6 Nisan 2020 Pazartesi






BELKİ BİR ELVEDA, BELKİ BİR MERHABA

Pınar Doğu


 











Kurmacanın kuralları, edebiyatın kanonlarla birlikte normlara bağlanıp biçem ve içeriğinin çerçevelenmesiyle beraber kesinlik kazanmaya başladı. Olay örgüsünün ve baş karakterin ön planda olduğu, düz bir zaman çizelgesinde ilerleyen anlatımın yaygınlık kazandığı klasik roman anlayışı, M. Proust ve 
J. Joyce’un zamanı, S. Beckett ve I. Calvino’nun olay dizimini Derrida’dan mülhem bir ifadeyle söyleyecek olursak yapısöküme uğratmasıyla yerini metnin merkeze alındığı bir üslup arayışına bıraktı. Metinlerarasılığın ve üstkurmacanın sıklıkla kullanıldığı postmodern romanlar kimi eleştirmenlerce toplumsal gerçekçiliğin düşmanı gibi görülse de aslında edebiyata yeni anlatım olanakları kazandırarak okura farklı bir okuma süreci sundu.



Kurmacanın sınırlarını zorlayan metinlerle haşır neşir olmaya eskiden beri meraklıyım. Mevcut romancılık anlayışının dışına çıkan, okurun algısını açan, farklı tefekkürlere iten ve bu yetkinliği göze sokmadan sağlayan metinler ilgi odağım olmuştur. Hasan Gürkan’ın Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız adlı kitabını bu bağlamda oldukça sıradışı bulduğumu baştan belirtmeliyim. 



Hem içerik hem biçem açısından denenmemişi denemeye kalkışan, belki bu yüzden popülerliği baştan kapı dışarı eden, kendine ait okuru arayan üslupsal bir deneycilik söz konusu. Bunu göze alabilen çok fazla yazar olduğunu düşünmüyorum. Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız parçalı bir metin. Hem tek tek değerlendirilebilecek bölümlerden oluşuyor hem de bütünlüklü bir anlam taşıyor. 

Yazarın hatıralarından yola çıkarak yazdığı her bölüm aslında hakikat ile kurmacanın iç içe geçtiği vehmine kapılmanıza yol açacak türden. Yaşanmışlığın, dolayısıyla hakikatin nerede başladığı, kurmacanın dolayısıyla tahayyülün nerede bittiği meçhul. Hatırlamanın ve düşlemenin giriftliği metnin çok katmanlı yapısını oluşturuyor. Lirik bir tahayyül diyebileceğimiz bir metin bu.


Gençlik yıllarında TÖS ve TÖB-DER’ de yöneticilik yapan Hasan Gürkan, aynı zamanda Barış Derneği kurucusu. Vedat Türkali, Can Yücel, İsmail Uyaroğlu, Barış Pirhasan gibi sanatçılarla uzun yıllar arkadaşlığını sürdürmüş bir edebiyat öğretmeni. Kütahya’nın Tavşanlı kasabasında edebiyata meraklı, kadife sesli, ancak yeteneğini doğup büyüdüğü kasabanın dışına çıkartamamış memur bir babaya hayranlık duyarak geçirdiği çocukluk yıllarını, siyasi göçmen olarak Kopenhag’taki sürgün hayatını, memleket hasretini derinden derine hissettiği dönemde Prag’ta, Amsterdam’da, Amarger’de, Moskova’da bir öteki olarak başından geçenleri, anavatanına dönüş sonrasında kendini içinde bulduğu ideolojik sorgulamayı, aşka ve kadınlara yönelikli incelikli, naif bakış açısını, sevme biçimleri üzerine felsefi birikimiyle harmanladığı düşünceleri basmakalıp normlar haline gelmiş etik kuralların gölgesinden sıyrılan bir üslupla dile getirmiş.

 İnsanın kendisiyle konuşurken yakaladığı dürüstlük, içtenlik ve dolayımsızlık her bölümde derinlemesine hissediliyor. Okurla arasından anlaşılmama, beğenilmeme, eleştirilme kaygısını çıkartmış bir kalemin hür, sınırsız ve samimi dilini okumak mümkün. Bazıları için yer yer yadırgatıcı olabilecek bu üsluba gönlünün kilidini kırabilmiş kimsenin uzak kalabileceğini sanmıyorum. Biçemdeki deneysel cesaretin yanı sıra dilin aynı anda hem gizemli hem vazıh oluşu metnin bir diğer katmanını teşkil ediyor.


Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız tür açısından sınıflandırılması zor bir metin. Hem anı, hem inceleme, hem deneme, hem anlatı. Her bölüm kendi içinde farklı bir biçem barındırıyor. Bir bölüm uzunca bir şiirden oluşuyor, Telefon adlı bir diğer bölüm ise kısa bir tiyatro oyunu, bazı bölümlerde sevdiği şair ve yazarlarla dirsek teması kuruyor yazar. 

Hayatının önemli anlarına eşlik eden mısraları, türküleri ve vecizeleri metnin içine ustalıkla yediriyor, ne ahenk bozuluyor ne akış. Bölümler ard arda okunduğunda toplamda ortaya hem bir hayat hikayesi hem ayrılıkla neticelenen bir sevdanın serpilme anından kopuşa kadar geçen süreç hem toplumsal değişimlerin gölgesinde eriyip giden bireysel ilişkilerin içinden geçmek zorunda kaldığı sarsıcı süreci okuyorsunuz. Yakın siyasi tarihin yakın bir okuması aynı zamanda. 


Kendisiyle hesaplaşmayı göze alabilmiş bir insanın içsel sorgulamalarına tanıklık ediyor, aynı soruları kendinize yöneltiyorsunuz. İdeolojik değerler uğruna göze alınanlar, feda edilenler ve doğru bilinen yanlışlar üzerine gözüpek bir değerlendirme de var. Kişiyi özneden nesne haline getiren ideolojiler, klişelere hapsedilmiş zamane aşklarının iğdiş edilen anlamı ve uzun bir hayat yolculuğunda merhaba ve elveda denilen değerler, düşüncelere, insanlar…

Tüm tabulaştırmalar karşıt bir konumda anlamı kesinleşmiş her şeyi yeniden sorgulamaya davet ediyor adeta yazar. Sevme biçimimizi, siyasi görüşümüzü, ötekine bakış açımızı sil baştan değerlendirmeye imkan sağlıyor yazdıklarıyla. Didaktik olmayan, sorulara boğmayan, reçete uzatmayan, hakikatin bir tane olmadığını tekrar hatırlatan bir dil kullanarak üstelik. Her bölümdeki şiirsel üslup metne lirik bir hava katmakla beraber kat’a ağdalı bir kıvam almıyor. 


Arka kapak yazısını kaleme alan Oya Baydar “Hasan Gürkan’ın şiiri kurulu düzenin riyakâr ahlak kurallarına, aşkı tutsak eden egemen ahlâka saldırgan bir başkaldırıdır” diye nitelendirmiş kitabı. 


Yaşam aslında insanın kendine bir kimlik kazandırma süreci. Doğuştan gelen ya da toplumun zaman içinde dayattığı etiketlerin ötesinde kişinin kendini yeniden inşa etme süreci yaşamın ta kendisi. İnsanın benlik kazanması anlık bir aydınlanmayla değil, zoru göze alarak çıktığı yolda kendini sürekli yıkıp yeniden yapmasıyla mümkün oluyor. Yazmak ve silmek gibi. Kendimizi sürekli yazıyor ve siliyoruz. Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız aynı zamanda böyle bir gelgitin yansımalarını da barındırıyor. Yazar da kendini yazarak yeniden kurandır, kurgulayandır bir bakıma. 


Uçurum Baladı adlı şiirde Hasan Gürkan “ kendim hep vardım da cemalim yoktu” tastamam bunu kastediyor. Giriş yazısında “Ya biri olduğunu kabul et ya da biri gibi yaşama” diye kendine seslenirken giderek birbirine benzeyen insanların, hayatların dramını gözler önüne seriyor bir bakıma. Her bireyin biricik olması biraz da kendine katabildiklerinin neticesidir, bireydir kendini yontan. Yazar da aslında yazarak kendini yontuyor adeta. Fakat aynı zamanda kendini sessizce yontmanın kişinin tek başına olmayı göze almayı gerektirdiğinin de farkında olarak. Temas adlı bölümde bu yalnızlığa değiniyor usulca: “Bir insan bir insana neresinden akar?” 


Göçmenlik döneminde sadece anavatanından değil, anadilinden de uzak kalmanın yıpratıcılığını kelimelere sığınarak azaltmaya çalışan birinin hayata tutunma çabasını da alttan alta hissetmek işten bile değil. Yabancı bir ülkede öteki olmanın zorluklarını dramatize etmeden anlatıyor. Anlamak yorumlamak ve yargılamaktır, diyor yazar. Bu kitap anlamayı dayatmayan, anlaşılmaya muhtaç olmayan bir fısıltılar metni aynı zamanda. Fısıltının çığlıktan bile daha etkili olabileceğinin göstergesi.


Onlara de ki biz bu sevdayı akıldan, mantıktan, ahlaktan, ayıptan ve her türlü izahtan ve mazeretten münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük, diyor yazar Kuğunun Ölümü adlı bölümde. Ve aslında sevdayı gömüldüğü yerden kazıyarak çıkartıyor yapay, kısa ömürlü, insanın nefes nefese bırakmayan günümüz sevdalarına adeta nazire yaparak sahici, iz bırakan, adından söz ettiren eski zaman sevdalarının ölümsüz tadının tercümanlığına soyunuyor. Kadın ve erkeğin ilişkilerdeki eşitliksiz konumundan, aşkın zafer ve teslimiyet yarışına sıkışıp kaldığından ve birbirini tekrar eden reklam metinlerine benzeyen zamane ilişkilerinin kofluğundan dem vuruyor. Aşkın manifestosunu yeniden yazıyor. Yasaksız, hilesiz, hesapsız ilişkilerin özlemini çekerek…


“Uçurum,

İnsanı en çok tavırsızlık yorar. İki tavır arasında denge kurma gayretleri yorar. Bana geldikçe yorulman, her defasında iç dünyanda büyük emeklerle kurduğun dengelerin altüst olmasından. Aşkın denge tutmazlığından…

‘İyi insan’ nitelemesi benim için, kendi başına bir şey anlatmıyor. Bir nitelemenin çok sık tekrarı, insanın belki kendine yönelik bir şartlandırma, kendini kandırma metodudur. Ama o kadardır.” 


Aşka dair bugüne dek yazılmış ya da söylenegelmiş tüm büyük lafların geçiciliğini ve geçersizliğini simgeliyor yazarın şahsi görüşleri. Her sevdanın kendi iklimini yarattığını doğrularcasına toplum ve ahlak kurallarını ihlal eden bir söylem haiz metnin genelinde. “İnsanlığın tarihsel gelişim süreci, aynı zamanda aşkın kendini inkâr sürecidir,” diyor Aşk Üstüne adlı bölümde.


Bir merhaba ve elveda arasında aşklardan, siyasi sürgünlüğe, ideolojik sorgulamalardan, gurbette ötekileştirmeye kadar hayatın her evresinden izler taşıyan yapıt, hem yakın siyasi tarihimizin kısa ama etkileyici bir özeti hem de basmakalıp hale getirilmiş tüm meta kavramların topyekun irdelendiği bir metin.



Hasan Gürkan/ Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız/ Gece Kitaplığı/ 169 syf.



Pınar Doğu


4 Nisan 2020 Cumartesi





KÜLTÜREL MODERNİZM BAĞLAMINDA DENGBEJLİK*
Abdulselam Akıncı


 
Pozitif bilimler için modernizmin eskiyi reddedişi olması gereken ve zorunlulukken, sosyal bilimlerin ilgi alanındaki kültüre dair olanda yeninin eskiyi hükümsüz kılması bir zorunluluk değil ancak tercihle açıklanabilir. Ancak Kürtler gibi her şeylerini sözün hafızasında depolayan ve yazıyla teması siyasetin tarihi boyunca ötelenen toplumlar için geleneksel klasik Kürt müziğinin sürdürücüleri olan günümüz dengbêjlerinin ve bu geleneğin dinleyici kitlesinin geçmişle bağları koparma gibi bir lüksü yoktur. 
Kavramsal olarak modernizm ilk ortaya çıktığı rönesans/aydınlanma dönemindeki tanımlamadan bağımsız, eski olana güçlü bir karşıtlıkta ifade sahası bulan sosyolojik bir terim olarak daha çok endüstri devrimi sonrası her türlü yenilenme/yenileşme sürecini tasvirleyen bir kavram olarak çağın hafızasına kazındı.

İnsanlığın hikâyesi kadar eski olan merakla, düşün insanları sürekli ve ısrarla doğruyu en doğruyu buluncaya kadar sorular sordu, araştırmalar yaptı, deneyler gerçekleştirip mutlak olanın peşinde macerasını sürdürdü, sürdürmeye de devam ediyor. İnsanlığın kendi oluşumunun gerekçelerini bulma arayışı, kimdi ve ne için dünya denilen yerdeydi sorusu çağlar kapattırıp çağlar açtırdı. Merak, olandan daha çok olması gerekenin ne olduğunu sorusunu sorduruyordu hep ve bu direnç sürekli olarak birbirinin iflasına sebep olan paradigmaların biriktirildiği kumbaraya döndürdü geçmişi. Bu şekilde pozitif bilimlerde mutlak olana ulaşıncaya kadar paradigmaların birbirini hükümsüz bırakması zorunlu ve olması gerekendi ve öyle de oluyordu. Bilimde yeninin fonksiyonelliği eskiyi minnetle hatırada kalması gereken bir arşiv olarak tutuyor/tutuyordu. Bu merak sayesinde baş döndürücü bir hızla değişip dönüşen dünya yeni daha ucuz ve daha pratik ve daha fonksiyonel koşullar sağladı insanlığa. Modernistlerin yaşamın tüm pratiklerinde önerdikleri eskiyi reddediş söylemi ve bu anlamdaki uygulamaları pozitif bilimler için iyi ama sosyal bilimlerin ilgi alanındaki kültür için son derece olumsuz sonuçlar doğurdu. Bir şey hem iyi hem kötü olabilir miydi/mi? Olabilir! Sözgelimi bir kanser hastasına uygulanan kemoterapi tedavisi öldürücü olan kötü huylu tümörü hedeflerken aynı zamanda o tedavi süresince vücudun tüm direncini de de tüketen anti tedavi işlevini de beraberinde görüyordu. Modernizmin hem iyi hem de kötü tarafına bu basit örneklem üzerinden bakabiliriz. 

Pozitif bilimler için modernizmin eskiyi reddedişi olması gereken ve zorunlulukken, sosyal bilimlerin ilgi alanındaki kültüre dair olanda yeninin eskiyi hükümsüz kılması bir zorunluluk değil ancak tercihle açıklanabilir. Fakat kültürel anlamda modernizmin önerdiği yeni yaşayış formları ve modernist bakışın getirdiği yenilikler beraberinde eskiyi çöpe atma cüretini gösteren, geleneksel olana burun kıvıran yeni nesillerin doğmasına sebep oldu. Toplumların gen haritası da sayılabilecek ve tarihin akışı içerisinde o toplumun tüm kodlarının istifli olduğu ve adına kültür denilen olgunun, Kültürel modernizmle erozyona uğraması geçmişi silmekle eşdeğer bir durumdur. Kültürün yazılı kaynaklarda korunduğu toplumlar için modernizmin önerdiği yeni formlar ve kültür sanatta yepyeni şeyler deneyip şımarma istemi bir hak olarak görülebilir. Çünkü bu toplumların bir gün modern olanın sıkıcılaşması sonucu, geriye dönmek istediklerinde eskiyi olduğu yerde görme şansları daha fazladır. 

DENGBÊJLİK
Ancak Kürtler gibi her şeylerini sözün hafızasında depolayan ve yazıyla teması siyasetin tarihi boyunca ötelenen toplumlar için sanatta geleneksel olanı terke meyil ve şımarma isteği mevcut olanın da yok olup gitmesi demek olur. Haliyle Kürt müziğini icra edenlerin eskiyi derleyip toparlamadan yeni olanla şımarma gibi bir zevkten biraz daha beri kalmaları elzemdir. Çünkü Kürt toplumu her ne kadar şehirleşip modernizmin araladığı kapılardan içeri girmek zorunda kaldıysa da günümüz şartlarında bile geleneksel olana olan ihtiyaç sürmektedir. Çünkü hala Kürde dair olanın en yüksek perdeden dile getirilmesi ve aktarım şekli tehlikeli ve yasaklıdır. Bu yüzden geleneksel klasik Kürt müziğinin sürdürücüleri olan günümüz dengbêjlerinin ve bu geleneğin dinleyici kitlesinin geçmişle bağları koparma gibi bir lüksü yoktur aslında. Özetle Kürt müzik sanatçılarının modernle olan ilişkilenme şekli dengeli ve sözün hafızasını sürekli olarak referans alma şeklinde olmalıdır. Bu keskin gibi görünen tavrı, eskiyi reddetmeden, yeniyi eskinin bıraktığı izden takip etmek önerisini Dengbêjlik bağlamında ifade ediyorum. Yoksa Kürt ses sanatçılarının müziğin her türünde yaptıkları kaliteli ve modern üretimlere bir itiraz şeklinde algılanmamalı. 

Kültürel modernistler, tarihi süreç içerisinde 19. yüzyılda ihtiyaç olana acil bir cevap ve reaksiyonel olarak gelenekleri terk etme girişimlerini bir zaman sonra terk ettiklerini, yüksek perdeden olmasa bile geleneksel olanın terkinin çok da mümkün olmadığını kabullendiklerini biliyoruz. Bu malumat, dengbêjlik özelinde, dengbêjlik kültürünün korunması noktasında yapılabileceklere dair umut aşısı olabilen bir moral ifadesi olarak yazıda yer alsın. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, toplumların tüm alışkanlıklarını “kültürel sermaye” diye niteler. Tam da bu noktada Bourdieu’nun tanımlamasına uygun düşen Kürtlerin kültürel sermayesi olan dengbêjlik geleneği ve geleneğinin sürdürücüleri olan/olacak günümüz dengbêjlerinin üretim şekilleri ve pratikleri bu kültürel sermayenin yaşatılıp korunması noktasında yeterli olup olmayacağı sorusuyla yüz yüze kalırız. Şüphesiz kilam üreticisi olan dengbêjlerin üretim şartları ve dinlerkitlenin çağımız koşullarındaki ilgisi bizlere bu kadim geleneğin geleceği hakkında ipuçları sunmakta. Görünür olan şu ki doğru ve yerinde bir teşhis için, dengbêjliğin çağın direttiği şartlar karşısında direngenliğinin kırılmasını, değişen üretim şartlarına ve kültürel modernizmin enfekte edip popüler kültürün erozyona uğrattığı zamanın coğrafyasına bakarak daha iyi anlayabiliriz. Her şeye rağmen dengbêjliğin yeni nesil için egzotik bir kültür ve entelektüel bir merak unsuru olmaktan çıkmasının gerek ve ilk şartı dengbêjlerin eskiden üretim yaptıkları şekilde bu alanda üretime dönmeleri ve eskiden yaşıyorlarmış gibi yeniyi yaşamalarıyla mümkündür.
Mümkün müdür?
Evet mümkündür!
*Gazete Duvar 4 Nisan

   


1 Nisan 2020 Çarşamba





KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ OLURUM
ŞİİR ÖLÜR
Hasan Gürkan


Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini
avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalıkocalarının koluna abanmış.Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriylesırıtıyor.
-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.
Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, denizyosunu da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya çarpışarak geriliyor. Geç kaldık,  güçleri zamanında savaşa süremedik.
“bir şafaktan bir şafağa
bir akşamdan bir akşama ”
tanyeri
karanlığın yavaş yavaş incelmesi
kızılın sayısız tonları
sonra aydınlık
görmedim.
Ama gövdemle…

O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım.
Akıl henüz yoktu, ne iyi!

Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor.
Mucidi benim.

Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var.
Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, 
ne gam! 
“gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz” (A.İlhan)

Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir edeceğim.
Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.

Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin
gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.

Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş
ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.

Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum.  Sende yanılırsam diyorum, KuyucaklıYusuf’un sesi olurum, şiir ölür.