17 Ekim 2019 Perşembe







Nazım’ım veTaranta Babu’ya mektupların hikayesi:
Taranta Babu’nun kocası kimdir?
 İtalya’da neden kurşuna dizilmiştir.
Henri Barbüsse kimdir?

DÜN, BUGÜN, YARIN – Hülya Öztürk

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ün hatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   
ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette TARANTA - BABU'ya yazılan mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”

Henry, Nazım’a yazdığı mektubun bir bölümünde  İtalyan Ansiklobedisinin yaptığı Faşizmin tanımı ile Roma’nın varoş mahallelerinde yaşayanların  Faşizm’den ne anladıklarını karşılaştırır.                                                                                                                                 

“Banka Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitzin en yakın dostu büyük idealist İl Duçe Benito Mussolini, İtalyan Ansiklopedisinin  “F” harfinde faşismin tarifini yaparken şöyle der:

“ FAŞİSM İÇİN HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR. DEVLETİN DIŞINDA MANEVİ VEYA İNSANİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR, HER ŞEY DEĞERSİZDİR…”

TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
******

Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı”,  diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
                               ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
         başı boş
koş-
      -mak... 

Hehehey TARANTA - BABU
                                  
hehehey

yaşamak ne güzel şey

                          anasını sattığımın
                                           yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
                                    geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
                                         çırılçıplak
                                                bir su sesini...
İstediğin yemişin
                 rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
                yemyeşil otun
                          ve koskocaman
                             masmavi bir çiçek gibi açan
                                                         ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU! 

İnsanoğlunun yüreği
                                kafası
                                        kolu
yedi kat yerin altından
                             çekip çıkarıp 

öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                        bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
        öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
        yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
        türküsünü dinleyebiliriz...

Yaşamak ne güzel şey
                        TARANTA - BABU
                                        yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                           YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
            ve hep beraber
                          ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
                sevinçli bir destan
                                        okur gibi
                                                YAŞAMAK..

Not: Ben Taranta Babu’ya Mektupları 1 Kasım 2015’ te okumaya başladım. Günlerce Beylerbeyi- Çengelköy- Kuzguncuk sahillerinde ülkemin doğusunda, güneydoğusunda, Paris’te, Kenya’da canlı bombalı saldırılarında, yüzlerce insan ölürken ve öldürülürken; akıl ve ruh sağlığımı korumak için haberleri seyretmekten yorulduğum zamanlarda, 

Taranta Babu’yu okudum. Haber dinlemediğim, kitabı okuyamadığım zamanlarda ise uzun, çok uzun yürüyüşler yaptım. Aval aval denize baktım. Havada dans eden kuşları seyrettim. Boğazın sularında yüzen balıkları, balık tutmaya çalışan insanları izledim. Sonbaharın sarartıp sonrada kıpkırmızı kızarttığı yapraklara dokundum, öptüm, kok ladım… Bütün olan bitene rağmen hergün kıpkırmızı batan güneşi seyrederken Taranta Babu’ya tutunmayı, ona sığınmayı istedim. Ve yazmaya, bunu sizlerle paylaşmaya     karar verdiğim gün fark ettim ki, günlerden 23 Kasım 2015! Yarın kitabın, yoldaşım Nilgül’ün kitaplığına gelmesinin üzerinden tam 80 yıl geçmiş! Bu yazıyı hemen yazıpbitirmeliydim… Çünkü bu kitap bana Dün, Bugün, Yarın…

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ünhatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette Habeşistan’la genç ressamın karısı TARANTA - BABU'ya yazdığı mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne karısı Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”


TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. 
Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, 
 Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
*****


Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı” diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
         &n
...

[




... bir karışıklık olmuş, 
(Taranta Babu’nun kocası Mussoluninin İtalyasında kurşuna dizildi. Nazım Hikmet 3  Haziran 1963 yılında ben doğmadan yaklaşık üç sene önce, kalp krizi sonucunda öldü.Henry Barbüsse ve Taranta Babu yaşıyor mu? Yoksa ne zaman ve nasıl öldüler bilmiyorum. Fakat o gün bugündür ve daha çok daha evvelden beri, yeryüzünde yüzbinlerce insan, dinci ve dinsiz emperyalizmin kılıcıyla, her türlü silahlarıyla, uçaklarıyla,  tanklarıyla, gazlarıyla öldü, öldürüldü, öldürülmekte …) 

Hülya Öztürk 24 Kasım 2015