14 Ocak 2020 Salı




 

 

CKKH- SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan


O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı,  milsiz gururumuzun  nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan.Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta,hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır.Kok kelimesi de  sandığınız gibi kokmak fiilinden değil,Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.

Dünyaca ünlü milsiz  şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi.Ailesi Hacıhasanlar,ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere,çiftliklere,hanlara,hamamlara sahipti.Küçük hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi.Horkhaimmer,Riche,Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç  sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar.Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler

 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu

Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda,bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı.Ve sekiz yaşında evden firar etti.Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti.Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu.Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.


Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan,benim ki de Hasan.Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi.Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı,Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

Gel zaman git zaman  Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı.Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor,bok gibi para kazanıyordu.

Kara Hasan,çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun  kendine bir harem kur”mealindeki telkinlerine kulak asmadı..Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı.Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri,biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı,yağmur misali”     mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler.Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler.Kürt karene tatlıcılarının  bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra karaneci laiklerin amentüsü olacaktı.

Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere,spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce.”Oha ulan,çüş  yani!” oldu.Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı.Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,Karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse;şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.

Kara şişman Hasan,ünü cihanı tutmuş aşçılığı,pezevenkliği yanı sıra,usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır.Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim!Bu soru değil,bir haykırış bir isyan.Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar.Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.







7 Ocak 2020 Salı





KASABALI BİR CUMHURİYET AYDINI
BABAM İHSAN GÜRKAN
Hasan Gürkan


         Boz bulanık küçük bir kasabada yaşıyorduk. Çocuk denecek yaşta beni elimden tuttu  edebiyatın büyülü dünyasına götürdü. Reşat Nuri,Ömer Seyfettin,Sabahattin Ali,Ömer Bedreddin Uşaklı.Faruk Nafiz,Necip Fazıl,Nazım  Hikmet,Refik Halit,Orhan Veli,Cahit Sıtkı, Turgenyev, Edmon de Amicis, Balzac,Tolstoy Halit Ziya,Yunus, Nedim.ve daha niceleri. Kitaplarını yıpranmasın diye bez ve hamurla kendisi ciltliyordu.

         Ortaokuldaydım Değirmen Dağlar Ve Rüzgar’ını verdi Sabahattin Ali’nin   “ Dertlerin kalkınca şaha / bir küfür yola Allaha “  mısralarını  okuduğumda allak bullak oldum.Evde babaannem,Emine ninem ve Zülehe teyzemin  kaldıkları odada yatıyor ,her gece dini telkin alıyor   “yattım Allah kalkarım inşallah /kalkamazsam eşhedü enlahi  lahe illahlah…”  gibi dualar öğreniyordum.Bir küfür yola Allaha ile babama koştum Başımı okşadı,gülümsedi “büyüyünce anlarsın “  dedi

         Sanatkar ruhluydu babam; edebiyata meraklıydı;Kaldırımlar’ı Bahri Hazer’i ,Salkım Söğüt’ü Kıskanç’ı daha pek çok şiiri ilk defa onun ezberinden dinledim. “ağlama salkım söğüt ağlama /durgun suların aynasında el bağlama / el bağlama / ağlama “
 Ciddi müzik yeteneğine sahipti..Klasik türk müziğinden pek çok önemli eser küçük yaşta  onun nağmeleriyle belleğime nakşoldu:
“Hab-ı gahı yâre girdim arz için ahvalimi,”
“Dil harabı aşkınam sensin sebep berbadıma”
“Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil”
         Onu tanıyan herkes aynı zamanda iyi bir hatip olduğunu, resmi törenlerde, toplantılarda halkevleri adına konuştuğunu söylüyor. Seksen faşist darbesinden sonra aranıyordum, kaçaktım.Kütahya’da polis karakola götürmüş babamı.
Benim  yerimi sormuşlar,tartaklamışlar,tehdit edip ,göz dağı vermişler. ”Bilmiyorum,bilsem de söylemezdim.Ben muhbir değilim.Siz devletsiniz,kendiniz bulun!”  demiş.Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı,aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi  insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim.Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim.Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu.Benim  hayatımda aldığım en değerli ,en güzel hediye,hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur.Bu mektubun  toplumun,özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.




           Kafasındaki ideal ‘okuyup adam olmak’tı. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdi. Dedem Hasan Efendi ilerisine izin vermedi. Kasabadan ayrılmasından kendisinden,aileden kopmasından korkuyordu.Babam, onun sekiz dokuz tanesi peş peşe bilmedikleri nedenle çok küçük yaşta ölen çocuklarından  allahın  ‘ihsanı’ olanı,hayatta kalanıydı.Tek çocuğuydu

             Çok sonraları kan uyuşmazlığı sebebiyle meydana geldiği tahmin edilen çocuk ölümleri ,bu travma,bütün aile bireyleri gibi,belki hepsinden çok, babamın hayatını etkiledi. Ölüvermesinden korktukları için, ona emsalleri gibi bir çocukluk yaşatmadılar.Sürekli koruma kollama ve gözetim altındaydı.Sokağı,sokaktaki arkadaşlığı,oyunları ,kavgayı,bilmiyordu.

             İki yakın arkadaşı Cemal Argun ve Lütfü Tuğrul Kütahya Orta Okuluna gittiler.Babam bu iki yakın arkadaşının kitaplarıyla nasıl  dışarıdan bitirmelere hazırlandığını ve başardığını anlatırdı.Onaltı yaşında babasını kaybedince ailenin  -babaannem, kötürüm Zülehe  teyzem, Emine ninem- bütün sorumluluğu  onun çocuk omuzlarına bindi.Okuma,yüksek tahsil yapma hayalleri kasabada kalma mecburiyetine hapsoldu.

             Duygusal,kırılgan,sanatçı ruhlu bir adamdı.Kendisini besleyecek,destekleyecek bir ortama açsaydı gözlerini iyi bir eğitimden geçer  akademisyen,edebiyatçı, müzisyen  olabilirdi.Hiç biri olamadı.
”Siz şimdi duvarlara devrimci sloganlar yazıyorsunuz.Ben bu eylemi çok küçük yaşta babama karşı evde dolap kapaklarına  ‘okumak istiyorum!’  diye yazarak başlattım” diye bana takılırdı


             Kasabada ilk defa kasket giyenlerden,sonra ilk defa ‘başını açıp’ saç büyüten ‘ çağdaş’ gençlerdendi.Bir yandan Cumhuriyetin temel paradigmasına samimiyetle inanmış,ona uygun yaşamaya çalışan,ailesine,çocuklarına,hayata öyle bakan,öte yandan kasabanın her cephesine is gibi  sinmiş adetlerin, geleneklerin dışına çıkamayan bir cumhuriyet aydınıydı.
Gene de yüreğinin bir köşesinde geleceğini kuşatan bu kasaba çemberini bir biçimde kırma hayallerini,umudunu besliyordu.

             Genç yaşta idealleri ve özlemleriyle hakikatin arasına sıkışmıştı.Hakikat galebe çaldı.Taşra,aile,gelenek  mağlup etti babamı.Ruhunda derin yaralar açan bu mağlubiyet uzun yıllar acı çektiği  psikosomatik  epilepsi olan Jackson Sarası olarak tebelleş oldu babacığıma.


             Milena ,Kafka için söyledikleriyle  sanki babamı anlatıyor:  “Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü,savaşamayacak kadar güçsüzdü;mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.







1 Ocak 2020 Çarşamba








TARİHİN EN GÜZEL YILBAŞI GECESİ
İdil Özkurşun


Kübalı devrimciler bir yılbaşı gecesi, Kibritçi Kız’ın yalnızca pencerenin dışından izleyebildiği o sofrayı dağıttı. 1958’i 1959’a bağlayan gece yalnızca yeni bir yılı değil, yeni bir dünyayı karşıladı, o dünyayı tüm Küba halkıyla birlikte kurdu.

Her yıl, yılbaşı gecesi olduğunda mutlaka aklımın bir köşesinden, küçük bir an için bile olsa Andersen’in Kibritçi Kız masalı -belki de öyküsü- geçer. Karlı ve soğuk bir yılbaşı gecesi, tüm gün bir tanesini bile satamadığı kibritlerini birer birer yakarak, bir sokağın köşesinde ısınmaya çalışan ve pencerelerden gördüğü mutlu aile tablosuna, burnuna gelen kaz kızartması kokularına imrenerek hayallere dalan Kibritçi Kız’ı. Hâlâ ara ara açıp Müşfik Kenter’in sesinden dinlediğim, çocukluğumuzda bizi en çok etkileyen ve sınıflı toplumların acımasızlığıyla bizi belki de ilk kez böylesine yüzleştiren Kibritçi Kız masalı… Çocukları yüzleştirmesi kadar, belki de esas hitap ettiği yetişkinleri de büyük bir sorumlulukla baş başa bırakan bir masal kendisi. Hikayenin sonunda, yeni yılın ilk sabahı, yanmış kibritler arasında yatan kibritçi kızın cansız bedenine bakıp “Isınmaya çalışmış, zavallı” demekle yetinenlerden olmama sorumluluğuyla.
Kibritçi Kız, aklımızın bir köşesinde duruverirken, Küba’daki bir billboard geliyor aklıma, üzerinde 1996 yılında Küba Meclisi Başkan Yardımcısı Carlos Lage’in Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmasından bir cümle yer alıyor: “Bugün dünyada 200 milyon çocuk sokakta uyuyor. Bunların hiçbiri Kübalı değil!” Evet bugün hâlâ milyonlarca çocuk sokaklarda uyuyor ve bunların hiçbiri Küba’da değil. Çünkü yine Kibritçi Kızlar’ın yalın ayak başı kabak hayallerle yeni yılı karşıladığı bir yılbaşı gecesi, Kübalı devrimciler, Batista diktatörlüğünü yenerek iktidarı ele geçirdi ve sosyalist Küba’yı inşa etti.
1958’in yılbaşı arefesinde, 6,5 milyon nüfuslu, dörtte biri işsiz, kişi başına düşen yıllık geliri 350 dolar olan, temel gıdaların dahi fahiş fiyatlarla ithal edildiği, gelir eşitsizliğinin tavan yaptığı, her alanda çürüme, baskı ve sansürün egemen olduğu Küba’da, ardı ardına darbeyle iktidara gelen ve o dönem 20 bine yakın insanı katleden Batista, görkemli bir yılbaşı eğlencesine hazırlanıyordu. Şu unutulmaz Baba serisinin ikinci filminde Michael Corleone’nin katılımıyla gördüğümüz yılbaşı eğlencesine. ABD destekli darbelerle Küba’da iktidarını sürdürmeye çalışan Batista ve burjuva dostları, İsyan Ordusu’nun art arda gelen zaferlerinin ve halkın artan öfkesinin ‘huzur’larını kaçırmayacağından emin oldukları otellerinde, kumarhanelerinde saklanarak yeni gelen yılın keselerini ne kadar daha dolduracaklarının hayaliyle büyük bir neşe ve coşkuyla karşılayarak kadeh kaldırdıkları yılbaşı gecesi. İşte o yılbaşı gecesi Batista tüm umutlarını 150 bin nüfuslu ordusunun iki mevziden savunduğu Santa Clara’nın düşmeyeceğine bağlamış, öte yandan olası yenilgi için kaçış planları düşünüyordu. Batista’nın ordusu için Santa Clara’da asıl savunma tren istasyonu etrafındaydı. Burada en büyük güvenceleri, kentin Camajunaí girişinde mevzilenmiş olan zırhlı trendi.
Oysa 31 Aralık sabahına girildiğinde Che’nin komutasındaki İsyan Ordusu birliği, kent merkeziyle zırhlı tren arasındaki iletişimi kesmeyi başarmışlardı. Zırhlı trendekiler, kentin düştüğünü görünce çareyi kaçmakta buldular. Ancak hareket eden tren, daha önce İsyan Ordusu’nun kırdığı makasa gelince raydan çıktı. Che’nin deyimiyle “Zırhlı tren gibi mükemmel bir koruma aracına sahip oldukları halde, sadece uzak mesafeden ve silahsız kimselere karşı dövüşmeyi biliyorlardı. Tıpkı Kuzey Amerika’nın batısındaki kolonicilerin Kızılderililere yaptıkları gibi.” İsyan Ordusu’nun attığı molotoflarla zırhlı tren bir fırına dönüşmüştü ve treni terk etmek zorunda kalan askerler, sonunda teslim oldular. Batista yılbaşı kutlamasına hazırlanırken Santa Clara ele geçirilmişti bile.
İsyan Ordusu’nun Sierra Maestra’da zafer kazandığı dönemde, bölgedeki ordunun şefi, General Eulogio Cantillo, 26 Temmuz Hareketi’yle temaslar kurmaya çalışıyor, Batista’yı acımasızca eleştirip, gerillaya sempatiyle yaklaştığını belirtiyordu. Fidel Castro, Cantillo’yla görüşmüş ve bir anlaşmaya varmıştı. Cantillo, Havana’ya gidecekti; ancak anlaşmanın üç önemli şartı vardı. Havana’da darbe yapılmayacaktı, Batista’nın kaçmasına yardım edilmeyecekti ve ABD elçiliğiyle temasa geçilmeyecekti. Ancak 31 Aralık günü Cantillo, anlaşmanın tüm maddelerinin tam tersini yapma görevini üstlendi ve yılbaşı yemeğine eşlik ettiği Batista’nın kulağına fısıldadı. Yılbaşı planı değişen Batista ve ahalisi o geceyi Dominik Cumhuriyet’ine kaçmakla meşgul olarak geçirdiler. Tabii tasları ve taraklarıyla değil, toplam değeri 700 milyon dolar olan sanat eseri ve nakitle birlikte.
Santa Clara ele geçirilmiş; ama Leoncia Vidal Kışlası hâlâ teslim olmamıştı yılbaşı gecesinde. Çatışma gece boyunca sürdü. 1 Ocak sabahı Che’nin teslim olmalarını söylemek üzere kışlaya gönderdiği Núñez Jiménez ve Rodriguez de la Vega Batista’nın kaçtığı haberini getirdi. Cantillo’nun ordunun teslim olduğunu açıklamayı reddetmesiyse ihaneti açığa vuruyordu iyiden iyiye.
1 Ocak sabahı bir Küba radyosu, o dakikalarda Columbia Askeri Kampı’nda üst düzey generallerin önemli bir buluşma gerçekleştireceklerini ve basının da davet edildiğini duyurdu. Bir diğer radyo, “General Cantillo’nun ordunun başına geçtiği, yüksek yargıç Dr. Carlos M. Piedra’nın da devlet başkanlığı görevini üstleneceği” haberini veriyordu. Yılbaşı gecesi, 19 Aralık’tan beri İsyan Ordusu’nun merkez karargahının bulunduğu Central América’ya gelmiş olan Fidel, derhal Santiago’ya saldırılması emrini verdi. Che ve Camilo ise Havana’ya yürüyecekti.
Fidel, Celia Sánchez’le beraber on dakika içerisinde bir metin kaleme aldı ve saat sabah dokuzda bu metni İsyan Ordusu’nun yayın yaptığı Radyo Rebelde’de okudu. Herkes, radyo ve televizyonlarda çalışanlar bile bu radyo istasyonuna bağlanarak, Fidel’in ülkenin tüm radyo ve televizyonlarında zincirleme konuşması sağlandı: “Devrime evet, darbeye hayır! Görünüşe göre başkentte bir darbe oldu. İsyan Ordusu, bu darbenin gerçekleştiği koşulları göz ardı edecek. Başkentten gelecek haberler ne olursa olsun, birliklerimiz hiçbir durumda ateşkes yapmamalılar. Batista ve diğer suçluların kaçabilmesi için bir darbeye hayır çünkü bu ancak savaşı uzatmaya yarayacaktır. (Merkez) Kumandanlık’tan bir emir alınmadığı sürece askeri operasyonlar sürecektir. Halk ve İsyan Ordusu, bu denli kana mal olmuş zaferin elinden alınmasına izin vermemek için her zamankinden daha fazla birlik içinde ve kararlı davranmalıdır.” Bu yayınla “Devrimci genel grev!” çağrısı yapıldı ve toplamı 3 bini ancak bulan İsyan Ordusu’nun tüm birliklerine ilerleme ve çarpışma emri verildi. Fidel’in ardından Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FEU) lideri Juan Nuiry de, tüm öğrencilere ve halka İsyan Ordusu’yla birlikte hareket etme çağrısı yaptı.
Bu saatlerde Raúl Castro ve birliği Santiago’ya varmış, yedi sene önce ele geçiremedikleri Moncada Kışlası’na girmiş, sevinç çığlıkları ve alkışlar eşliğinde Batista resimleri indiriliyordu. 26 Temmuz Hareketi’ni başlatan Moncada Kışla Saldırısı’ndan tam 5 yıl, 5 ay, 5 gün sonra zafer kazanılmış, devrim gerçekleştirilmişti. Radyo Rebelde’den yapılan çağrıyla genel grev başladı. Her yerde ayaklanmalar oluyordu. 2 Ocak’ta Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’a bağlı kollar Havana’ya girdi. Kimse direnmedi bile, tek bir kurşun dahi sıkmalarına gerek kalmamıştı. Ve Fidel, 9 Ocak gününün şafağında Havana’da yaptığı ilk büyük konuşmasıyla, İsyan Ordusu zaferini ilan etti ve Havana’ya ve hatta tüm dünyaya yeni bir yaşamın umudunu taşıdı.
Kübalı devrimciler bir yılbaşı gecesi, Kibritçi Kız’ın yalnızca pencerenin dışından izleyebildiği o sofrayı dağıttı. 1958’i 1959’a bağlayan gece yalnızca yeni bir yılı değil, yeni bir dünyayı karşıladı, o dünyayı tüm Küba halkıyla birlikte kurdu.
O billboard’daki sözlere dönecek olursak, evet bugün dünyada hâlâ milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyor, her 5 saniyede dünya üzerinde bir çocuk açlıktan ölüyor; ancak bunların hiçbiri tarihin en güzel yılbaşı gecesini yaşamış olan sosyalist Küba’da değil.
Her alanda enternasyonalist yaklaşımını ortaya koyan Küba’da, bu sene bir yandan devrimin 61’nci yılını kutlayarak yılbaşını karşılayan Kübalı devrimciler, kendi ülkesinde aç ve açıkta olanların bulunmadığını bilerek yeni yıla girme lüksünü yaşarken, yaktıkları kibritin hâlâ sönmeyen aleviyle, devrim ateşinin tüm dünyayı tutuşturacağı günün hayalini kurmaya devam ediyor.



* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.