Hakan Aksay-T24
Ellerine balon bayrak verip yürütmek
ve dans ettirmek kolay...
Ve büyük adamların karanlık
sıcaklığını taşıyan koltuklara bir günlüğüne küçük çocukları oturtmak...
Yüksek tribünlerden vatan, millet,
“çocukları severiz” nutukları atmak...
Geç bunları!
Sen ne kadar mutlu edebiliyorsun
çocukları, ondan haber ver!..
Nasıl bir gelecek kuruyorsun onlara?
Ne kadar gelişme şansı veriyorsun?
Her şeyden önce, nasıl yaşatıyorsun
çocukları?
Ekonomik ve sosyal şartları,
aldıkları eğitimin kalitesi nasıl?
Bunlardan geçtim; ne kadar can
güvenlikleri var?
Binlerce çocuk anasını babasını
kaybetti. Ve yüzlercesi canını verdi. Güneydoğu’dan Gezi Meydanı’na kadar... O
kadar çocuk... Onca masum, günahsız insan...
23 Nisan kutlu olsun tabii ki,
olsun; ama o çocuklar da unutulmasın.
Birini hatırlatması benden bugün
(yakın geçmişimizden kanlı bir gölgenin moral bozucu etkisi bayramınızın tadını
kaçırırsa biraz, kusura bakmayın artık)...
FOTO
*
* *
Adı Ceylan idi.
Ceylan olur da avcı olmaz mı hiç!
Avcılar da vardı elbet.
Ama bu memlekette insanlar eline
silah alınca “cesur” ve “mert”, cinayet işleyince korkak ve yalancı olurlar.
Çektikleri silahın sesinin
yankısında gizlenirler.
Ettikleri ateşin dumanında
buharlaşırlar.
Ve döktükleri kanın pıhtısında sır
oluverirler.
Can almanın namert, sinsi ve ansızın
olanı tercih edilir bu topraklarda.
*
* *
İşte Ceylan da böyle bir alçaklığa
kurban gitti.
Gitti...
Ve bitti.
Defteri kapandı.
Anında unutuldu.
Aslında yaşarken de hatırlanmaya
hakkı yoktu pek.
Onun gibilerin bir değeri olamazdı
ki zaten...
Kürttü, köylüydü, yoksuldu...
Varlığıyla da ölümüyle de rahatsız
etmemesi gerekiyordu bu koca ülkeyi.
Bundan dolayı, cesedi de dâhil,
onunla ilgili her şeyin anında gömülmesi şarttı.
Ne devlet meşgul olurdu onunla, ne
de uzak topraklardaki ilgisiz Türkler...
Vardı...
Yok oldu.
Ufacık bir "fark etmez"di
o, bu zalim hayatta.
FOTO
*
* *
İlk kez de bir gazete haberiyle
duymuştum adını.
Ben adını duyduğumda o çoktan
gitmişti.
Çünkü okuduğum onun ölüm haberiydi.
2009 Eylülü'nün 28'inde bitmişti
kısa hikâyesi.
14 yaşındaydı son gününde.
Acaba anası “bir tanem” diye basıyor
muydu onu bağrına?
Bir taneydi o...
Sonra...
Bir kalleş patlama oldu.
Ondan geriye yüzlerce Ceylan saçıldı
ortalığa...
*
* *
Ayakları, bacakları ve elleri daha
bütündü koparken öteki parçalarından...
Ama geriye kalan bölümleri...
Paramparça dağıldı ortalığa...
Otlara, çalılara, ağaçların
dallarına...
Belki otlattığı kuzuların
bedenine...
Ondan geriye kalan yüzlerce kanlı et
yapıştı.
Hain bir patlama onu yüzlerce
parçaya ayırdı.
Anası gözyaşlarına boğularak topladı
o parçaları kucağına.
Yapışmazdı artık, birleşmezdi, eski
haline dönmezdi.
Ama ondan geri kalan parçalar
toplandı yine de.
Bir battaniyeye kondu.
“Bir tane”ydi, bir tane Ceylan...
Paramparça oldu.
*
* *
Öyle İstanbul'da, Ankara'da falan
değildi.
Diyarbakır Lice'ye bağlı Şenlik Köyü
yakınlarında bir yeşil alanı kırmızıya boyayarak göçüp gittiğinde kimsenin onu
umursayacak hali yoktu.
Zaten devlet büyüklerinin “olayın fazla
büyütülmemesi gerektiğini” söylediği rivayeti çıkmıştı.
Büyütülmemesi gereken olay, onun
nasıl olup da birdenbire parçalandığıydı.
Onu yüzlerce parçaya ayıran şeyin,
bir havan topu olduğu söylenmişti.
Diyarbakır-Bingöl sınırındaki bir
karakoldan atılan...
Ya da başka bir “özel silah”la mı
vurulmuştu acaba?
Bilerek mi hedef almışlardı onu?
Askerî talim sırasında “tesadüf
kurbanı” mı olmuştu yoksa?
Ne olursa olsun, cinayetin
şüphelisini gösteren bütün parmaklar devlete yöneliyordu.
Devlet ise onun gibi önemsiz bir
Kürt çocuğuna feda edilmeyecek kadar yüce bir otoriteye sahipti.
*
* *
Öldü gitti Ceylan.
Parçalarının toplandığı battaniye
altı saat “yetkili” bekledi.
Ne yetkili, ne de vicdanlı vardı
ortada.
“Savcıya vekaleten” bir imam
gönderildi oraya; sonra alelacele bir karakolda yapıldığı söylenen “otopsi”nin
raporu karalandı.
Elindeki bıçakla “askerî mühimmatı
kurcalayarak patlatmış” falan olabilirdi işte.
Her neyse, çok da önemli değildi
zaten.
Onunla ilgili açılan davalar, dev
gibi devleti rahatsız eden sinek vızıltısını andırıyordu.
“İçerde” adaletin adı çok kendisi
yok olduğundan dolayı, “dışardaki” mahkemelere de taşındı mesele.
Böylesi “tatsız olaylar”da “zaman
aşımı” maddesini hasretle bekleyen memleketimizin hukuk çarkından çıkarılmış
bir karar atıldı akrabalarının önüne.
“Önkol ailesinin 100 bin lira maddi, 150 bin lira da manevi tazminat
talebiyle açtığı davaya bakan Diyarbakır 2. İdare Mahkemesi, ‘Devletin kusurlu olup olmadığının tespit
edilemediği’ görüşünden hareketle manevi tazminat talebinin
reddedilmesine, maddi olarak ise aileye 28 bin 208 lira 85 kuruş tazminat
ödenmesine hükmetti.”
Dahası mahkeme, verdiği bu
tazminatın 12 bin 701 lira 82 kuruş'luk kısmını yargılama giderleri ve
avukatlık ücreti olarak aileye borç çıkarıp ödenecek miktarı 15 bin 507 lira 82
kuruş'a indirmekten hiç çekinmedi.
*
* *
Durum böyleydi ve hâlâ böyle, Ceylan
çocukla ilgili olarak.
Onun parçalanması küçük bir haberdir
buralarda; onu da pek kimse okumaz.
Okusa ne olacak ki, daha yüzlerce
Kürt çocuğu öldü, milyonlarca vicdandan çıt çıkmadı.
34 kişiden Roboski haritasına
yayılan binlerce parça da sessizce kanar durur yıllardır.
Ve daha neler, kimler...
Bir mahkeme “yetkisizlik” kararına sarılır,
bir başkası “zaman aşımı”na
abanır, biri “meşru müdafa”dan
hoşgörür, öteki “kasıt yok” ya
da “kurşun sekmiş” bahanesiyle
örtünür.
Ölür durur bu acılı ülkenin
evlatları.
Onun kanlı parçaları da ötekilere
karıştı gitti işte.
Zaten adı Ceylan'dı.
Ceylan olur da avcı olmaz mı hiç!
Ama bu memleketin avcıları da pek
bir hain ve kalleş oluyor.