TARİH*
Ertuğrul Mavioğlu
Bizim kuşağımız pek çok olayın iç içe geçtiği bir zaman kesitinde dünyaya gözlerini açmış, sonrasında ise hayat hep hızlı akmıştı. Bunun bir şans mı yoksa talihsizlik mi olduğuna hiçbir zaman karar veremedim.
Telefondaki arkadaşım, hayatımı etkileyen bi düzine tarih söylememi istedi.” Verdiğin yanıtları çalışmamda değerlendireceğim” diye de ekledi. Önce aklıma sadece doğum tarihim geldi. Ama sonra akademisyen arkadaşımın ne istediğini fark edince, zihnim birden düzinelerce tarihin saldırısına uğradı. Hiçbirimizin taşıyamayacağı kadar ağır bir yükün altında hissettim kendimi ve içim karardı.
Bizim kuşağımız pek çok olayın iç içe geçtiği, birbirini tetiklediği bir zaman kesitinde dünyaya gözlerini açmış, sonrasın da ise hayat hep hızlı akmıştı. Bunun bir şans mı yoksa talihsizlik mi olduğuna karar veremedim.
Ömrünün yarım asrını geride bırakanlar olarak, en az birkaç askeri darbe, birkaç deprem görmüş, işkenceyle hırpalanmış, hapislerde çürümüş, sürgünlere savrulmuş, bolca yoksunluk çekmiş, tüm bunların hasebiyle örste dövülen demir misali, hayli setleşmiş bir kuşağız.
Hayatımızın her döneminde muktedir olanların iktidarlarını yalan üzerine inşa ettiklerini, yalanın yetmediği yerde ise şedit bir zorbalığı devreye sokarak yine koltuklarını korumayı başardıklarının tanığıyız.
Üstelik önceki kuşakların de devrinin hayli çileli geçtiğini biliyoruz. Mesela babama sorduğumda hiç iyi bir dönem görmediğini söylemişti. Çocukluğu hayli zor geçen annemin ise en çok İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan kıtlıktan, yiyecek karnelerinden ve aç yatılan gecelerden söz etmesi hep aklımın bir köşesinde kaldı. Ama onun açısından da sıkıntıların savaş dönemiyle sınırlı olmadığından haberdardım.
Annem iyi eğitim görmüş bir İstanbul hanımefendisinin ağzından çıkabilecek en kötü söz ne olabilirse gelmiş geçmiş hükümetleri öyle anar ve devam ederdi. “Çocukluktan beri gün yüzü göstermediler. Altı kardeştik, rahmetli babamdan kalan aylığı bile çok gördüler. Çocukken yalancılar baştaydı, büyüdüm öğretmen oldum, ülkeyi yine yalancılar yönetiyordu. Artık emekliyim. Ölüp gideceğim, yalancılar hala tepemizdeler.”
***
Ezici çoğunluğun çok çalışıp karnını doyurması, bir avuç zenginin ise sınırsızca para ve mal istifleyebilmesi üzerine inşa edilmiş olan bu sistemin kuruluşuna dair verilen kararlar ise, bırakın beni, Anne ve babamın bile doğumundan önceye dayanıyordu. O yüzden belki de hazırlayacağım listenin başına 1923'te Cumhuriyet'in ilanını ve aceleyle toplanan İzmir İktisat Kongresini yazmalıyım. Cumhuriyet'in ilanı siyasal düzene, İzmir İktisat Kongresi ise ekonomi çarkın nasıl döneceğine dair sorulara cevap veriyor ve sonraki asırda bile hepimizin hayatında çok belirleyici bir rol üstleniyordu.
İşin ilginç yanı Cumhuriyet'in ilanı her ne kadar bağımsızlığın resmi teyidi ise, İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar da büyük devletlerin ellerine tutuşturulmuş “ gelin bizi yeniden sömürgeleştirin” davetiydi. Mesela bizden bir önceki kuşağın tanık olup tanımladığı, yeniden sömürgeleştirilmiş olan ülke gerçeği , işte o davetiyenin dolaysız sonucuydu. An evveli ve ahiri ile aslında çok uzun bir zamandır. Çünkü o an içinde yaşanan, pek çok bakımdan önceden tasarlanmıştır ve o nedenle aynı zamanda geçmişe aittir. Ama kendinden sonra yaşanacakları belirlediği için izleri geleceğe de sirayet edecektir. İşte o yüzden tarih, dünün üzerinde yükselen an ve yarını kurandır.
Mesela İzmir İktisat Kongresinde kapitalist bir ülke yaratmaya can atılmasaydı, yıllar sonra Vehbi Koç ABD'ye tüccar gidip sanayici olarak dönmez, Kore'ye ölen askerin canlısıyla değiştirildiği standart tugay gönderilmez, NATO'ya üye olabilmek için binbir takla atılıp memleket topraklarından parsel parsel üs dağıtılmazdı.
1951 komünist tevkifatları yaşanmaz; Nazım Hikmet on üç yıl dermansız kalmaz, Orhan Veli “ Açlıktan bahsediyorsun; demek ki sen komünistsin” diye şiir yazmazdı.
27 Mayıs darbesi yaşanmazdı örneğin. Tekelci burjuvaziye yol veren bu darbenin, nerdeyse hiç uygulama alanı bulamamış anayasası nedeniyle kimilerince ilerici ilerici olduğu sanılmazdı.Ülkenin dört bir yanı ABD üsleriyle kuşatılmamış olsa, Denizler, Mahirler, İbrahimler memleketin bağımsızlığı ve özgürlüğü için belki bu denli sert bir mücadelenin içine girip hayatlarını feda etmek zorunda kalmazdı.
Yine ümmeti tasfiye ederken yerine bir tek millet yaratma çabası olmasaydı asırlar boyu yan yana yaşamayı başarmış farklı aidiyetlerin silinip yok edilmesi için uğraşılmazdı.
Faşist olmak veya ırkçılık yapmak yasaklanır, Anadolu'nun Türkleştirilmesi diye bilinen şu çılgın projeyi eleştirmek kimsenin aklına gelmezdi. Tercihler farklı olsaydı ne 1915 yaşanır, ne Paramaz ve arkadaşları için Beyazıt Meydanı'nda idam sehpaları kurulur, ne Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz'de boğdurulur, ne Rum, ne Ermeni, ne Süryani, ne Yahudi ne Ezidi, ne kaldani bu topraklardan sürülürdü. Evet tercihler farklı olsaydı 6-7 Eylül bugüne 1955 pogromu yaşanmayacağı için Sabri Yirmibeşoğlu gibilere kontr gerilla operasyonları fırsatı da doğmazdı.
1964'de ceplerinde 20 dolar, 20 kilo eşya ile Rumlar tehcir edilmez, İmroz Gökçeada'ya dönüşsün diye bir gece vakti limana yanaşan gemiden azılı katiller indirilip, kuduz köpekler gibi ortalığa salınmazdı. Adı gene Gökçe diye değiştirilse bile, koca ada boğulmazdı karanlık bir hüzne...
***
Acılarla dolu bu olaylar kuşaklar boyunca aktarılarak güne geldi ve karabasanımız olmaya devam etti.
Mesela Koçgiri'de ilk akla gelen başını kaldıranların boynunu vurmak olmasaydı, belki de Şeyh Said ayağa kalksa bile arkasından kimse gitmezdi. Onca insan ölmez, bu coğrafyanın hakları eşitlik ve kardeşlik zemininde barış içinde bir arada yaşamayı başarırdı.
O zaman Hamidiye alayları kurulmaz, Dersim tertelesi yaşanmaz, zihinlerde komando zulmü diye bir korku duvarı oluşmaz, Diyarbakır zindanının girişine “Türkçe konuş, çok konuş” diye yazmak kimsenin aklına gelmez, o 'bilinmeyen dili' konuşanlara ağır işkence reva görülmezdi.
İnsanı yaşatmak esas alınsaydı eğer, ne 12 Mart, ne 12 Eylül olurdu, ne de onların halefi zorbalar ensemizde boza pişirmeye devam ederdi.
Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşleyenler, gencecik yaşta toprağa düşmezdi.
Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, 19 Aralık, Ulucanlar, Ankara gar, Suruç, Roboski, Cizre, Nusaybin ve daha pek çok katliam göz açıp kapayıncaya kadar zihinlerin karanlık köşelerine itilmezdi.
Ama bütün bunlar yaşanmasa tarih de olmazdı. Çünkü tarih arzularımız değil, acılarımız üzerine bina oluyor ve kitaplarda ne yazarsa yazsın, yaşanırken en çirkin, en gaddar, en vahşi ve en soğukkanlı edasını takınıyor.
Marx'ın tarihi sınıf savaşları tarihi olarak tanımlaması boşuna değil. Bu da egemenin iktidarını koruyabilmek için baskı ve zorbalığı süreğen hale getirmesi, bazen oluk oluk kan akıtması, bazen de önünde duran ne varsa yıkıp geçmesi demek.
Çünkü bu dünyada insandan başka kendi türünü öldürüp yok etmek için bütün hünerini seferber eden başka bir canlı türü yok. Sırf bu gerçeği bile kabul etmemek için ya bu katliamları birer destana çevirip kendimizi avutmaya çalışıyoruz ya da zihinlerimizden silip asla hatırlamayalım istiyoruz.
Bense arafta kalanlardan oldum hep.ne kahramanlık destanlarına inandım ne de olup bitenleri aklımdan silip atmayı başardım. Araf'ta kaldığım için de okul sıralarındayken en zor dersleri, satır aralarından kan fışkıran, tarih derslerine tercih ettim. İnsanı öldürecek değil, olduracak bir tarih yazılıncaya kadar da bu ruh halim değişmeyecek.
O yüzden arkadaşımın beni etkileyen tarihlere dair sorusuna yanıt ermeyi, son ana kadar erteledim. Ta ki telefonum yeniden çalıncaya kadar.
Arkadaşım “ yahu sana basit bir soru sordum, biraz sonra seni ararım dedin ama günler geçti” dedi.
Hamamdan “evreka” diye fırlayan Arşimet'inki kadar olmasa da coşkulu bir ses tonuyla “Buldum” diyerek sözünü kestim.” Çok düşündüm ama buldum hem de düzinelerce.”
Unutmak istediklerimi değil, ömrüm yettiğince hatırlamak istediğim tarihleri sıralamaya başladım.
“ Babamın bisiklet kullanmayı öğrettiği günü hiç unutmadım” diye başladım ve devam ettim. “ Saatler sonra ben tek başıma bisiklet sürerken, onun ter içinde gururla uzaktan seyredişi, tarihi bir andır benim için. Annemin matematik imtihanı yaptığı öğrencilerin kağıtlarını uzatıp, sanki çok normal birşeymiş gibi “ okuyup şunlara not verir misin diye soruşunun sağladığı özgüven, yetişkinliğe terfi edişimin tarihidir mesela...Sonra babamın karşısında ilk sigara içişim...Sigarayı çoktan bıraktım ama koku hala burnumdadır.
* Ot Dergisi, Mayıs sayısı
























