya can atılmasaydı, yıllar sonra Vehbi Koç ABD'ye tüccar gidip sanayici olarak dönmez, Kore'ye ölen askerin canlısıyla değiştirildiği standart tugay gönderilmez, NATO'ya üye olabilmek için binbir takla atılıp memleket topraklarından parsel parsel üs dağıtılmazdı.

1951 komünist tevkifatları yaşanmaz; Nazım Hikmet on üç yıl dermansız kalmaz, Orhan Veli “ Açlıktan bahsediyorsun; demek ki sen komünistsin” diye şiir yazmazdı.

27 Mayıs darbesi yaşanmazdı örneğin. Tekelci burjuvaziye yol veren bu darbenin, nerdeyse hiç uygulama alanı bulamamış anayasası nedeniyle kimilerince ilerici ilerici olduğu sanılmazdı.

Ülkenin dört bir yanı ABD üsleriyle kuşatılmamış olsa, Denizler, Mahirler, İbrahimler memleketin bağımsızlığı ve özgürlüğü için belki bu denli sert bir mücadelenin içine girip hayatlarını feda etmek zorunda kalmazdı.

Yine ümmeti tasfiye ederken yerine bir tek millet yaratma çabası olmasaydı asırlar boyu yan yana yaşamayı başarmış farklı aidiyetlerin silinip yok edilmesi için uğraşılmazdı.

Faşist olmak veya ırkçılık yapmak yasaklanır, Anadolu'nun Türkleştirilmesi diye bilinen şu çılgın projeyi eleştirmek kimsenin aklına gelmezdi. Tercihler farklı olsaydı ne 1915 yaşanır, ne Paramaz ve arkadaşları için Beyazıt Meydanı'nda idam sehpaları kurulur, ne Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz'de boğdurulur, ne Rum, ne Ermeni, ne Süryani, ne Yahudi ne Ezidi, ne kaldani bu topraklardan sürülürdü. Evet tercihler farklı olsaydı 6-7 Eylül bugüne 1955 pogromu yaşanmayacağı için Sabri Yirmibeşoğlu gibilere kontr gerilla operasyonları fırsatı da doğmazdı.

1964'de ceplerinde 20 dolar, 20 kilo eşya ile Rumlar tehcir edilmez, İmroz Gökçeada'ya dönüşsün diye bir gece vakti limana yanaşan gemiden azılı katiller indirilip, kuduz köpekler gibi ortalığa salınmazdı. Adı gene Gökçe diye değiştirilse bile, koca ada boğulmazdı karanlık bir hüzne...

***

Acılarla dolu bu olaylar kuşaklar boyunca aktarılarak güne geldi ve karabasanımız olmaya devam etti.

Mesela Koçgiri'de ilk akla gelen başını kaldıranların boynunu vurmak olmasaydı, belki de Şeyh Said ayağa kalksa bile arkasından kimse gitmezdi. Onca insan ölmez, bu coğrafyanın hakları eşitlik ve kardeşlik zemininde barış içinde bir arada yaşamayı başarırdı.

O zaman Hamidiye alayları kurulmaz, Dersim tertelesi yaşanmaz, zihinlerde komando zulmü diye bir korku duvarı oluşmaz, Diyarbakır zindanının girişine “Türkçe konuş, çok konuş” diye yazmak kimsenin aklına gelmez, o 'bilinmeyen dili' konuşanlara ağır işkence reva görülmezdi.

İnsanı yaşatmak esas alınsaydı eğer, ne 12 Mart, ne 12 Eylül olurdu, ne de onların halefi zorbalar ensemizde boza pişirmeye devam ederdi.

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşleyenler, gencecik yaşta toprağa düşmezdi.

Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, 19 Aralık, Ulucanlar, Ankara gar, Suruç, Roboski, Cizre, Nusaybin ve daha pek çok katliam göz açıp kapayıncaya kadar zihinlerin karanlık köşelerine itilmezdi.

Ama bütün bunlar yaşanmasa tarih de olmazdı. Çünkü tarih arzularımız değil, acılarımız üzerine bina oluyor ve kitaplarda ne yazarsa yazsın, yaşanırken en çirkin, en gaddar, en vahşi ve en soğukkanlı edasını takınıyor.

Marx'ın tarihi sınıf savaşları tarihi olarak tanımlaması boşuna değil. Bu da egemenin iktidarını koruyabilmek için baskı ve zorbalığı süreğen hale getirmesi, bazen oluk oluk kan akıtması, bazen de önünde duran ne varsa yıkıp geçmesi demek.

Çünkü bu dünyada insandan başka kendi türünü öldürüp yok etmek için bütün hünerini seferber eden başka bir canlı türü yok. Sırf bu gerçeği bile kabul etmemek için ya bu katliamları birer destana çevirip kendimizi avutmaya çalışıyoruz ya da zihinlerimizden silip asla hatırlamayalım istiyoruz.

Bense arafta kalanlardan oldum hep.ne kahramanlık destanlarına inandım ne de olup bitenleri aklımdan silip atmayı başardım. Araf'ta kaldığım için de okul sıralarındayken en zor dersleri, satır aralarından kan fışkıran, tarih derslerine tercih ettim. İnsanı öldürecek değil, olduracak bir tarih yazılıncaya kadar da bu ruh halim değişmeyecek.

O yüzden arkadaşımın beni etkileyen tarihlere dair sorusuna yanıt ermeyi, son ana kadar erteledim. Ta ki telefonum yeniden çalıncaya kadar.

Arkadaşım “ yahu sana basit bir soru sordum, biraz sonra seni ararım dedin ama günler geçti” dedi.

Hamamdan “evreka” diye fırlayan Arşimet'inki kadar olmasa da coşkulu bir ses tonuyla “Buldum” diyerek sözünü kestim.” Çok düşündüm ama buldum hem de düzinelerce.”

Unutmak istediklerimi değil, ömrüm yettiğince hatırlamak istediğim tarihleri sıralamaya başladım.

Babamın bisiklet kullanmayı öğrettiği günü hiç unutmadım” diye başladım ve devam ettim. “ Saatler sonra ben tek başıma bisiklet sürerken, onun ter içinde gururla uzaktan seyredişi, tarihi bir andır benim için. Annemin matematik imtihanı yaptığı öğrencilerin kağıtlarını uzatıp, sanki çok normal birşeymiş gibi “ okuyup şunlara not verir misin diye soruşunun sağladığı özgüven, yetişkinliğe terfi edişimin tarihidir mesela...Sonra babamın karşısında ilk sigara içişim...Sigarayı çoktan bıraktım ama koku hala burnumdadır.


* Ot Dergisi, Mayıs sayısı


9 Mayıs 2021 Pazar

 

KOLOMBİYA'DA Z KUŞAĞI İSYANI

Metin Yeğin


Kolombiya'daki gösterilerin en büyük özelliği,

katılanların çok çok genç olması. Bogota ile Medellin arasındaki otobanları kesenler, barikatlar kuranlar arasında 30’undan büyük kimse göremezsiniz...

Kolombiya’da protesto gösterileri her yeri sardı. Özellikle beş kentte, Bogotá, Cali, Medellín, Manizales ve Palmira’da sokaklar barikatlarla dolu. Sağcı-faşist Duque hükümetinin, bardağı taşıran son vergi yasası ile başlayan, ‘Nacional del Paro-Ulusal işsizlik grevi’, hükümet yasayı geri çekmesine rağmen devam ediyor.



         Esmad Polis Gücü

Buna karşı Kolombiya devleti, ‘geleneksel’ davranışını gösteriyor: Katlediyor. Protesto gösterilerinin üzerinden henüz bir hafta geçmesine rağmen, açıklanan en düşük ölü sayısı 30. Ayrıca yüzlerce yaralı ve yüze yakın haber alınamayan insan var. Özellikle ‘İsyana Karşı Seyyar Birlik-ESMAD’ın halka uyguladığı şiddet, Kolombiya ölçülerine göre bile çok. Kolombiya devleti öldürmeye devam ediyor…

                                                        FARC GERİLLA

Bütün bu olanları, Kolombiya’da gerilla hareketi FARC’ın son kongresinde birlikte olduğumuz, Fotoğrafçı ve Akademisyen David Graaff dün konuştuğumuzda şöyle anlatıyor:"Bu sadece vergi reformuna karşı bir isyan değil, bu her şeyi tetikledi o kadar. Zaten hükümet onu geri çekti ama protestolar sürüyor. Kolombiya ekonomik olarak çok kötü günler yaşıyor. İşsizlik çok yüksek boyutlarda ve birçok insan özellikle son zamanlarda işlerini kaybetti ve yaşama seviyeleri iyice düştü. Bunların üstüne, özellikle kırsal bölgelerde bitmek bilmeyen ve hatta artan, polisin ve paramiliterlerin uyguladığı şiddet, artık yaşamı çekilmez hale sokuyor. Bu gösterilerin en büyük özelliği ise, katılanların çok çok genç olması. Mesela Bogota ile Medellin arasındaki otobanları kesenler, barikatlar kuranlar arasında 30’undan büyük insan göremezsiniz ve çok büyük çoğunluğu 20 yaşlarında. Çünkü onların, hiçbirinin, geleceği yok. Okullara gidiyorlar, üniversiteleri bitiriyorlar ama gidip ‘call center’da çalışmak dışında hiçbir şansları yok. Geleceklerine ilişkin hiçbir umutları yok. Bu isyan onların. Çünkü onların sesine kimse kulak vermiyor."

-David’in vurguladığı, ‘İşsizlik ve Geleceksizlik’, eylemleri daha çok koordine eden, komitenin adına açıkça yansımış durumda zaten;  ‘El Comité Nacional del Paro de Colombia-Kolombiya Ulusal İşsizlik Komitesi’!-

"Bir de çok genel olarak şunu çok rahat söyleyebilirim ki herkes onları destekliyor. Benim için sürpriz olan şey, hep sağın kazandığı yerlerde bile insanların göstericileri desteklemesi. Bunun nedenlerinden biri de ‘şiddet’. Polis bu göstericilere, en baştan, çok aşırı bir şiddetle müdahale edince, bütün insanlar tepki gösterdi. Yani benzer gösterilerde, Şili’de bir yılda ölen insanlardan daha fazla, 30'dan fazla insan, bir haftada polis şiddeti yüzünden öldü. Herkes bu gençlerin öldürülmesine çok kızgın. Yani polislerin ve paramiliterlerin saldırısı büyük problem olarak ortada. Artık herkes; ‘Devlet bizi öldürüyor. Ne gösteri hakkımız var, ne sesimizi duyurma hakkımız. Devlet bizi öldürüyor.’ Diye düşünüyor."

Buna karşın, Kolombiya devlet Başkanı Duque’ya göre ise her şey yine ‘klasik’ti. Bu bir ‘terörist’ işiydi. Hükümet vergi yasasına geri çekmesine rağmen, gösterilerin devam etmesinin nedeni buydu. Barış imzalamasına rağmen, dağılmayı reddeden FARC ve hâlâ silahlı mücadele eden FARC’ın diğer kısmı ve özellikle ELN’li 'teröristlerin' kışkırtmasından başka bir şey değildi bu gösteriler.David Graaff ise buna hiç katılmıyor; "Gerek FARC gerekse ELN bu gösterilerde ne karar vericiler, ne de liderlik ediyorlar. Böyle bir kapasiteleri yok, özellikle kentlerde. İki örgüt de ve yasal parti olarak FARC da gösterileri destekliyor ama bu daha çok gösterilere katılmak şeklinde, tabii ki silahsız. En önemlisi kesinlikle ne liderlik yapanlar ne de karar vericiler onlar değil. Belki gece polis bazı gecekondu yerlerine saldırıp büyük bir şiddet uyguladığında, ELN’nin silahla müdahale etmesi söz konusu olabilir ama buna da ‘belki’, diyorum" diye açıklıyor.

Yasal parti ‘FARC’ın lideri, Rodrigo Londoño eski adıyla 'Kumandan Timochenko’nun yorumu, bunun aynı zamanda imzalanan barış anlaşmasında var olan; ‘Herkesin, protesto hakkına sahip olduğu’ kuralının ihlali olduğu ve bu yüzden hükümetin BM nezdinde yapılan bu anlaşmayı çiğnediği şeklinde. Yani bu aynı zamanda bir uluslararası mesele.

Zaten FARC, barış anlaşmasından sonra etkisini oldukça yitirmiş halde. Eski gerillalarının hâlâ birlikte yaşadığı yerleşim yerlerinden birinde, yine eski FARC gerillası Miguel ile bunu konuştuğumda, "Sana buradan ancak senin gibi seyredebiliyoruz, desem daha doğru olur. Duque hükümetinin yaptıklarına artık hiç kimse katlanamıyor" diyor. Kırsal bölgelerde gösteriler yapılsa da isyanın merkezi oralar değil…

Bugün, Dünyanın Sokakları'ndan size şunu söyleyebilirim ki bütün dünya bıçak sırtında ve Kolombiya’da Z kuşağı isyanda…















,

7 Mayıs 2021 Cuma

 

       HİÇ*

          Ece Temelkuran


Tarihi her zaman kazananlar yazmaz

Tarihi –her şeye rağmen- hakikat yazar.

Bütün kudrete sahipken 'hiç' olabilir misin?

Bu kudreti kalın saray duvarlarıyla, silahlı adamlarla korurken, bir tahtın yanı başında dururken, sırf öyle heves ettin diye 'hiç oldum' diyebilir misin?

Zaten her şeyken bir de hiç olmayı

ele geçirebilir misin?

'Hiç' olmak böyle çeke çeke alınır mı? Ben bilemem; onu hiç olmuşlar bilir. Bu soruların cevabını ancak Ali İsmail, Berkin ve diğer hiç edilmiş çocuklar verir. Hiç edildikçe çoğalmış çocuklar.

Bana sorarsan ben “ O kap kapalı” derim ama ben ne bileyim! Belki daha olmadan “ hiç oldum” diyenler sana bir yol verir. Sayın Kalın bey, bu sözlerim size.

***

Bu sözlerim de ince beylere...

Geçmişi siyah beyaz bir filmde izlerken kötüyü iyiden ayırt etmek çok kolay. Ama şimdiki zaman her zaman bol bulamaç renkli hep fazla 'gri alanlı' gelebiliyor kimilerine. İnsan zamanın içindeyken, tarih henüz oluşuyorken, iyi ile kötüyü ayıran çizgi o kadar net görünmeyebiliyor. O kadar ki “Ne yaptık? Adam mı öldürdük?” denmesi bile ikna edici olabiliyor, kimileri için, hem de mesele tam da adam öldürenlerle aynı sofraya oturmakken. O sebepten iyice yolu şaşırdıysanız şöyle düşünmek gerekebilir: Bu günün yirmi yıl sonra bir belgeseli yapılsa kötüler kim, iyiler kim olurdu? ( şunu da ekleyeyim: Tarihi her zaman kazananlar yazmaz. Tarih -her şeye rağmen- hakikati yazar.) Sorunun cevabını elbette biliyorsunuz.

Bir süredir çeşitli nedenlerle – bir yazarın, hükümet yanlılarından en pespaye olanlarıyla evindeki sofrada çektiği selfie, bir müzisyenin hükümetten biriyle yaptığı müzik müzik işbirliği vb- ahlaki bir meseleyi tartışıyoruz: Zalimle ilişkimiz ne olmalı? Sorunun cevabı içindeymiş gibi. Ama şimdiki zaman – dediğim gibi- renklerin netliğini bozabiliyor. Birileri “ne var ki” diye sorabiliyor. “Ne var ki?” diye sorana söyleyecek bir şeyim yok. Ama şu da var.

Kabul edelim ki, şu birçoğumuz için geçerli: Geriye bir tek onurumuz kaldı. Paramız yok, işimiz yok, geleceğe dair pek iyi hislerimiz yok, kadınları öldürüp duruyorlar, çocuklara tecavüz edenlere ödül veriyorlar, bunları söyleyenleri hapse koyuyorlar, sonra genç insanları dövüyorlar, Genco Erkal'ı, Müjdat Gezen'i, Metin Akpınar gibi insanları üzüp kahkahamızı bile çalıyorlar, üsütne de bizi eve kapatıp kendileri kongre yapıyorlar. Kişisel olarak yapabildiğimiz tek şey, suça fiili olarak ortak olmamak ve bu yolla azıcık kalmış insan onurunu korumak. Doktor, öğretmen, sanatçı, duvar işçisi, Merkez Bankası çalışanı , kim olursa olsun hepimiz için durum aynı: bazılarımızın olup bitene dahil olmayı midesi almıyor. ( Bak şimdi aklıma bana 11 yıl önce yapılan 'Bütün şehri billboardlarınla donatırız' teklifi geldi. Ha ha!)

Ama mesele bu değil. Ya da tamamı bu değil. O gelecekteki belgeselde söylenecekleri şimdiden söyleyeyim siza:

İktidar, yargı, yürütme ve yasama organlarının içini boşalttıktan sonra geriye sadece kültür alanı kalmıştı. Önce siyasi ve sosyal baskıyla yalnızlaştıkları ve çaresizleştirdikleri sanatçıları tek tek kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Amaç, iktidarlarını sağlamlaştıracak kültürel hegemonyayı yaratmaktı.”

Mesele kimilerimizin midesinin diğerlerine göre daha dayanıklı olması değil yani. Mesele, bir iktidara en ihtiyaç duyduğu zamanda yardım etmekte. Çünkü suça ortak olmamak için kenarda durmak bile bir direniştir; mesele bu direnişi kırıp, işbirliği eylemini normalleştirmekte İnce beyler, bu sözüm de size. Bu değirmene bir damla bile su taşıyan o suyun lekesiyle yaşar. Bu kadar net mesele.

* OT Dergisi, Mayıs sayısı

5 Mayıs 2021 Çarşamba

 

SELAMET EKSPRESİ*

Nermin Yıldırım



Hoş geldiniz nazik hanımlar ve kibar beyler. Rica ederim, öyle çekingen, kapıda durmayın. Aramızda yabancı yok, girin, girin, içeri buyurun, koltuklara yayılın.

Fark etmişsinizdir, buranın havası azıcık ağır. Dil lal, kulak sağır. Çoğu zaman gece mi gündüz mü anlaşılmıyor. Raylardan kalkan toz, içeri doluyor. Kasvet tepemizde tıngır mıngır sallanırken, uğursuz sırlar gece kuşları misali ortalıkta uçuşuyor.




Bu sırlar ki ölmeden gömülmüş zavallılara benzer. Nice vakit toprağın altında beklediler. Biri gelsin, biri ulsun, biri şefkatle dokunsun istediler. Çürüdüler. Öfkeler biriktirdiler, kırgınlıklar taşıdılar. Kurudular, karardılar ve gitgide acılaştılar. İnsanlar gibi. İnsanlar gibi.

Size bir sır vereyim mi: Bizi bu trende unuttular.

26 derece – 45 derece doğu meridyenleri, 36 derece – 42 derece kuzey pa...Neyse, adresi boş verin şimdi. Bizi bu ternde unuttular.

Biz burada bir yerden ayrılan ama henüz öbür yere varmayan, arada kalan, arafta kalan, esasen koordinatsız mahluklarız. Menziline meftun bu tren, canının istediği yere sürükleyecek bizi. Biz de boynumuzu büküp bekleyeceğiz. Rayların üstünde sarsılarak, nedense gittikçe hızlanarak. Birbirimizde yaralar açarak, kabuk olup açtığımız yaraların üstüne kapanarak, kendimiz doğru ilerleyeceğiz.

Korkmayın, çekinmeyin, tiksinmeyin bizden.

Korkunç bir tren kazasından zor kurtulmuş gibi darmadağın olsak da acuze değiliz, çadırlarda seyreyleyen hilkat garibeleri değiliz.Uzun bakarsanız hatta, bir aynaya bakar gibi uzun, size tanıdık bile gelebiliriz.

Yalnızız ve korkunç sırlarımız var.

Çok uzun zamandır bekliyoruz merak edilmeyi.

Özlenmeyi, aranmayı, ya da hiç değise

hatırlanmayı. Artık hangisi olursa. Yüce gönülleriniz

hangisinden lütuf buyurursa...

Bizi tanımak istemez miydiniz?

ORTA YAŞLI KADIN

Mesela çaprazımda oturan şu orta yaşlı kadını görüyor musunuz? Kumral saçları tepesinde, gelişigüzel topuz yapmış. Firketeden fırlayan birkaç yaramaz bukle: alnına, ensesine yumuşak buseler bırakmış. Boynu uzun ve ıslak. Terlemiş gibi ıslak. Korkmuş gibi ıslak. Bitaz yaklaşsam yasemin kokacak. Kadın elindeki kitaba bakmıyor hiç. Ama gene de ertelediği her şeyin vesikası gibi sıkı sıkı tutuyor onu. Sanki gün gelecek açaçak ve orada muhteşem, tam da kendine lazım olan, dünyasını değiştirmeye namzet bir cevap bulacak. Sorusu bile olmayan bir cevap. Tam da bu yüzden işe yarar bir cevap. Kurtarıcı bir cevap.Bir gün bulacak. Ama hemen değil. Şimdi değil. Bir gün işte. Uzakta bir gün.

Kadının beklediğibir şey var. Yıllardır gelmeyen bir şey. Yıllarca gelmeyecek bir şey. Bekleyerek geçireceği bir ömür var önünde kadının. Hayır nafile, ikaza çalışmayın. Sizi duyamaz. Dedim ya burada sesler biraz lal, kulaklar azıcık sağır. Bekleyerek geçirecek ömrünü. Geçirecek. Ve kendi içine gömülecek.

Velhasıl çok sayın hanımefendiler ve beyefendiler, bırakalım ömrünü bir bekleme odasına çevirsin, bırakalım beklesin. Şayet münasip bulursanız, biz şöyle geçelim.

KIR SAÇLI BEYEFENDİ



Biraz da yan tarafta oturan şu kır saçlı beyefendiye bakmak istemez misiniz? Hani camdan dışarıyı seyreden ama bir türlü manzarayı görmeyi beceremeyen. Nereye baksa bir tek şey görüyor çünkü. Nereye baksa bir tek şryi, aklındakini. Aklı nerede takılıp kaldıysa...

Bakalım hanginiz babanıza, hanginiz sevgilinize, hanginiz oğlunuza benzeteceksiniz bu beyi? Acaba kimin babası bu adam? Kmşn kocası? Kimin oğlu? Kimin aşığı? Kimin en sevdiği? Kimin kıskandığı?

Şahsen ben onu, akşamları hanedekilere kara naylon poşette portakal ve nar taşıyan, sarı ışıklı evlerden birinin kapısında durup kuş ötüşlü zile uzun uzun basan, elleri nasır tutmuş bir baba gibi hayal ediyorum hep. Ama sonra bir gün bir şey oluyor hayalimde.Öyle bir şey ki...O kapı artık ömürbillah içeriden açılmıyor. İçerideki terlik sesleri, ikindi türküleri, akşam gülüşmeleri ve tarhanadanyayılan buharın nemi anidenkesiliyor. Nereye gidiyor o kadın ve o çocuk? Nereye gidiyor gülüşmeler ve ocakta kaynayan çorbanın tıkırtısı? Terlik sesleri nereye gidiyor? Bilmiyorum. Öldüler mi? Yoksa sonsuza dek terk mi ettiler adamı? Bazen ikisi de aynı kapıya çıkmaz mı?

KÜÇÜK OĞLAN



Off, burada biraz durmalıyım. Biraz da başka koltuklara göz atalım. Dilerseniz girişte oturan küçük çocuğa bakalaım biraz da. Hani şu çilli olana, saçları kısacık kırpılmış kumral oğlana. Farkettiniz mi ha bire tırnaklarını kemiriyor. Eskiden yapmazdı bence. Sonradan sonraya peyda oldu bu fena huyu. Çünkü ona bir şey oldu. Geriye sözcükler değil ama sizi bırakan, kağıt gibi, kesik bir şey. Ve her neyse işte o şey. Şimdilik tırnak eti suikastıyla aşmaya çalıştığı... Unutmak isteyecek çocuk onu ileride, kendinden kçmaya yetince yaşı. Unutacak da hatta. Daha doğrusu bir süre için unuttum sanacak. Derken derine sakladığı o kesik, bir gün yüzeyde açılıveren başka ve basit bir kesiğin altında sızlamaya başlayacak. Ne zaman ufacık, yeni bir kesik açılsa artık büyümüş olan çocukta, o ufacık yer cürmünden büyük ateşlerle yanacak. O minicik yaraların neden bu kadar derin sızladığını, anlamayacakçocuk yıllarca.Ta ki gerçek yara, maskelerinden soyunup dikilene dek bir gün karşısına.

Aynaların sırları ve kalplerin sırları aynı anda dökülünce, çocuk birden kendini görecek. Eski bir yaradan ibaret olduğunu görecek.Açık ve kanlı bir yaradan meydana geldiğini görecek. Unutmak istediği unuttuğunu sandığı sır ona şöyle diyrcek: Merhaba ben burdayım. Beni sen yaşadın. Beni sen unuttun. Sen beni unutamazsın. Merhaba. Hayır, bunu ona şimdi, bunu ona önden söyleyemezsiniz hanımlar, beyler. Maalesef böle işlemiyor bizim trende işler. Böyle nazik teferruatları başkasından öğrenemiyoruz. İçeriden yakılmış ateşleri, dışarıdan söndüremiyoruz.

Bırakacağız. Yaşayacak. Yanacak.

Bir sırrı var bu çocuğun, bir sırrı var biliyorum. Ama öyle ağır ki öğrensem, omuzlarım çökecek, hissediyorum. Bir sırrı va bu çocuğun ve ben bilmek istemiyorum.

Ne oldu, neden ona bakmıyorsunuz? Ah, kalbiniz kırıyor, tabi.. Başınızı çevirerek hassas kalbinizi kıymıklardan korumak istiyorsunuz. Ama ne oldu şimdi? Hay allah, neden ayaklandınız? Niye öyle kaçar gibi çabucak toparlandınız? Gidiyor musunuz zarif hanımlar ve kibar beyler? Bizi bu trende bir başımıza bırakıp...

Yapmayın. Etmeyin. Gitmeyin.

Bu bitimsiz araf boşluğunda, böyle naçar dönüp durmanıza

izin vermeyin.

Biraz bekleyin. Biraz daha bekleyin. Hiç değise şu tren durana kadar bekleyin. Kadın kitabı okuyana kadar, adam manzarayı anlayana kadar, çocuk büyüyüp yaraları kabuk bağlayana kadar bekleyin.

Ya olmaz mı diyorsunuz? Olmaz mı? Bu tren bir yere toslamadam durmaz mı?

Belki de haklısınız, bilemiyorum. Ama öyle veya böyle...Sonuçta bir şekilde , bütün trenler bşr yerde durur. Bütün hikayeler biter. Trenler gider, insanlar ölür. Hayaller, hayaller en çok. Olan onlara olur. Biz bu trende en çok onları kaybetmedik mi?

* Kafa Dergisi, Mayıs sayısı

3 Mayıs 2021 Pazartesi

 

ADAM ÇANTASINI KAPTI...

Metin Yeğin

Bir adam üçüncü kez geçti önümüzden, farkına varıyordum böyle şeylerin. Eski alışkanlık. Yerleşik devlet fobisi bu.

                                                       Caracas'ta bar

Arkadaşlar Caracas da bir bar açmıştı, Venezuelalı devrimciler. Öğlenleri yemeği hepsi orada yiyordu. Geceleri içki içip dünyayı değiştiriyorlardı. ‘Paris Komünü barlarda örgütlendi. Che de, Fidel’le barda tanıştı’ dedim. Bira içiyorduk bir yandan. ‘Önemli olan sabahları hiçbir şeyi unutmamaları!’ dedi Ricardo. Şilili arkadaş. Güldüler. Sonra ‘Belfast’da barların çoğu IRA’nın kontrolü altındaydı’ diye ekledim. Hepsi sevindiler bu benzetmeye. Daha devrimci bir örgüt kurmaya uğraşıyorlardı o sırada. Chavez hükümetinin birkaç bakanı da vardı aralarında. Pek kravat filan takmıyorlardı. Bakanlık yerine sokaklarda takılıy takılıyorlardı. İşçiden esiyordu o günlerde rüzgar…

                                        

 Venezüella Bir adam üçüncü kez geçti önümüzden, farkına varıyordum böyle şeylerin. Eski alışkanlık. Yerleşik devlet fobisi bu.

Zaten biz, her gece bir yere gidip bir şeyler içiyorduk’ dediler, ‘burada içiyoruz şimdi’. Hep böyle açılırdı barlar. Beyoğlu’ndan biliyordum. Sonra pek kimse gelmeyince, yeni ortak alınıyordu. Onun parası bitince başkası. Beyoğlu’nu müşteriler değil, ortaklar ayakta tutardı. Caracas biraz değişikti. En azından o sıralarda.

                                           İRA

İki kişi daha geldi gecekondu mahallesi, La Vega’dan. Gecekondu radyosunda çalışıyorlardı. Tam bitmemiş bir inşaattaydı radyo. Duvarları yumurta kaplarıyla kaplanmıştı ses yalıtımı olsun diye. Devrimci şarkılar ve salsa çalıyorlardı daha çok radyoda. İkisi de dünyayı değiştirmek içindi. 

Adam bir daha geçiyordu. Önde masada oturanların birisinin çantasını kaptı. Bir genç kadın çığlık attı. Peşinden fırladı sanki çanta onu yoksulluğundan kurtarabilecekmiş gibi. Sokağın başında biri, belinden silahını çıkardı. Havaya ateş etti. ‘’Polis, polis" diye bağırdılar. Polis çardağında oturuyordu. Yakalandı mı bilmiyorum. Ricardo, yeni biraları getirdi. ‘Havaya ateş eden bizim arkadaştı televizyon da çalışıyor’ dedi.  

Sonra çantası çalınan genç kadın, ateş eden adam, iki radyocu ve ben aynı masada oturup, bira içip, Flamenko seyrettik.



             Flamenko

Güzel çalıyorlardı. Gitar ellerinde neşeli çığlıklar atıyorlardı. Gitarın gövdesini de çalıyorlardı ve bedenleri de katılıyordu coşkuya. İkisi kadın, üç kişi dans etmeye başladı. Sahne o kadar küçüktü ki biraz geniş kalçalarıyla kadınlar zor sığıyordu. Erkek olan başını eğerek dans etmeye çalışıyordu. Topuklarını yere vurmak için kaldırdığında, aynı anda kafasını eğmek zorundaydı. İki şarkı arasında alkıştan hemen sonra ‘masalar büyük’ dedim Ricorda’ya. Bir yorumda bulunmak gerekirdi açtıkları bar hakkında. Kadının aklına çantası geldi galiba.

Üzüntülü baktı masaya. Teselli edilmesi gerekecek kadar güzeldi. Havaya ateş edilecek kadar değil. Kurtarıcı arkadaş bir biradan sonra kalktı, sokağa çıktı. Yeni bir maceraya yol alırmış gibi geldi bana. Eliyle şöyle bir yokladı silahını çıkarken.

Onunla birlikte çıktı radyocular, dans eder gibi yürüyorlardı.

Ricardo teselli için bir bira daha ısmarladı kadına. Gece uzundu ve çanta çalınması bazen iyi bir şeydi…




2 Mayıs 2021 Pazar

 

DOSTLUKLAR...WİLLİAM SAROYAN VE ARA GÜLER:KÜÇÜK ŞEYLERİN PEŞİNDE...

Sevengül Sönmez




Ara Güler ve William Saroyan “En büyük mutlulukların küçücük şeylere bağlı olduğunu” bilerek bu küçük şeylerin peşinde koşmaktan vazgeçmezler ve koşarken tuhaf bir biçimde buluşurlar…


                             
Ara Güler

Dostlukların izini sürerken insanların hikâyelerini biriktirmeye başlıyorum. Tanıdıklarım aracılığıyla daha az tanıdığım insanların hayatlarını da öğreniyorum. Ara Güler’in dünyanın her yerinden insanların hikâyelerini çektiği fotoğraflarla bize anlatması, William Saroyan’ın dinlediklerini kaleme alarak dillendirmesi gibi peşinden koştuğum bu dostluk hikâyeleri yeni kapılar aralıyor.

Bitlis’ten Kaliforniya eyaletinin Fresno kentine göçen Ermeni bir ailenin oğlu Aram olarak dünyaya gelen William Saroyan, ailenin Anadolu dışında doğan ilk üyesidir. Amerika’da doğmuştur ama kalbi Anadolu’da atar ve o, ölümünden sonra kalbinin ikiye

bölünüp yarısının Anadolu’ya, yarısının da Ermenistan’a gömülmesini vasiyet eder.

İkiye bölünen kalbin hikâyesidir William Saroyan’ın yıllarca peşinde koştuğu... Göçenlerin, kalanların, dönemeyenlerin, hasret çekenlerin dilinden onları ölümsüzleştirir.


                                     William Saroyan

Dünyanın en önemli fotoğrafçılarından Ara Güler de fotoğraf makinesiyle hikâyelerin peşindedir. Foto-röportajcı olarak mekânları hikâyeleriyle ölümsüzleştirir. Ünlü ya da sıradan insanların peşine düşer, dünyanın dört bir yanına dağılan Anadolu insanlarının, edebiyatçıların, sanatçıların bir ânını sonsuz kılar çektikleriyle. Bu fotoğrafları ölümsüz ve sahici yapan, Ara Güler’in kurduğu ilişkiler, dostluklardır.

İkisi de “İnsanların birbirlerine ne kadar yakın olduklarını, en büyük mutlulukların küçücük şeylere bağlı olduğunu, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar insanların bu küçücük şeylerin birikintisiyle yaşadıklarını, bunlarla mutlu olduklarını” bilerek bu küçük şeylerin peşinde koşmaktan vazgeçmezler ve koşarken ancak filmlerde olabilecek türden, tuhaf bir biçimde buluşurlar.



        William Saroyan

Ara Güler iyi bir okurdur ve henüz gençken William Saroyan’ın Varlık ve Yeditepe Yayınları’ndan yayımlanan kitaplarını okumuştur. 'İnsanlık Komedisi'ni seyretmiş, 'Yüreğim Dağlardadır' oyununu sahneye koyarken Tennessee Williams’ın ona neden “en iyi diyalog yazarı” dediğini daha iyi anlamıştır. “Çok ustaca yazılmış bir oyundu. Sessizliklerinde bile bir anlam vardı. Kısa cümlelerin, kısa sessizliklerin içinde büyük bir dünya birikimi saklıydı. Küçük dünyalardaki büyüklükleri ben ancak Saroyan’la öğrendim.” (1)

Yaratıcı Amerikalılar” sergisini açmak için hazırlık yapan Ara Güler, William Saroyan’ın da portresini çekmek ister. New York’ta çalmadığı kapı, araya koymadığı insan kalmaz ama Saroyan’a ulaşamaz. Yaşadığını bildiği her yere mektup gönderir ama mektuplarına yanıt alamadan New York’tan ayrılır. Paris’te çekimlere devam ederken defterine not ettiği “74 Rue Taitbout” adresini ve telefonunu bulur. Birkaç kez arar ama yine ulaşamaz. Vazgeçmez, nihayet bir gün “yes” diyerek açılır telefon. Ara Güler kendini tanıtır, William Saroyan onu davet eder, bir apartmanın altıncı katında eşyasız bir dairede buluşurlar. İlk kez karşılaşmalarına rağmen birbirlerini tanıyor gibidirler. Saroyan da Türkiye’ye geldiğinde onu aramış ama ulaşamamıştır. “Ben Türkiye’deyken sen yoktun” diyerek konuşmaya başlar. “Bütün o mektupları aldım. Cevap vermedim, çünkü beni bulacağını biliyordum.”



        Foto: Ara Güler

William Saroyan, Türkiye’deki dostları Yaşar Kemal’i, Fikret Otyam’ı sorar; Ara Güler anlatır. Amerika’da kimlerin fotoğrafını çektiğini öğrenmek ister. Ara Güler kırka yakın isim sıralar. Sohbet ilerlemiş Ara Güler pek çok kare çekmiştir. Sonrasında görüşmeye devam ederler, William Saroyan onun kendisini daha çok tanımasını istercesine açar kapıları. Dostlarıyla buluşurlar, sokaklarda dolaşırlar.

Ara Güler, bu buluşmalarda onu daha yakından tanır ve yıllar sonra onun için şunları yazar: “Sonunda şu sonuca vardım; Saroyan olayları değil, insanları merak ediyordu.”

İkisini buluşturan bu merak, Ara Güler’in eline kalem alıp babasının öyküsünü yazmasını sağlayacaktır. Bir gün Rue La Fayette’in köşesinde bir kafede otururken William Saroyan ondan ailesini, yaşadıkları yerleri anlatmasını ister. Ara Güler, babası Dacat Güler’i anlatır. Ölümünden kısa bir süre önce doğduğu topraklara Şebinkarahisar’daki Yaycı köyüne gitmek isteyen babasını, birlikte çıktıkları yolculuğu, orada gördüklerini, döndükten sonra yaşadıklarını, babasının cenazesin öncesinde yaşananları... Ağlamaklı bir halde dinleyen Saroyan yolda yürürken Ara Güler’e dönüp “şu senin pederin olayı var ya, çok iyi hikâye olur” der, “belki yazarım.”

Ara Güler’in anlattıkları William Saroyan’a ilham vermiş midir, bu duyduklarını hangi öyküsünün içine katmıştır bilmiyorum ama pandoranın kutusu Ara Güler için açılmıştır bir kez. Babasının

yaşadıklarını yıllarca içinde taşıdıktan sonra 'Babamın Öyküsü' başlığıyla yazıya döker ve bu öykü 'Babil’den Sonra Yaşayacağız' kitabında yer alır.Yıllar sonra yaptığı bir video röportajda (2) neşeyle anlattığı bu kısacık buluşma Ara Güler’in hayatında önemli izler bırakır. Belki dev cüsseli bu adamın kalbinin yumuşaklığını gördüğü için belki de kendisine benzettiği için, William Saroyan onun tanıdığı bir coğrafyanın dünyaya yayılan insanlarından biri olarak hep özel bir yere sahip olur. Ve bana kalırsa onun küçük insanlara duyduğu büyük merakın peşine o da takılır ve büyüleyici fotoğraflar çekmeye devam eder.

1975’te serginin kataloğunu hazırlarken onun fotoğrafının altına şu satırları yazar: “Oturduğunuz mahallenin küçük insanlarını tanır mısınız? Örneğin İspanya’da iseniz, komşunuz küçük ayakkabı boyacısını, Paris’te iseniz Rue La Fayette’in köşesindeki derici ustasını veya Kopenhag’daki dondurma satıcısını… Eğer siz bunların hiçbirini tanımıyorsanız, William Saroyan tanır hepsini. Hem de tüm dünyaları ile… Fresno’da doğmuş, ama tüm dünyanın adamı olmuş. Onun bakışı ile insanlara bakmak, dünyayı ikinci kez keşfetmekten daha üstün bir şeydir. Çünkü Saroyan en küçük şeyin en önemli şey olduğunu öğretir bize.”

Bu iki ustanın dostluğundan bize kalan ise, yaşamın kendisidir: Dolu dolu yaşamak, tutkuyla yaşamak ve küçük şeylerin peşinden büyük bir coşkuyla koşmak...

Dipnotlar:

  1. Yazıdaki bütün alıntılar Ara Güler’in Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan (Aras Yayınları, İstanbul 2008) kitabında yer alan “Bir Yaratıcı Amerikalımı Kaybettim” yazısındandır.

  2. Sevan Ataoğlu’nun yaptığı röportajı izlemek izlemek için: https://www.youtube.com/watch? v=iHN
















1 Mayıs 2021 Cumartesi

 

1 MAYIS VE HARAMİLERİN DÜZENİNE KAFA TUTAN BİR KADIN

Sedat Kaya


-

Adı Zeliha'ydı .Beş çocuklu yoksul bir ailenin kızıydı.
Hayatları çok zordu.Bir yandan açlık, bir yandan hastalık.
Hastalıklar kardeşlerini birer birer elinden aldı Ailenin tek çocuğu kaldı. Yaşasın diye ismini değiştirdiler.
Yeni adı, 
Yaşar Zeliha oldu.
6 yaşında annesini kaybetti. Artık yatalak bir teyze ile sarhoş bir babanın himayesindeydi. Kendisini sokaklara attı. Küçük yaşta, emeği, sömürüyü, haksızlıkları gördü. Okumaya karar verdi.
Ama babası izin vermedi. .Babasından gizli gitti okula; 
"Ben öksüzüm hoca efendi, beni okutunuz." dedi. Kayıt oldu.
Bunu duyan babası evden kovdu. Komşuları sahip çıktı.

Sadece bir yıl okulda kalabildi. Sonra hocasız kendi başına okudu.

Çalışıyor, kazanıyor, kitap alıyor, okuyordu. Kuranı hatim etti.
Başörtüsünü hiç çıkarmadı. Şiire merak sardı.
Osmanlıca'yı iyi kullanıyordu. Cumhuriyet ile birlikte yeni alfabeye de uyum sağladı. Şiirler, kitaplar yazdı.
Eğitimsiz olmasına rağmen yazıları büyük ilgi gördü.
Çok eğitimli yazardan daha etkiliydi. Hep yazdı. Halkı yazdı. Emeği yazdı. Muhalif dergilerde sömürüyü yazdı. Yazdıkça başı derde girdi.1925-1927 yıllarında defalarca tutuklandı.




Nazım Hikmet gibi dönemin ünlü sosyalistleriyle aynı şekilde sorgulandı.Amele Derneği'ne üye oldu Grevleri destekledi.
Nerede haksızlık var, kalemi oradaydı. Hiç eğilmedi, hiç bükülmedi. O yüzden de soyadı kanununda 
"Bükülmez" soyadını aldı.

1 Mayıs geldi yine. İşçinin, emekçinin bayramı. Yine tutuklamalar, yine engellemeler. Yaşar Zeliha Türkiye'de 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlanması için çok mücadele etti. Özellikle Cumhuriyet döneminde 1 Mayıs'ın yasaklanmasına çok büyük tepki gösterdi.
1 Mayıs'ın isminin "Bahar ve Çiçek Bayramı" olarak değiştirmesine isyan etti. Yine yazdı, hep yazdı.Türkiye'de 1 Mayıs için şiir yazan ilk şair oldu.1923 yılında kaleme aldığı o şiirin mısraları şöyleydi.
"Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken,
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden..
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.

Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.


Ey işçi…
Mayıs birde bu birleşme gününde
Şüphe bugün kalmadı bir mani önünde…
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
Ta’zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin.
Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.
Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say.
Birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü.

Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.
Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at
kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat."

Üç kez evlendi. İlk eşi Yaşar Zeliha ismini beğenmedi, Yaşar Nezihe oldu.İlk eşini kaybetti, diğerlerinden boşandı.Hem sosyalist, hem başörtülüydü. İlkelerinden hiç taviz vermedi. Ama bedeli de ağır oldu. Hayatının son günlerinde çok geçim sıkıntısı çekti. Geliri sadece babasından kalan 42.5 kuruşluk emekli maaşıydı.
Aç kaldı. Sonunda dayanamadı Ankara'ya bir isyan mektup yazdı.

"Rahmetli pederimden emanet kağıt para olarak 42.5 kuruş, kırk on beş de para veriyor. Bu para ile bu hayatı sürüklemek mümkün değil. İhtiyar bir kadınım, evvelki gibi çalışamıyorum. Gözlerim görmüyor. Yağsız en kuvvetli makineler bile işlemez. Hayatım daima açlık ve acılar içinde geçiyor. Açlık alçaklık değildir. Uzun müddet bu hale tahammül mümkün değil. Bir gün haber-i vefatım işitilirse açlıktan öldüğüme herkesin vicdanı emin olsun."
Ankara'dan ses çıkmayınca, bu mektubu gazetelere yolladı. Bir kaç muhalif gazete yayınladı.Olay oldu.
Ankara çok kızdı.Hakkında soruşturmalar açıldı.
5 Kasım 1971’de sefalet içinde öldü.Sessiz sedasız Küçükyalı Altıntepe Mezarlığı’nda gömüldü.
Uğruna mücadele verdiği milyonlar adını bile duymadı.
Özellikle duyurulmadı.Yaşar Zeliha Bükülmez sanki hiç yaşamamıştı.