12 Şubat 2021 Cuma

 



ALTMIŞINCI DOĞUM GÜNÜM

MERHABA MORUK!

Hasan Gürkan



*Bu konuşmayı 20.09.2007 tarihinde ‘ Merhaba Moruk’ adıyla düzenlediğimiz altmışıncı doğum günüm partisinde yaptım.


Bahar geçtise n’ola / Hazanı hoş görelim/Zaman zamana erişmez 

 Biz anı hoş görelim”

Hayat denilen kavga bu eylülün yirmisinde beni cebren altmış yaşıma sürüklüyor. Akranım olan dostlarım, yoldaşlarım, bu yaşa benden önce gelenler, geçip gidenler alınmasın. Altmış yaş resmen ihtiyarlık yaşıdır.

Merhaba moruk! derler adama.

    Yo! Sakın bana her yaş güzeldir, mavalı okumayın. Her yaş güzel değildir. Devlet tarafından işkence, hapis, idam, yargısız infazla hatırlatılmazsa, yaşlanmanın/ ölümün aklının ucundan bile geçmediği yaşlar güzeldir. Belediye otobüsünde, dolmuşta kimsenin ayağa kalkıp ta “buyur amca!” demediği yıllar.

    Bak dostum,    Altmışın kapısına dayandığında usulca geriye bakıyorsun. Kat ettiğin yol epey uzun. Önündeki ise kısa ve engebeli. Bu, hiç hoşuna gitmiyor. İflah olmaz bir aptal değilsen her şey sana son yokuşu inmekte olduğunu söylüyor. Kabullen yoldaş, şimdi hazandasın.

    Hasan Efendi, arkadaşlarınla yola çıktığınızda, Marksizm-Leninizm, Proletarya Enternasyonalizmi, ihtilal diyordunuz da, mitinglerde ucuz manzumeler eşliğinde kalpaklı Mustafa Kemal posterleriyle yürüyordunuz; gardıroptakine muhalefeten! Hatırladın mı? Bu sizin kuşaktan çok önce eski tüfek yoldaşlarınızın, mesela Şefik Hüsnü’nün başlattığı talihsiz bir çırpınış, Marksizm’le Kemalizm’i imtizaç ettirme gayretiydi. Bir bak allasen o çaba bugün nerelere geldi. Vatan uygun adım laik cumhuriyet mitingleriyle çalkalanıyor.

    Tavariş Hasan,

Mitinglerde, korsan gösterilerde, grevlerde,  hapiste, işkencede evet, hiç itirazım yok devrimciydin(iz). Ama kadın yoldaşların(ız)la, sevgililerin (iz)le, karın (ız)la, kaçamağın (ız)la, ilişkin (iz)de tam bir beş r’li errrrrkektin(iz).

    Ayıp değil mi ihtiyar! Erkek egemen geçmişin(iz)den ve dahi bugünün(üz) den yüzün(üz) kızarmıyor mu?

    Demircan Yoldaş,

Parti dili militaristti. Çelik disiplin, öncü müfreze vesaire. Ol sebepten mi mirim, Vicdani Red’ten hiç bahsetmiyordunuz. Ezilenlerden yanaydın(ız) ama, eşcinsellerin, travestilerin haykırışlarına kulakların(ız) tıkalıydı. Oğullarınızın çüklerini ala-yıvala ile kestirmekle meşguldünüz. ‘Kutsal Aile’nin peder-i muhteremi, çocuklarınızın sebebi hayatıydınız.

    Hey Ahbap!

Sahi parti kongrelerinde, parti yayınlarında Ermeni soykırımından, Anadolu Rumlarının Mübadele acılarından neden hiç bahsetmediniz? Sayısız Kürt isyanına neden bigâne kaldınız? Aklınız saygıdeğer moruk, mabadınızın kılları ağarınca mı başınıza geldi!

    Hayır, hemen celallenme!

Ne karamsarım, ne de umutsuz. Sadece kendime geçmişime bakmağa çalışıyorum. Paris Komününden günümüze, savaşsız, sömürüsüz, iktidarsız bir dünya için verilen büyük kavgayı, mücadeleyi asla inkar etmiyorum. Ekim devrimi, İspanya tugayları, Çin, Vietnam, Küba ve daha niceleri. Ol sebepten hala içim daraldığında “ Güzel günler göreceğiz çocuklar / Motorları maviliklere süreceğiz” mısralarıyla ferahlıyorum.

    Merhaba Hasan Arkadaş,

Şimdi yorgun, şişman ve geveze bir adamsın. Kendine, kitaba ve alkole siperlendin. Hiçbir şeyi beğenmiyorsun, eyvallah ama, öbür taraftan hayatını anlamlandıracak bir bok bulmak için çırpınıyorsun.

    Çabalama! Kimi yerde insan çabaladıkça batar. Bekle seni hayat batırsın, batıracaksa. Ama yola çıktığında kan ter içinde, çamurlara bata çıka, inatla peşinden koştuğun düşü görmeğe devam et, becerebilirsen. Ve unutma:

DÜNYA ORDA BİTER Kİ MAĞLUP OLUR HAYAL,

  TEMDİD-İ ÖMRE KUDRETİ KALMAZ TAHAYYÜLÜN”

-----------------


9 Şubat 2021 Salı

'Mustafa Suphi Osmanlı'da federalizmi ve Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara özerklik

özerklik verilmesini savunuyordu'

Artı Gerçek :100 yıl önce 16 Komünist!..

Ahmet Kardam ile söyleşi  2.Bölüm


Kazıdık onbeşlerin ismini, /Kanlı kızıl bir mermere!

Bir çelik aynadır gözlerimiz, /Onbeşlerin resmini
Görmek isteyenlere,..(Nazım Hikmet / Şubat 1925)

BEN MİR BEDİRHAN’IN BEŞİNCİ KUŞAK TORUNUYUM. AİLEMDE TÜRK OLMADIĞINI, AMA BENİM KUŞAĞIMIN TÜRK OLARAK YETİŞTİRİLDİĞİNİ ANCAK 50 YAŞIMA GELDİĞİMDE ÖĞRENEBİLDİM’


  

Sizi kişisel olarak tanımakla başlayalım. Nasıl bir aileden ve toplumsal yaşamdan geliyorsunuz? Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurucusu ve ilk Başkanı Mustafa Suphi hakkında araştırma yapıp kitap yazdınız. Bu ilgi ve ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?

Baba tarafımın anne tarafı Kürt ve Rum. Babaannemin annesi Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan’ın torunu; böylece ben de Mir Bedirhan’ın beşinci kuşak torunu oluyorum. Babaannemin babası ise Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda Osman Bey’le işbirliği yapmış olan Bizans tekfuru Mihal Bey’in (Köse Mihal) soyundan gelen Mihalzade Ali Galip Paşa. Annem baba tarafından Boşnak, anne tarafından Abhaz. Ailemde Türk olmadığını, ama benim kuşağımın Türk olarak yetiştirildiğini ancak 50 yaşıma geldiğimde öğrenebildim. Bedirxan Beyin torunu olduğumu öğrenince Osmanlı Arşivine girip Bedirxan Bey hakkında 800 küsur sayfa belgeyi inceleyerek iki cilt kitap yazdım. TKP’nin kurucu başkanı Mustafa Suphi üzerinde çalışmamın nedeni ise bu partinin üyesi olmam ve Merkez Komitesi üyeliğinde bulunmamdır. Yani kim olduğumu araştırdığım, kendi geçmişimle hesaplaştığım söylenebilir.

1917 EKİM DEVRİMİ SONRASINDA TAHLİYE OLUNCA GİTTİĞİ MOSKOVA’DA RUSYA KOMÜNİST PARTİSİ’NE (BOLŞEVİK) ÜYE OLUR’

Mustafa Suphi ve TKP Türkiye sosyalist ve komünist hareketi için bir milat olarak kabul edilir. Siz “Mustafa Suphi; Karanlıktan Aydınlığa” kitabınızla kapsamlı bir çalışma yaptınız. Kimdir Mustafa Suphi? Nasıl bir aileden geliyordu? Dönemin düşünsel akımlarının neresinde yer alıyordu? Komünist fikirlerle tanışması, görüşlerinin olgunlaşması ve parti kurma sürecine kadar olan gelişimini anlatır mısınız?

Mustafa Suphi 1879 veya 1882 Giresun doğumludur. Buna göre, 28/29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’de katledildiğinde 40 yaşına yeni girmiş çok genç bir insandı. Babası Erzurum, Konya, Kudüs, Şam, Edirne gibi vilayetlerde mutasarrıflık ve valilik yapmış Mevlevizade Ali Rıza Efendi; annesi ise Samsun eşrafından, Belediye Reisi Halil Hilmi Efendi’nin kızı Memnune Hanımdır. Suphi ilk eğitimini babasının görevi gereği bulunduğu Kudüs ve Şam’da, orta ve lise eğitimini Erzurum’da, yüksek eğitimini İstanbul Hukuk Mektebi’nde tamamlamış, 1907’de doktorasını yapmak üzere Paris’e gitmiştir. 1908 İkinci Meşrutiyet Devrimi gerçekleştiğinde Paris’te öğrenci ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önce yandaşı, sonra üyesidir.

1910’da doktorasını tamamlayarak İstanbul’a döner, Yüksek Ticaret Mektebi’nde, Yüksek Öğretmen Okulu’nda ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde hukuk, ekonomi ve sosyoloji dersleri verir. İttihat ve Terakki’nin 1911 sonbaharında yapılan dördüncü kongresinde delegedir. Ama aynı yılın sonunda bu cemiyetten ayrılır, Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocağı çevresiyle yakınlaşır, Rusya’daki 1907 gericiliğinden kaçarak İstanbul’a sığınmış Tatar Yenilenmeci (Cedid) hareketine mensup Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Sadri Maksudi gibi aydınlarla ilişki kurar, onların görüşlerinden etkilenir. Temmuz 1912’de kurulan, İttihat ve Terakki’ye muhalif Milli Meşrutiyet Fırkası’nın kuruluşunda yer alır, bu partinin yayın organı İfham gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yapar.

İttihat ve Terakki’nin yönetime el koyduğu Bâb-ı Âlî baskınından 4,5 ay sonra sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi bahanesiyle tüm muhalif aydınlarla birlikte Mustafa Suphi de 18 Haziran 1913 günü Sinop’a sürgün edilir. Bir yıl kadar sonra Sinop’tan kaçarak Sivastopol’a, oradan Bakü ve Batum’a gider. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte önce Kaluga’ya sürgün edilir, ardından 1915 sonbaharında Uralsk esir kampına gönderilir.

Bir yandan esir kampındaki ağır sömürü koşullarının etkisi, öte yandan Kazan merkezli Müslüman Komünistlerin esir kampına sokabildiği yayın organının etkisiyle sosyalizmi benimser. 1917 Ekim Devrimi sonrasında tahliye olunca gittiği Moskova’da Müslüman Komiserliği’nde, esas olarak Türk savaş esirlerine yönelik olarak Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başlar ve o arada Rusya Komünist Partisi’ne (Bolşevik) üye olur.

PARTİ PROGRAMI’NDA: (A) TÜRKLERİN SAHİP OLDUKLARI AYRICALIKLARIN KALDIRILMASI; (B) “HÜR MİLLETLERİN HÜR BİRLİĞİ” TEMELİNDE FEDERATİF DEVLET BİÇİMİNİN KABULÜ; (C) AYRILMA HAKKININ TANINMASI HÜKÜMLERİ YER ALIR. BU PROGRAM SUPHİ’NİN TÜRKİYE KOMÜNİST HAREKETİNE BIRAKTIĞI MİRASIN EN ÖNEMLİ UNSURLARINDAN BİRİDİR’

Mustafa Suphi hakkında çok fazla belge var, ama bunların gereken dikkat ve özenle incelendiği söylenemez. Türkiye’de gerek resmi tarih yazımında gerekse sosyalist tarih anlayışında Mustafa Suphi nasıl anlatılmakta ve anlaşılmaktadır? Sözgelimi; Türkiye’de bazı çevreler Mustafa Suphi’nin “Türkçü” hatta “İttihatçı” olduğu görüşündeler. Buna birkaç neden gösterilmektedir: Birincisi; onun İttihat ve Terakki Cemiyet içinden gelmesi… İkincisi; Osmanlı Ermeni Komünistleri (Hınçak Partisi, Paramaz ve yoldaşları) ile ilişkisinin olmaması, üçüncüsü; 1915 Süryani, Ermeni soykırımı ve 1919 Rum Pontus soykırımı konularında bilinen bir tavrının olmaması… Bu eleştirilerin doğru yanları olduğunu düşünüyor musunuz? Değilse neden?

Mustafa Suphi hakkında çok sayıda belge olduğu ama bunların araştırmacılar tarafından gereken dikkat ve özenle incelenmediği biçimindeki düşüncenize katılıyorum. Bu dikkatsizlik ve özensizliğin Mustafa Suphi konusunda yanlış kanaatlerin oluşmasına neden olduğu görülüyor. Bunlardan birincisi, onun “ömrünün sonuna kadar Türkçü ve milliyetçi olduğu” biçimindeki iddiadır. İkincisi ise 1920 Kasım’ında Türkiye’ye M. Kemal’den aldığı “icazet”le döndüğü ve amacının M. Kemal’le “işbirliği” yapmak olduğu, M. Kemal’e “güvendiği” biçimindeki her türlü dayanaktan yoksun iddialardır. “Türkçülük”, “milliyetçilik”, “İttihatçılık” gibi iddialar konusunda şunları söyleyebilirim:

Mustafa Suphi 1912 yılı itibariyle İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun lider ve taraftarlarıyla olan her türlü ilişkisini koparmış ve yaşamının sonuna kadar İttihatçılığın her türüne karşı mücadele etmiştir. 1908-1911 yıllarında İttihatçılara muhalefet edenler arasında İttihatçılıktan gelmeyen kim vardır ki! İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı siyasal yaşamının ve dolayısıyla, Türkiye siyasal yaşamının “Büyük Patlaması (BigBang)”dır. Bütün siyasi partilerin anası İttihat ve Terakki’dir.

Türkçülük” ve “milliyetçilik” meselesine gelince… 1915 öncesinde, yani henüz sosyalizmi benimsememiş olduğu yıllarda, Mustafa Suphi “Türk” kimliğinin “Osmanlıcılık” ile “İslamcılık” arasına sıkışmasına, öylelikle silikleşip yok olmasına karşıydı. Osmanlının bütün Hıristiyan millet ve milliyetleri gibi Türklerin de bir milli uyanış yaşaması gerektiğini savunuyordu. Bu görüşleri itibariyle “Türkçü”ydü. Ama onun Türkçülüğü, Türklüğü diğer etnisitelerden daha üstün gören ırkçı, şoven-milliyetçi bir Türkçülük değildi. Onun Türkçülüğü “minimalist” veya “demokratik” bir Türkçülüktü. Türk kimliği için hangi hakları talep ediyorsa, aynı hakları, ayrım gözetmeksizin, bütün diğer milletler ve milliyetler için de talep ediyordu. Osmanlı devletinin bekası için Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin üstüne sık sık seferler düzenlenmesine karşıydı. Osmanlı toprakları üzerinde dört federatif bölge ve bunların içinde de ayrı özerk bölgeler kurulmasını savunuyordu. İmparatorluğun Rumeli topraklarında biri “Makedonya”, ötekisi “Arnavutluk” olmak üzere iki federatif bölge; Anadolu’da “Türkiye” ve Asya topraklarında ise “Arabistan” olmak üzere iki federatif bölge kurulması, ayrıca Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara da özerklikler verilmesi gerektiğini savunuyordu. Hem dışarıda hem de imparatorluk içinde huzur, istikrar ve barış ancak böyle sağlanabilirdi. Bütün bu gerçekleri yok sayıp Suphi’nin İttihatçı olduğunu ve İttihatçıların Türkçülüğünü savunduğunu iddia etmek ya bilgisizliğin ya da art niyetin ürünü olabilir. 1915 öncesinde henüz komünist olmayan Suphi’nin o tarihlerde Osmanlı Ermeni komünistleriyle ilişki kurmamış olması onun bir İttihatçı-Türkçü olduğunu kanıtlamaz.

DEVAMI YAKINDA: 3 BÖLÜM




8 Şubat 2021 Pazartesi

 

Sevgili Arkadaşlar,

Yayına hazırlamakta olduğumuz Özcan Bayraktar kitabı ile ilgili tasarı aşağıda.Sizden ricam bu duyuruyu yaygınlaştırın.Özcan'la ilgili kitapta yer almasını istediğiniz görüşlerinizi,hatıralarınızı, ortak ilginç fotoğraflarınızı bana gönderin lütfen.

Hasan Gürkan mail: hasangurkan00@gmail.com


ÖZCAN BAYRAKTAR İÇİN KİTAP TASARISI



Eşi – Kızları – Kardeşleri- Damatları – Akrabaları – Okul arkadaşları-İş arkadaşları - Sendika arkadaşları-TSİP'li, ÖDP'li, HDP'li yoldaşları -Hapishane arkadaşları -Sürgünlüğü – Yurt dışında işçiliği

BİYOGRAFİ

-Doğum Tarihi, yeri -Anne,baba ve kardeşleri -İlkokul -Ortaokul -Sanat Enstitüsü -ilk iş yeri – Ondan sonra çalıştığı yerler -Sendika çalışmaları -Hapishane -Sürgün -İşsizlik -Yeni işler -Yurtdışı -Nerlerde ne işleri yaptı -Yurda dönüş – yeni işler


HAKKINDAKİ İZLENİMLER

Eşi Nurhan- Kızı özgün -Damadı Halil -Kızı İlke -Damadı... -Kardeşleri,iş arkadaşları,yoldaşları


FOTOĞRAFLAR

-Bebeklik,çocukluk fotoları -Öğrencilik fotoları -Gençlik,evlilik fotoları -Hapishane,sürgün, yurtdışı vb fotoları


7 Şubat 2021 Pazar

 

'Mustafa Suphi Osmanlı'da federalizmi ve Ermeni, Kürt, Laz gibi halklara özerklik

özerklik verilmesini savunuyordu'

Ahmet Kardam

Artı Gerçek 100 yıl önce 16 Komünist!..Ahmet Kardam ile söyleşi – 1. Bölüm


Mustafa Kemal, ‘Suphi’den kurtulmayı sağlayacak bir plan’ hazırlanması talimatını verir. 18-19 Ocak 1921 tarihinde ‘ölüm yolculuğu’nun bütün aşamalarını telgraf başında izler.


Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının, Kemalistlerin merkezi bir planıyla Türkiye’ye gelmesinin koşulları oluşturulur ve daha sonra 15’i de Karadeniz’de öldürülür.

16. kişi olan Maria (Suphi) ise “ganimet” rehin ve seks kölesi olarak katiller tarafından alıkonulur ve birkaç yıl sonra trajik biçimde öl(dürül)ür…Ne yazık ki bu trajedi 100 yıldır gerçek boyutlarıyla açığa çıkarılabilmiş değil ve bir enkaz olarak omuzlarımızda durmaktadır.

En önemli ve utanç verici olan da şudur:

TKP ve M. Suphilerden bahsedilirken Maria’nın unutulmasıdır. Bunu kabul edilemez buluyor ve bu nedenle “16 Komünist” olarak her yerde düzeltilerek yazılmasını öneriyorum.

Kemalistler bu politik cinayetle Komünistlere karşı tutumunu son derece açık biçimde ortaya koymuşlardır. Ancak devrim, sosyalizm ve komünizm adına yola çıkanların bu net tutumu

Ne yazık ki bu trajedi 100 yıldır gerçek boyutlarıyla açığa çıkarılabilmiş değil ve bir enkaz olarak omuzlarımızda durmaktadır.

En önemli ve utanç verici olan da şudur:

TKP ve M. Suphilerden bahsedilirken Maria’nın unutulmasıdır. Bunu kabul edilemez buluyor ve bu nedenle “16 Komünist” olarak her yerde düzeltilerek yazılmasını öneriyorum.

Kemalistler bu politik cinayetle Komünistlere karşı tutumunu son derece açık biçimde ortaya koymuşlardır. Ancak devrim, sosyalizm ve komünizm adına yola çıkanların bu net tutumu görmek istememeleri ve Kemalizm'den devrimcilik, ilericilik üretme çabaları bir trajediye dönüşmüştür.

Öte yandan, Sovyetler Birliği ve Komüntern’in pragmatik politikalarının kurbanı olan başka ülkelerin komünistlerine en iyi örnek M. Suphi ve TKP olsa da partinin , İttihatçılıktan Komünistliğe dönüşüm sürecini, Müslüman Komünistler ve Bolşeviklerle ilişkisini, Kemalistlerle yazışmalarını ve onların katledilmesinde M. Kemal’in doğrudan rolünü, Sovyetlerin ve Komüntern’in sessizliğini, Ermeni ve Türk komünistlerin ilişkileri ve Suphilerin devrim programı hakkında (Türkiye Komünist Partisi) Merkez Komite üyesi Ahmet Kardam ile uzunca bir söyleşi yaptık.

Bu söyleşinin kapsamı ve konuların detayları için A. Kardam’ın “Mustafa Suphi; Karanlıktan Aydınlığa” kitabına bakılabilir…(...)

*Yazının devamı 2. bölüm olarak yayınlanacak.

                                          Ahmet Kardam





6 Şubat 2021 Cumartesi

 

MURATHAN MUNGAN HAKKINDA


"Hani erken inerdi karanlık,/Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,/Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden."


21 Nisan 1955 tarihinde Mardin'de dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti. Mardin Lisesi'nden mezun oldu.

Mardin, eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı.


Yazar, 1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı. Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı.


Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal, şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.

"Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,

Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,/Daha biz kimseye küsmemiş, Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden."


İlk kitabı, Mezopotamya Üçlemesi adlı oyun üçlemesinin ilki olan Mahmut ile Yezida idi (1980). Bu oyun, Türkiye İş Bankası'nın açtığı yarışmada ikincilik ödülü aldı.

Sahnelenen ilk oyunu Orhan Veli'nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli oldu. 1981'de ilk defa sahnelenen bu oyun, 1993'te kitap olarak basıldı.


Sahtiyan adlı şiiri ile de "Gösteri" dergisinin 1981 Şiir Yarışması'nda birincilik ödülü alan Mungan, özellikle Metal(1994) adlı kitabındaki şiirleriyle 1980 kuşağının en çok okunan, tanınan şairleri arasında ilk sıralarda yer aldı.

"Şimdi ay usul, yıldızlar eski  Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden /Geçen geçti, /Geceyi söndür kalbim

Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti."


Mezopotamya Üçlemesi'nin ikinci kitabı olan Taziye adlı oyunun 1984'te
sahnelemesi nedeniyle Ankara Sanat Kurumu'nca Mehmet Baydın ile birlikte en iyi oyun yazarı seçildi.

1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı. Aynı yıl, Hedda Golder Dile Bir Kadın öyküsü ile, Haldun Taner Öykü Ödülü'nü Nedim Gürsel ile birlikte aldı.





40. yaşı nedeniyle 1995yılında Murathan’95 adlı kitapta çeşitli ürünlerinden bir derlemeyi
yayımladı. 2005 yılındaki 50. yaşı nedeniyle de 50 Parça adlı kitapta üzerinde çalıştığı kitaplardan hikâye,şiir, deneme, oyun gibi farklı edebi türden parçaları bir araya getirdi. Sadece 2005 yılı için yapılıp baskısı yenilenmeyecek bir kitap oluşturdu.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Flamancaya çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlandı.

2012 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü kazandı.Türk edebiyatında eşcinsel söylemin önde gelenlerindendir. Mungan, 1985'ten beri yaşadığı İstanbul’da 1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmaktadır.

Eserleri
Şarkı sözlerini, genellikle Yeni Türkü grubu besteleyerek seslendirdi. Yazarın şarkı sözlerinden, çeşitli dönemlerde çeşitli sanatçılar tarafından bestelenerek seslendirilmiş şarkılar, Söz Vermiş Şarkılar adlı albümde toplanarak, yeni düzenlemelerle Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Mor ve Ötesi, Aylin Aslım, Hümeyra gibi farklı sanatçılarca yorumlanmıştır. Söz Vermiş Şarkılar adlı kitapta bestelenmiş ve bestelenmemiş tüm şarkı sözlerini bir araya getirdi.

Senaryoları hakkında
Bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazdı. Dağınık Yatak adlı senaryosu, 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alındı. Henüz filme alınmamış senaryoları, Dört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlarını taşıyor. Bu üç senaryosu 1997’de üç ayrı kitap olarak yayımlandı.

Radyo Oyunları hakkında
Mungan’ın şehir tiyatrolarında çalıştığı dönemde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu.

Seçkileri hakkında
Yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlayan Mungan'ın İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi (1996)'dir. Daha sonra Çocuklar ve Büyükleri (2001), Yazıhane (2003), Yabancı Hayvanlar , Erkeklerin Hikâyeleri (2004), Kadınlığın 21 Hikâyesi (2004), Büyümenin Türkçe Tarihi (2007), Doğu Sarayı (2012), Kadınlar Arasında (2014) ve Merhaba Asker (2014) adlı öykü ve yazı seçkileri hazırladı. Mungan 2016 yılında ise, 1991'den beri biriktirdiği şiirlerini Solak Defterler adıyla yayınladı.

Eser listesi
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
“Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti” (1982) (Öykü)
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son İstanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989

Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım Eski, 1990
Yaz Geçer, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Geyikler Lanetler, 1992

5 Şubat 2021 Cuma

 

NAZIM'IN TARANTA BABU'YA MEKTUPLARI

Hülya Öztürk

Dün, Bugün, Yarın




Nazım’ım veTaranta Babu’ya mektupların hikayesi:

Taranta Babu’nun kocası kimdir?

İtalya’da neden kurşuna dizilmiştir.

Henri Barbüsse kimdir?


Geçenlerde eski Beylerbeyi’li, yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar” adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı. Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ün hatırasına bastırmış.

                                                 Henri Barbusse

Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım.

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.




ROMA.5. AĞUSTOS.1935

Kenış

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Bdi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım, tarih: 1935/11/24” imzalamatrus Resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer.

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır.

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler.

Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu? Olur.

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.


Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar.

Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 



TARANTA – BABU'YA İKİNCİ MEKTUP

Boynunda mavi maymun dişinden /üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan, / sözleri sözlerimin
gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın / ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Aylardır / kalmadı çalmadığım kapı. /Sokak sokak
yapı yapı / adım adım / Roma'da
Roma'yı aradım!.. 
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi / kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan

bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,

çifte başlı bir balta gibi duran yalnız bir kara
yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir / esir / başı vuran,
her adımında bir mezar / açıp / geçen / SEZAR!..

Roma! /Kovadis Roma? / diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle /saygıyla /gülerek / haykırarak /sus!..
Dinle bak: /zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette TARANTA - BABU'ya yazılan mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim 

O, kurşuna dizildi.

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz.

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”

Henry, Nazım’a yazdığı mektubun bir bölümünde İtalyan Ansiklobedisinin yaptığı Faşizmin tanımı ile Roma’nın varoş mahallelerinde yaşayanların Faşizm’den ne anladıklarını karşılaştırır.

Banka Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitzin en yakın dostu büyük idealist İl Duçe Benito Mussolini, İtalyan Ansiklopedisinin“F”harfinde faşizmin tarifini yaparken şöyle der:

FAŞİZM İÇİN HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR. DEVLETİN DIŞINDA MANEVİ VEYA İNSANİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR, HER ŞEY DEĞERSİZDİR…”



3 Şubat 2021 Çarşamba

 

BÜYÜK KAVRULMUŞ SOYKIRLAR GELİR AKLIMA HEP

TÜKENİNCE İNSAN DAYANIKLILIĞIM”*

Hasan Gürkan


Roger Garaudy yeni kitabının özünü teşkil eden fikirleri kafasında netleştirdiğinde, bunun aslında komünist partisinden ve yoldaşlarından kesin bir kopuş anlamına geldiğini biliyordu. Kitap yayınlandığında, kopuşun çok uzak olmayan bir gelecekte tecelli edeceğini hesaplamadığı, kendini buna hazırlamadığı düşünülemez. Bununla birlikte o, son ana kadar partiyle ilişkisini sürdürdü. Beklediği ihraç haberini televizyondan ilk duyduğunda bütün ruhsal hazırlıkları boşa gitti. İç dünyasında kopan fırtınaya engel olamadı. Ne kadar içine sindirdi bilinmez ama ihracı kavraması zaman aldı.

Roger Garaudy

Amaçsız, hedefsiz Paris’in sokaklarında dolaştı. Tren istasyonuna gitti. İntiharı düşündü. Raylarda gezindi. Sonra kendini taş bir binanın önünde buldu. Basamakları çıkıp iki kanatlı kocaman giriş kapısının zilini çaldı. Eski karısı açtı kapıyı. Gülümseyerek sevgiyle “Hoş geldin!” dedi. Şaşırdı. Buraya gelmeyi kurmamıştı kafasında. Salona baktı. İki kişilik bir yemek masası, Şarap, mumlar. “Özür dilerim, misafirini bekliyordun, ben gideyim” dedi. “Hayır” dedi kadın,” haberi televizyondan öğrendim. Seni bekliyordum.”


Beynim uyuşuyor, hiçbir şey düşünemiyorum, dediğin günlerde, ciddi bir iç çatışması yaşadın. Bunun unsurlarının ne olduğunu, en çok nerede bunaldığını bana anlatmadın. Benim sezgilerim ise bir işe yaramıyordu. Sonra sürüp giden mülkiyeti sana ait çelişki yokmuş gibi davranmayı denedik. Hem beceremedik, hem bir faydası olmadı. Uzaklaşmaya devam ettin.

Adını koymamıştın, en azından bana söylemiyordun ama, gövden ve avuçların aşkı öldürmek istediğini anlatıyordu. Belki benim, tam burada mesajı kavrayıp hayatından çekilmem gerekiyordu, yapamadım.

                                        Turgut Uyar, Tomris Uyar


Kararını vermiştin, sevgi süreç içinde bende de yatışacak, sönüp gidecek, böylece mesele hallolmuş olacaktı. Zaten bir süredir böyle bir yatıştırma rolü üstlenmiştin. Benim hiç dahlim yokken kuğunun uzun ve sancılı bir ölüme terk edilmesine gönlün razı olmadı. Hissettirdiklerini kavrama konusundaki direnişimi anlayacağını umuyorum.

Sevda kapımı çaldığında, elbet böyle adı konmamış bir son, aklımın ucundan geçmiyordu. Seninle hiç unutmayacağım zenginlikler yaşadım. Seninle çoğaldım. Hayatın manası adın oldu.

Bu krizdeki çözümün imkânlarını göremediğini düşünüyorum.

Şimdi yüreğim AMA NEDEN sorusuyla sürekli bir isyanı yaşıyor.

Seninle paylaşmayı düşündüğüm güzel huzursuzluğu kaybetmek gücüme gidiyor.



*Turgut UyarBüyük Kavrulmuş