Mağrur olma padişahım,
senden
büyük klişeler var!
Leyla Burcu Dündar-T24
Zarfa değil mazrufa bakmayı salık veren atasözünden bile bihaber olanlar için, yazarın adı sanı ve siyasî duruşu yeterli derecede suç teşkil ediyor belli ki...
2016’nın son günlerinde soğuk bir
kış günü, korkulu bir düşten uyanıp kendini korkunç bir “muhtar” olarak bulmak
herkese nasip olmaz. Kırk yıl düşünsem ―maatteessüf tevellüdüm de buna elverir
oldu― aklıma gelmezdi bu ama oldu. Acil kodlu bir faksla fakültece
Yükseköğretim Kurulu’na çağrıldığımızı öğrendiğimizde, Kanun Hükmünde
Kararname’ler silsilesinin sillesinden akademisyenler de payına düşeni
aldığından olacak, tedirgin bir sessizlikle bakıştık bir süre. Kuruma
vardığımızdaysa, sıraya sokulmak suretiyle imzalarımız alındı öncelikle. Artık
bu işte bir tuhaflık olduğuna iyice kani olduysak da, “davet”in memleket sathına
yayıldığını anlamak için toplantı salonuna girip o mahşerî kalabalığı görmemiz
yetti. Ne zaman ki sahnenin ardındaki ekrandaki o ibareyi gördük; cümleten bir
derin oh çektik: “Kültür ve Turizm Bakanı ile Toplantı.” Bu detaylı “açıklama,”
içtimânın doğasına, yani “belirli bir amaç” için bir araya gelinme ilkesine
aykırıysa da, vardır elbet büyüklerimizin bir bildiği diyerek tevekkülle
dizildik koltuklara. Kameralar, anonslar, koşuşturmaların ardından nâzırımız
teşrif buyurduğundaysa, bir adım daha yaklaşmıştık oradaki mevcudiyetimizin
ulvi amacına ve eskilerin “hayide” dediği o kullanıla kullanıla eskimiş
kelimelerin resmigeçidine.
“CLİCHE”
Dilimize Fransızca “cliché”
sözcüğünden giren klişenin, sözlükteki birincil anlamı bir yana bırakılırsa,
mecaz anlamı “basmakalıp söz, görüş vb.” olarak geçiyor. Kelimenin kökenine
hürmeten, Fransız şair Gérard de Nerval’e atfolunan bir sözü anmadan
geçmeyelim: Bir kadını güle benzeten ilk kişinin şair, ikincisininse budala
olduğu yönündeki nükteli sözden bahsediyorum. Klişeler böyledir işte; ilkinde
büyük bir keşif gibi gelse de kulağa, sonradan sası bir tat bırakır damakta.
“Özgünlük” burada anahtar kelime aslında; gittikçe her kapıyı açan bir
maymuncuğa dönüştüğü de nazar-i dikkati celbetmekte ya neyse. Bir ifadenin veya
düşüncenin “klişe” batağına saplanması için, anlam ve etkisini yitirecek denli
çok kullanılıp zaman içinde “bayat” sıfatını edinmesi gerekiyor. Ağızdan ağıza
dolaşan bu tür değersiz sözler söyleyen yani şiirler yazanlara eskiler
“hayide-gû” derdi. Söz söylemenin, şiirle özdeş olduğu bir nadide kültürden söz
ediyoruz şüphesiz burada. Günümüzdeyse şiirin “sigara ve alkol gibi bağımlılığa
yol açan alışkanlıkları teşvik eden” bir tarafı olduğunu da duydu ya bu fâni
kulaklar; ne desek boş. Hem zaten “her şey boş” olunca, sözü de içeriyor bu
ister istemez.
TERÖRİST
Gelelim son dönemlerde semantik
olarak en büyük erozyonu yaşayan sözcüklerden birine: “terörist.” Boşuna koşup
sözlüklere falan bakmaya hacet yok; cümleten halüsinasyon görmekteyiz ne de
olsa. Hâl böyleyken, terörist kimdir diye sorarsanız; ister “doları olanlar”
deriz, ister “hayırcılar” diye ekleriz… Yarım asrı aşkın zaman evvel, anlamını
yitirmiş bir başka sözcükle edelim yola devam: “vatan haini.” Neyse ki dizeler
“ölesi değil” de, şairin öfkesini ölümsüz bir çığlığa çevirmişti şöylece:
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt/
hainiyim, ben vatan hainiyim.”
Ardından da sıralayıp vatanı
karanlığa mahkûm edenlerin icraatlarını birer birer, sakınmasızca koymuştu
noktayı: “Yazın üç sütun üstüne kapkara
haykıran puntolarla:/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
The Terrible Turk, Roni Margulies, Everest Yayınları
Klişe sözcüğünün kökeni yabancı olsa da, fikren pek de
yabancı olduğu söylenemez zihin dünyamıza. Bunun için herhangi bir kitapçıya
girip raflar arasında şöyle bir gezinmek bile yeterlidir aslında. Kitap
kapaklarında yer alan birbirinin tekrarı sözler maharetle gösterir hal-i pür
melâlimizi. Arka kapak yazısı yazmak büyük bir zanaat ise de, yayınevlerinin
çoğu pek de umursar görünmez esasen bir kitabı taçlandıran bu mührü. İşte bu
yüzden, bazen kitabın içeriğiyle bile örtüşmeyen özetler, bazense düşünmeden
düzülmüş övgüler örnekler basmakalıp yargılara sığınmanın bahtiyarlığını. Kim
bilir, belki de tarihten süzülüp gelen bir kafa yapısının yansımasıdır bu.
Başka türlü açıklanabilir mi zaten koskoca Divan şiiri geleneğinde arz-ı endâm
eyleyen servi boylu, ok kirpikli, gonca dudaklı güzeller? Bu mazmunlardır
şüphesiz şairi yüzyıllarca sevgiliyi klişe bir biçimde betimlemeye mahkûm eden.
Benzer bir tespiti minyatür sanatı için de yapmak mümkün. Tasvirlerin
kalıplaşmış imgeleri yeniden üretmesi, sanatçının bireysel dehasının teşhirinin
değil, toplumun ortak hafızasının temsilinin yeğlendiğini göstermez mi? Dahası
bu tasvirlere “nakış,” onları yapan kişiye ise “nakkaş” denmesi, minyatür
sanatının özünün sistematik bir şekilde birbirini tekrarlayan süslemelerden
oluştuğunun kanıtıdır. Hâsıl-ı kelâm, klişelere kaçmanın karşı konulmaz
kolaycılığının tarihi kadim.
NAZIRIMIZ İRŞAD EDİYOR BİZİ
Gelelim yazının başında bahsi geçen
o mühim toplantıya… Nâzırımız, memleket için klişe bir ifadeyle “açık hava
müzesi” diyerek girdi o gün konuya. Tabii ülkede olan biteni izleyen ve aklî
melekeleri şimdilik yerinde olan her akademisyen, bunun aslında bir nevi “açık
hava hapishanesi” olduğunun farkındayken dedi bunu. Üstelik de “içeride”
olmanın “dışarıda” olmaktan daha güvenli olduğu bir demken bu. Bir başka pek
“muteber” şairin dediği gibi, “Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,/ Anlatamam,
nasıl ıssız, nasıl karanlık...” Yeniden toplantıya dönersek, girişteki memleket
güzellemesinin ardından, yine klişeleşmiş bir biçimde Batı’nın hicvine geldi
sıra. 15 Temmuz sonrası yabancı medyada yer alan haberleri eleştiren nâzır,
elbette bizdeki durumun Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru’dan hallice olduğunu
görmez, duymaz, söylemezdi. Bunların esasen “üç bilge maymun” olarak
adlandırıldığına itibar etmeyen bizler içinse durum vahimdi. Yalan yanlış haber
yapan bu kâfirlere mucibince ders vermemiz, mıntıkalarımızda devletlü
sultanımızın buyurduğu gerçekleri dile getirmemiz temennileriyle devam eden
toplantının doruk noktası, bir yazarın hedefe oturtulduğu an oldu.
THE TERRİBLE TURK
Bu kişi, kendini önce “sosyalist,”
sonra “şair, iktisatçı, gazeteci, tercüman” olarak tanımlayan Roni Margulies
idi. Nâzırımız indinde ise, sakıncalı mevzular düşünüp yazan bu kişi düpedüz
“militan” idi. Yüzlerce akademisyen “seyirci”nin huzurunda, suç unsurunu da
şoförü bir koşu gidip getirdi neyse ki. Yüzümüze tokat gibi indirilen bu kitap,
müthiş kapağından ötürü görür görmez tanıdığım, 2016 yılında yayımlanan The Terrible Turk: Batı’nın Gördüğü “Türk” idi.
Hani Margulies’in, 19. yüzyıl sonunda iyice yaygınlaşmış olan “korkunç Türk” (terrible
Turk) ve “adı ağza alınmaz Türk” (unspeakable Turk) ifadelerinin
izini sürdüğü bu çalışmada, Batı’nın ırkçılığını deşifre ettiğini bilmesem,
inanacağım söylenenlere. İngilizceye yerleşmiş bu tamlamaların peşine düşmek,
imparatorluktan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel çizgide, Avrupa’nın “Türk”e olan
bakışının ipliğini pazara çıkarmak değil de nedir? Siyasetten sanata dek
sirayet etmiş bu söylemleri irdelemek, asırlardır bitmeyen bir çatışmanın
taraflarının zihin haritasını çıkarmak anlamına geldiğinden, olsa olsa takdire
şayan bir girişimdir. Margulies, zaman içinde Batı kültürünün yerleşik bir
unsuru hâline gelmiş bu “barbar,” “zalim,” “tembel.” “şehvet düşkünü” Türk
imajını tüm çıplaklığıyla sergiliyor kitabında. Üstelik otuz yılını bu “korkunç
Türk” imajını taşıyan gündelik nesneleri toplamaya adamış birinden söz ediyoruz
burada. Bu uzun soluklu çaba sayesinde, Avrupa ırkçılığının en temel
imajlarından biri, kartpostallardan fotoğraf ve reklam kartlarına, dergi
kapaklarından karikatür ve çizgi romanlara, oyuncaklardan maske ve biblolara,
porselen eşyalardan tabak ve küllüklere, sigara paketlerinden puro kutuları ve
tütün kavanozlarına dek sayısız örnekten hareketle anlatılıyor.
SEN KALK DA BEN YATAM:TÖREN, BAYRAK
VE HEYKEL
Bu arada, Margulies’in
koleksiyonculuk virüsünden epeyce mustarip bir yazar olduğunu hatırlatalım.
Nitekim 2015 yılında da “Kemalizmin aşırılıkları”nın izini sürdüğü kitabı Sen Kalk Da Ben Yatam: Tören,
Bayrak ve Heykel yayımlanmıştı. Hatta sahaflardan toplanmış
siyah- beyaz büst, heykel, tören fotoğraflarının eşlik ettiği bu çalışmada,
Kemalizmin “kutsal inekleri”nden dem vurulup İslam ile olan ilişkisi
“Türkiye’de tayin edici sorun” olarak saptanırken, nâzırımız hiç rahatsız
olmamıştı ne hikmetse. Demek ki eleştiriye hürmetleri sonsuz; bittabi oklar
kendilerini alâkadar eden meselelere yönelmediği müddetçe. Öyleyse 13. yüzyıla
kadar gidip bîgâne kalamayacakları bir tasavvuf ehline, Derviş Yûnus’a
söyletelim derdimizi: “Padişahı kim bileydi/ Kul itmese yort savul.”
Sözlerimi malûm kış gününden bahisle
bitireyim. Nâzırımızın, klişeleri sergileyen The Terrible Turk’ü klişe
bir biçimde klişe sözcüklerle mahkûm etmesine şaşırdım desem yalan olur. Kaldı
ki, kendisinin başka meclislerde başka vesilelerle bu kitabı tekrar tekrar hedef
tahtasına oturttuğunu da basından takip ettim. Söz konusu haberlerde, kitapta
Sultan Abdülhamit’e dair “karikatür, çizgi ve fıkralar” bulunduğunun
vurgulanması, bu rahatsızlığın kaynağını açık ediyor. Bizim payımıza düşense,
bir yazarın hakaretâmiz bir biçimde ama daha da kötüsü mesnetsizce eleştirilip
“militan” olarak nitelendiği bir ortamda “muhtar” misali oturmak durumunda
kalmak oluyor. Üstelik bu insanın, memleketindeyken “Yahudi,” yurt dışındayken
ise “Türk” diye ötekileştirildiğini düşününce, kaleme davranmak farz oluyor.
Zira yıllarını Batı’nın bilinçaltına işlemiş o “korkunç” imajın gündelik
hayattaki izlerinin peşinde geçiren bir koleksiyoner, kitaptan korkanlarca
ilgili ilgisiz birçok ortamda basmakalıp sözlerle lanetleniyor. O zaman insan,
kendinden başka herkese ve her şeye düşman bu anlayışa bakıp gayriihtiyarî iç
çekiyor; “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim” dizesi dökülüyor... Zarfa değil
mazrufa bakmayı salık veren atasözünden bile bihaber olanlar için, yazarın adı
sanı ve siyasî duruşu yeterli derecede suç teşkil ediyor belli ki. Kitabın
sayfalarını dahi çevirmeye üşenenler için, kapakta yer alan Tête-de-Turc
(fesli ve sakallı klişe bir Osmanlı imgesinin kullanıldığı Fransız tütün
kavanozu) kendini “evlâd-ı fâtihân” sananları zıvanadan çıkarmaya kâfi geliyor.
İşbu halet-i ruhiye, klişeye düşme pahasına söylemek gerekirse, tam da “Türk
kafası”na tekabül ediyor. Eh, klişeler de yoktan var olmuyor şüphesiz. Öyleyse
çıkarın defterleri, sözü Ecece bitireceğiz: “Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün
ahali!/ Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız/ Kurşunkalemle de olabilir/
Yort savul!”
Görsel: 1930'lu yıllardan bir
"Terrible Turk" balonu.

