6 Mayıs 2018 Pazar


Sular akmıyordu
Hasan Gürkan
uzun, tüketici bir düşten uyandım.
yarın gidiyorum
1.
gövdemin uslanmaz hayvanı
kendime tırmanan yolları ıslak karanlığında yutan
ormanlarım
iç dünyamın dizlerimi kanattığım uçurumları
varoluş sebebimle dalaştığım yüreğimin bakir kuytuları
her şey ama her şey neden hâlâ beni acıtıyor 

2.
Düşmemek için, düşüp kapaklanmamak için,
insan dayanıklılığımın sınırlarına dayandığım  iklimlerden geliyorum.
Taraftım . Mağlupların öfkesinden uzağım.
İçimi ezen -  neden hâlâ- ağır bir boşluk duygusu, tepkisiz,
tembel bir uyuşukluk, hepsi bu. 

3.
Benim hep zamanından önce  ya gelmeyiverirse paniğiyle
senin hep zamanından sonra aşka uzak telaşlar içinde
tırmandığın yokuşlar
yıkılmış ellerimi onaran ellerin
boğazın gece sularına gömdüğüm öpüşlerin
omzuma en mahrem şefkatleri fısıldayan omzun

4.
Portakal çiçeklerinin kokusu içinde sarhoş yatağına çullanan
erkek vahşeti
vahşetin koynunda emzirdiğin tiksinti ve isyan
küçük memelerinde içime çektiğim ılık ten kokusu
ortancalar açtığında acılarımız bitecek deyip
unuttuğun parklar
arabanda patlayan çocuk kahkahalarım
yatağında yanı başında kaç kere terk edilmişliğim
yelelerine çırılçıplak yaslanıp koşturduğum kısraklarım
kasıklarımda doyumlara terleyen ağdalı dişiliğin 
saç kurutma makinesinin gıcık homurtusu
düz saçların
karbeyaz külotların
diş fırçanla ağzıma uzattığın yakınlık
her şey ama her şey neden hâlâ beni acıtıyor

 5.
Aptal umutlar peşindeyim, eprimiş pişmanlıklar,cürmün olan kibarlıklar.
Ama suları akıtmayacağını düşünmüyorum.
Geçmişimiz ağzı açık boş bir bavul ayaklarımın dibinde.
Telefonun teline neden hâlâ bastığımda
mahalle bakkalına götürdüğün sesin ortalıklarda yoktu.
Kadınlığının unutmaya sürgün lezzeti, neden hâlâ bir hazzı büyütüyor.
Ne aptalım! Bir hazzı. 

6.
Yarın gidiyorum,bir hoşcakal diyeyim dedim.
Odanın içinde döneniyorum.
İyi hadi güle güle demesi yakışık almazdı.
Zamanın varsa görüşmesek de olur.
Çok isterdim ama ile başlayan sahtekar bir cümle kurmadım.
Kamu ahlakına bulaşmama iradem/
mazeretim var.
 Eve gideriz belki, sarılırız belki, öpüşürüz belki.
Alakasız kelimelerin sağnağında hevesim/iz kursağımızda kalır belki. Yankısı yıllar sürecek çığlıklara savruluruz belki. Kim bilebilir?
Belkilerin efendisi sendin.

7.
Şehir uykuda.Amager’de bir otobüs durağındayım.
Kar,soğuk ve telaşsız yağıyor.
Aşklı aşksız fark etmez bütün evlerin suları akıyor.
Otobüs bir gelse /gelirse gelsin /eve gidip uykuya sığınacağım.
İster misin gecenin bu saatinde sarhoş bir yeşil ceketli
sırf canı sıkılıyor diye/
iğrenç bir böceğin ürpertisi kuyruk sokumumu yokluyor.
Sen  yatağa çıplak yüzükoyun uzandığında kuyruk sokumunun incecik tüyleri kalçana ulanırdı.
Geçen yüzyıldan beri bu insansız durağa bakan karşımdaki bu  bina yalnızlığımı, korkularımı, azgın hasretimi bilmiyor.
Pencerelerinde tek tük ışıklar
 – İstanbul’da senin ışıklarında böyle geç saatlere kadar-
uykusuz gövdelerimizi teslim olduğun tedirginliğinsarp kayalarına sürerdin.

8.
Birilerinin uykusu kaçmış olmalı.
Yahut alışılmış bedenlerinde heyecanın çoktan terk ettiği bıkkın doyumlar peşindeler işer gibi.
Porno şehvetle sevişen adam  boşalınca kadına sırtını dönüp horlamaya başlıyor. Adamla alakasız hazlara kızışan kadın. yarı yolda bırakılmış amını telaşla okşayarak işini bitirme derdinde. Bacaklarının arasına beni alsa ısınırdım.

9.
Sen o zaman yoktun, bilmezsin.
Alexandrplatz’da bu saatlerdi.
Yapayalnız ve sarhoştum
Televizyon kulesinin dibindeki bankların birine oturdum.
Tepemde yıldızlarla dolu  cıvıl cıvıl bir gökyüzü.
Ben tam çok uzun bilmem kaç gündür kimseyle konuşmamış, hiçbir Allah'ın  kuluna bir çift kelâm etmemiştim.
Her gece burada bıkmadan seyrettiğim fıskiyeli havuzun ışık cümbüşünde oynaşan suları bu gece yamaçlarıma akmıyor , bu oyunu saçma ve sıkıcı buluyorum.
Lokantadaki garson kızın adı bile meçhulüm.
Ursula,Veronika, Rosa.
Gittikçe ağdalanan bulaşık bir hüzün çöküyor üstüme, ağlamanın eşikleri boğazımda kıl  yumağı, yutkunamıyorum.
Hüzün üstüme üstüme.
Elimi bizim köylüler gibi kulağıma attım, yüksek perdeden yanık bir türkü tutturdum. ”Karadır kaşların /ferman yazdırır”
 Senin kaşların kara değil, incecik, belli belirsiz.
Ama gergin kalçaların terli.
Her gece yatağa uzandığımda garson kızın jilet değmemiş çok tüylü bacaklarını okşuyorum, boşaldığımda açlığım azalmıyor artıyor.Vahşi apışarasını gösterse bir de memelerini
kendimi daha bir şehvetle okşayacağım.

10.
bu kocaman  şehirde  kaldığım oda
marketten tuzludur sanarak aldığım şekerli hıyar turşusu
kuyunduğum rus votkaları
kırk kere bakındığım yavan parti gasteleri
uzun koridora dizilmiş kapılardan girip çıkan
her milletten komşularım
dilsizdi.
belki biri çıkar gelir diye sabahlara kadar açık bıraktığım kapım
dilsizdi.
Saçmalama deme. Kar Alexandrplatz’a değil, Amager’da bu aşksız otobüs durağına yağıyor.
“Karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak…”

11. 
Sırım gibi bir göçmen.Filistinli.Herkes sarışın bir o, bir de ben esmeriz. başıyla etrafı kolaçan ederek ilerdeki ulu çınarın dibine işiyor. sen bakma, insan ne kadar içerse içsin bir yanı ayık kalır. Ufukta iki halk milisi göründü. sahte pasaportum arka cebimde. Rahatlıyorum. Oysa Teodorakis’i ilk dinlediğim gece ne kadar gergindim. Gece bitiverecekti. Bense zaman dursun müziğin depremi hiç bitmesin istiyordum.Yüreğim çatlayacaksa aşktan çatlasın . Şimdi bak zaman mıhlanmış yürümüyor. Otobüs hâlâ gelmedi.
Tivoli konser salonunu bilir misin? Heyecandan ter içindeyim. Sana mutlaka anlatmış olmalıyım. Hiç bilmediğin bir dilde sınırları, mayın tarlalarını, tel örgüleri, uğruna ölümlere sürüldüğümüz bez parçalarını, derilerimizin rengini, ezan ve çan seslerini havra ve  tapınak  davetlerini anlamsızlaştıran şarkılardı. Müzik gözbebeklerimin pınarlarını kamçılıyordu.

12. 
İyi ki sular akmıyordu
İyi ki yıkanamadın
Bir karış ötemde bakkaldaki sesinle çok uzaklardasın diye yatağını terk ettim. Köşedeki berberde yeşilceketlilerden biri dazlak kafasını kazıttırıyor,yılışık küstah gözlerine bulaşmadım Duraktaki aynı böceğin iğrenç ayakları sırtımda ürperiyorum. Kadın minyon. Çıtı pıtı biri. Uzun kollarıyla havaya silinmez şarkılar nakşeden adamın önünde kuş gibi çırpınıyor.Geniş etekleri bacaklarının rüzgarında. Kasıkları terli, nemlenmiş külotunun buğusu yüzüme vuruyor. Bazuki çalanı kalabalık orkestranın en önünde tek başına oturan efendiden biri. Onun notalarla bir alakası yok. son düğmesine kadar ilikli yakalı gömleği ve briyantinli saçlarıyla
Beyoğlu meyhanelerinde  “baharın gülleri açtı / yine mahzundur bu gönlüm “ ü söyleyen romana benziyor. Kasıkları terli kadın şarkı söyleyen erkeğin yörüngesinde hayranlıkla sevgiyle şefkatle ona eşlik ediyordu. Kendi gövdesi dışında cisimleştirdiği sesini uzun kollu adamın büyüsüne dolamıştı. Şarkılardan soyunarak yanıma sokuldu. Gümrah memeleri, dolgun kalçaları, önünü boydan boya kaplamış kara tüyleriyle kuraklığıma yayılıyor. Susuzluktan çatlamış topraklarıma hazzın şiddetini emziriyor. sahnenin ortasında binlerce gözün önünde çırılçıplak olduğumuzu fark ediyorum. Utanmam gerektiği geliyor aklıma ama utanmıyorum. minyon kadınla ben hiç giyinik olmamıştık. Hep böyle anadan üryan hep böyle etimizin yalazlarında yaşamıştık. Ak dişleri, leylak karışık ter kokan koltuk altları  bana hep ayılmak istemediğim bir sarhoşluğu taşımıştı. Karlar içinde bata çıka Amager’deki otobüs durağına varıyoruz .Bu havada üşütüp hastalanmasından korkuyorum.

13. 
Önce otobüsün kar taneciklerini açığa çıkaran ışığı göründü. Sonra kendisi. şoför burada her gün rastladığım sarışınlardan.Yüzüne kibar.
içeride kendilerine büzülmüş üç beş gece yolcusu. İnsan isterse yaratır. dağları yırtar ayırır. Akmayan sulara yol verip gövdesini aşka sunar. türküyü bitirdiğimde önüme yüzlerini görmediğim almanların bozuk paraları düştü. Şöyle baktım. Fenikler dilsizdi. Banktan kalktım. Otobüsün arkasına yürüdüm. kapının yanındaki koltuğa çöktüm.
Yüzün var da ne iyi bakkala götürdüğün sesin yoktu.
Ne badirelerden geçmişiz
Bacakların ellerimi tanıyor
Kuş gibi çırpınanınki sesini boynuna doladığı büyüden
Seninki elimin şehvetinden ıslak
İkinizi de neden hala hasretle
Özsularımız denizlerimize ulaşıyor 
Sular akmıyor diye neden hâlâ sevişmeyecektin.
Terlersin  diye erkekliğimi okşamayacaktın. Ortaokullu siyah sutyenini geceliğinin altından çıkarman bu yüzden. Onu edepsizliklerimizin şahidi iknalı fresklerin yanına koyman
bu yüzden. Ezbere bildiğim memelerini önce gözlerimden sonra ağzımdan, sonra ellerimden, sonra göğsümden esirgemen bu yüzden. Okur seni tanımıyor.Yüzünü kafasında dilediği gibi canlandırabilir.Yüzüne ebetteki bendeki yüzüne bir arzunun şavkı bir uykuya sığınmış tereddüdün  aczi yansıyor.
Biri diğerinin siperi ey sevgili! rolünün yamaçlarından aşağı doğru yuvarlanıyorsun. Uzaklarıma kaçıyorum. Bedeninin en koyu esmerliği bu gece gözlerime yasak. Saçma sapan kaçırdığın çıplak memelerini suların gürül gürül aktığı bir fırtınada iri terli uçlarıyla kudurmuş topraklarıma salmıştın. Beynim uyuşmuştu.
Hâlbuki şimdi aklın soğumuş bir ceset, aramızda yatıyor.

14. 
Otobüs gecenin karanlığını yararak ilerliyor. Duraklar bomboş Berlin’in yıldızları söndü. Fıskiyeli havuzda sular akmıyor . Gırek şarkıları karanlığın sıvandığı dilsiz pencerelerde geri dönülmez pişmanlıklar yaşıyor. Ben bir kelime bile Almanca bilmiyorum. Sesin ki bana kadınlığının ilan edilmemiş mağaralarını uzatırdı.
Kendi bulanık sularında kayboldu.
Avuçlarım terli. Oysa ben it gibi titriyorum.Yanımdan yok oldun. Öyle aniden. Kendime acındırsam  salya sümük yalvarsam bile, başını Piaf’tan  kaldırıp boynuma atılma.

15.
sen daha gecenin başında kahve fincanını ardına gizlenmişken
daha gece sevdiğim diyemediğim sabahlara çok uzaklardayken
çekip gitmek vardı beceremedim
elveda benim kendime uydurduğum koca bir yalan
aptal umutlar peşindeydim
eprimiş pişmanlıklar
cürmün olan kibarlıklar.

ekim 95 nurtepe
77

5 Nisan 2018 Perşembe




Hasan Gürkan'dan 'Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız'
İsmail uyaroğlu, Cumhuriyet Kitap Eki 29 Mart 2018

Hasan Gürkan’ın “Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız” adlı kitabı, yoğun bir şiirsellikle yazılmış metinlerden oluşuyor. Erotik yanı ağır basan ve tenselliği kutsayan bu aşk kitabı, aynı zamanda sarsıcı bir ‘aşknâme’. Fonda ‘göçmenlik’, sürgün yıllarının kentleri ve gurbetin ayrılmaz parçası yalnızlık var.

Bir aşk güzellemesi
 Hasan Gürkan’ın kitabından yeni haberim oldu. Oysa Nisan 2017’de çıkmış; “Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız”. Kitap hakkında derleyip toparlayıcı bilgiyi, önsözde Oya Baydar vermiş: “Hasan Gürkan’ın şiiri kurulu düzenin riyakâr ahlak kurullarına, aşkı tutsak eten egemen ahlaka saldırgan bir başkaldırıdır.” Yazısının bir başka yerinde de soru biçiminde bir cümle karşımıza çıkıyor: “Kendi derinliklerini, devrim ütopyasının peşinden sürüklenirken yenilen insan hayata anlam vermek için aşkın tenselliğine sığınıp yalnızlığından kurtulabilir mi?”

BİR DUYGU SELİ
İlk alıntındaki “şiir” sözüne bakıp bir şiir kitabıyla karşılaşacağınızı sanmayın sakın. Şiir kitabı değil, şiirsel bir dille -ama yoğun bir şiirsellikle- yazılmış metinler toplamı kitap. Erotik yanı ağır basan, tenselliği kutsayan bir aşk kitabı. Kamasutra ya da Neşideler Neşidesi’ndeki kadar çıplak, açık bir dille. Cesur bir aşk güzellemesi. Sarsıcı bir ‘aşknâme’. Fonda ‘göçmenlik’, sürgün yıllarının kentleri ve gurbetin ayrılmaz parçası yalnızlık var. İç çatışmaların ve kendisiyle hesaplaşmaların eşliğinde, etkili bir ‘atmosfer’ oluşturuyor bu -aşka abartılmamış, dozunda bir hüzün, burukluk katan- fon.
Yazar, gerçekte ‘edebiyat eseri’ yaratmak için ve okunsun diye yazmamış bu metinleri. Kitabın girişinde belirttiği gibi kendisi için ve “kendine” yazmış. Açıklamaya gerek bırakmadan anlaşılıyor bu.
Duygularını, düşüncelerini yazıya dökmekten başka bir amacı yok. Onun için içten, sıcak. Bir duygu seli. Ta yükseklerden, kayalıklardan düşen bir çağlayan. Akışkan bir anlatımı var. Aynı paragrafta oradan oraya geçişler, bir mekân ya da andan başka bir mekâna, ana sıçrayışlar olabiliyor. Yaşananla ‘mazi’ iç içe giriyor. Düz değil, bol virajlı bir anlatım. Anılar, iç dökmeler, kendisiyle, içindeki benle söyleşmeler art arda geliyor. Ama ille de aşk. Benliğini tutsak almış, çılgın aşk. Kalemi ısrarla onun etrafında döneniyor, yoğun bir şiir yüküyle… Şu yalın, sade sözlerdeki şiire bakın: “Birbirimizi seviyoruz/ başkaca bir diyeceğimiz yoktur.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Gürkan, duygularını kimi zaman koşuk biçiminde dile getiriyor. Bir yerde de Günter Graas’ın Teneke Trampet’in bir bölümünde yaptığı gibi tiyatro tekniğine başvuruyor. Bütünüyle özgür hissetmiş biçimde kendini. Kitabın en sevdiğim bölümü “Milena” oldu. Gerçek bir edebi metin. Okuyunca üzülüyor insan, böyle metinler yazabilen birinin kaleminin kapağını geç açmasına. 

BAZI ELEŞTİRİLER
Buraya dek söylediklerim, kitabın övülecek yönlerine, yanlarına ilişkindi ama eleştirilecek tarafları da var. Yazarı arkadaşımdır diye eksikleri, aksaklıkları görmezlikten gelecek değilim (bizde âdettir; arkadaşlar, tanıdıklar kollanır, yalnızca övülür; olumsuzluklar belirtilmez, es geçilir, debiyatta ‘arkadaş hatırı’ olmaz). Anlatımda değil, dilde savrukluk ve özensizlik bu olumsuzlukların başında geliyor. Özellikle sözcük seçiminde çok özensiz davranılmış. ‘Anlam’ dururken ‘mana’ denir mi ya da ‘oysa’ dururken ‘halbuki’, ‘neden’ dururken ‘sebep’, ‘yöntem’ dururken ‘metot’ denir mi? Şu cümledeki sözcük karmaşasına bakın: “Ütopyası eksik bu gerçeklik, seninle birlikte yaşama düşüme rağmen hayatımın mana ve ehemmiyetinin ne olduğuna dair kendime sorduğum soruyu bütün cesametiyle gündemde tutuyor.” Kusura bakmasın ama aşure gibi bir dil. Böylesine başarılı bir anlatımda, bu tür ‘ihmal’leri görünce şaşırıyor insan. Şunu da söylemeliyim; yazar, cinsel imgelerde betimlemelerde bir noktadan sonra tekrara düşerken yer yer yazım ve noktalama yanlışları yapıyor. Savrukluk o boyutta ki Attilâ İlhan’ın adı “Atilla”, Faulkner’in adı “Foulkner” olarak yazılmış; Ahmet Muhip’in soyadı bir yerde “Dıranas”, bir yerde “Dranas” olmuş. Hadi bunlar dizgiden kaynaklanıyor diyelim (kitapta çok dizgi yanlışı var) ama “Serenad”ın “Yeşil pencerenden bir gül at bana” dizesini, on üç sayfa sonra “Bir gül at bana yeşil pencerenden” olarak yazmayı dizgi yanlışıyla açıklamak mümkün değil. Bir de Faulkner intihar etmedi, kalp krizinden öldü. Bütün bu dikkatsizlikler, yukarıda dediğim gibi yazarın bu metinleri okunsun diye değil, kendisi için yazmasından kaynaklanıyor. Yoksa bunları bilmeyecek biri değil Gürkan. Öylece yazmış ve bırakmış ama okurun önüne çıkarken gözden geçirip çapakları temizlemek gerekirdi, işte onu yapmamış.
Bu arada yayınevinin sorumsuz, ‘lakayt’ tutumu üzerine de bir iki söz etmek gerekiyor. Bir sürü dizgi ve düzelti yanlışının, kapağın baştan savma düzenlenişinin, kötü oluşunun yanında, öyle bir halt yemişler ki adamı çileden çıkarıyor. Bir bölümü -biri yanlış, biri sözde düzgün hâliyle- iki kere basmışlar. Ayıptır. İnsanda utanma olur biraz. Kan akıyor o satırların arasında; her kelimeden, her harften ter damlıyor, görmüyor musunuz? Bir de içerde -sanki kitabı katletmekten başka bir şey yapmışsınız gibi -“yayın koordinatörü, genel yayın yönetmeni, editör, kapak tasarım, iç tasarım” diye dizi dizi adlarınızı sıralamışsınız. İnsanın, “kitap işleriyle uğraşmayı bırakıp manavlık, kabzımallık filan yapın siz ancak onu becerebilirsiniz, etiketlerin altına imzanızı bol bol atarsınız hem o zaman” diyesi geliyor.
Böyle saygısızca, hoyratça ‘muamele’yi hiç hak etmemiş bu güzel, içten, sıcak -ve ‘son tahlilde’ başarılı- kitaba, tatsız, ‘limoni’ bir bitiriş yaraşmaz. Onun için iç açıcı, aşk ve muhabbet dolu bir alıntıyla bitireceğim yazıyı: “Onlara de ki biz bu sevdayı akıldan, mantıktan, ahlaktan, ayıptan ve her türlü izahtan ve mazeretten münezzeh kıldık ve insan ruhunun yedi kat derinliklerine gömdük.”

Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız / Hasan Gürkan / Gece Kitaplığı / 170 s.