Nazım’ım veTaranta Babu’ya mektupların hikayesi:
Taranta Babu’nun kocası kimdir?
İtalya’da neden
kurşuna dizilmiştir.
Henri Barbüsse kimdir?
DÜN, BUGÜN, YARIN – Hülya Öztürk
Geçenlerde
eski Beylerbeyi’li, yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet
ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta
Babu’ya Mektuplar” adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir
baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan
mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın
sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı. Bir yandan yoldaşımın
kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın
solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.
Nazım Hikmet
kitabı Henri Barbüsse’ün hatırasına
bastırmış.
Kitabın
ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için,
Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir
paketle bir mektup aldım.
Arkadaşın
adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya
geçiriyorum.
ROMA.5.
AĞUSTOS.1935
Kendi el
yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine,
Nazım, tarih: 1935/11/24” imzalamış…
Kardeş,
Sen Roma’yı
kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan
tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü
kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen
Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı,
balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada,
öylece dona kalmış Mussolini.
Fakat bu
kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını
çekerler, ne de kartpostallarını satarlar.
Bu ikinci
Romanın adı: Kartieri
Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…
Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan
işsizin umutsuzluğuna benzer.
Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu
ağırdır.
Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında
bile ışık bulamadıkları için
ne coğrafya
kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların
koleksiyonlarına…
Anladığım
kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri gönderen Henri Babüsse, bir
gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını
çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler.
“ Kiralık
odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey:
Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu? Olur.”
Henry
Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar
kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu
gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.
“ Size haber
vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”
Henry
kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada İtalya’ya resim öğrenmek
için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin
kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak
götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı
kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice
temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry
odayı kiralamaktan vazgeçmez.
Odada yalnız
kalır kalmaz hemen yatağa yatar.
“
Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir
yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa
ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara
kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız
değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan
bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız
hissedemiyor.”
Daha sonra
odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle
görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve
yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına
yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır.
TARANTA -
BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
İKİNCİ MEKTUP
Boynunda
mavi maymun dişinden
üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
yapı yapı
adım adım
Roma'da
Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
yalnız bir kara
yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
esir
başı vuran,
her adımında bir mezar
açıp
geçen
SEZAR!..
üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
yapı yapı
adım adım
Roma'da
Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
yalnız bir kara
yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
esir
başı vuran,
her adımında bir mezar
açıp
geçen
SEZAR!..
Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
saygıyla,
gülerek
haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
saygıyla,
gülerek
haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..
Henry,
Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…
“ Sana gönderdiğim pakette TARANTA - BABU'ya yazılan mektup karalamalarının
kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak
mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış,
biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne
Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim.
O, kurşuna
dizildi.
Taranta -
Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir,
fakat posta uğramaz.
Bana
gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir
ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta
tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha
İtalya'ya sokamazlar.”
Henry, Nazım’a
yazdığı mektubun bir bölümünde İtalyan Ansiklobedisinin yaptığı
Faşizmin tanımı ile Roma’nın varoş mahallelerinde
yaşayanların Faşizm’den ne anladıklarını
karşılaştırır.
“Banka
Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitzin en
yakın dostu büyük idealist İl Duçe Benito Mussolini, İtalyan
Ansiklopedisinin “F” harfinde
faşismin tarifini yaparken şöyle der:
“ FAŞİSM
İÇİN HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR. DEVLETİN DIŞINDA MANEVİ VEYA İNSANİ HİÇ BİR
ŞEY YOKTUR, HER ŞEY DEĞERSİZDİR…”
TARANTA -
BABU'YA
ALTINCI MEKTUP
Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.
ALTINCI MEKTUP
Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.
Bunlar,
faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar,
bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi
çıkartılıp, Banka Komerçiale'nin
çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı
bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi
masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu
edebiyatlaştırmışlardır.
Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.
İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.
Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.
Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:
— Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:
KÖR OLMAK..
Kör olmak ne
iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..
Kör olmak ne
iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..
Kapalı gözleriniz
çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..
Kör olmak ne
iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne güzeldir
sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
rengi yok
ahengi yok
dengi yoktur karanlığın.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
rengi yok
ahengi yok
dengi yoktur karanlığın.
Dağıtın
yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..
karanlığın peygamberleri, körler,
kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..
Şiir bitti.
Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş
bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada,
şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim
yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez,
romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
— Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
— Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
Ressam güldü:
— Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
— Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
— Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
Ressam güldü:
— Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
******
Bu ismini
bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu
yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi..
80 yıldır
dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve
kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere
yaradı?
“Şimdi burada
biz kaybettik onlar kazandı”, diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum
rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye “Biz kaybettik, onlar
kazandı” gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.
Bence
birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha
daha boşalarak,
HEPİMİZ
KAYBETTİK.
NEYİ
Mİ?
BENLİĞİMİZİ,
MASUMİYETİMİZİ,
SAMİMİYETİMİZİ
YAŞAMIN
ANLAMINI,
VE
VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…
İşte tam da
bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata
tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi.
Varlığımızın
değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna
mı ihtiyacımız var!
Nasıl bir
dünya istersiniz?
TARANTA -
BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
BEŞİNCİ MEKTUP
Görmek
işitmek
duymak
düşünmek
ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
başı boş
koş-
-mak...
işitmek
duymak
düşünmek
ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
başı boş
koş-
-mak...
Hehehey
TARANTA - BABU
hehehey
yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın
yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
çırılçıplak
bir su sesini...
İstediğin yemişin
rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU!
yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın
yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
çırılçıplak
bir su sesini...
İstediğin yemişin
rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU!
İnsanoğlunun yüreği
kafası
kolu
yedi kat yerin altından
çekip çıkarıp
kafası
kolu
yedi kat yerin altından
çekip çıkarıp
öyle ateş
gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
türküsünü dinleyebiliriz...
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne
güzel şey
TARANTA - BABU
yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi
YAŞAMAK..
TARANTA - BABU
yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi
YAŞAMAK..
Not: Ben
Taranta Babu’ya Mektupları 1 Kasım 2015’ te okumaya başladım. Günlerce
Beylerbeyi- Çengelköy- Kuzguncuk sahillerinde ülkemin doğusunda,
güneydoğusunda, Paris’te, Kenya’da canlı bombalı saldırılarında, yüzlerce insan
ölürken ve öldürülürken; akıl ve ruh sağlığımı korumak için haberleri
seyretmekten yorulduğum zamanlarda,
Taranta Babu’yu okudum. Haber dinlemediğim, kitabı
okuyamadığım zamanlarda ise uzun, çok uzun yürüyüşler yaptım. Aval aval denize
baktım. Havada dans eden kuşları seyrettim. Boğazın sularında yüzen balıkları,
balık tutmaya çalışan insanları izledim. Sonbaharın sarartıp sonrada kıpkırmızı
kızarttığı yapraklara dokundum, öptüm, kok ladım… Bütün olan bitene rağmen
hergün kıpkırmızı batan güneşi seyrederken Taranta Babu’ya tutunmayı, ona
sığınmayı istedim. Ve yazmaya, bunu sizlerle
paylaşmaya karar verdiğim gün fark ettim ki,
günlerden 23 Kasım 2015! Yarın kitabın, yoldaşım Nilgül’ün kitaplığına
gelmesinin üzerinden tam 80 yıl geçmiş! Bu yazıyı hemen yazıpbitirmeliydim…
Çünkü bu kitap bana Dün, Bugün,
Yarın…
Geçenlerde
eski Beylerbeyi’li, yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet
ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta
Babu’ya Mektuplar” adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir
baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan
mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın
sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı. Bir yandan yoldaşımın
kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın
solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.
Nazım Hikmet
kitabı Henri Barbüsse’ünhatırasına
bastırmış.
Kitabın
ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için,
Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir
paketle bir mektup aldım.
Arkadaşın
adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya
geçiriyorum. ROMA.5. AĞUSTOS.1935
Kendi el
yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine,
Nazım, tarih: 1935/11/24” imzalamış…
Kardeş,
Sen Roma’yı
kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan
tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü
kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen
Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı,
balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada,
öylece dona kalmış Mussolini.
Fakat bu
kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını
çekerler, ne de kartpostallarını satarlar.
Bu ikinci
Romanın adı: Kartieri
Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…
Burada evler, Amerikaya göç edemiyen
bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer.
Buranın karanlığı terlidir,
yapışkandır ve kokusu ağırdır.
Bu mahalleler, boyalı
kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için
ne coğrafya
kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların
koleksiyonlarına…
Anladığım
kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri gönderen Henri Babüsse, bir
gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını
çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler.
“ Kiralık
odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey:
Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu? Olur.”
Henry
Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar
kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu
gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.
“ Size haber
vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”
Henry
kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada İtalya’ya resim öğrenmek
için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin
kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak
götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı
kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice
temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry
odayı kiralamaktan vazgeçmez.
Odada yalnız
kalır kalmaz hemen yatağa yatar.
“
Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir
yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa
ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara
kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız
değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan
bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız
hissedemiyor.”
Daha sonra odada
yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür
mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın
başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı
mektuplarla böyle karşılaşır.
TARANTA -
BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
İKİNCİ MEKTUP
Boynunda
mavi maymun dişinden
üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
yapı yapı
adım adım
Roma'da
Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
yalnız bir kara
yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
esir
başı vuran,
her adımında bir mezar
açıp
geçen
SEZAR!..
üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
yapı yapı
adım adım
Roma'da
Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
yalnız bir kara
yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
esir
başı vuran,
her adımında bir mezar
açıp
geçen
SEZAR!..
Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
saygıyla,
gülerek
haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
saygıyla,
gülerek
haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..
Henry,
Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…
“ Sana gönderdiğim pakette Habeşistan’la genç ressamın karısı TARANTA -
BABU'ya yazdığı mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler
var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin.
Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış
örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne karısı Taranta - Babu görecek, ne de
ben göreceğim.
O, kurşuna
dizildi.
Taranta -
Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir,
fakat posta uğramaz.
Bana
gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir
ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta
tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha
İtalya'ya sokamazlar.”
TARANTA -
BABU'YA
ALTINCI MEKTUP
Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi.
ALTINCI MEKTUP
Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi.
Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA
- BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla
dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar.
Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları,
ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında
traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.
Bunlar,
faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar,
bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi
çıkartılıp,
Banka Komerçiale'nin çelik depolarına
getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde
boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün
altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.
Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.
İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.
Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.
Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:
— Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:
KÖR OLMAK..
Kör olmak ne
iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..
Kör olmak ne
iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..
Kapalı gözleriniz
çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..
Kör olmak ne
iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne güzeldir
sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
rengi yok
ahengi yok
dengi yoktur karanlığın.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
rengi yok
ahengi yok
dengi yoktur karanlığın.
Dağıtın
yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..
karanlığın peygamberleri, körler,
kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..
Şiir bitti.
Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş
bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada,
şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim
yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez,
romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
— Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
— Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
Ressam güldü:
— Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
— Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
— Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
Ressam güldü:
— Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
*****
Bu ismini
bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu
yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi..
80 yıldır
dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve
kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere
yaradı?
“Şimdi
burada biz kaybettik onlar kazandı” diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum
rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye “Biz kaybettik, onlar
kazandı” gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.
Bence
birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha
daha boşalarak,
HEPİMİZ
KAYBETTİK.
NEYİ
Mİ?
BENLİĞİMİZİ,
MASUMİYETİMİZİ,
SAMİMİYETİMİZİ
YAŞAMIN
ANLAMINI,
VE
VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…
İşte tam da
bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata
tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi.
Varlığımızın
değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna
mı ihtiyacımız var!
Nasıl bir
dünya istersiniz?
TARANTA -
BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
BEŞİNCİ MEKTUP
Görmek
işitmek
duymak
düşünmek
&n
işitmek
duymak
düşünmek
&n
|
...
[ |
|
... bir karışıklık olmuş,
(Taranta
Babu’nun kocası Mussoluninin İtalyasında kurşuna dizildi. Nazım Hikmet
3 Haziran 1963 yılında ben doğmadan yaklaşık üç sene önce, kalp
krizi sonucunda öldü.Henry Barbüsse ve Taranta Babu yaşıyor mu? Yoksa ne
zaman ve nasıl öldüler bilmiyorum. Fakat o gün bugündür ve daha çok daha
evvelden beri, yeryüzünde yüzbinlerce insan, dinci ve dinsiz emperyalizmin
kılıcıyla, her türlü silahlarıyla, uçaklarıyla, tanklarıyla,
gazlarıyla öldü, öldürüldü, öldürülmekte …)
Hülya Öztürk 24 Kasım
2015
|
|
|




