2 Kasım 2019 Cumartesi






Pınar Selek 10 Yılını Anlattı:
Ben Artık Bir Göçebeyim
Biamag

-
Pınar Selek, sosyolog, yazar PınarSelek, Akdeniz Kültür Ödülü için
geldiği Cosenza kentinde bianet'in 9 Temmuz 1998’deki Mısır Çarşısı’ndaki Kendinini “sürgünde bir kadın” ardından “zoraki bir
 göçmen” ve son olarak da “göçebe” olarak niteleyen sorularını yanıtladı.
Sosyolog, yazar patlamadan sonra 2 buçuk yıl cezaevinde tutuldu. Aynı davadan ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet cezaları alsa da 4 kez de beraat etti. 2009’daki mahkûmiyet kararının geçerli kılınması talebiyle dosya geçen yıl Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderildi.
Selek, 10 yıldır yurtdışında. Almanya’da, şimdi de yaşamakta olduğu Fransa’da üretmeye, masal kitapları ve romanlar yazmaya, akademisyenliğe, eşcinsel ve transseksüellerin haklarından, savaş karşıtlığına, ekolojiden küreselleşmeye ve kadın haklarına pek çok farklı alandaki mücadelesine devam etti.  

Akdeniz Kültür Ödülü



Son olarak , İtalya’da faaliyet gösteren Carical Vakfı tarafından on üç yıldır organize edilen Akdeniz Kültür Ödülü’nün "Sivil Toplum" kategorisinde ödüllendirildi. Selek, geçmişte Tahar Ben Jelloun, David Grossman, Oya Baydar ve Amin Maalouf'un da aldığı, eserleriyle ve eylemleriyle "Akdeniz'in farklı kültürel ifadeleri arasındaki diyaloğu güçlendiren" entelektüellerin mükafatlandırılmasını amaçlayan ödülü sürgün kadınlara, özellikle de dili ve ifadesi çalınmış olanlara armağan ettiğini açıkladı.
Kendisini önce “sürgünde bir kadın” ardından “zoraki bir göçmen” ve artık “göçebe” olarak niteleyen Pınar Selek’le ödül için geldiği Cosenza kentinde söyleştik ve şimdilerde nasıl olduğunu, neler yaptığını sorduk. Yıllardır İtalya'da yaşadığımı öğrendiğinde ilk tepkisi "Yoksa siz de mi siyasi nedenlerden dolayı yurtdışındasınız?" oldu, "politik" bulduğu bir davanın kendisini ittiği zoraki göçe bir yoldaş ararcasına. Hayatının rengini değiştiren, 6 yıldır yaşadığı aşkı anlatırken gözleri ışıl ışıldı.
"Sürgünde bir kadın"  
Kendinizi “sürgünde bir kadın” olarak niteliyorsunuz. Doğduğunuz topraklardan, “aşık” olduğunuz İstanbul’dan yaklaşık 10 yıldır uzakta yaşamak zorunda kalmak sizi nasıl değiştirdi? 
Aslında tam değil, öyle diyorlar. Kendimi aslında diğer sürgünlerden ayırmıyorum çünkü Avrupa’da yüzde 54 kadınlar sürgün, yani göçmen. Dolayısıyla ben de zorunlu bir göç yaptım, bunu yok sayamam, bu benim gerçekliğim. Fakat aynı zamanda bu gerçekliğe karşı mücadele ediyorum ve galiba başardığım, kazandığım şeyler de var, çünkü bunu yüreğimde hissediyorum. Daha çok kendimi sürgünlükten göçebeliğe geçiş yaptım gibi hissediyorum.
Önce Almanya’daydım, dil bilmiyordum ve orada İngilizce konuşmak yeterli olmuyordu. Çok aktiftim, çok konuşuyordum, "Yolgeçen Hanı"nı yazdım, bir sürü şey yazıyordum, aynı zamanda kadınlarla, Türkiye ile ilgili birçok toplantıya katılıyordum, fakat ben hep misafirdim orada.
Tabii o zamanki psikolojim Türkiye’ye 1, 2, 3 ay sonra döneceğim idi. Sonra anladım ki sürgün uzun sürecek, orada çok hızlı bir şekilde Almanya macerasını bitiriyorum diye karar verdim ve Fransa macerası başladı.
Almanya’da kendimi göçmen hissediyordum ve sürgündüm. Daha çok sürgün hissediyordum kendimi. Yeni bir dil öğrenmek lazım, çok zaman gerekiyor, çok genç değilim, zaman kaybetmek istemiyorum. O duyguyla mücadele edemeyeceğimi anlayınca, dedim ki en iyisi dilini bildiğim bir ülkeye gideyim. Fransızca bir kavram var “desexil” yani az sürgün, bu sürgünü aşmaya çalıştım.  
Tıpkı cezaevinde yıllar önce pek çok insanla birlikte duvarları aşmaya çalıştığımız gibi. Orada uzun zaman kalanlar bize, "mahkeme kaygısını unut, bugün ne yapacağını düşün" diyordu. Benim de öyle bir deneyimim vardı; cezaevinde gerçekten ne zaman çıkılacak onu düşünmemeyi öğrendim; bugün ne yapabilirim, gibi bir sürü şey de öğrendim orada. Koğuş sistemiydi o zaman. O bilgiyi hep burada kullanmaya karar verdim, fakat anladım ki dilini bilmediğim bir ülkede zor olacak ve 2012’de Fransa’ya geldim.
"Pınar'ı yalnız bırakmayın" 
Fransa’da hangi konularda mücadeleler veriyorsunuz?
Türkiye’deki arkadaşlar buradakilere haber vermişti, "Pınar’ı yalnız bırakmayın" diye. Bir sürü insan geldi beni buldu hızlı bir şekilde. Belki 1-2 ay sonra örgütlerin, 7-8 ay sonra iç tartışmaların, gerginliklerin içindeydim. İlk başta feminist hareketin içindeydim. İlk yıl yönümü bulma çabasındaydım. Dümeni daha elime almamıştım. 2013’te de mahkûmiyet süreci oldu, biraz sıkıntı yaşadım, fakat 2013’ün sonundan itibaren artık Fransa’da son derece aktiftim; hem feminist, hem anti-militarist hareketin içine girdim.
Bir de anarşist, şiddetsiz anarşist ve alternatif hareketler ağımız var ve onun içine girdim; bazen uçak projesi, bazen havalimanı bazen yeni bir yer işgal ediyoruz ve orada bir yaşam alanı kurmaya çalışıyoruz. Yani aynı zamanda feminist, aynı zamanda farklı varoluş biçimlerine saygı duyan; hayvanlarla ilişkimizi sorgulayan, sakatlık meselesi, güç, korku ne demek, yani bütün bunları sorgulayan büyük bir ağ var. Yüzlerce küçük küçük örgüt birlikte işliyorlar ve bunun içine girdikten sonra kendimi evimde hissediyorum artık.
Önce Strazburg’ta, sonra Lion’da yaşadım ve şimdi de Nice’teyim, fakat sürekli gittiğim yerlere geri dönüyorum. Bu arada beni çağıran yerler var politik aktivitelerimden dolayı. İnsan Hakları Derneği’nin de Fransa merkez komitesindeyim. Ayda bir Paris’teki toplantılara katılıyorum, buradaki göçmenler Romlar ve Fransa çapındaki sorunlara müdahale ediyorum. Bir sürü örgütün aktif üyesiyim.  
Türkiye gibi ülkelerde daha çok aciliyetler olduğunu zannediyordum, ama burada da çok var; Sarı Yeleklilerin de içindeyim, meydanlara çıkıyorum. Bu mücadelede 30’dan fazla kişi gözlerini kaybetti. Birçoğu da bacaklarını kaybetti.
Ben şunu çok iyi öğrendim: Bazı demokratik kurumlar daha iyi işliyor olabilir, çünkü daha zengin, bazı mücadeleler daha rahat verilebilmiş vesaire. Fakat iktidar kendini köşeye sıkışmış hissedince aynı şekilde şiddetli, otoriter olabiliyor. Yani Fransa’da da İtalya’da da öyle.
"Feminist hareket ivme kazanıyor"
Feminist hareket yeni bir ivme kazanıyor şu anda. Bu ivme dünya çapında; özellikle Arjantin’de, Latin Amerika’da başlayan hareketler, kadın grevi ve bunun dünyaya yayılması. Bunlar çok çok önemli. Mesela üyesi olduğum feminist hareket Groupe Réflexion Action Feministe (GRAF) ile İtalya’da “Non Una Di Meno” diye bir hareket var, onlarla ortak bir komite kurduk. Artık sınırları aşıp Akdeniz bölgesi diyoruz.     
İsviçre’ye, Belçika’ya, Almanya’ya da sürekli gidiyorum. Bu yollar sürekli aşılıyor ve güçlü ilişkilerim var her yerde. Artık ne Fransa’da ne Nice’te hissediyorum kendimi. Militanlık sayesinde sürgünden göçebeliğe geçtim. Bunu iradeyle yaptım.
Ders de veriyorum, öğretim görevlisiyim. 
"Yol, evin oluyor"
Nasıl bir göçebesiniz?
Şu anda aynı yollardan geçiyorum. Böylece evini geliştiriyorsun. Yol senin evin oluyor ama sürekli başka yollara gitmiyorsun, aynı yollar. Bu çok önemli. (Michel) Foucault şöyle der: “Dedeleri anormal olanları ya hep gemiye atar uzaklara gönderirler ya da yola mahkûm ederlermiş.”
Bir yerde oturup bir şey yaratamayacak yani. Etkisizleştirmek için göçe mahkûm etmek. Şu anda aslında bu sistem, milyonları bu şekilde göçe mahkûm ediyor. Ben ona düşmek de istemiyorum; yollarda olan ve bir şey yaratamayan... Dolayısıyla aslında aynı yerlerde gidip geliyorum; geçtiğim yerlere geri dönüyorum. Bu bende değişik bir duygu yaratıyor ve artık eskisi gibi tek bir yerde yaşayamayacağım. Ben galiba göçebe olmaya başladım. Göçmenlikten göçebeliğe geçtim.      
Başka dilde, başka alışkanlıklar ve geleneklerin olduğu topraklarda hayat kurmak zorunda kalmak size neler hissettirdi?
İlk başta çok sinirlendim; çok çok öfkeliydim Berlin’e ilk gittiğimde. Çünkü çok hızlı bir şekilde, hazırlık yapmadan ayrılmak zorunda kalmıştım. İnanmak istemiyordum orada uzun kalacağıma. Bazı insanlara soruyordum burada kaç yıldır kalıyorsunuz, diye. "5 yıl" diyorlardı ve bu bana çok uzun, imkânsız geliyordu.
Kendimi 4-5 ay, en fazla 1 sene sonra döneceğime inandırmıştım. Bu arada, bir savunma mekanizmasıyla kendime en iyi gelebilecek şeyi yaptım; "Yol Geçen Hanı"nı yazdım o zaman. Yoksa orada delirebilir, çıldırabilirdim. O kitap çıldırmamı engelledi. Dolayısıyla da öyle bir düşünceye girmedim. Daha sonra da kendiliğinden oluyor her şey hayatın içinde; sen ilişkiler kurdukça, devam ettikçe, bir şeyleri paylaştıkça, karşı çıktıkça falan yeniden kök veriyorsun.
"Ben bir zeytinyağı ve limon milliyetçisiyim artık"
“Cümbüşçü Karıncalar” adlı romanınızda okura aslında kimsenin bulunduğu yere ait olmadığını anlatmaya çabalıyorsunuz. Siz kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?
Şu an Akdeniz’e ait hissediyorum. Bu yüzden de Akdeniz ödülünün verilmesi de hoşuma gitti. Bir milliyetçilik yaparsam, ben bir zeytinyağı ve limon milliyetçisiyim artık. Orada bir aidiyet duygusu hissediyorum; mutfak, yemek, müzik…
Onun dışında hiçbir şeye ait hissetmiyorum. Zaten mesela çocuk da doğurmak istemedim, ama çocukları çok seviyorum. Bir şeyin benim olması için sevmeme gerek yok. Her yeri seviyorum; Latin Amerika’ya gidip orada bütün mücadelelerin içine girmek, on tane hayatım olsun her yerde yaşayayım isterim. 
"Hayatımın aşkını yaşıyorum"
Bu sürecin size hediyeleri de oldu mu? Mesele aşk gibi…
Hayatımın aşkını yaşıyorum 6 yıldır. Ben masallara hep inandım çocukluğumdan beri ve masal da yazıyorum. Şu an gerçekten bir masalın içindeyim. Aşk, hayatın rengini değiştiriyor ve ne kadar da iradem olsa şunu bunu yapıyor olsam aşkla bunları yapmak beni çok güçlendiriyor.
Her mücadeleyi paylaştığım birisi; duygusal, zihinsel, pratik, hayatın her şeyini birlikte yapmak ve birlikte macerayı paylaşmak. Ben aile kurmak istemedim hiçbir zaman ve hep başkalarıyla, kalabalıklarla birlikteyiz ve o kalabalıklarla birlikte olmamız bizim aşkımızı daha da güçlendiriyor. Sokaklarda birlikte mücadele ediyoruz, meydanlarda... Aynı zamanda da birlikte aile sistemini, kapitalizmi aşan, otonomlaşan ve başka türlü üretim alanlarının içine giren bir sürü insanla birlikteyiz ve bir aile sisteminin dışındayız. Göçebeli aşk yaşıyoruz.    
"Osman Kavala'nın içeride olması çok acı"
Uzun yıllardır Türkiye'de değilsiniz. Bu zaman zarfında, 'keşke bugün orada olabilseydim' dediğiniz bir gün var mı?
Her dakika oluyor kendimi bıraksam. Ama Gezi hareketi olduğu zaman çok istedim. Bir de şu an cezaevinde olanlardan dolayı hem orada olmayı istedim, ama bir yandan da Türkiye’de yapmaktansa Avrupa’da görünür kılmak daha önemli, dedim. Türkiye’de olmam çok fazla bir şey değiştirmeyecek, çünkü orada zaten bir mücadele yürüyor bir şekilde.    
Hâlihazırda Türkiye’de cezaevinde entelektüeller, sivil toplum temsilcileri ve gazeteciler de bulunmakta. Birçokları da özellikle darbe girişiminin akabinde getirilen OHAL’in ardından yurtdışına taşındı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir linç kültüründen bahsediliyor. Siz de bunun bir kurbanı olduğunuzu düşünüyor musunuz? 
Bir sürü isim var, ama Osman Kavala’nın içeride olmasının bende yarattığı acı çok büyük. Tabii birçok insan var, ama ona özel vurgu yapmak istiyorum.
21 yıl oluyor benim davam başlayalı, yani bu sistemden önceydi. Çocukken okuduğum bütün yazarların, şairlerin, Behice Boran’ın nasıl kaçtığını gördüm. O yüzden sosyolog oldum zaten. Benden önceki kuşakların da yaşadıklarını biliyordum. 12 Eylül’de 1 milyona yakın insan gözaltına alındı.
Dolayısıyla ben içimizde urlar olduğunu düşünüyorum geçmişimize dair; katliamlar, soykırım, bütün o militarist sistem, bu politik sistemin kendini oluşturması çok büyük acılara dayanıyor ve bunlar ur yaratıyor içimizde. O urlar arttıkça her gelen hükümet onu kullanıyor aslında. Çünkü urların yarattığı yan etkilerden biri de korku ve o korku her gelen iktidarın işine geliyor.
Fakat benim deneyimim şunu gösterdi: Bir sürü insana yapılıyor, ama bana yapılanlar çok özeldi; suçlamalar çok ağır; katliamlar, çocukların ölmesi… Fakat beceremediler. Kitaplarım halen Türkiye’de nasıl satılıyor, aldığım mektupların, elektronik postaların, mesajların haddi hesabı yok. Yani gençlerle aramdaki bir şeyi kıramadılar. Birçok ülkeye gidiyorum ve oralarda çok Türkiyeli var, onlardan büyük ilgi görüyorum, sevgiyle kucaklıyorlar beni ki solcu falan da değil hepsi. 
"Urları temizlemeye başladık"
Nazım Hikmet’e yapılanlar kime yapıldı! Türkiye’deki hayatının belki yarısını cezaevinde geçirdi. Fakat yine de dünyanın en büyük şairlerinden biri. Bir yandan da beceremiyorlar. Ben çok büyük bir direnme, dayanışma gücümüz olduğunu düşünüyorum. Bunu devam ettireceğiz. Belki de ilerideki kuşaklar bunu yaşamayabilir, bu bizim kaderimiz değil. Bence urları temizlemeye, urlardan bahsetmeye başladık. Bundan 20 yıl önce bu urlardan bahsetmiyorduk, şimdi ediyoruz.   
Hrant (Dink) gibi insanların, bir sürü insanın, feminist, eşcinsel ve Kürt hareketinin çok büyük etkisi oldu; çok fazla mücadeleler başladı, eskiden konuşulmayan şeyler konuşulmaya başladı. Tabii sosyal medyanın da çok büyük bir etkisi var. Dolayısıyla bence urlara yönelik uzun vadeli, naturopati denilen derinden bir tedavi süreci başladı. Üstelik bu yukarıdan değil, aşağıdan başladı. Dolayısıyla bir umut var.  
Günümüz Türkiye’sini nasıl görüyorsunuz uzaktan? Demokrasi, adalet sistemi ve sosyolojik şartlara ilişkin algınız nedir? Türkiye’de iktidar ve iktidara yakın çevreler sıklıkla “yeni Türkiye” kavramını kullanıyor. 
Bu yeni liberalizm, yeni muhafazakârlık denilen şeyin sadece Türkiye’ye ait olmadığını söyleyebilirim. Dünyada “neo” diye bir kavram kullanılmaya başlandı; neofaşizm, neoliberalizm, neokonservatizm ve değişik ülkelerde bunun değişik modellerini uygulamaya başlıyorlar.
Fark şurada; artık çok uluslu şirketler yönetiyor. Artık Fransa Cezayir’i sömürmüyor, çok uluslu şirketler yapıyor bunu. Yani devletlerarası yürümüyor işler. Bu yenilikte de devlet birçok fonksiyonunu kaybetti, sadece güvenliğe yoğunlaştı ve Türkiye’deki bu uluslararası şirketler de daha çok Arap. Bir kısmı Avrupa ile çalışıyor ama bir kısmı da özellikle Anadolu Kaplanları ile yeni burjuvazi… "Yeni Türkiye" dediğimiz böyle bir şey. Bu da yeni bir muhafazakârlık, yeni bir otoriterizm modeli geliştiriyor. Fakat aynı ulus devleti söyleminden biraz daha farklı. 
Türkiye ve Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları arasında farklar görüyor musunuz? Vermekte olduğunuz mücadelelerde zorluklarla karşılaşıyor musunuz? 
Çok fazla haber geliyor Avrupa’ya, "Cezayir’de şu oluyor, Tunus’ta bu oluyor, dayanışmak lazım, hızlı bir şekilde yapmak lazım..." diye. Türkiye de bunlardan biri. Yani uzun bir liste var. Ama yine de Türkiye'deki üniversitelerdeki son imza kampanyasından sonraki gözaltıları, akademisyenlerin sürgününe yönelik buradaki üniversitelerde konuk etme programı çıktı.
Avrupa ülkeleri, dünyadaki birçok acılardan sorumlu oldukları için dünyanın bütün acılarının yankısı buraya ulaşıyor.
Sivil toplum kuruluşları arasında farklar var; deneyim, kültürel, çalışma tarzları fakat homojen de değil hiçbir alan.    
Türkiye'deki Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ile yürütmekte olduğunuz çalışmalar var mı? 
İlişkilerim var, ama özel bir çalışma yok şu an.  
Türkiye’de dönüşüm işareti görüyor musunuz, son yerel seçimlerden sonra özellikle? 
Bence önemli bir ışık var. Gerçekten teşekkür ederim bütün bu sürece emek harcayan herkese. 
Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz ve hangi koşullarda bunu gerçekleştirirsiniz?
Yargıtay Genel Kurulu kararını bekliyorum. Ondan sonra tabii ki döneceğim, ama dediğim gibi artık ben bir göçebeyim.
Yani beraat kararı çıkarsa kesinlikle Türkiye’de yaşamak istiyorsunuz?
Evet, ama göçebe gibi.  
Şu an da Kürt meselesine ilişkin çalışmalarınız var mı? 
Özel bir çalışmam yok, başka konular üzerinde çalışıyorum, ama her zaman duyarlılığım ve tavrım devam ediyor.    
"Kadınlara yönelik daha fazla alan yaratabilmeliyiz"
Kadın cinayetleri Türkiye’de olduğu gibi Fransa ve İtalya gibi ülkelerde de artış göstermekte. Fransa’da bu cinayetleri önlemek için bir dizi önlem açıklandı geçen ay. Türkiye ve Avrupa ülkeleri arasında bu soruna karşı duruş arasında farklar görüyor musunuz? Türkiye’deki bilhassa feminist hareketin buna karşı çalışmalarını yeterli buluyor musunuz? 
Fransa’da da, Türkiye’de de, Almanya’da da feministler ellerinden geleni yapıyorlar, fakat oldukça zor bir durum çünkü genelde hükümetler vitrine çok uymuyor. Burada da sanki çok fazla, bu konuda özel bir programlar çıkarıyorlarmış gibi davranıyorlar. Feministlerin, bizlerin yaptığı iki alanda birden oynamak; bir yandan kurumları zorlamak, bir yandan da bütün imkânlarımızı kullanıp kadınları mümkün olduğu kadar erkek şiddetinden koruyabilmek. İkincisi de erkek egemenliğine karşı mücadele etmek, bu sistemin temelini değiştirmek.
Fakat ben şuna inanıyorum; kadın cinayetleri gittikçe daha çok aile içinde ortaya çıkıyor. Tırnak içinde “eş cinayetleri” ve daha çok terk eden kadınlara yönelik. Kısa süre önce Korsika’daydım ve orada öldürülen kadınların yüzde 80’i terk eden kadınlar. Türkiye’de de, Fransa’da da bu böyle. Yani bu terk etme durumu aslında iyiye bir işaret, çünkü kadınlar artık evliliklerini bitirmek için daha fazla cesaret gösteriyor cinayetlere rağmen. Bu durumda kadınlara yönelik daha fazla alan yaratabilmeliyiz ve sadece şiddeti önleyici tedbirlerin dışında, kadınların bir arada olabileceği, dayanışmalarını geliştirebileceği alanlar açmalıyız. Yani çok iş var maalesef. (EÇ/AÖ)

Esma Çakır
Gazeteci. 2009 yılından beri Demirören Haber Ajansı’nın (DHA) temsilciliğini yürütüyor. DHA’nın yanı sıra  NTV ile Alman haber ajansı DPA, İspanyol gazetesi El Periodico ve İtalyan dergisi l’Espresso gibi yabancı kuruluşlara da zaman zaman fotoğraf ve video desteği de sağlıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden 2001 yılında mezun olan Çakır, Hürriyet Gazetesi’nde 8 yıl muhabirlik yaptı. 39 yaşındaki Çakır, 2018’de Avrupa’nın en eski basın birliklerinden olan ve 54 ülkeden 450’ye yakın temsilcinin bulunduğu İtalya Yabancı Basın Derneği’nin başkanlığına seçildi.  Çakır, kuruluşun 106 yıllık tarihinde bu prestijli göreve seçilen dördüncü kadın, Türkiye’den ise ilk başkanı oldu.



  •  
ım 2019
  •  

29 Ekim 2019 Salı


CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan





O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı,  milsiz gururumuzun  nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan.Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta,hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır.Kok kelimesi de  sandığınız gibi kokmak fiilinden değil,Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.


Dünyaca ünlü milsiz  şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi.Ailesi Hacıhasanlar,ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere,çiftliklere,hanlara,hamamlara sahipti.Küçük hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi.Horkhaimmer,Riche,Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç  sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar.Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler


Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda,bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı.Ve sekiz yaşında evden firar etti.Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti.Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu.Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.

 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu




Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan,benim ki de Hasan.Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi.Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı,Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

Gel zaman git zaman  Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı.Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor,bok gibi para kazanıyordu.

Kara Hasan,çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun  kendine bir harem kur”mealindeki telkinlerine kulak asmadı..Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı.Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri,biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı,yağmur misali”     mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler.Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler.Kürt karene tatlıcılarının  bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra karaneci laiklerin amentüsü olacaktı.

Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere,spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce.”Oha ulan,çüş  yani!” oldu.Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı.Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,Karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse;şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak
vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.

Kara şişman Hasan,ünü cihanı tutmuş aşçılığı,pezevenkliği yanı sıra,usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır.Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim!Bu soru değil,bir haykırış bir isyan.Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar.Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.

27 Ekim 2019 Pazar






Irak’ta da, Lübnan’da da insanlar mezhepçiliğin aslında bir hapishane olduğunu anlamış gibiler
"Bugünkü arayışın ilham kaynağı ise eşitlik"
Soli Özel –T24





 
Dünya kaynıyor. Hemen her yönden, gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden benzer işaretler geliyor. Bazısı şaşırtıcı, kimisi denenmemiş, kimisi şaşkınlık verici hareketler hep aynı mesajı veriyor: Bugünkü nizam süremez. Süremeyecek. Otoriterleşmenin önünü alabildiğine açan popülist hareketler de Şili’de metro bileti fiyatları arttı diye ülkeyi kilitleyen protestolar da Hong Kong’da aylardır süren ve Çin devletiyle teknolojik kedi-fare oyunu oynayan direniş de Cezayir’de ordunun her an müdahale edebileceğini bildikleri halde her hafta gösterilerini sürdürenler de farklı hedefleri olsa bile aslında aynı olgulara, kaygılara cevap arıyorlar.

Ülkeler arasındaki eşitsizlik hızla daralırken ülkelerin içinde giderek derinleşen eşitsizlik tahammül sınırlarını aşıyor. Özellikle genç nüfus sürekli bir gelecek korkusu içinde. Hemen tüm siyasi sistemlerde kol gezen yolsuzluk ağlarıyla yayılan çürümüşlük, yönetici sınıflardaki kibir vatandaşı bezdiriyor. Sokak, duyarsız, vatandaşını hiçe sayan, onun özgürlüklerini kısıtlamak için fırsat kaçırmayan bir iktidara karşı yegâne hak arama yolu haline geliyor. Bu seferki hareketler de Hong Kong’dan ABD’ye, Yunanistan’dan Brezilya’ya uzanan, Arap Baharı’nın ve Gezi hareketinin de dahil olduğu bir önceki protesto ve direniş dalgası gibi lidersiz.

İki hafta sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve Soğuk Savaş'ın 30.yılı kutlanacak/anılacak/değerlendirilecek. Duvarın doğusunda kalan toplumların veya Duvar yıkılmadan önce Çin’de çok kanlı şekilde bastırılan Tiananmen Meydanı’ndaki gösterilere katılanların derdi özgürlüktü. Bugünkü arayışın ilham kaynağı ise eşitlik.


Geçmişin deneyimiyle bu kez kimi hareketler daha da yaratıcı olmayı becerebiliyor. Gerçi geçen sefer olduğu gibi bu sefer de lidersizlik, programsızlık iktidarların bu karşı koyuşların üstesinden gelmesine imkân sağlayabilir ama durum gene değişmez. Küresel ölçekte bir başkaldırı var ve yerleşik yapılarla buna cevap verebilmek uzun sürede mümkün değil.

İnsanları meydanlara taşıyan, hayatlarını riske atarak taleplerini dillendirmeye iten bugünkü iletişim imkanları değil. Bir noktada “yeter artık” diyerek itirazlarını görünür kılma kararı vermeleri belirleyici olan. Toplumsal olayların gizemi bu anın herhangi bir toplumda tam ne zaman geleceğinin bilinememesi. Korku duvarının ne zaman aşılacağı, “başka türlü davranamam” denen noktaya nasıl ulaşıldığı ancak geriye dönüp bakarak anlaşılabiliyor. Beyrut’ta insanların hep bir ağızdan Beethoven’in 9. Senfonisinden “Neşeye Övgü”yü Arapça söylediklerine tanıklık edebiliyoruz bu şekilde. Teknolojik imkanlarsa hareketlerin/direnişlerin kısa sürede örgütlenmesini ve iletişimin hızlı ve yaygın olmasını sağlıyor ancak.

Teknoloji kullanımının demokratikleşmesi toplumlarla devletler arasındaki mücadeleyi de çok ilginç kılıyor. Teknolojiyi daha baskıcı sistemler geliştirebilmek için kullanan devletlere karşı toplumlar aynı teknolojinin yardımıyla çok esnek ve yaygın örgütlenme biçimleri bulabiliyor. Gene teknolojinin imkanları, sosyal medya bağlantıları dünya ölçeğinde bir iletişim ağının yaratılmasını da sağlıyor. Hong Kong’da havaalanı işgal edilmişse, Barcelona’dakiler de Çinli yoldaşlarının izinden gidiyor. Sloganlar, yöntemler birbirini andırabiliyor. Geçen yıldan beri yaşanan toplumsal olaylara bakıldığında Fransa gibi bir ülkede Sarı Yelekliler ilk andan itibaren şiddete yaslanan bir itiraz tarzını benimserken, Hong Kong, Şili ve Katalonya’da şiddet giderek ön plana çıkarken hiç beklenmedik şekilde Sudan gibi bir ülkede ya da Cezayir’de gösteriler barışçıl kalıyor ve sonuç alıyor.

Arap dünyasının küresel imajı düşünüldüğünde son dönemin toplumsal direnişlerinde Arap ülkelerinde yaşananlara aslında çok daha ciddi şekilde bakmak gerekir. Sudan ve Cezayir protestoları barışçı bir şekilde başladı ve sürdü, Sudan’da rejim direndiğinde şiddete başvurduysa da sonunda soykırımcı bir lider tasfiye edildi, ordu istediğini yapamadı. Cezayir de geleceğin ne getireceği, yani çürümüş askeri rejimin sabrının taşıp şiddet makinasını harekete geçirip geçirmeyeceği meçhul, Ancak toplum kendi çabasını olgunlukla ve barışçı bir şekilde sürdürüyor. Irak’ta bezgin bir halk düzgün bir yönetim istedikçe üzerlerine güvenlik güçleri, milisler salınıyor.

Irak’ı tıpkı en renkli direnişin yaşandığı Lübnan gibi ilginç kılan unsura dikkat etmek gerekir. Irak’ta da Lübnan’da da insanlar bugüne dek kendilerini koruduğuna inandıkları mezhepçiliğin aslında bir hapishane olduğunu ve kendilerinin de tutsak kılındığını anlamış gibiler. Bu iki ülkedeki hareketleri gerçek anlamıyla devrimci kılan unsur, mezhepçiliğin dışına çıkarak bir toplum haline gelme iradesini ortaya çıkaran “laik” bir arayışın ürünü olmaları. Lübnan’daki tüm dini ve mezhebi grupların ruhani liderlerinin birlikte meydana gelmeleri, Cihadcılığa teslim olduğu söylenen Trablusşam’ın protestoya katılması, her mezhep grubunda kendi liderlerine yönelik sert eleştirilerin yükselmesi daha önce örneği görülmemiş gelişmeler.

Lübnan’da Whatsapp kullanımını ücretli yapma kararı üzerine patlayan toplumsal hareketin hedefi yerleşik tüm siyasi sınıfın tasfiyesi. Hepsi birbirinden çürümüş, ülke kaynaklarını çalan, vatandaşa ise devlet hizmeti götürmeyi dert etmeyen, insanları elektrik kesintileriyle, çöp dağlarıyla yaşamaya mahkûm eden bir sistemin değişmeyen şahsiyetleri bunlar. Bu nedenle hareketin sloganlarından birisi “halk rejimi devirmek istiyor” ise diğeri de “hepsi diyorsak, hepsi” oldu. Bu talep, yani Cumhurbaşkanı Aun’dan başlayarak, selefi olmak isteyen damadı Gibran Basil, Meclis Başkanı Nebih Berri, Saad Hariri, hatta Dürzi lider Velid Cumbulat’ın da artık çekip gitmeleri hemen gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak Hizbullah lideri Nasrullah bile hükûmetin istifasına karşı çıkıp, sokağa akan kendi cemaatine sert çıkınca kitlesi üzerindeki mutlak otoritesinin sarsıldığını hissetti.

Siyasetindeki iktidar dağılımı mezhep esasına göre düzenlenmiş, cemaat liderlerinin devletin güçlenmesini kuruluş döneminden beri engelledikleri Lübnan dünyanın en borçlu üçüncü ülkesi. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden Sumru Altuğ’un verdiği rakamlara göre borç millî gelirin yüzde 150’si, bütçe açığı ise yüzde 11’i. Cari açık yüzde 27 ile gene dünyada üçüncü. 25 yaş altı nüfusta işsizlik oranı yüzde 35-37 arasında. 17 Ekim günü meydanlara ilk akanların gençler olmasına şaşmamak gerekiyor. Alışverişin dolarla yapıldığı ülkede son zamanlarda bankalardan dolar çekebilmek mümkün değildi. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Lübnan diyasporasının gönderdiği ve milli gelirin yüzde 12,7’sini oluşturan parada da azalma var.

İşin iktisadi arka planı elbette sabırların taşmasındaki çok önemli bir unsur. Ne var ki Lübnan’da yaşananı yalnızca ekonomik koşullardaki kötüleşmeyle açıklamaya çalışmak eksik olur. Konu hakkında okuduğum en güzel ve dokunaklı yazıda, Lübnanlı romancı Dominique Eddé şöyle yazıyor: “Yaşananlar sanki yüzbinlerce yalnız insanın bitmek tükenmek bilmeyen bir kış uykusunun sonunda eşanlı olarak yalnız olmadıklarını anlamalarıydı…Lübnan halkı var olduğunu, birbirinden ayrıştırılmaya mahkûm bir bireyler toplamı olmadığını gösterdi…Lübnan sokağı Arapça’da net bir şekilde hem yalnızlık hem de birlik anlamına gelen wahde kelimesinin iki anlamını da yüklendi. Bu bakımdan bir yandan 2011 yılında yollara dökülen Arap sokaklarının çocuğudur ama aynı zamanda bugün yerkürenin bir ucundan diğerine kendisini arayan bir evrensel yolun, yalnızların dayanışmasının (solitaires solidaires) da öncüsüdür. ‘Eğer şu anda rüya görüyorsam beni uyandırmayın’ diyordu gösterilere katılan birisi. Sözleri milyonlarcamızın hissettiklerini yansıtıyor.

23 Ekim 2019 Çarşamba







         Evrensel bir vicdani ret hakkı için...
           Prof. Alexander J. Bellamy*
              Gazete Duvar



Askerlerini savaşa gönderen çoğu liderin ya da onlara kenardan tezahürat eden halkların savaşın gerçek yüzüne dair sınırlı bir kavrayışı vardır. Daha da ötesi, gönüllü ya da zorunlu olsun, askerlerin de genel olarak savaş üzerine ya da savaşmaları emredilen belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve bunlar üzerinden eyleme geçmelerine müsaade edilmez.
·        
Savaş vahşice kolektif bir girişimdir. Bireysel haklar, çıkarlar, değerler ve perspektiflerin kolektif çıkar uğruna bir kenara konmalarını talep eder. Dolayısıyla savaş bireyi sınırlamaya hatta bazen ezmeye meyleder. Devletler ve milliyetçilik gibi güçlü kurumlar ve toplumsal güçler ile grup baskısı bireyleri sindirir. Genel olarak bu güçler savaşta öldürmeyi desteklemeyi, ona karşı çıkmaktan çok daha kolay kılarlar. Karşı çıkanlar teşhir edilir, itaate zorlanır, cezalandırılır ve bazen öldürülür. Savaşı kabul edenler içinse bunların hiçbiri geçerli değildir. Daha barışçıl bir dünya yaratma umudumuz olacaksa, bu değişmelidir. Barış, bireylerin mümkün olduğunca, savaş hakkında kendi kararlarını verebilmelerine ve kendi düşüncelerini ifade edebilmelerine ve -en az bunun kadar önemli olarak- kendi vicdanlarını takip edebilmelerine olanak tanınmasını gerektirir.
Savaş hakkında mantıklı tartışmalar yürütebilmek için bireylerin savaşın gerçekte nasıl olduğuna dair güvenilir bilgiye erişebilmesi gerekir. Ancak çoğumuzun savaşın neye benzediğine dair tahayyülüyle gerçekte var olan arasında derin bir uçurum var. Daha çok insan savaşın gerçekte nasıl olduğunu bilseydi ve genel olarak savaş ya da özel olarak belirli savaşlar üzerine kendi fikirlerini oluşturma –ve eyleme geçme- özgürlüğüne sahip olsaydı, toplumlar savaşma heves ve gayretlerini yitirir ve çatışmalarını barışçıl yöntemlerle çözmeye daha meyilli olurlardı.
Askerlerini savaşa gönderen çoğu liderin ya da onlara kenardan tezahürat eden halkların savaşın gerçek yüzüne dair sınırlı bir kavrayışı vardır. Daha da ötesi, gönüllü ya da zorunlu olsun, askerlerin de genel olarak savaş üzerine ya da savaşmaları emredilen belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve bunlar üzerinden eyleme geçmelerine müsaade edilmez. Savaş tutkusundan kurtulmanın önemli bir ilk adımı savaşa dair bu gerçeklerin, yani savaşın trajedisi ve vahşiliğinin bilinir kılınması ve muhalif seslerin korunmasıdır. İkinci adım ise bireylerin savaşın erdemleri üzerine kendi fikirlerini oluşturmalarına ve kendi kanaatleri üzerinden harekete geçmelerine izin verilmesidir. Bu demektir ki, vicdani ret evrensel bir hak olmalıdır.
Savaş üzerine daha dürüst değerlendirmelere Susan Sontag’ın da talep ettiği gibi gerçeklerin görünür kılınmasına izin vererek erişebiliriz: “Vahşi görüntülerin aklımıza kazınmasına izin verelim” zira tüm dehşeti yansıtamasalar da hayati bir fonksiyonları var. “Görüntüler şöyle der: Bunlar insanların yapmaya muktedir olduklarıdır- hevesle, kibirle yapmaya gönüllü olabilecekleridir. Unutma!” (1)
Savaş hakkında dürüst tartışma ancak karşıt görüşler korunduğu takdirde mümkündür. Kendi savaşlarının haklılığına ateşli şekilde inananların farklı düşünenlere karşı korkacak bir şeyi olmamalıdır. Ama tarih gösteriyor ki, karşıt görüşler kötülenir ve muhalifler zulme uğrar. Oysa savaş, denetimden, eleştiri ve tartışmadan muaf tutulamayacak kadar önemli bir meseledir. Aslında dürüst derinlemesine düşünmenin daha iyi karar süreçlerine yol açtığını düşünmek için her türlü nedenimiz var.
O kadar ki, açık tartışma ihtiyacı dikkat çeken biçimde 16’ncı yüzyıl’da Salamanca’da bir teoloji profesörü olan Francisco de Vitoria (1486-1546) tarafından geliştirilen ‘haklı savaş’ teorisiyle ortaya kondu. Ancak Vitoria’nın kendisinin de teslim ettiği gibi, tek başına açık tartışmaya olanak tanımak yeterli değildir. Her birey kendi vicdanı çerçevesinde savaşın ahlaki gerekliliğini sorgulamalıdır. Ve eğer bu durumu yetersiz buluyorsa, savaşmayı ya da onu desteklemeyi reddetmelidir. Diğer bir deyişle, vicdani retçi olmalıdır. Fakat vicdani retçiler yasal, siyasi ve sosyal zulümle karşılaşmaktadırlar. Öyle toplumlar yarattık ki, adil olmayan savaşlarda öldürmeyi desteklemek karşı çıkmaktan daha kolay. Bu değişmeli, bu nedenle savaş hakkında özgür ve açık tartışma ortamının yanı sıra evrensel bir vicdani ret hakkına da ihtiyacımız var.
Bunun nedenini anlamak için Vitoria’ya geri dönebiliriz. Vitoria “tek bir adamın fikri bir şeyi iyi yapmaya yetmez” görüşünü savunuyordu. Prensler savaş açmaya karar vermeden önce geniş bir kitleye danışmalı ve danışılanlar geçerli nedenleri değerlendirmekle yükümlü olmalıydı. Savaşmak için karar verilse dahi, insani yanılma payımız–Vitoria’nın adlandırdığı üzere ‘yenilmez cehaletimiz’-hatalı davrandığımız ve amacımızın aslında haklı olmadığını ortaya koyma ihtimaline sahipti. Bu nedenle, Vitoria kendimizi ahlaki olarak değerlendirmemiz, hatta gerekirse Tanrı’nın adaletinin muhalifimizde yattığı ihtimalini düşünmemiz gerektiğini iddia etti. Ve haksız biçimde savaşa girilmesi olası olduğuna göre, bireylerin kendi amaçlarının ahlaki yönünü değerlendirmeleri ve bunların adaletsiz olduğunu düşünürlerse savaşmayı reddetmeleri sadece bir hak değil, bir görevdi. Vitoria, ‘savaş birine eğer açıkça adaletsiz görünüyorsa, prens aksini emretse bile savaşmamalı’ diyordu. Hatalı olsa bile, kendi vicdanını takip etmeliydi. (2)
Eğer vicdani ret aslında bir ahlaki görevse, ve ben Vitoria’nın bu konuda haklı olduğunu düşünüyorum, o zaman savaşta hakikatin dile getirilmesi ve savaş karşıtlığını koruma ihtiyacıyla da yakından ilişkili bir hak olmalıdır.
Bu evrensel bir pasifizm talep etmek veya her türlü savaşa karşı olanlarla zorunlu olarak aynı fikirde olduğunu söylemek değildir. Ancak, pasifist ve savaşa karşı seslerin duyulması ve bu kişilerin savaşa muhalefet etme, savaşı ve savaşmayı reddetme haklarının her yerde korunmasıdır. İnsanların savaş hakkında “kendi seslerini yükseltmeleri” ve diğerlerinin seslerini duymayı ve onlara angaje olmayı öğrenmeleri hayatidir (3). Hakikati ifade edebilme, muhalefet ve vicdani reddin korunması devletlerin ve toplumların uyurgezer biçimde, doğası ve etkileri üzerine bir takım fantezilere kapılarak savaşlara girmelerini engellemek için gereklidir. Savaşa, bedel ve risklere dair tam bilgiyle girilmelidir.
Karşıt görüşlerin ve vicdani reddin korunması iddialı bir hedef ve muhakkak ki benim burada yaptığımdan çok daha ayrıntılı anlatılmalı ve savunulmalı. Yine de tamamen ütopik bir hedef de değil. Söz konusu prensipler yürürlükteki yasalarda bulunmaktalar ve bir takım yer ve değişik zamanlarda uygun ölçülerde benimsendiler. Açık bilgilendirme ve karşıt görüşlerin korunması (vicdani ret buna dahil olmasa da) sadece bireylerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde düzenlenen ve hükümetlerin de en azından beyan yoluyla taahhüt ettikleri haklara erişimini talep etmektedir. Herkesin düşünce ve vicdan özgürlüğü ve bu inançları pratikte de açığa vurma hakları vardır (Madde 18). Hepimiz- sınırlar mevzubahis edilmeksizin ve müdahaleye maruz kalmaksızın düşünce sahibi olma ve bunu ifade etme hakkını içerecek biçimde- fikir ve ifade özgürlüğü hakkına sahibiz (Madde 19).
Bununla birlikte, vicdan özgürlüğünün vicdani ret hakkını getirip getirmeyeceği tamamen ayrı bir mesele. Ama dünyayı genel barışa doğru taşıyacaksak, getirmelidir. Ne Evrensel Beyanname ne de onu takip eden medeni ve siyasi haklarla ilgili sözleşmeler konu hakkında net. BM’nin İnsan Hakları organları (oybirliğiyle olmasa dahi) zorunlu askerlik hizmetini vicdan özgürlüğünün ihlali olarak tanımlayan bir takım kararlar aldılar, ancak hükümetlerin büyük çoğunluğu savaşa muhalefet hakkını hâlâ tanımayarak konuyu farklı biçimlerde yasalaştırdı.
Yine de Vitoria’nın yüzlerce yıl evvel ortaya koyduğu gerekçelerden hareketle askeri hizmetin reddi, savaş hakkında hakikatin dile getirilmesi hakkı ve muhalefet edebilme hakkıyla birlikte korunmalıdır. Hakikat, muhalefet ve ret savaşın tasavvuru ve gerçekliği arasındaki uçurumu kapatmaya yardımcı olur ve insanların, savaşın kendisi ve belirli savaşların meşruiyeti üzerine kendi yargılarına varmaları ve bu yargılar üzerinden hareket etmeleri için gereken alanı yaratır.
(1) Sontag, Regarding the Pain of Other, sf. 102
(2) Francisco de Vitoria, ‘On the Law of War’, Anthony Padgen ve Jeremy Lawrence (ed.), Vitoria: Political Writings (Cambridge: Cambridge University Press, 1991) sf.306-11
(3) Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning, sf.15
*Prof. Alexander Bellamy, Avusturalya Queensland Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi; Asya Pasifik Responsibility to Protect (R2P)-Koruma Sorumluluğu Merkezi yöneticisi. 
Çeviri: Binnur Aloğlu  
Bu yazı ilk olarak alexjbellamy.com‘da yayınlanmıştır.
DÜNYA FORUM