BELKİ BİR ELVEDA, BELKİ BİR MERHABA
Pınar Doğu
Kurmacanın kuralları, edebiyatın kanonlarla birlikte normlara bağlanıp biçem ve içeriğinin çerçevelenmesiyle beraber kesinlik kazanmaya başladı. Olay örgüsünün ve baş karakterin ön planda olduğu, düz bir zaman çizelgesinde ilerleyen anlatımın yaygınlık kazandığı klasik roman anlayışı, M. Proust ve
J. Joyce’un zamanı, S. Beckett ve I. Calvino’nun olay dizimini Derrida’dan
mülhem bir ifadeyle söyleyecek olursak yapısöküme uğratmasıyla yerini metnin
merkeze alındığı bir üslup arayışına bıraktı. Metinlerarasılığın ve
üstkurmacanın sıklıkla kullanıldığı postmodern romanlar kimi eleştirmenlerce
toplumsal gerçekçiliğin düşmanı gibi görülse de aslında edebiyata yeni anlatım
olanakları kazandırarak okura farklı bir okuma süreci sundu.
Kurmacanın sınırlarını zorlayan metinlerle haşır neşir
olmaya eskiden beri meraklıyım. Mevcut romancılık anlayışının dışına çıkan,
okurun algısını açan, farklı tefekkürlere iten ve bu yetkinliği göze sokmadan
sağlayan metinler ilgi odağım olmuştur. Hasan Gürkan’ın Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız adlı kitabını bu bağlamda
oldukça sıradışı bulduğumu baştan belirtmeliyim.
Hem içerik hem biçem açısından
denenmemişi denemeye kalkışan, belki bu yüzden popülerliği baştan kapı dışarı
eden, kendine ait okuru arayan üslupsal bir deneycilik söz konusu. Bunu göze
alabilen çok fazla yazar olduğunu düşünmüyorum. Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız parçalı bir metin. Hem tek tek
değerlendirilebilecek bölümlerden oluşuyor hem de bütünlüklü bir anlam taşıyor.
Yazarın hatıralarından yola çıkarak yazdığı her bölüm aslında hakikat ile
kurmacanın iç içe geçtiği vehmine kapılmanıza yol açacak türden. Yaşanmışlığın,
dolayısıyla hakikatin nerede başladığı, kurmacanın dolayısıyla tahayyülün nerede
bittiği meçhul. Hatırlamanın ve düşlemenin giriftliği metnin çok katmanlı
yapısını oluşturuyor. Lirik bir tahayyül diyebileceğimiz bir metin bu.
Gençlik yıllarında TÖS ve TÖB-DER’ de yöneticilik yapan
Hasan Gürkan, aynı zamanda Barış Derneği kurucusu. Vedat Türkali, Can Yücel,
İsmail Uyaroğlu, Barış Pirhasan gibi sanatçılarla uzun yıllar arkadaşlığını
sürdürmüş bir edebiyat öğretmeni. Kütahya’nın Tavşanlı kasabasında edebiyata
meraklı, kadife sesli, ancak yeteneğini doğup büyüdüğü kasabanın dışına çıkartamamış
memur bir babaya hayranlık duyarak geçirdiği çocukluk yıllarını, siyasi göçmen
olarak Kopenhag’taki sürgün hayatını, memleket hasretini derinden derine
hissettiği dönemde Prag’ta, Amsterdam’da, Amarger’de, Moskova’da bir öteki
olarak başından geçenleri, anavatanına dönüş sonrasında kendini içinde bulduğu ideolojik
sorgulamayı, aşka ve kadınlara yönelikli incelikli, naif bakış açısını, sevme
biçimleri üzerine felsefi birikimiyle harmanladığı düşünceleri basmakalıp
normlar haline gelmiş etik kuralların gölgesinden sıyrılan bir üslupla dile getirmiş.
İnsanın kendisiyle konuşurken yakaladığı dürüstlük, içtenlik ve dolayımsızlık
her bölümde derinlemesine hissediliyor. Okurla arasından anlaşılmama,
beğenilmeme, eleştirilme kaygısını çıkartmış bir kalemin hür, sınırsız ve
samimi dilini okumak mümkün. Bazıları için yer yer yadırgatıcı olabilecek bu
üsluba gönlünün kilidini kırabilmiş kimsenin uzak kalabileceğini sanmıyorum. Biçemdeki
deneysel cesaretin yanı sıra dilin aynı anda hem gizemli hem vazıh oluşu metnin
bir diğer katmanını teşkil ediyor.
Belki Bir
Elvedanın Başlangıcındayız tür açısından sınıflandırılması zor bir metin. Hem anı,
hem inceleme, hem deneme, hem anlatı. Her bölüm kendi içinde farklı bir biçem
barındırıyor. Bir bölüm uzunca bir şiirden oluşuyor, Telefon adlı bir diğer
bölüm ise kısa bir tiyatro oyunu, bazı bölümlerde sevdiği şair ve yazarlarla
dirsek teması kuruyor yazar.
Hayatının önemli anlarına eşlik eden mısraları,
türküleri ve vecizeleri metnin içine ustalıkla yediriyor, ne ahenk bozuluyor ne
akış. Bölümler ard arda okunduğunda toplamda ortaya hem bir hayat hikayesi hem
ayrılıkla neticelenen bir sevdanın serpilme anından kopuşa kadar geçen süreç
hem toplumsal değişimlerin gölgesinde eriyip giden bireysel ilişkilerin içinden
geçmek zorunda kaldığı sarsıcı süreci okuyorsunuz. Yakın siyasi tarihin yakın
bir okuması aynı zamanda.
Kendisiyle hesaplaşmayı göze alabilmiş bir insanın içsel
sorgulamalarına tanıklık ediyor, aynı soruları kendinize yöneltiyorsunuz.
İdeolojik değerler uğruna göze alınanlar, feda edilenler ve doğru bilinen
yanlışlar üzerine gözüpek bir değerlendirme de var. Kişiyi özneden nesne haline
getiren ideolojiler, klişelere hapsedilmiş zamane aşklarının iğdiş edilen
anlamı ve uzun bir hayat yolculuğunda merhaba ve elveda denilen değerler,
düşüncelere, insanlar…
Tüm tabulaştırmalar karşıt bir konumda anlamı kesinleşmiş
her şeyi yeniden sorgulamaya davet ediyor adeta yazar. Sevme biçimimizi, siyasi
görüşümüzü, ötekine bakış açımızı sil baştan değerlendirmeye imkan sağlıyor
yazdıklarıyla. Didaktik olmayan, sorulara boğmayan, reçete uzatmayan, hakikatin
bir tane olmadığını tekrar hatırlatan bir dil kullanarak üstelik. Her bölümdeki
şiirsel üslup metne lirik bir hava katmakla beraber kat’a ağdalı bir kıvam
almıyor.
Arka kapak yazısını kaleme alan Oya Baydar “Hasan Gürkan’ın şiiri kurulu düzenin riyakâr
ahlak kurallarına, aşkı tutsak eden egemen ahlâka saldırgan bir başkaldırıdır”
diye nitelendirmiş kitabı.
Yaşam aslında insanın kendine bir kimlik kazandırma
süreci. Doğuştan gelen ya da toplumun zaman içinde dayattığı etiketlerin
ötesinde kişinin kendini yeniden inşa etme süreci yaşamın ta kendisi. İnsanın benlik
kazanması anlık bir aydınlanmayla değil, zoru göze alarak çıktığı yolda kendini
sürekli yıkıp yeniden yapmasıyla mümkün oluyor. Yazmak ve silmek gibi.
Kendimizi sürekli yazıyor ve siliyoruz. Belki
Bir Elvedanın Başlangıcındayız aynı zamanda böyle bir gelgitin
yansımalarını da barındırıyor. Yazar da kendini yazarak yeniden kurandır,
kurgulayandır bir bakıma.
Uçurum Baladı adlı şiirde Hasan Gürkan “ kendim hep vardım da cemalim yoktu” tastamam
bunu kastediyor. Giriş yazısında “Ya biri
olduğunu kabul et ya da biri gibi yaşama” diye kendine seslenirken giderek
birbirine benzeyen insanların, hayatların dramını gözler önüne seriyor bir
bakıma. Her bireyin biricik olması biraz da kendine katabildiklerinin
neticesidir, bireydir kendini yontan. Yazar da aslında yazarak kendini yontuyor
adeta. Fakat aynı zamanda kendini sessizce yontmanın kişinin tek başına olmayı
göze almayı gerektirdiğinin de farkında olarak. Temas adlı bölümde bu
yalnızlığa değiniyor usulca: “Bir insan
bir insana neresinden akar?”
Göçmenlik döneminde sadece anavatanından değil,
anadilinden de uzak kalmanın yıpratıcılığını kelimelere sığınarak azaltmaya
çalışan birinin hayata tutunma çabasını da alttan alta hissetmek işten bile
değil. Yabancı bir ülkede öteki olmanın zorluklarını dramatize etmeden
anlatıyor. Anlamak yorumlamak ve
yargılamaktır, diyor yazar. Bu kitap anlamayı dayatmayan, anlaşılmaya
muhtaç olmayan bir fısıltılar metni aynı zamanda. Fısıltının çığlıktan bile
daha etkili olabileceğinin göstergesi.
Onlara de ki
biz bu sevdayı akıldan, mantıktan, ahlaktan, ayıptan ve her türlü izahtan ve
mazeretten münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük, diyor yazar
Kuğunun Ölümü adlı bölümde. Ve aslında sevdayı gömüldüğü yerden kazıyarak
çıkartıyor yapay, kısa ömürlü, insanın nefes nefese bırakmayan günümüz
sevdalarına adeta nazire yaparak sahici, iz bırakan, adından söz ettiren eski
zaman sevdalarının ölümsüz tadının tercümanlığına soyunuyor. Kadın ve erkeğin
ilişkilerdeki eşitliksiz konumundan, aşkın zafer ve teslimiyet yarışına sıkışıp
kaldığından ve birbirini tekrar eden reklam metinlerine benzeyen zamane ilişkilerinin
kofluğundan dem vuruyor. Aşkın manifestosunu yeniden yazıyor. Yasaksız,
hilesiz, hesapsız ilişkilerin özlemini çekerek…
“Uçurum,
İnsanı en çok
tavırsızlık yorar. İki tavır arasında denge kurma gayretleri yorar. Bana
geldikçe yorulman, her defasında iç dünyanda büyük emeklerle kurduğun
dengelerin altüst olmasından. Aşkın denge tutmazlığından…
‘İyi insan’ nitelemesi benim için, kendi başına bir şey
anlatmıyor. Bir nitelemenin çok sık tekrarı, insanın belki kendine yönelik bir
şartlandırma, kendini kandırma metodudur. Ama o kadardır.”
Aşka dair bugüne dek yazılmış
ya da söylenegelmiş tüm büyük lafların geçiciliğini ve geçersizliğini simgeliyor
yazarın şahsi görüşleri. Her sevdanın kendi iklimini yarattığını doğrularcasına
toplum ve ahlak kurallarını ihlal eden bir söylem haiz metnin genelinde. “İnsanlığın tarihsel gelişim süreci, aynı
zamanda aşkın kendini inkâr sürecidir,” diyor Aşk Üstüne adlı bölümde.
Bir merhaba ve elveda
arasında aşklardan, siyasi sürgünlüğe, ideolojik sorgulamalardan, gurbette
ötekileştirmeye kadar hayatın her evresinden izler taşıyan yapıt, hem yakın
siyasi tarihimizin kısa ama etkileyici bir özeti hem de basmakalıp hale
getirilmiş tüm meta kavramların topyekun irdelendiği bir metin.
Hasan Gürkan/ Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız/
Gece Kitaplığı/ 169 syf.
Pınar
Doğu


