1 Temmuz 2017 Cumartesi





 FİGEN YÜKSEKDAĞ:
CİN ŞİŞEDEN ÇIKTI
Özlem Akarsu Çelik









 Tutuklu bulunduğu davanın ilk duruşmasına 244 gün sonra, 4 Temmuz Salı günü çıkacak olan HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Gazete Duvar'ın sorularını yanıtladı.

Halkların Demokratik Partisi’nin tutuklandıktan sonra parti üyeliği ve milletvekilliği düşürülen eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ gelecek hafta, tutuklu bulunduğu davanın ilk duruşmasına çıkacak. Yüksekdağ’ın, tutuklandıktan 244 gün sonra çıkacağı duruşmaya HDP Kadın Meclisi bir çağrı yaptı. 4 Temmuz Salı günü saat 14:00’te Ankara 16’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşma için kadın örgütlerine yapılan çağrıda şöyle denildi:
“…Figen Yüksekdağ tutuklandıktan sonra üç ay tek başına bir hücrede tutuldu, avukat görüşleri kayıt altına alındı. Yüksekdağ’ın kalacağı hücrenin yer aldığı koridor daha gözaltı bile gerçekleşmeden boşaltılarak gerekli hazırlık yapılmıştı. Tutuklu vekiller arasında cezası hızla kesinleştirilerek vekilliği ilk düşürülen Figen Yüksekdağ oldu… Figen Yüksekdağ şahsında büyük bir heves ve aceleyle olmamışa çevirmeye çalıştıkları eşbaşkanlık ve siyasette eşit temsil kazanımlarımızdır. Nefretle saldırdıkları itaat etmeyen onurlu kadın duruşudur…”
HDP Ağrı milletvekili ve Kadın Meclisi Sözcüsü Dilan Dirayet Taşdemir de ‘Yüksekdağ’ın haftaya yargılanacağı davanın dosyasının sekiz fezlekenin birleştirilmesinden oluşturulduğunu, altısının Yüksekdağ’ın basın açıklamaları, birinin röportajda verdiği bir yanıt, bir diğerinin de HDP MYK’sının açıklaması’ olduğunu hatırlatarak,
“Bu fezlekeler 2011, 2012 ve 2013 yıllarına ait ama ne tesadüftür ki 2016’da tam da cumhurbaşkanının ‘Dokunulmazlıklar kaldırılmalı, HDP’liler hesap vermeli’ sözlerinin ardından fezlekeler artmıştır. Bu fezlekeleri hazırlayan birçok hâkim ve savcı da terör örgütü üyeliğinden cezaevinde ama onların hazırladığı ve talimatla başlatılan bu yargılamalar iktidarın zorlamasıyla sürdürülüyor” açıklamasını yaptı.
HDP Eş Genel Başkanı iken, 4 Kasım 2016 tarihinde gözaltına alınarak tutuklanan Figen Yüksekdağ sekiz aydır tutuklu bulunduğu Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden Gazete Duvar’ın sorularını yanıtladı; cezaevinde günlerin nasıl geçtiğinden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘Adalet Yürüyüşü’ne kadar pek çok sorumuza yanıt verdi. İşte sorularımız ve Figen Yüksekdağ’ın yanıtları…

“YÜRÜYÜŞÜ, ADALET İSTEYEN HER KESİMİN DESTEKLEMESİ GEREKİR”
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlattığı “Adalet Yürüyüşü”nü nasıl değerlendiriyorsunuz? HDP’nin, yürüyüşü sizin tutuklu bulunduğunuz cezaevinin yer aldığı Kandıra’da karşılayacak olmasının anlamı nedir?

Halkımız “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” der ama siyasetçiler bu sözü çokça unutur, dahası unutmak ister. Enis Berberoğlu’nun tutuklanması tam da böyle bir unutuşun sonucudur. Üstelik bizlerin tüm hatırlatma çabalarına rağmen unutuldu, göz ardı edildi bu gerçek. Berberoğlu’nun haksız tutuklanması, ister istemez dokunulmazlıkların kaldırıldığı 20 Mayıs 2016’ya götürdü beni. HDP’yle yan yana görünmeme kaygısı “eğer hareket etmezsek, saldırganlık da hareket etmez, elbet bir yerde durur” yanılgısı, doğruyu bilmelerine rağmen yanlışa esir düşmenin gerilimi arasında sallanan CHP, tarihi bir kırılmaya sebep oldu. Türkiye’nin sürüklendiği kötü yerden çıkışın tek geçerli yolu demokratik kriterleri geliştirmekken en başta parlamenter demokrasinin temel kriteri çiğnendi. İşte oradan da buraya, hiçbir kriterin olmadığı, hiç kimsenin güvende olmadığı noktaya geldik.
Başta CHP olmak üzere iktidara muhalif çeşitli kesimler HDP gibi bir “baş ağrısı” olmadan, AKP-Saray rejimiyle kabul edilebilir sınırlarda bir mücadeleyle baş edebileceklerini, en azından eski güzel sıradan günlerine dönebileceklerini umuyordu. Sıra dışı HDP’yi feda etmek, pek önemli bir fedakârlık değildi onlar için. Aksine açık ya da örtük hepsinin gönlünden geçen buydu.
Bugün sırasıyla AKP- Saray iktidarına muhalif tüm kesimlere düzenlenen operasyonlar, hız kesmeden sürüyorsa bunda sırasını bekleyenlerin ve kendi sırasında olmayanların, demokrasi, adalet talebiyle ilgilenmeyenlerin de payı var. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’ gecikmiş de olsa olumlu bir hareket oldu. Sadece menzilinin ve kapsadığı kesimlerin sınırlı tutulmaması gerekir. Elbette eleştirilerimizle birlikte yürüyüşü ve taleplerini destekledik. Adalet isteyen her kesimin de desteklemesi gerekir.
Yürüyüş başladığı günden bu yana, hedefin Maltepe’yle sınırlı kalmaması beklentisi dile getirildi. Bence de doğru bir beklenti ve tanımlamadır bu.
Yürüyüşe Kandıra sapağında dahil olmak aslında her siyasi akıl sahibinin aklına gelip de söylemediği gerçeği hatırlatmış olacak. Her gerçek ve ihtiyacı transit geçmeye alışmış CHP algısında bu hatırlatma bir yere oturur mu bilemem ama transit geçtikleri her gerçek yarın yine önlerine çıkar. Tutuklanma operasyonunun Kılıçdaroğlu’na kadar uzanmayacağını kimse iddia edemez. En başta ben, sonra Diyarbakır Milletvekilimiz Nursel Aydoğan şahsında uygulanan vekillik düşürme, siyasi hakkı gasp etme saldırıları karşısında da en başta ana muhalefet partisi olmak üzere kimse güvende değil.

“ELDE VAR BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ!”


.
Bugünkü hapishane koşulları daha ağır elbette. Mesela ben Sizin ilk hapishane deneyiminiz değil. İlk tutukluluğunuzdan bu yana hapishanelerin koşullarındaki değişiklikler neler? OHAL hapishanelere nasıl yansıyor? Yüksek güvenlikli cezaevlerinde havalandırmanın bile üstünde tel örgü bulunan yerler var. Siz gökyüzünü tel örgüsüz izleyebiliyor musunuz?
hiçbir hapishane sürecimde tek başına tecrit yaşamamıştım. Bir kez yüksek güvenlikli kategorisinde hapishaneye yolum düştü ama orada da altı kişi birlikte kalıyorduk. İlk kez F Tipiyle tanışmış oldum. Uzun yıllar F Tipi sistemine karşı verdiğimiz mücadelenin ne kadar haklı olduğunu yaşayarak anladım. Tek başına mimari yapısı bile tecrit ve cezalandırma üzerine kurulmuş. Havalandırmanın üstünde tel örgü yok. Olmasına gerek yok diye düşünmüş olabilirler. Zira havalandırma zaten sekiz adım boyunda, beş adım eninde. Sonuçta, elde var bir avuç gökyüzü. Bunun için devlete masraf çıkarmaya gerek yok dediler demek ki.

“MİLLETVEKİLİMİZİN GÖNDERDİĞİ MEKTUP SAKINCALI BULUNARAK BİZE VERİLMEDİ”

OHAL kısıtlamaları devam ediyor. Telefon, görüşçü sınırlamaları sürüyor. İlk üç aydan sonra avukat görüş kısıtlaması kalktı sadece. Mektup ve iletişim konusundaki sansür ve yasaklamalar devam ediyor. En son Van Milletvekilimiz Adem Geveri’nin bir mektubu “sakıncalı” bulunarak bize verilmedi. Aynı mektup benimle birlikte, buradaki dört siyasetçiye gönderilmişti. İtiraz süreci sonuçlanmadığı için mektuptaki hangi “sakıncalı” ifadenin sansürlendiğini ve bize verilmediğini bilmiyoruz. Sadece artık “bu kadar da olur mu” türünden cümleler kurmuyoruz. Oluyor çünkü.

HDP Eş Genel Başkanlarını, milletvekillerini tutuklatan çok sayıda savcı ve hâkim FETÖ’den tutuklandı. Acaba onlardan bazıları sizinle aynı cezaevinde olabilir mi?

Evet, burada da FETÖ soruşturması kapsamında tutuklananlar var. Kadınlar blokunda olduğunu biliyoruz ama birkaç avukat ziyareti dışında pek görmedim. Koridorda karşılaştırmama sisteminden dolayı başka türlü görme durumu da olmuyor. Erkeklerin kaldığı bölüm ve binalarda çoğunlukla yargıç ve savcıların tutuklu olduğunu biliyorum. İlginç ve ironik bir durum tabii. Vakti zamanında beni tutuklatan yargıç ve savcılardan biriyle aynı hapishanede kalıyor olabiliriz. Bize dönük operasyonları yöneten, tutuklayıp ceza veren hâkim ve savcıların neredeyse hepsi ya tutuklu ya ihraç edilmiş ya da bize karşı kullandıkları yasalardan kaçıyorlar.
O yasaların bir gün herkesi kovalayacağını çok söyledik. Uyarıcı bir etkisi olur mu bilmem ama yine söylüyoruz.
Bu arada vekilliğimin gasp edilmesi ve parti üyeliğimin düşürülmesine dayanak edilen 10 aylık cezayı veren mahkeme heyeti de FETÖ’den şu an tutuklu. Ayrıca benim, Demirtaş’ın bazı milletvekilleri ve belediye başkanlarımızın iddianamelerini hazırlayan savcılardan, yargılamayı yapan heyetlerden yine aynı soruşturma kapsamında açığa alınan, tutuklananlar var.

“ERKEK EGEMEN SİYASETİN KADINA BİÇTİĞİ GÖMLEĞİ GİYMEYE YAPIMIZ MÜSAİT DEĞİL”

Bir sosyalist, kadın ve Kürtlerin demokratik mücadelesinde onlarla yan yana yürüyen bir Türk siyasetçi olarak özellikle hedef alındığınız sizinle ilgili en sık yapılan yorumlardan. Özellikle hedef alındığınızı düşünüyor musunuz?
İktidar partisi yöneticilerinin her fırsatta dile getirdikleri, “Biz sırtımızı Rojava’ya, Kobani’ye, IŞİD vahşetine karşı direnen halklara, insanlık mücadelesi yürüten YPG-YPJ’ye, PYD’ye dayıyoruz” sözünüz neden bu kadar tepki çekti sizce?

İktidarın öncellikli hedefi olduğumu görmek için çok dikkatli bakmaya gerek yok. Saldırı o kadar açıktan sürdürüldü ki! Hepsi de açıktan gözdağı vermek içindi. Bana gözdağı veremeyeceklerini bildiklerini varsayarsak esasta kadınlara, sola ve Kürt halkıyla demokrasi ve özgürlükler ortak paydasında buluşanlara, buluşmak isteyenlere bir gözdağıydı bu. Elbette benim profilimin ayırdedici özelliklerine sahip birçok insan var ama bu özelliklerin merkez siyasette kendini göstermesi ve karşılık bulması egemen siyasette kadının tam hak eşitliği, Meclis’in üçüncü büyük grubu nezdinde karşılık buldu. Meclis, tarihinde ilk kez ‘Kadın Grubu’yla kadın grup toplantılarıyla tanıştı. Bu kazanımların hepsi eşbaşkanlık rolüm nedeniyle bende sembolize oldu. Bir de siyaset tarzım kabul edilebilir kıvamda ve naiflikte değildi sanırım. Erkek egemen siyasetin kadına biçtiği gömleği giymeye yapımız müsait değil. Siyasette ne erkeğe öykündük ne de onların döktüğü makul kadın kalıbına girdik. Hal böyle olunca, saldırının şiddetinden tutalım da diline, içeriğine kadar birçok şey kadınlığı hedef alıyor.
Sosyalist bir partiden geliyor oluşum ve bu aidiyetle Türkiye demokrasi mücadelesi ve Kürt demokratik hareketine katılımım da iktidar açısından sorun oldu. Onlara göre kimse evinin bahçesinden çıkmazsa ciddi bir sorun olmuyor. Sokağa ve başka mahallelere açılınca merkezi sistemde alarm zilleri çalıyor ve ardından ön kesme operasyonları başlıyor. HDP ve benim eşbaşkanlık deneyimimde de böyle oldu. Ama Batı’nın sol ve demokratik mücadele çizgisiyle Kürt demokrasi hareketinin HDP’deki buluşmasını engelleyemediler. Dahası bu buluşma tüm Türkiye’yi kapsayan yeni demokratik bir gelişme çizgisine dönüştü. Şimdi ben ve Demirtaş nezdinde bu çizgiyi kırmaya “evli evine köylü köyüne” bölünmesi yaratmaya çalışıyorlar. Beni HDP’nin yarattığı başarıdaki rolüm nedeniyle ekstra cezalandırma tavrı da tarihsel başarı düzeyinin karşısında aciz kalır. Türk halkı içinden, egemen ulus – mezhep alanından ya da geleneksel – sosyal aidiyeti Kürt gerçeğinden farklı olan birileri bahçe çitlerini aşacak ve düşmanlığa, bölünmeye karşı barışı ve eşitlik temelindeki birleşikliği savunacak. Bu çizgi kendisini tüm saldırılara rağmen sürdürüyor. Yani cin şişeden çıkmış bir kere, baskılarla, cezalandırmalarla eski yerine döndürülemez.
O çokça hedef alınan sözlerime gelince, kırparak, çarpıtarak, bir nefret hedefine dönüştürerek anlamını yitirmeyecek bir gerçeği ifade ettim. Üstelik o zaman PYD’yi YPG ve YPJ’yi terör yapılanması olarak görmüyorlardı. Kobane’de IŞİD kuşatması kırıldıktan sonra Türkiye içinde 200 kilometre boyunca peşmerge ve silah sevkiyatı yapanlar da onlardı. IŞiD tehdidi altındaki Süleyman Şah Türbesi’ni YPG desteğiyle taşıdıklarını, Ankara’da PYD’yle ortak koordinasyon masası kurulduğunu da unutmayalım. Benim söz konusu konuşmam, Suriye Kürtleri açık düşman ilan edildikten ve iktidarın IŞİD’le kurduğu köprüler berhava olduktan sonra, bant kayıtlarıyla dolaşıma sokuldu ve saldırı gerekçesine dönüştürüldü. Bir Türk siyasetçinin destek ve sahiplenme tavrını cezalandırarak, linç histerisi yaratarak, Suriye Kürtlerine karşı düşmanlık ve ırkçı nefret örgütlemeye yöneldiler. O konuşmanın ilgilenmedikleri ve gürültüyle üstünü örttükleri esas kısmı hâlâ geçerliliğini koruyor. Dün de bugün de IŞİD vahşetine karşı direnenlerin yanında olmak, onlarla barışçıl, demokraktik bir bölge ve Türkiye için sırt sırta vermek neden yanlış olsun? Bakın bugün dört tarafımızdan Türkiye’nin güvenle sırtını dayayabileceği sırtını dönmekten korkmadan ittifak kurabileceği tek devlet ya da meşru güç kaldı mı? Bunların hepsi Türkiye’yle derdi olmayan, iktidarın gerçekleştirdiği operasyonlarda onca kayıp vermesine rağmen, misillemeci ve saldırgan tavır sergilemeyen Suriye Kürt siyasetine düşmanlığın sonuçları. Hâlâ “neden Suriye’de ve bölgede IŞİD ve tekfirci çeteler yerine Kürtlerle ittifak kurulmadı?” sorusuna akılcı, ahlaki bir cevap veremedikleri için bu cevabı verenleri taşlayarak sorunu çözeceklerini sanıyorlar.
Terör tanımının bu kadar genişletilmesi, içerde ve dışarda da politik basiretsizliği örtmek için terörist icat edilmesi doğru değil. Bölgede Kürtlerle demokratik tarihsel bir ittifak kurulup kıyıcı iç savaşı durdurmak, Suriye ve Ortadoğu’nun demokratik yapılanmasında merkez olmak varken Türkiye bugün kaos ve krizin merkezi olmaya sürükleniyor. PYD, DSG ve sahada gerçek çözüm gücü olabilecek Kürtler, ABD ve Rusya’yla başbaşa bırakılıyor ve bu tutum gittikçe daha fazla kriz, çatışma üretiyor. Bu gerçekleri birilerinin söylemesi gerekiyordu. Ben söyledim, HDP söyledi, bugün de bu gerçekle yüzleşmek istemeyenler tarafından cezalandırılıyoruz. Aslında Suriye Kürtlerine karşı ilan edilen düşmanlığa inanmayan, bunu akılcı ve gerekli görmeyen Türklerin de düşünceleriyle bir ölçüde çakıştı sözlerim. Var olan bu eğilimi güçlendirmemek için beni ve söylediğim sözler hedef aldılar. Evet, ben hapisteyim ama gerçek hâlâ yerli yerinde duruyor. Bugün de IŞİD vahşetinin kendi mahallesine gelmesini beklemeden o vahşetin yolunu kesenlerle, kadınların satıldığı köle pazarlarını yıkmak için yürüyenlerle herkesin nasıl bir ilişki kuracağı sorusu ortada duruyor. Bu kez ben bir şey demeyeyim, akıl ve vicdanla karar versin herkes.

“HUKUK KATLİAMININ YAŞANDIĞI BİR ÜLKEDE TAHLİYEYLE ÖZGÜRLÜK BEKLEMEK ZOR!”

.
Tutukluluğunuzun bu kadar uzun süreceğini öngörüyor muydunuz? Kısa süre içinde özgür kalacağınıza dair umudunuz var mı?
Tutuklanmamız zaten olağan koşulların ürünü değildi. Bu kadar uzun kalmamız da olağan değil. Ben kendi adıma uzun tutukluluğu bekliyordum. Genellikle politik iyimserimdir ama bu süreçte beni her şeye hazır olma duygusu yönetti. En kötüsüne hazır olursan kötülük şoke edici gücünü yitirir, sen güç kazanırsın. Buna da bir tür kötünün içinde iyimserlik diyelim. Hukuk katliamının yaşandığı bir ülkede tahliyeyle özgürlük beklemek zor! Üstelik mahkemelerin verdiği tahliye kararları da oyuncağa dönüştürüldü. Üç milletvekilimiz tahliye edildikten sonra hiçbir hukuki izah yapmaya bile zahmet etmeden yeniden tutuklandı. Hapishane alanının bu kadar genişlediği şartlarda, özgürlük alanını da bizim genişletmemizden başka seçenek yok.

‘BARIŞ SÜRECİ YAKIN BİR OLASILIK DEĞİL’

Referandumdan sonra barış sürecinin yeniden başlayabileceği yönünde bir umut vardı toplumun bir kesiminde ve bazı siyasetçilerde. Ancak bu yönde hiçbir emare yok. Sizce yakın zamanda bu yönde bir adım atılması ihtimali var mı ve bir erken seçim bekliyor musunuz?
Barış sürecinin yeniden başlaması yakın bir olasılık değil ne yazık ki. Daha topluma neden bitirildiğini dahi izah edemediler. Sürecin bitirilmesini değil de çatışmasız, ölümsüz geçen iki yıllık çözüm sürecini sorun olarak gören zihniyet değişmedikçe, yeni bir süreç başlamaz. İçeride ve dışarıda çatışmacılık ve çözümsüzlüğü tırmandırmak ne getirdi bize önce buna bakalım. Tarihsel varlık mücadelesi ve beka sorunu adı altında, Türkiye halkları en kritik beka tehlikesine sürükleniyor. Çözümde oluşan tüm düzey sıfırlanmış, az buçuk yapılanlar da inkâr edilmiş durumda. Yine de çaresizliğe, seçeneksizliğe saplanmamak gerekir. Belki sıfırdan başlamak daha hayırlısı olabilir. İktidarın süreç diye bir derdi olmasa da her gün ölümle, acıyla kuşatılan halkın barışa ve çözüme ihtiyacı var ve her ihtiyaç kendine bir yol bulur.
Bu koşullarda erken seçim ihtimalini yakın görmüyorum. AKP-Saray gücünden emin olsa bir gün beklemezlerdi ama referandum sonuçlarından sonra istedikleri gibi ezici çoğunlukla iktidar mümkün değil. AKP-MHP koalisyonu da buna yetmez. Baskıyı artırarak, sandık oyunlarında yeni sahneler sergileyerek seçime gitmeleri durumunda ise pamuk ipliğiyle tutundukları meşruiyetle tüm bağları kopar. Ama her şeye olduğu gibi erken seçime de hazır olmamız gerekir. Biz hazırız mesela. Bütün kayıplarımıza, ağır bedellere, siyasi yasaklarla kuşatılmış olmamıza rağmen halklarımıza ve seçmenlerimize güveniyoruz.

‘ORTADOĞU VE OSMANLI OKUYORUM. BAŞUCUMDA ŞİİR VAR’

Hapishanede günleriniz nasıl geçiyor? Neler okuyorsunuz? Yazıyor musunuz?

Bol bol okuyorum. Günlük ve süreli yayınları takip ediyorum. Dışarıda fırsat bulamıyordum doğrusu. Sağ olsunlar başta dost ve yoldaş dergiler, yayınlar olmak üzere birçok yayın geliyor. Bazılarını yasak, toplatma kararlarından dolayı alamıyoruz ama herkesin ne dediğini öğrenmek farklı farklı sözleri muhakeme etmek iyi geldi bu dönem.
Ortadoğu ve yakın dönem Osmanlı konularında özel ve yoğunlaştırılmış okuma, fikir oluşturma çalışması yapıyorum. Bu konuların külliyatı sürekli sona gelmemi erteletiyor ama artık sistemi dağıtmadan nokta koysam iyi olacak. Arada roman ve çeşitli toplumsal hareketlerin tarihini okuyorum. Tabii başucumda, yastık altında hep şiir var.
Bu zamana kadar çok mesaj yazıp, yazılı röportaj yaptım. Sistematik yazı çalışmaları bundan sonra olur ama yazıp kenara koyduğum dönemsel çalışmalar var. Şimdilik kenarda duruyor, yarın bakarız ne yapılacağına.
Gelen her mektup inanılmaz değerli benim için. O mektuplar bir tarih aslına bakarsanız. Kuru bir cevaptan fazlasını hak ediyor. Başka bir çalışma yapmayı deneyebilirim. Bu nedenle kart, mektup, faks hepsini biriktiriyorum. Şimdilik hapishanelerden gelen postalara cevaba öncelik veriyorum

Spor yapabiliyor musunuz?
 
Bir, bir buçuk saat sporla geçiyor. Hareket performansım, kondisyonum sorunsuz.
Burada kendimi her açıdan geliştirmeye bir taraftan da siyasi görevlerimi, hapishane de olsa yerine getirmeye çalışıyorum.
Saz kursuna gittiğinizi biliyoruz. İlerleme katettiniz mi?
Evet, bağlamaya da başladım ama nasıl olduğum sorusuna cevap vermek için daha erken. O da çok yönlü gelişimin bir parçası diyelim sadece.

‘GERÇEĞE HAYALLERİN ELİYLE DOKUNMA HEVESİ’
Çizgi film izlemeyi çok sevdiğinizi ve hapishanede bol bol çizgi film izlediğinizi yazmıştık. Ana akım medyadan uzak durmak için mi çizgi film izliyorsunuz?

Haberim olmadan neler yazılmış meğer. Çizgi filmleri, animasyonları, masalları fantastik bilim kurgu ürünlerini seviyorum. Hayal gücü kaybına ve aşırı büyüme sendromuna iyi geliyor. Gerçeklere tahammülsüzlük demeyelim de gerçeğe hayallerin eliyle dokunma hevesi diyelim. Çizgi film kanalı yok. Animasyon çizgi sinema yakalarsam kaçırmıyorum. Ana akım medya ve haber kanallarını mecburen izliyorum. Oralar da trajedi sahnesine dönmüş, ibretlik izliyoruz sadece.
İçeriden dışarısı nasıl görünüyor?
Çok yakın görünüyor.

5 Haziran 2017 Pazartesi





DÜNYA FORUM:
FRANKFURT OKULU NEYDİ?
Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

İki büyük dünya savaşı arasında Almanya’da kök salmaya başlayan Frankfurt Okulu, İkinci Dünya Savaşı döneminde, 'kültür endüstrisi', 'toplumsal tek boyutluluk', 'itaatkârlık' ve 'tüketim toplumu' gibi meseleleri ele alarak hem Marksist teori hem de toplumsal muhalefet hareketleri için yeni bir odak oldu.
Frankfurt Okulu'nun önde gelen düşünürü Walter Benjamin, Fransa'da Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince intihar etmişti. 


DUVAR – Eleştirel Sosyal Teori’nin yaratıcısı olan “Frankfurt Okulu”, resmi olarak 1923 yılında Frankfurt Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü adıyla Almanya’da kuruldu. Başlangıçta genç ve finansal açıdan güçlü bir Marksist düşünür olan Felix Weil’in öncülük ettiği enstitünün amacı, Marksist düşüncenin farklı unsurlarını bir disiplinlerarası araştırma merkezinde toplamaktı. Enstitü, 1920 ve 1930’lu yıllarda, o zamanların en önemli Marksist akademisyenlerinin ilgisini çekti.
Frankfurt Okulu’nun düşünsel sahası ağırlıklı olarak üç önemli tarihi olay tarafından şekillendi: (1) Marx’ın Batı Avrupa’da öngördüğü işçi sınıfı devriminin başarısızlığı, (2) Nazizmin yükselişi ve (3) Kapitalizmin Henry Ford’un otomotiv şirketinin montaj hattı üretim uygulamalarından sonra ‘Fordizm’ ismiyle anılan yeni bir üretim ve tüketim biçimine evrilmesi. Marx’ın kendisinin tahmin etmediği modern tarihsel olaylarla yüzleşen Frankfurt Okulu kuramcıları, Marksist düşüncenin bu yeni kültürel koşullara yeni bir yorum getirmesine yardımcı olmaya başlamışlardı. Buna ek olarak, Marx, Frankfurt Okulu üyeleri, Georg Hegel, Sigmund Freud, Max Weber, Friedrich Nietzsche ve Immanuel Kant gibi diğer önemli sosyal kuramcıların ve düşünürlerin düşüncelerinden etkilenmişlerdi.
1933 yılında Adolf Hitler iktidara geldiğinde, okulun kurucuları enstitüyü önce Cenevre’ye, ardından 1935 yılında New York şehrine taşıdılar. Frankfurt Okulu teorisyenleri, sonraki otuz yıl boyunca modern topluma ilişkin en provokatif teorileri geliştirdiler. Sosyal teorinin, toplumun ve kişilerin zararlı toplumsal yapılardan kurtulmasını amaçlayan dönüştürücü bir girişim olması gerektiği düşüncesinden yola çıkan Frankfurt Okulu, sadece kapitalizmi değil, araçsallaşan akılcılığı, kültür endüstrisini ve sistemin başarısız vaatlerini içeren kapsamlı eleştiriler geliştirdi. Batı’nın modernitesi ve Aydınlanma kültürü üzerine tartıştılar.
1953’te Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt’ta yeniden kuruldu ve bugün hâlâ görevine devam ediyor. Bu yıllarda okulun önde gelen teorisyenlerinden bazıları Almanya’ya geri döndüler; ancak diğerleri Amerika Birleşik Devletleri’nde kaldı.
OKULUN YAPISI
Frankfurt Okulu, eleştirel bir teori geliştirmek ve toplumun çelişkilerini sorgulayarak diyalektik öğrenme yöntemini yaygınlaştırmak için bilinen bir akademisyen grubuna atıfta bulunur ve Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Erich Fromm ve Herbert Marcuse’un çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Fiziksel anlamda bir ‘okul’ değilse de Almanya’daki Frankfurt Üniversitesi’nin Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten akademisyenlerce yaratılan bir düşünsel ekoldü.
1930 yılında Max Horkheimer enstitünün yöneticisi oldu ve “Frankfurt Okulu”nu oluşturan akademisyenlerin büyük kısmını enstitüye dahil etti. Marx’ın isabetsiz devrim tahmini sonrasında yaşamak, düşünmek ve yazmaktan, “Ortodoks Marksizmin ve diktatörlük altındaki bir komünizm biçiminin yarattığı sorunlardan ötürü” rahatsızlık duyan bu araştırmacılar, dikkatlerini ideoloji yoluyla yönetme sorunu ya da kültür dünyası üzerine yoğunlaştırdılar. Bakış açıları, İtalyan akademisyen Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisiyle benzerlikler taşımaktaydı.
Frankfurt Okulu’nun diğer öncül üyeleri arasında Friedrich Pollock, Otto Kirchheimer, Leo Löwenthal ve Franz Leopold
Neumann da bulunmaktaydı. Walter Benjamin de 20. yüzyılın ortalarında, enstitü ile ilişkili hale gelmişti.
Frankfurt Okulu araştırmacılarının (özellikle Horkheimer, Adorno, Benjamin ve Marcuse’un) temel kaygılarından biri, başlangıçta Horkheimer ve Adorno’nun (Aydınlanma’nın Diyalektiği adlı eserde) “kitle kültürü” olarak adlandırdıkları bir anlayışın toplumsal alanda yükselişiydi. Bu ifade, teknolojik gelişmelerin müzik, film ve sanat gibi kültürel ürünlerin toplu olarak dağıtımına olanak sağlayarak, topluma teknoloji ile bağlı olan herkese ulaşma biçimini ifade eder. Onların endişeleri, teknolojinin üretimde tek tipleşmeye neden olduğu içeriği şekillendirmesiydi. Kültürel çerçevede, benzeri görülmemiş büyüklükte bir kitle, geçmişte olduğu gibi eğlence için aktif olarak birbirleriyle etkileşim kurmak yerine, pasif bir pozisyonda kalacakları tarz ve türler ile aynılaşmış bir kültürel yaşantının etkisi altına girmekteydi. Bu tecrübenin insanları entelektüel ve politik olarak pasif hale getirdiği teorisini ortaya koydular; çünkü kitlesel olarak üretilen ideolojiler ve değerler onların beynini yıkayıp ‘bilinçlerine sızmaktaydı’. Bu sürecin, Marx’ın kapitalizmin hakimiyeti teorisinde eksik olan bağlardan biri olduğunu ve büyük ölçüde Marx’ın devrim teorisinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini açıklamaya yardım ettiğini ifade ediyorlardı.
Marcuse bu çerçeveyi aldı ve yirminci yüzyılın ortalarında Batılı ülkelerde bir norm haline gelen tüketim mallarına ve yeni tüketici yaşam tarzına uyguladı; ayrıca tüketimciliğin yalnızca aynı yanlış ihtiyaçların yaratılması yoluyla, (kapitalizmin ürünlerinden memnuniyet duyulması sebebiyle) aynı şekilde işlediğini savundu. Düşünürlerinin hepsi Yahudiydi ve çoğunun Nazilerin uyguladığı soykırımdan kaçması gerekiyordu. Ortaya koydukları ana konular, 1930-1944 yılları arasındaki Nazizmin ve faşizmin etkisi üzerinde odaklanmıştı, bu nedenle açık bir kötümserlik duygusu hakimdi. Frankfurt Okulu’nun çalışmaları genel anlamda eleştirel teori ve ekonomi politikalarını kapsamaktadır. Bir bütün olarak eleştirel kuramcıların geniş yaklaşımı, Adorno ve Horkheimer Aydınlanma’nın Diyalektiği’nde temel çalışmalarında yoğun olarak Herbert Marcuse’un fikirlerini daha ayrıntılı bir şekilde incelemişlerdir.
ENDÜSTRİYEL KAPİTALİZM VE TEKNOLOJİ
Tek Boyutlu İnsan (1964), Marcuse’un en tanınmış ve en etkili eseri olan Eros ve Medeniyet ile birlikte öğrenci ve siyah kurtuluş hareketlerinin popüler bir ifadesini temsil eder. Marcuse, “Freud içgüdüsel hareketlerin ve memnuniyet hislerinin derinliklerinde yatan sosyal ve politik kontrol mekanizmasını keşfetti” diyerek, Freudcu anlayışların kapitalist egemen sınıf tarafından etkili bir şekilde manipüle edildiğini göstermeye çabalıyordu. Teknoloji olabildiğince ironik bir şekilde “totaliter bir eğilim” taşıdığı için “yeni, daha etkili ve daha hoş toplumsallaşma biçimleri kurmak” amacını ortaya koyuyordu. ‘Savaş halini’ ve ‘refah devletini’ bir araya getiren teknolojinin genel seferberliği, “siyasi evrenin kapanmasına” yol açmaktaydı: Sosyal değişim, mekanikleşme ve bilimsel yönetim, teknik alandaki akılcılıkla gerçekleşebilir: “İşçi sınıfının olumsuz konumunun zayıflamasını zorlayan” yeni bir teknolojik iş hayatı gerekmektedir. İşçiler, her bakımdan, varolan sosyo-politik sistemi eleştirme yetenekleri açısından ‘yumuşatılmış’ durumdadır. Bu nedenle yalnızca ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğini göremeyen tek boyutlu bir düşünce üretmektedir. Teknik akılcılık teması, Marcuse’un daha önce ve büyük ölçüde farklı sosyal ve politik koşullar altında çalıştığı bir konudur.
ELEŞTİREL TEORİ
“Eleştirel teori”, Frankfurt Okulu’na dahil olan düşünürler tarafından geliştirilen yeni bir Marksist toplum teorisine verilen isimdir. 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen bir dizi çalışmada, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından, tekelci kapitalizm teorileri, yeni sanayi devleti, teknoloji ve dev şirketlerin tekelci kapitalizmdeki rolü, çağdaş toplumları yeniden üretim sürecindeki kitle kültürü, demokrasinin ve bireyin gerilemesi ve iletişiminin kilit rolleri hakkında yayınlar yapıldı. Eleştirel teori Hegelci diyalektik, Marksist teori, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud, Max Weber ve çağdaş düşüncenin diğer eğilimleri üzerine odaklanmıştır. Sonraki on yıllar boyunca toplumsal teorinin merkezinde yer alacak teoriler bu sahalar üzerinden başlayarak geniş bir muhalif düşünce akımına dönüştü. Düşünürler zor bir tarihsel dönemde radikal bir toplumsal kuramı canlı tutmayı başardılar ve değişen toplumsal gerçekliğe dair yeni Marksist teorinin ve rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişteki yeni tarihsel durumun yönelimlerini tartıştılar.
Grubun ilk üyeleri, James Joyce, Marcel Proust ve Samuel Beckett gibi modernist yazarları övgü ile anan Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse, Erich Fromm, Walter Benjamin ve Jurgen Habermas’tan oluşuyordu. Frankfurt Okulu eleştirmenleri, bir tarafta totaliter bir rejim ve faşizm, diğer tarafta Amerikan kitle kültürü sürmekteyken, kapitalizm ve ticaret ile ilgili deneyimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Ortaya çıkan tekdüze kültürel yapıları nedeniyle hem Nazi hem de Amerikan toplulukları “tek boyutlu” olarak kabul edilmiştir.
Sanat ve edebiyat, Frankfurt Okulu açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Erken bir girişim olan Eleştirel Teori’de Marcuse, “olumlu kültür” kavramını önermişti; bu sayede, kültürün diyalektik doğasını “konformist” olarak nitelerken eleştirel bir yaklaşım izledi. Adorno, “sanatın gerçek dünyada olumsuz bir bilgi” haline geldiğini düşünüyordu. Ona göre, sanat, sosyal sistem içinde hareket ederek ve bu sistemi kendinde yansıtarak dolaylı bir bilgi üretiyordu. Beckett’in “Oyun’un Sonu” adlı eserinin analizinde Adorno, Beckett’in çağdaş kültür ve modern varoluşa karşı olumsuz tavrını, yalnızca içi boş kalıplar ve dilin parçalanmış klişelerine sahip karakterler sunarak yansıttığını aktarmaktadır. Horkheimer ise pasifleşmeye ve siyasi ve sanatsal statükoya karşı, herhangi bir inisiyatif geliştirmedikleri ve baskıcı ideolojiye karşı itaatkâr oldukları için eleştiriler getirmiştir.
ÜTOPYALAR VE YENİ MUHALEFET
Herbert Marcuse’un ‘Tek Boyutlu Adam’ çalışmasının sayfalarında yoğun bir karamsarlık göze çarpar. Bununla birlikte, analizin altında yatan temel unsur, Weber’in ‘kader’ hakkındaki gerginliğini eleştiren umutlu bir bakış yansıtmaktadır. Kurtuluş üzerine yazılan daha sonraki Deneme (1969), iyimserlik ruhunu zamanın isyankâr olaylarıyla uyumlu bir açıdan ve daha şeffaf bir şekilde ortaya koymaktadır. Marcuse, ‘dış menşeli ve dışardan gelenlerin’ isyanını, kapitalizmin çöküşüne katkıda bulunacak bir dinamo olarak algılamıştı. Büyük ölçüde 1968 Mayısı’ndan önce yazılmış olan deneme, 1968 isyanlarının felsefesi ve Vietnam Savaşı öncesi protesto anlayışıyla birlikte yükselen siyah muhalefet hareketi ile etkileşime girdi. Kurumsal kapitalizmdeki “büyük amaçların” karakterize edilmesini ütopyacı olması nedeniyle reddetti. Aksine, “ütopik” olarak nitelendirilen şeyin artık toplumda “yeri yoktur” ve tarihsel evrende herhangi bir yere sahip olamayacaktır. Daha ziyade kurulu toplumlar tarafından engellenmektedir.” Marcuse, yeni muhalif güçlerin artık geleneksel emekçi, sınıf temelli örgütlerle uyumlu olarak öğrenciler de dahil olmak üzere küçük sosyal gruplardan oluştuğunu düşünüyordu. Nitekim, eski toplumsal kalıplara karşı başlayan isyan, “yeni ve kendiliğinden bir dayanışma”nın ortaya çıkmasını temsil ediyordu. İşçi sınıfı, teknik ve mesleki yeniden yapılanma nedeniyle değişen bileşiminden dolayı, kapitalist sisteme entegre edilmiş yeni bir işçi sınıfının gelişmesine neden olmakla birlikte, daha muhafazakâr hale gelmişti. Ancak Marcuse, “1960’ların sonundan sonraki ‘parti sonrası sarhoşluğu döneminde’ gelişmiş kapitalizmdeki muhalefet olanaklarını tekrar değerlendirirken, estetik duyarlılığın devrimci potansiyeline daha fazla inandı. ‘Estetik Boyut’, Marcuse’un toplumu meta kültüründe artık doymuş hale getirme konusundaki büyük umudunu temsil etti.
Marcuse’un endüstriyel kapitalizm ve teknik akılcılık analizinin bir kısmı, “fikirsel pazar yeri”nin ulusal ve bireysel çıkarları belirleyen kişiler tarafından düzenlendiği ve sınırlandırıldığı “soyut bir tarafsızlık” fikrini reddetmektedir. Marcuse, baskıcı hoşgörü hakkında 1968 yılında yazdığı yazısında, “bu ülkede (ABD) geçerli koşullar altında, muhalefetin koruması yoktur” diyor. Fransa’nın Cezayir Savaşı sırasında Sartre’ın yaptığına benzer şekilde özgürce konuşma, herkes için eşit haklar ve barışçıl protesto hakkı konusundaki doğrudan eleştirisi ve “bölünmüş” Marksist düşünceye karşı meydan okuması, Marcuse’un düşüncelerinin en çok tartışılan öğeleri olmuştur.
Kaynaklar:
http://routledgesoc.com/ profile/frankfurt-school
https://www.brlsi.org/events- proceedings/proceedings/18097
https://www.schillerinstitute. org/fid_91-96/921_frankfurt. html
https://www.thoughtco.com/ frankfurt-school-3026079
https://literariness. wordpress.com/2016/04/14/ frankfurt-school-and-critical- theory/