4 Şubat 2019 Pazartesi





SÜRGÜNE SESLERİNİZİ GETİRDİ KARDEŞİM
Hasan Gürkan
Ağustos 1988 Amager /Kopenhak

    Hepinizi can kulağıyla dinledim.
    Söylediklerinizden çok, söylemediklerinizdi beni alıp götüren. Garip bir oyun oynar gibiydik. Sesleriniz vardı, elimi uzatsam tutardım. Ama gövdeleriniz, elleriniz, gülümsemeleriniz çok uzaklardaydı. Sanki odanın bir yerine saklanmış şaka yapıyordunuz. Hep beraber aniden bir yerden çıkıverecekmişsiniz duygusunu yaşadım.
    Temel konuşurken lafları benden daha hızlı yuvarlıyor. Bu ‘hırgürü sarsak dünyayı’ her gece yıkıp yeniden kurduğumuz Tokat gecelerinden birindeyiz. Herhangi bir büyük (!) meseleyi gırtlak gırtlağa tartışıyoruz. Herkesin kend    20 ağustos 1988’de Kopenhag’a seslerinizi getirdi Nurten. Yedi tepeli şehrimizde bir dost sofrasının başına toplanmıştınız. Aramızda ülkeler, sınırlar, yasaklar, mapuslar, zulümler ve yılların beslediği ayrılıklar, hasretler vardı.
    Birer birer seslerinizle geldiniz.
i söylediği ziyadesiyle mühim.
    Raziye ile Aysel bizim Döllük köyünde oluşumuzu fırsat bilip votka içmişler, İkisi de baya sarhoş. Yok, bana kadar gelen bu ses Devrim’in olamaz. O, en son Ordu’da bıraktığım gibi bacak kadar bir velet olmalı. Aydın Yeşilyurtlarla komşu olduğunuz evde gövdeleriniz elleriniz vardı. Nedense hayatımızın hep bir tarafı rakı sofraları, sarhoşluklar. Alkolde ne arıyoruz!
    Belki de Kayseri’de Mustafalardayız. TÖS kongresi öncesi. Mevzumuz aşktır. Aranızda bir sevda mücrimi olarak ben varım. Hepiniz kutsal aile siperlerinde. Bir Doğan aykırı, o sevdadan yana. Daha sonra Sovyetlerde olduğu gibi her genel sekreterin devrinde yeniden ve başka türlü yazılan tarih, bu aykırı adamı mahkûm edecektir.
    Arkadaşlar siz, ‘bir sengine yekpare acem mülkü feda edilen’  Şehri İstanbul’da bir sofranın etrafındaydınız. Bense bir başıma buralarda. Hem çok yakın, hem çok uzak bir şehirde.
    Doğan’ı diyecektim. İki yıl oluyor. Bir gün önce mektubu gelecek, sonra kendisi diye hayal kuruyordum. Hepiniz için, hepinizle birlikte, dahası yıllardır bir kadehi bölüşemediğimiz başka dostlarla birlikte çıkıp gelecekti. Nedense pek uğraşmadı. Uğraşsaydı söker alırdı diye bir his var içimde. Bu yüzden biraz kırgınım ona.
    Kimsenin alınmayacağını bildiğim için rahat söylüyorum. Doğan başkadır. Bu başkalık benim için, hem herkesin bildiği bir malumun ilamı, hem de iç dünyamdaki anlamını buralarda daha müşekkel kavradığım bir hakikatin tekrarıdır. Eskiden keskin çatışmalardan kaçınıyor diye eleştirirdim onu. Oysa Doğan’ın kaçındığı aptalca dalaşmalarmış. Çatışmaysa Doğan Mamak zındanında, sınıf düşmanımızla, onun en hayasız araçlarıyla, hepimiz adına… Hadi, bu tatsız konuyu bırakalım.
    Kardeşim Nurten rakı da getirmiş. Muzaffer hanımın mayonez zenaatinde ustalaştığını anlattı. Ona da söyledim; bu meretin tadı bizim için oralarda, sizlerinki gibi dost sofralarında başka oluyor. Tabii hayat arkadaşlarımızın sağlığımız adına (!) yarattıkları müdahaleleri saymayacaksınız.
    Anam, babam öleli beri ömründe hiç alışık olmadığı yalnızlığa direniyor. Bana üzülüyor. Çok söyledim anlatamadım. Başka analara bak dedim. Oğulları sekiz yıldır zındanlarda, yağlı urganlarda, puşt zulalarında. Dinlemek istemiyor.
    Burada ikinci büyük savaştan arta kalma Polonya göçmenleri var. Kırk yıldır ülkelerine gidememişler. Gidecekleri de yok. Ama hala doğdukları yerle analarının yüzünü unutmamışlar. Oralardan bahsedildiğinde gözlerinin içi hüzünle gülüyor. Ben onları dinlerken kendime bir acaba bile demiyorum. Bizim acabalık bir durumumuz yok. Bir de, o türküyü dinlerken söz “elini ver, nerde elin” mısraına geldikte, boğazıma bir kıl yumağı oturmasa. Bir de bu mısraya takılıp, kafamda defalarca evirip çevirip sizlere hayali mektuplar yazmasam…
    Eskiden mikrofon önünde daha büyük kalabalıklara, daha genel – o zamanlar bize çok önemli gelen şeyler – söylemek için çıkardım. Şimdi gene bir mikrofonun (teyp mikrofonunun ) önündeyim. Bu defa insansız bir odada. İtiraf edeyim, sizlere söyleyeceklerimi önce yazdım, oradan okuyorum.
    Madem yalnız sesim gidebiliyor, madem ben de, sizler gibi, sesim kulaklarınızda yankılandığında, sizler gibi mızıkçılık edip odanın saklandığınız köşesinden çıkmayacağım, bari söylediklerimin eli ayağı düzgün olsun dedim, kağıda yazdım, olmadı.
    Ama siz gene benim burada söylediklerime değil, söylemediklerime bakın. Yok, öyle sansür korkusundan falan değil; içine sıçmışım yasakların. Beceremediğimden dostlar, beceremediğimden.
    Haydi, içelim, sağlığa!
Ağustos 1988 Amager

hasan

19 Ocak 2019 Cumartesi


12 yıllık bir hıçkırık...
Aydın Engin – T24



Sen çekip gideli 12 yıl, 12 uzun yıl geçmiş. Oysa o gün, o uğursuz gün benim ve bir çoğumuzun belleğinde daha dün gibi canlı ve yakıcı. O gün, o uğursuz akşamüstü boğazlarımızda düğümlenen hıçkırık, o gün bugündür hep aynı hıçkırık.
 

Biliyorsun, 11 yıldır her 19 Ocak'ta sana mektup yazıyorum. Hepsine cevap veriyorsun. Ben biliyorum. Sadece okurlar bilmiyor.
12 yıldır ilk kez sana "Yat yattığın yerde.  Buraları berbat, buraları boğucu, buraları amansız" diyeceğim.

Bırakıp gittiğindeki arkadaşların, meslektaşların çoğunun soluk alıp verebiliyor. (Şimdi "İnternet medyası da ne" diye sordun, biliyorum. Senin zamanında yoktu. Şimdi uzun sürer; başka bir gün uzun uzun anlatırım.)
Tanıdıklardan epey arkadaş içeride. Silivri'de kocaman bir cezaevi açıldı. Orada volta atıyorlar. Biliyor musun, şimdi aramızda olaydın büyük olasılıkla sen de F tipi bir hapishanede volta atıyor olacaktın. Dedim a, yat yattığın yerde...

Ancak şunu da bil. Dışarısı içerisinden çok farklı değil. Dört duvarı olmayan kocaman bir hapishanede yaşıyoruz. AKP'nin Reisi gazeteci satın almak gibi zahmetli bir yoldan vazgeçti. Onun yerine hemen hemen tüm medyayı satın aldı. Belli başlı gazeteler, TV kanalları artık sadece Reis'in ve AKP'nin düdüğünü çalıp borusu öttürüyorlar. Hani epey eskilerde Fransız bir reklamcının ünlü kitabı vardı: "Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin; o beni genelevde piyanist sanıyor". Bugünlerde bizim meslektaşların fırlama zekası o kitabın adına nazire yapıyorlar: "Anneme havuz medyasında gazeteci olduğumu söylemeyin, o beni..."

Agos mu ?
Korkma. O sapasağlam... Şimdilerde başında Yeto var. Yeto'yu bildin değil mi? Yetvart Danzigyan. Ekip de epey değişti. Huysuz Sarkis (Seropyan) zaten senin ardından çok beklememiş, çekip gitmişti. Gazetenin mutfağında kızlı oğlanlı gencecik çocuklar var. Kimi Ermeni, kimi Türk.
Laf aramızda senin zamanından daha iyi bir Agos çıkarıyorlar. Ama merak etme, bunu onlara söylemiyorum ve asla söylemeyeceğim. Her zaman dudağımın kenarına bir "beğenmezlik gülücüğü" yerleştirip konuşuyorum Yeto ile...* * *
Hani sen buralarda iken Türkiye'yi AB'ye sokmak için kapıları zorlayan, "Bizi almazlarsa Kopenhag kriterlerinin adını değiştirir, Ankara kriterleri yapar yolumuza devam ederiz" diyen AKP Reisi vardı ya...
Hani Diyarbakır'a gidip "Biz milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık" diye gürleyen AKP Reisi vardı ya...
Hani Ermenistan'la diplomatik ilişkiler kuracağını ilan eden, 1915'le yüzleşileceğini söyleyen AKP Reisi vardı ya…
Hani "Komşularla sıfır sorun" diye kostaklanan AKP Sen çekip gideli 12 yıl, 12 uzun yıl geçmiş. Oysa o gün, o uğursuz gün benim ve bir çoğumuzun belleğinde daha dün gibi canlı ve yakıcı. O gün, o uğursuz akşamüstü boğazlarımızda düğümlenen hıçkırık, o gün bugündür hep aynı hıçkırık. S
Biliyorsun, 11 yıldır her 19 Ocak'ta sana mektup yazıyorum. Hepsine cevap veriyorsun. Ben biliyorum. Sadece okurlar bilmiyor.
12 yıldır ilk kez sana "Yat yattığın Reisi vardı ya...
Hani senin eve taziyeye gelip Rakel'e "Bu cinayetin Ankara labirentlerinde kaybolmasına asla müsaade etmeyeceğiz" diyen AKP Reisi vardı ya…
Hah işte, artık o AKP ve onun Reis'i yok.Belki hiç olmadı da kendini öyleymiş gibi gösterdi, bilemem.
Bildiğim, o artık kesinlikle yok.
Artık AB ile ticarete alışverişe her zamanki gibi gönüllü ama AB'nin demokrasi standartlarına kesinlikle sırt çevirmiş bir AKP ve onun Reis'i var.
Artık Türk milliyetçiliğini ayaklarının altına alan değil, başının tacı yapan, Kürtlere savaş açan ve bununla öğünen bir AKP ve onun Reis'i var.
Artık bırak 1915 ile yüzleşmeyi, İttihat Terakki zihniyetinin ve ideolojisinin bugünkü temsilcileri ile kolkola girmiş, omuz omuza vermiş bir AKP ve onun Reis'i var.
Artık iyi dostluk ilişkileri sürdürülen komşu sayısını neredeyse sıfıra indirmiş bir AKP ve onun Reis'i var.
12 yıl önce sana pusu kurup, arkandan sinsice yaklaşıp ensene mermi sıkan tetikçi ve suç ortaklarını önlemeyen, özendiren, destekleyen, koruyup kollayanları Ankara labirentlerinde kaybetmeyi hünerle başarmış bir AKP ve onun Reis'i var.
Zaten bildiklerini, bilmesen bile şaşmaz bir isabetle tahmin ettiklerini sana anlattım.
Boşver. Yat yattığın yerde.
Biz bugün 12 yıldır olduğu gibi öğleden sonra yine AGOS'un önünde toplanacağız.
Boğazlarımızda düğümlenmiş 12 yıllık bir hıçkırık ve yüreklerimizde dinmeyen sızı ile...
* * *
Şey...
Seni özledim.
Karakışın tam ortasındayız. Sarkis'i de alıp bir vapura atlayıp yine Kınalı'ya gitsek mi? Camları buğulanmış, içi görünmeyen meyhanede rakı içsek mi?

Scrkis masadaki mezelerden "topik"i beğenmese, "Kıvamını tutturamamışlar" diye homurdansa, biz sırf onu kızdırmak için "Topik nefis olmuş" diye bastırsak; sonra hep birlikte sebepsiz yere kahkahalar atsak. Gözlerden yaş gelmecesine gülsek, gülsek, gülsek...
Seni de, Sarkis'i de özledim...