17 Ekim 2019 Perşembe







Nazım’ım veTaranta Babu’ya mektupların hikayesi:
Taranta Babu’nun kocası kimdir?
 İtalya’da neden kurşuna dizilmiştir.
Henri Barbüsse kimdir?

DÜN, BUGÜN, YARIN – Hülya Öztürk

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ün hatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   
ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette TARANTA - BABU'ya yazılan mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”

Henry, Nazım’a yazdığı mektubun bir bölümünde  İtalyan Ansiklobedisinin yaptığı Faşizmin tanımı ile Roma’nın varoş mahallelerinde yaşayanların  Faşizm’den ne anladıklarını karşılaştırır.                                                                                                                                 

“Banka Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitzin en yakın dostu büyük idealist İl Duçe Benito Mussolini, İtalyan Ansiklopedisinin  “F” harfinde faşismin tarifini yaparken şöyle der:

“ FAŞİSM İÇİN HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR. DEVLETİN DIŞINDA MANEVİ VEYA İNSANİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR, HER ŞEY DEĞERSİZDİR…”

TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
******

Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı”,  diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
                               ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
         başı boş
koş-
      -mak... 

Hehehey TARANTA - BABU
                                  
hehehey

yaşamak ne güzel şey

                          anasını sattığımın
                                           yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
                                    geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
                                         çırılçıplak
                                                bir su sesini...
İstediğin yemişin
                 rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
                yemyeşil otun
                          ve koskocaman
                             masmavi bir çiçek gibi açan
                                                         ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU! 

İnsanoğlunun yüreği
                                kafası
                                        kolu
yedi kat yerin altından
                             çekip çıkarıp 

öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                        bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
        öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
        yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
        türküsünü dinleyebiliriz...

Yaşamak ne güzel şey
                        TARANTA - BABU
                                        yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                           YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
            ve hep beraber
                          ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
                sevinçli bir destan
                                        okur gibi
                                                YAŞAMAK..

Not: Ben Taranta Babu’ya Mektupları 1 Kasım 2015’ te okumaya başladım. Günlerce Beylerbeyi- Çengelköy- Kuzguncuk sahillerinde ülkemin doğusunda, güneydoğusunda, Paris’te, Kenya’da canlı bombalı saldırılarında, yüzlerce insan ölürken ve öldürülürken; akıl ve ruh sağlığımı korumak için haberleri seyretmekten yorulduğum zamanlarda, 

Taranta Babu’yu okudum. Haber dinlemediğim, kitabı okuyamadığım zamanlarda ise uzun, çok uzun yürüyüşler yaptım. Aval aval denize baktım. Havada dans eden kuşları seyrettim. Boğazın sularında yüzen balıkları, balık tutmaya çalışan insanları izledim. Sonbaharın sarartıp sonrada kıpkırmızı kızarttığı yapraklara dokundum, öptüm, kok ladım… Bütün olan bitene rağmen hergün kıpkırmızı batan güneşi seyrederken Taranta Babu’ya tutunmayı, ona sığınmayı istedim. Ve yazmaya, bunu sizlerle paylaşmaya     karar verdiğim gün fark ettim ki, günlerden 23 Kasım 2015! Yarın kitabın, yoldaşım Nilgül’ün kitaplığına gelmesinin üzerinden tam 80 yıl geçmiş! Bu yazıyı hemen yazıpbitirmeliydim… Çünkü bu kitap bana Dün, Bugün, Yarın…

Geçenlerde eski Beylerbeyi’li,  yoldaşım Nilgül’le eski kitaplar üzerine sohbet ederken, Nilgül kitaplığından, Nazım Hikmet’in 1935 yılında basılan, “ Taranta Babu’ya Mektuplar”  adlı kitabının, Nazım tarafından imzalanmış bir baskısını uzattı. Son günlerde toplumsal olarak yaşadığımız olaylardan mütevellit üzgün ve dalgın bakışlarım, kitabın üzerindeki grafik tasarımın sadeliği ve çekiciliğiyle parıl parıl parladı.  Bir yandan yoldaşımın kitapla ilgili anlattığı hikayeyi dinlerken, öte yandan parmaklarım kitabın solmuş sararmış sayfaları arasında ileri geri gezindi durdu.  

Nazım Hikmet kitabı Henri Barbüsse’ünhatırasına bastırmış.

 Kitabın ilk sayfası, “Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer, Fakat mektubu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.   ROMA.5. AĞUSTOS.1935    

Kendi el yazısıyla “ En büyük meraklılarımdan birine, Nazım,     tarih: 1935/11/24” imzalamış…

Kardeş,

Sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Taşları Sezarların ve Lejyonların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılar; kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benziyen Koliseum; Batrus resul kilisesi meydanı ve güvercinler, Palazzo Venezia sarayı, balkonu ve bu balkonda ağzı bir karış açık, sağ eli kalçasında, sol eli havada, öylece dona kalmış Mussolini.

Fakat bu kartpostallar Romasına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. 

Bu ikinci Romanın adı: Kartieri Populari-HALK MAHALLELERİ’DİR…

Burada evler, Amerikaya göç edemiyen bir İtalyan işsizin umutsuzluğuna benzer. 

Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. 

Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne                                   coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına…

Anladığım kadarıyla Nazım’a mektubu ve çevirileri  gönderen Henri Babüsse, bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella’da üç katlı bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan kadına bir oda kiralamak istediğini söyler. 

“ Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?  Olur.”

Henry Babüsse karyolanın kıyısına oturur ve benden önceki kiracınız kimdi diye sorar kadına. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkinir. Sonra kuşkulu gözlerle Henry’nin yüzüne bakar.

“ Size haber vermediler galiba, iki gün önce onu tevkif edip götürdüler.”

Henry kadının bu cevabına şaşırınca, kadın odada  İtalya’ya resim öğrenmek için geldiğini söyleyen, Habeşistan’ın Galla boyundan putperest bir zencinin kaldığını, ama iki gün önce öğrencinin emniyet memurlarınca tutuklanarak götürüldüğünü söyler. Bütün bunları söyledikten sonra kadın, Henry’nin odayı kiralamayacağını düşündüğünden olsa gerek, zencinin arkasından odayı iyice temizlediğini, hatta karyolanın demirlerini cilalattığını söyler. Fakat Henry odayı kiralamaktan vazgeçmez.

Odada yalnız kalır kalmaz hemen yatağa yatar. 

“ Düşünüyorum: Şimdi benim sırt üstü yattığım karyolada o Gallali delikanlı bir yıl yatmış. Gözüm tavan tahtasında bir budağa ilişti. Onun gözleri de bu budağa ilişmiş. Yastığın üstünde, benim saçsız, yarı dazlak kafamın yanında onun kara kıvırcık saçlı başını görüyordum….Kalktım oturdum. Ve anladım ki odada yalnız değildim. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor.”

Daha sonra odada yanıbaşında bu kadar yakın hissettiği bir adamdan elle tutulur gözle görülür mutlaka bir şeyler kalmıştır diye düşünerek, etrafı araştırır Henry. Ve yatağın başucundaki komidinin gözünde, adamın Taranta Buba isimli karısına yazdığı mektuplarla böyle karşılaşır. 

TARANTA - BABU'YA
İKİNCİ MEKTUP
  

Boynunda mavi maymun dişinden
                            üç dizi gerdanlık taşıyan,
kırmızı tüylü bir kuş gibi göğün altında
ve bir akarsu gibi yerin üstünde yaşıyan,
sözleri sözlerimin
                     gözleri gözlerimin bakır aynası,
üçüncü kızımın
                     ve beşinci oğlumun anası
                                           TARANTA - BABU!..
Aylardır
kalmadı çalmadığım kapı.
Sokak sokak
               yapı yapı
                            adım adım
Roma'da
               Roma'yı aradım!..
Burda artık
büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi
                                                        kesmiyor;
Floransa'dan rüzgâr esmiyor!.
Ne Dante Aligeri'den şarkılar,
ne Beatriçi'nin nakışlı yüzü var,
ne Leonardo da Vinçi'nin öpülesi eli!..
Mikel Ancelo
     müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.
Ve sapsarı boynundan
     bir katedral duvarına asmışlar Rafael'i!.
Roma'nın büyük
                     Roma'nın geniş caddelerinde bugün;
dayamış sırtını beton-arme bankalara,
çifte başlı bir balta gibi duran
                                yalnız bir kara
                                     yalnız bir kanlı gölge var:
Her adımında bir
                           esir
                               başı vuran,
her adımında bir mezar
                                     açıp
                                          geçen
                                                  SEZAR!..

Roma!
Kovadis Roma?
diye sorma!
Bizim oraların güneşi gibi aydın
                                         ve ortada bu!
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle
            saygıyla,
gülerek
            haykırarak
sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..

 Henry, Nazım’a yazdığı mektupta devam eder…

 “ Sana gönderdiğim pakette Habeşistan’la genç ressamın karısı TARANTA - BABU'ya yazdığı mektup karalamalarının kendileriyle, benim yaptığım çevirmeler var. Bunları burada basmak, yaymak mümkün değil. Sen orada neşredersin. Bunların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış örneklerinden bir tanesini olsun, ne o, ne karısı Taranta - Babu görecek, ne de ben göreceğim. 

O, kurşuna dizildi. 

Taranta - Babu'nun olduğu yere, gökte kanlı bir haç gibi uçan ölüm kuşları gidebilir, fakat posta uğramaz. 

Bana gelince, ben yeryüzünün dört bucağına, akla gelen bütün yollarla bağlanmış bir ülkede yaşıyorum. Fakat hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta tayyaresi ve hiçbir Avrupa tireni TARANTA - BABU'ya yazılan mektupları bir daha İtalya'ya sokamazlar.”


TARANTA - BABU'YA
ALTINCI MEKTUP

Buranın yazıcıları üçe bölünmüş TARANTA - BABU. Bir çeşitleri var: yalnız iç gömleğine değil, ipekli bir mendile benziyen yüreğinin kenarına da altı dişli taç işleten Danunçio gibi; zıpır Marinetti ve dinamitçi Nobel'in mükâfatıyla İl Duçe'nin yumruğundan gayrı her şeyden kuşkulanan Pirandello gibi. 
Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundan TARANTA - BABU. Bunlar, allahlar gibi konuşur, anlaşılmıyacak kadar karanlıklarla dolu, ulaşılamıyacak kadar yüksek ve dibi bulunamıyacak kadar derin yazarlar. Fakat yine bunların senin gibi karınları ağrır. Benim gibi karınları acıkır. Yaşayışları, ya Milanolu bir yünlü kumaşlar fabrikatörününki gibidir, ya geniş topraklarında traktör işleten eski bir prens hanedanının reisi gibi.

Bunlar, faşist edebiyatının dâhileri soyundandırlar TARANTA - BABU. Ve bunlar, bizim oralardaki altın külçelerinin kara toprağın altından güneş parçalar gibi çıkartılıp, 
 Banka Komerçiale'nin çelik depolarına getirilmesi için; harbin yaratıcı dinamik bir kuvvet; sapsarı bir çölde boynunun damarı kesilerek ölmenin, İtalya'nın Akdeniz suyu gibi masmavi göğünün altında ebediyen yaşamak demek olduğunu edebiyatlaştırmışlardır.

 Ben, üç nehirle ayrılmış üç toprak parçası gibi üçe bölünen İtalyan yazıcılarının bu dâhiler soyuyla yalnız kitaplarının satırlarında konuştum ve yüzlerini, yalnız gazetelere basılan rötuşlu fotoğraflarından tanırım.

İtalyan yazıcılar dünyasının ikinci çeşidine gelince, bunlardan bir iki örnekle karşılıklı oturup konuşmuşumdur. Ve benim Afrika gecesinin ılıklığını taşıyan ellerim, onların, pırıltısı yaldızlı Meryem Ana tasvirleri önüne dikilen ince mumlar gibi sarı ve soğuk parmaklarına dokundu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, TARANTA - BABU, gözleri, bir yaz günü güneşin ışığına ve sıcaklığına dayanamayıp kudurduktan sonra, sıra dağlardaki küçük mağaranın ıslak karanlığında ölen köpeğin, gözlerine benzerdi. Bu, bir şairdi, bir romancıydı, bir mütefekkirdi Taranta - Babu. Fakat her şeyden önce, zavallı bir kokainomandı.Onunla arkadaşlarına yarı lokanta ve yarı meyhanemsi bir yerde rastlıyordum. Bağıra çağıra konuşurlardı. Kavga ederlerdi. Hattâ bir gece, «İSA mı daha mistiktir? Konfüçyus mu daha mistik?» diye aralarında çıkan bir yüksek, bir derin, bir ilmî münakaşada, bir genç, benimkinin kafasında bir şarap şişesi kırdıydı.
Faşist miydi? Tam değil. Demokrat mıydı? Tam değil. Tam değil. Kafası da, kokainle harap olmuş uzviyeti gibi yarımdı. Onda tam olan bir şey vardı TARANTA - BABU, şaşkın zavallı ve kökü kurumuş bir ağaç gibi, mütereddî bir insan soyunun örneği olması. Faşizme düşman geçinmiş. Sonra günün birinde el altından mahalle faşyosuna istida vermek istediği duyuldu.

Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şey yapabilir. Ve o böyle bir deliydi.İtalyan faşizminin bu ikinci çeşit yazıcılarının ne yazdıklarını sana anlatabilmek için, onun bir şiirini buraya geçiriyorum.

Bu şiir, o yarı lokanta yarı meyhanemsi yerdeki toplantılardan birinde okundu. O gece hepsi ordaydılar. Yaşlı bir romancının şerefine bir ziyafet veriliyordu. Benimki birdenbire ayağa kalktı. Sarhoştu. Ağzının açılıp kapanışlarını bile kullanamıyordu. Ortaya doğru bir iki adım attı:

        — Size, dedi, son kitabımdan, aklıma şöyle geliveren bir yazımı okuyacağım.
        Ve elleriyle havada geniş çizgiler çizerek şu şiiri okumağa başladı:

KÖR OLMAK..

Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
                 çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
             kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
                         rengi yok
                                ahengi yok
                                      dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
                                                  kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı..

Şiir bitti. Alkışladılar. O, saatlerce çalışıp beyaz bir duvarı renkli resimlerle doldurmuş bir nakkaş yorgunluğuyla, sallanarak yerine döndü. Tam benim yanımdaki masada, şerefine ziyafet verilen yaşlı romancıyla modellerini baştan çıkarmaktan resim yapmağa vakit bulamıyan bir ressam oturuyordu. Ressam, şiir biter bitmez, romancının kulağına eğildi, alaycı bir sesle:
        — Nasıl buldunuz? dedi. Onun, bu şiiri bir Fransız şairinden aşırdığını söylüyorlar.
        Romancı birdenbire cevap vermedi, düşündü. Sonra:
        — Bu şiiri okuyan delikanlı sizin en yakın dostunuzmuş, diye duydum, dedi.
        Ressam güldü:
        — Dostluk, diye cevap verdi, kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.
        Ne yalan söyliyeyim, Taranta - Babu, ben, bu dostluk tarifini anlamadım. Bu, yalnız Faşist İtalya'da mı böyledir, yoksa bütün Avrupa...
*****


Bu ismini bilmediğimiz kurşuna dizilen Habeşistanlı resim öğrencisi sanki 1930’lu yılların dünyasını değilde, bugünü anlatır gibi.. 

80 yıldır dünyada sözümona endüstriel ve teknolojik devrimler yaşandı; modern sanat ve kültür anlayışı yaşamın her alanına girdi de, bu gelişmeler kime ve kimlere yaradı? 

“Şimdi burada biz kaybettik onlar kazandı” diyerek kendimi ve benim gibileri mazlum rolüne sokmak istemiyorum. Çünkü, meseleye  “Biz kaybettik, onlar kazandı”  gibi maddeci ve maddici biri gibi bakmıyorum.  

Bence birilerinin cepleri daha daha çok dolarak, birilerininse her zamanki gibi daha daha boşalarak, 
HEPİMİZ KAYBETTİK.

NEYİ Mİ? 

BENLİĞİMİZİ,

MASUMİYETİMİZİ,

SAMİMİYETİMİZİ

YAŞAMIN ANLAMINI,

VE VARLIĞIMIZIN DEĞERİNİ…

İşte tam da bu yüzden “Taranta Babu’ya Mektuplar” kitabı bana her şeye rağmen hayata tutunacak ve sığınacak bir ANLAM VE DEĞER verdi. 

Varlığımızın değerlerini tekrar fark etmek için başka bir dünya, başka bir evren tasavvuruna mı ihtiyacımız var!   

Nasıl bir dünya istersiniz?

TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
  

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
         &n
...

[




... bir karışıklık olmuş, 
(Taranta Babu’nun kocası Mussoluninin İtalyasında kurşuna dizildi. Nazım Hikmet 3  Haziran 1963 yılında ben doğmadan yaklaşık üç sene önce, kalp krizi sonucunda öldü.Henry Barbüsse ve Taranta Babu yaşıyor mu? Yoksa ne zaman ve nasıl öldüler bilmiyorum. Fakat o gün bugündür ve daha çok daha evvelden beri, yeryüzünde yüzbinlerce insan, dinci ve dinsiz emperyalizmin kılıcıyla, her türlü silahlarıyla, uçaklarıyla,  tanklarıyla, gazlarıyla öldü, öldürüldü, öldürülmekte …) 

Hülya Öztürk 24 Kasım 2015 






20 Haziran 2019 Perşembe





BABA VE DİĞER BULAŞICI ERKEKLER

20 Haziran 2019  T24
 

 
Sylvia Plath’in “Babacım” şiiri bir gün karşımıza bir roman olarak çıkacak olsa, Sophie Mackintosh’un Booker Edebiyat Ödülü uzun listesine giren Su Kürü o roman olurdu

  •  
·  ·  Şiir, Plath’in baba karşısında kadın ve kız evlat olarak ikiye bölünmüşlüğünün travmasıydı. Şiirdeki sesin Elektra kompleksinin sesi olduğunu söylemiştir Plath. Yas tutan bir kız çocukla, babayı fetişleştiren kadın kimliklerinin birbirine karıştığı bir duyguyla itham eder babasını: “Güzelim küçük kırmızı yüreğimi ısırıp ikiye ayıran adam sensin.”
Bu karanlık ve acı dolu babadan kurtuluş öyküsünü kocası Ted Hughes’dan ayrıldığı dönemde yazmış Sylvia Plath, dört ay kadar sonra da kendini öldürecek.
Babasını ilham kaynağı deniz-tanrısı olarak andığını biliyoruz. Şiirdeki baba da mermer bir Yunan tanrısı heykeli gibidir ama kafası okyanusta ayakları kıyıda grotesk dev bir yaratıktır. Baba bütün kötücül patriyarkanın atası bir Nazi, bir şeytan, kaba ve zalim bir faşiste benzer. Varlığı, kızını dikenli tellerle çevrili toplama kampındaki Yahudiler kadar kurban hissettirir. Babadan korkar ama babasına kavuşmak için onun aynısı bir adamla evlenir. O da bir vampir gibi kanını içecektir: “Her kadın bir faşiste tapar.”
Bir çocuk tekerlemesi naifliğinde başlar şiir. Plath, sesini öznelden trajik ve öfkeli bir kadın kahraman mitine dönüştürmeyi başarır. Babanın ardından duyulan yas o kadar şiddetli bir duygudur ki, bir anahtar gibi diğer duyguların da kapısını açar. Sonunda meydan okur babaya: “Kimse seni sevmedi, mezarında dans ediyorlar. Her şeyin suçlusunun sen olduğunu en başından beri biliyorduk. Babacım, seni alçak herif, işim bitti seninle.” Şiir boyunca babaya kavuşmak -ki bu kavuşmada cinsel imalar da vardır- ve onu öldürmek ister. “Babacım” bir itiraf, bir itham ve bir intikam şiiridir: “Babacım öldürmek zorundaydım seni. Zaman bulamadan ölüverdin”
Su Kürü, işte bu dizelere çok benzer bir şekilde başlıyor: “Bir zamanlar bir babamız var fakat biz farkına varmadan ölüyor.” Plath’in “mermer gibi ağır bir torba dolusu tanrı” dediği baba imgesi romandakiyle benzer: “Babamızın bedeni iriydi ve zordu. Onu öldürmek bir çuval eti devirmek gibi bir şey olmalıydı.”
Her aile bir ıssız ada
Erkeklerin kadınlara zarar veren bulaşıcı bir toksine dönüştüğü anakaradan uzakta bir adada, etrafı dikenli telle çevrili, otelden bozma evde, Kral dedikleri babayla ve anneleriyle yaşayan ve hayatta kalmaya çalışan üç kız kardeşin anlattığı bir hikâye Su Kürü. Bir zamanlar anakaradan kaçan hasarlı kadınların bu otele sığınıp tedavi olmaya çalıştıklarını öğreniyoruz. Kadınlardan geriye kalan, resepsiyondaki ziyaretçi defterine yazdıkları ve geceleri denizde beliren, kız kardeşlerin hayalet dedikleri ölü bedenler. Hayatlarında Kral’dan başka erkek görmedikleri halde, en büyük kızkardeşin hamile olması daha hikâyenin başından itibaren adanın bir sığınak olmadığı endişesini içimize salıyor.
-

Üç kız kardeş -hamile Grace, ergen Lia ve çocuk Sky- kadınlığın evrelerini okura göstererek, baba Kral’la olan ilişkilerine göre Plath şiirindeki gibi dişil parçalanmışlığı simgeliyorlar. Anlatıcı olarak bazen tek, bazen Yunan tragedyasındaki koro gibi birlikte karşımıza çıkıyorlar. Hamile Grace, Plath’in yaptığı gibi “sen” diye hitap ediyor Kral’a, böylece ikisi arasındaki içsel hesaplaşmaya okuru tanık kılıyor. Tıpkı Plath şiiri gibi çocuk masalı naifliğinden Yunan tragedyasına dönüşerek büyüyor anlatım. Yas ve arzu parçalanarak birbirine karışıyor, baba Kral ölmüş olsa bile kız kardeşlerin hayatında yer kaplıyor. Ancak babanın yokluğu bu tuhaf evrende bir vakum yaratacak ve bu yokluk yeni erkeklerle dolacak.
Eril toksinlere karşı kız kardeşleri hasardan koruma, hasarlı kadınları sağaltma merkezi görünümlü aile evi, baba Kral ve annenin tuhaf ve sapkın sevgi ve şefkat anlayışının da mekânı. Neredeyse bir tarikat ayini gibi uygulanan su terapileri dişil bedeni kontrol ediyor. Anne, Kral’ın huzurunda yaptığı gibi, onun yokluğunda da bir tür antik Yunan tapınak rahibesi misali terapileri devam ettiriyor. Hasarlı kadınların başlarını bol tuz eklenmiş su dolu leğenlere sokup boğulma eşiğinden zor döndürüyorlar. Kız kardeşler kurşun ağılıklar dikilmiş özel giysilerle havuza dalıp nefeslerini tutarak boğulma oyunu oynuyorlar. Yine özel giysilere sarınıp kişisel tuzlu suyumuz dedikleri terden bilinçlerini kaybedecek kadar saunada kalıyorlar. Eller buz dolu kovalara sokulup hissizleşene kadar bekliyor. Bardak bardak içilen sular, sürekli içine girilen su dolu küvetler, kusmak, her şey su terapisinin bir parçası. Suyun arındırıcı gücünün onları erkeklere karşı güçsüz kılacak bütün bedensel ve duygusal tepkileri uyuşturacağına inanarak bu su işkencelerine gönüllü katılıyorlar. “Acı eşiği”, “üzerinden atlanacak” bir yükseklik yarışı.
Sevgi, demir parçalarından bir çekiliş yapılarak, sanki kısıtlı konserve yiyecekmiş gibi paylaşılıyor aile arasında. Lia kimsenin sevgi nesnesi olarak seçilmez. Bu yoksunluğun sonucunda bedeninin çeşitli yerlerini kesip kanatarak bir şeyler hissetmeye çalışır, kendine ceza vererek anneden öğrendiği su terapileri uygular, fedakârlık yaparak kardeşlerinin yerine acı çeker. Yine de Lea’nın bildiği acı, Grace’in yaşadığı baba istismarı ya da doğum acısıyla boy ölçüşemez. Ancak baba Kral’ın hayatından çıkmasıyla hissettiği yas duygusu, tıpkı “Babacım” şiirindeki gibi, babanın yerine koyacağı arzular ve davranışları tetikleyecektir. İlk isyanı, yani bedenini koyvermesi, ağlayarak olur. Oysa ağlamak, “patolojik umutsuzluk” olduğundan Kral tarafından yasaklanmıştı
Bir gün, Shakespeare’den fırlamış bir fırtınadan sonra, kıyıda üç erkek belirir. Bu bölümde anlatıcı Lia’dır. Lia, hayatında ilk defa gördüğü erkek bedenlerinde, cinsel çekim kadar kendi içindeki dişil bakışı da keşfeder. Babanın bedeni gibi etten yapılmış erkek bedenlerinin serbest hareketinde, varlığını hiç yadsıma gereği duymamış, bedenini eğip büküp saklamak zorunda kalmamış, bedeninden tiksinmeyen yeni bir mahluk görür. Erkeklerden Llew ile cinsel bir birliktelik yaşamaya başladığında, ondan gelen hasarın toksik bedeninden değil sözlerinden kaynaklandığını fark edecektir sonunda. Kral’ın ardında bıraktığı giysilerle ortalıkta dolaşan Llew, Kral’ın sözlerini tekrarlar Lia’ya: “Ağlama… Kadınların ağlamasından nefret ediyorum. Manipülatif buluyorum.”
Daha açılış cümlesinden itibaren erkek ve ölüm yavaş yavaş birbirine yaklaşıyor romanda. Romanın evreninde baba Kral’ın tek erkek, tek damızlık, tek yaratan olduğu varsayılan kadınları koruyan yalan ütopya var. Erkekleri öldürmeyi kızlarına öğreten de Kral. Belki rekabeti ortadan kaldırmak için. Rekabet bir erkek çocuk bile olsa, “bunların hepsi onun geleceği, onun mirası, onun hakkı” bu yalan eril ütopyada. Belki kendini büyük erkeklik suçundan sıyırmak için kızlarını erkek katline hazırlıyor. Sonunda Sylvia Plath’in şiirinde baba hakkında ulaştığı berraklığa ulaşıyor kız kardeşler: “Kadınların acısı nasıl bize aitse, eylemler de sana aitti. Bedenin seni her şeye rağmen hain kılıyordu.” Kızlar erkekleri öldürdüklerinde baba Kral’ı da metaforik olarak öldürmüş olacaklardı. Çünkü Kral da şiirdeki baba gibi “yanıp sönen kırmızı ışıklar gibi bedenlerimizin içinde titreyen kalplerine” sahip olmayı istemişti.
Hayatta kalmak için sevilmeye ihtiyaç duymaları ya da korkmaları değil, göğüslerinin derininde biriken öfkenin gücünü keşfetmeleri gerekiyor kız kardeşlerin. Bu öfke, erkeklerin “evrensel nakaratı” olan “Ben öyle bir şey söylemedim. Bedenimin eylemlerini vaat kabul edemezsin” laflarına inanmayı bırakmakla başlıyor. Kadınlara verilen fiziksel hasarın nedeni çoğu kez bedenlerinin eylemlerinin vaat kabul edilmesi değil mi?
Kız kardeşler, Llew’un sahildeki cansız bedenini arkalarında bırakarak yıktıkları baba ütopyasını terk ediyorlar. Oralara yolu düşen olursa, “Defol!” mesajı versin diye.

Su
Su, edebiyatta çok sık başvurulan kuvvetli dişil bir metafor. Kadının çekinmeden bedenini gösterdiği bir ayna, bütün vücuduna değerek şefkat göstermesine izin verdiği, asla reddetmeyen. Doğum, arınma, temizlik, hayat verme suya dairdir ve kadına mal edilir.
Romanda kadınlara özel su kürleri erkeklere ait açık denizde değil; leğen, küvet, havuz gibi evcilleştirilmiş kısıtlı alanlarda gerçekleşiyor. Sudaki terapiler ölümün kıyısından döndürdükleri için belli bir katarsis sağlıyor ama etkileri çok kısa süreli. Su sürekli geri çağırıyor kız kardeşleri. Su kürü bir vaftiz simülasyonuysa kaç kez yeniden doğabilir bir kadın? Kaç kez kirlenme hakkı var? Canı kaç hasarda çıkacak?
Su bütün formsuzluğuyla ideal bir simge. Kadınlar ise simge üreten, simgelerle anlam bulan, simgelerle yönetilen varlıklar. Suya bağımlılık, simgeyle bütünleşerek anlam bulmaya doğru bir çekim. Ayinleşen terapide su anne, kız kardeşler ve hasarlı kadınların kolektif bilinç dışını temsil ediyor. Belki de bu nedenle bilinmeyen bir alandan çok, bir iletişim alanı su.
Anne leğendeki suyun efendisiyken, Kral denize hâkim. Baba Kral’ın yittiği, bebekleri gönderen, hayaletleri kıyıya taşıyan ya da erkeklerin geldiği deniz, bilinmeyen iletişim kurulamayan ucu açık bir yer. Suyun simge olabilmesi için ihtiyaç duyduğu zıtlık da bu. Referanslarımızı psikanalizden alıp Nietzsche’ye çevirelim biraz. Nietzsche için açık deniz; toplumsal, hukuksal, ahlakî, dinsel töre ve kurallara bağlı hissetmeden yeni bir özgür düzen kurabilme fırsatını temsil eder. Romanda Kral da diğer anakara erkekleri de eril ütopyalarında bir değerler sistemi kurmayı başaramıyor, toksik olmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Ancak Nietzsche’de bilinmeyen engin sularda özgürlüğü aramak kadınlara açık bir teklif değildir. Romanda da zaten leğende bile boğulur kadın. Erkekse, açık denizde yeni bir değere yükseleceğine ilkelleşiyor. Yeni parlak bir kadın nesli yaratma amacıyla kurduğu düzen; cahil, sağlıksız ve hasarlı travma kurbanları kadınları kendi katillerine dönüştürüyor. Romanın sonunda kız kardeşlerin bilinmeyene yolculuğu sudan değil de karadan yapmaları onları ait oldukları dişil su metaforundan da, Nietzsche’nin erkeklere mahsus engin denizinden de özgürleştiriyor.
 -

Çağdaş feminist distopya edebiyatı 

Kadınların kâh yaşamlarını kâh bedenlerine yönelik haklarını kaybettikleri, münferit olay diye savuşturulan gelişmeler, içinde yaşadığımızın hem distopya olduğunu doğrulaması hem henüz değil ama çok yakın endişesini vermesi muğlaklığından bir edebiyat doğuruyor. Feminist distopyalar bir gün korktuğumuz her şey başımıza geldiğinde ne yapacağız sorusuyla meşgul. Olacakları engellemek güncel politik gerçeklerle olası görünmüyor bütün dünya kadınları için. Korkulan ve yaklaşmakta olan, kadınların bedenlerini cezalandırıcı ve kendi bedenleri üzerindeki otonomilerini tamamen devlete teslim ettikleri bir toplum düzeni. Korkuyoruz çünkü bu düzeni tarihten, demokrasi ve hukuk dışı yönetim biçimlerinden ve coğrafyalardan tanıyoruz. Mutlu son, kadınların öfkelerini keşfedip sahiplenmesiyle gerçekleşiyor feminist distopyalarda. Ne yazık ki seyirlik cinsel şiddet, hem dişil kurbanlaşmanın hem kahramanlaşmanın kanıtı olarak, duyguları uyuşmuş toplumda istenilen tepkiyi uyandırmanın tek seçeneği gibi görünüyor şimdilik.
Çağdaş feminist distopya romanları şu anda kadınları ilgilendiren toplumsal ve kültürel akımı tespit ediyor, tarihe not düşüyorlar. Bu kültürel akım, edebiyat endüstrisinin ve toplumsal acıtıcı olanı malzeme yapan eğlencenin talebi belki. Belki şu an nitelik kadar niceliği de fazla olan feminist distopya romanlarına ihtiyaç var, ses daha da gür çıksın diye. Ama bu romanlar çöpsüz üzüm değil. Büyük çoğunluğu Batı kanonunun nitelikli örneklerinden besleniyor, edebiyatta nesillerdir işlenen temalarla aidiyet kurarak bu temaları yeniden üretiyorlar. Takdir edilmesi gereken bir edebî çalışma var ortada. Yine de işin komiği feminist distopya yazan çoğu yazarın verdiği söyleşilerde erkeklerden nefret etmediklerini özellikle belirtmek zorunda kalmaları.
Sophie Mackintosh, “toksik erkeklik” denen şiar günümüzdeki gibi bir metafor değil de, gerçekten kadınlara zarar veren, erkeklerin de artık kontrol edemedikleri, kadınlarla erkeklerin bir arada yaşamasını engelleyen bulaşıcı bir hastalık olsa ne olurdu diye kurmuş yakın gelecekteki distopik evrenini. Romanda konu ettiği diğer bir popüler feminist söylem ise “kız kardeşlik”. Üç kız kardeşin ilişkisinde, kadınların kurtuluşu için neredeyse mecburi görülen bu bağı inceliyor. Çoğu kez feminizmin içindeki kesişimsel eğilimlerle sadece “kız kardeş” olmanın ortak payda olmaya yetmediğini, içinde rekabet ve zalimliği de barındırdığını bilerek okumak gerek.
Sophie Mackintosh güncelden aldığı bu iki söylemi, etkilendiği edebiyat eserlerine göndermeler yaparak yarattığı evrene yerleştiriyor. Angela Carter’ın masalları feminist bir bakış açısıyla yeniden yazmasından etkilenme var öncelikle. Shakespearevari, kızlarının hayatlarına karışan baba Kral karakteri hemen fark ediliyor. Jeffrey Eugenides’in Bakir İntiharlar romanındaki atmosferden ve üslûptan faydalanma var. Belki biraz Sineklerin Tanrısı’nı biraz da Vonnegut’ın Paldır Küldür’ünü akla getiriyor. Bütün bu etkilenmeler olmasaydı da, Su Kürü, tam bir Yunan tragedyası olarak kurgulandığı için nitelikli edebiyata aidiyet ilan edebilirdi. Kız kardeş anlatıcılar bazen Yunan korosu olarak, bazen tiradlarıyla üslûp olarak da kurguyu destekliyor. Sadece dile değil, romanın referans aldığı kaynaklara da hâkim olduğu belli bir yetkinlikle çevrilmiş romanı, bu kaynakların farkında olarak okumak gerek.

Feminist distopyadan önce Yunan tragedyası vardı

Batı edebiyatının başlangıcı sayacağımız, insanlık hâllerinin toplumsal ve psikanalitik düğümlerini ve çözümsüzlüklerini bulacağımız Yunan tragedyasına feminist diyebilmek için metinden çıkarabileceğimiz pek kanıt yok. Ancak bu, bazı anakronistik okumalarla Antigone, Medea ya da Clytemnestra’dan feminist kahramanlar çıkarma uğraşı olmadığını göstermez. Anakronizme başvurmadan da, çağdaş feminist distopya ve antik Yunan tragedyası arasında benzerlikler kurabiliriz.
Yunan tragedyalarında kadın kahramanlar Kral’la akrabadır bu da onların her hareketini, her duygusunu politik kılar. Tragedyanın meselesi aile içi çatışma doğrudan patriyarkaya karşıdır bu nedenle. Tragedyaların çoğunun yazıldığı M.Ö. 5. yy toplumsal hayatında felsefenin ve demokrasinin kapladığı yer ile tragedyalardaki edebî gerçekler paradoksal bir durum oluşturur. Antik Yunan’da demokratik yeni bir medeniyet kurulurken, mite dayanan tragedya, eskinin ve kültürel tarihin unutulmaması görevi de üstlenir. Gerçek hayatta erkeklere verilen demokratik ve hukukî pek çok haktan yararlanamayan kadınlar, tragedyalarda erkeklerle yarışan ve onlara meydan okuyan güç gösterisinde bulunabilirler. Güçleri ve aristokratik otoriteleri ellerinden alındığındaki öfkeleri -ki yazarlar en maharetli söz ustalıklarını kadın kahramanlara ses vermek için kullanmışlardır- tragedyada hikâyenin dönüm noktasıdır. Kadın öfkesi yüksek sesli, yıkıcı ve mahvedicidir ama muzaffer çıkmaz intikamının sonunda. Bu öfke, gücü eline geçiren kadının histerik olması stereotipinin inşasına katkıda bulunur. Trajik kadın kahramanlara demokraside yer yoktur.
Tragedya, yazıldığı dönemde, yas tutabilmenin ve duyguları belli edebilmenin kamusal olması ihtiyacından doğmuş. Uzun savaş dönemlerinde kahramanın ölümünün zafer coşkusuyla kutlanmasına karşı tez olarak. Yas hem bedensel hem duygusal yaşanan bir travma. Kadın bu törensel yas sürecinin yöneticisi aslında. Öfkenin keşfi çoğu zaman yastan geçiyor. Tragedya da feminist distopya da kadının içinden öfkeyi çıkarmanın peşinde. İkisi de “haddini bilmeyen” kadınların ödeyeceği bedelleri, alacağı intikamları gözler önüne sererek izleyicisine ve okura M.Ö. 5. yy’dan beri ihtiyaç duyulan katarsisi vadediyor.


Kaynakça
Female Acts In Greek Tragedy, Helene P. Foley, Princeton University Press
Nietzsche'nin Deniz Aşığı, Luce Irigaray, ç: İsmail Yerguz, Kabalcı Yayınevi
Su Kürü, Sophie Mackintosh, ç: Begüm Kovulmaz, Can Yayınları

10 Nisan 2019 Çarşamba





KARACADAĞ’DA KENGER VAKTİ
Seyfi Demir, 1995 Diyarbakır
Dünya Şiir  Gününde Datça’da paylaşılan şiirlerden biri






Şimdi Karacadağ’da kenger vaktidir
Ve kenger gibidir genç kızların elleri şimdi
Bembeyaz, kar artığı, çamurlu
Ucuzdur kenger gibi düşleri, umutları
Aşiret sofrasına uğramaz
Soysuzdur, adidir
En çok onu söken eller kadardır
Yabani bir kır yalnızlığıdır
Ama doruklarda ve diplerdedir
Ölüm gibi beyaz, yoksulluk gibi soğuktur gözleri

Şimdi kaçamak bir sevda vaktidir
Çünkü şimdi Karacadağ’da kenger vaktidir