8 Nisan 2017 Cumartesi



Mağrur olma padişahım, 
senden büyük klişeler var!
Leyla Burcu Dündar-T24
 



  Zarfa değil mazrufa bakmayı salık veren atasözünden bile bihaber olanlar için, yazarın adı sanı ve siyasî duruşu yeterli derecede suç teşkil ediyor belli ki...

2016’nın son günlerinde soğuk bir kış günü, korkulu bir düşten uyanıp kendini korkunç bir “muhtar” olarak bulmak herkese nasip olmaz. Kırk yıl düşünsem ―maatteessüf tevellüdüm de buna elverir oldu― aklıma gelmezdi bu ama oldu. Acil kodlu bir faksla fakültece Yükseköğretim Kurulu’na çağrıldığımızı öğrendiğimizde, Kanun Hükmünde Kararname’ler silsilesinin sillesinden akademisyenler de payına düşeni aldığından olacak, tedirgin bir sessizlikle bakıştık bir süre. Kuruma vardığımızdaysa, sıraya sokulmak suretiyle imzalarımız alındı öncelikle. Artık bu işte bir tuhaflık olduğuna iyice kani olduysak da, “davet”in memleket sathına yayıldığını anlamak için toplantı salonuna girip o mahşerî kalabalığı görmemiz yetti. Ne zaman ki sahnenin ardındaki ekrandaki o ibareyi gördük; cümleten bir derin oh çektik: “Kültür ve Turizm Bakanı ile Toplantı.” Bu detaylı “açıklama,” içtimânın doğasına, yani “belirli bir amaç” için bir araya gelinme ilkesine aykırıysa da, vardır elbet büyüklerimizin bir bildiği diyerek tevekkülle dizildik koltuklara. Kameralar, anonslar, koşuşturmaların ardından nâzırımız teşrif buyurduğundaysa, bir adım daha yaklaşmıştık oradaki mevcudiyetimizin ulvi amacına ve eskilerin “hayide” dediği o kullanıla kullanıla eskimiş kelimelerin resmigeçidine.

“CLİCHE”
Dilimize Fransızca “cliché” sözcüğünden giren klişenin, sözlükteki birincil anlamı bir yana bırakılırsa, mecaz anlamı “basmakalıp söz, görüş vb.” olarak geçiyor. Kelimenin kökenine hürmeten, Fransız şair Gérard de Nerval’e atfolunan bir sözü anmadan geçmeyelim: Bir kadını güle benzeten ilk kişinin şair, ikincisininse budala olduğu yönündeki nükteli sözden bahsediyorum. Klişeler böyledir işte; ilkinde büyük bir keşif gibi gelse de kulağa, sonradan sası bir tat bırakır damakta. “Özgünlük” burada anahtar kelime aslında; gittikçe her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüştüğü de nazar-i dikkati celbetmekte ya neyse. Bir ifadenin veya düşüncenin “klişe” batağına saplanması için, anlam ve etkisini yitirecek denli çok kullanılıp zaman içinde “bayat” sıfatını edinmesi gerekiyor. Ağızdan ağıza dolaşan bu tür değersiz sözler söyleyen yani şiirler yazanlara eskiler “hayide-gû” derdi. Söz söylemenin, şiirle özdeş olduğu bir nadide kültürden söz ediyoruz şüphesiz burada. Günümüzdeyse şiirin “sigara ve alkol gibi bağımlılığa yol açan alışkanlıkları teşvik eden” bir tarafı olduğunu da duydu ya bu fâni kulaklar; ne desek boş. Hem zaten “her şey boş” olunca, sözü de içeriyor bu ister istemez.

TERÖRİST
Gelelim son dönemlerde semantik olarak en büyük erozyonu yaşayan sözcüklerden birine: “terörist.” Boşuna koşup sözlüklere falan bakmaya hacet yok; cümleten halüsinasyon görmekteyiz ne de olsa. Hâl böyleyken, terörist kimdir diye sorarsanız; ister “doları olanlar” deriz, ister “hayırcılar” diye ekleriz… Yarım asrı aşkın zaman evvel, anlamını yitirmiş bir başka sözcükle edelim yola devam: “vatan haini.” Neyse ki dizeler “ölesi değil” de, şairin öfkesini ölümsüz bir çığlığa çevirmişti şöylece: 
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt/ hainiyim, ben vatan hainiyim.” 
Ardından da sıralayıp vatanı karanlığa mahkûm edenlerin icraatlarını birer birer, sakınmasızca koymuştu noktayı: “Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

The Terrible Turk, Roni Margulies, Everest Yayınları
Klişe sözcüğünün kökeni yabancı olsa da, fikren pek de yabancı olduğu söylenemez zihin dünyamıza. Bunun için herhangi bir kitapçıya girip raflar arasında şöyle bir gezinmek bile yeterlidir aslında. Kitap kapaklarında yer alan birbirinin tekrarı sözler maharetle gösterir hal-i pür melâlimizi. Arka kapak yazısı yazmak büyük bir zanaat ise de, yayınevlerinin çoğu pek de umursar görünmez esasen bir kitabı taçlandıran bu mührü. İşte bu yüzden, bazen kitabın içeriğiyle bile örtüşmeyen özetler, bazense düşünmeden düzülmüş övgüler örnekler basmakalıp yargılara sığınmanın bahtiyarlığını. Kim bilir, belki de tarihten süzülüp gelen bir kafa yapısının yansımasıdır bu. Başka türlü açıklanabilir mi zaten koskoca Divan şiiri geleneğinde arz-ı endâm eyleyen servi boylu, ok kirpikli, gonca dudaklı güzeller? Bu mazmunlardır şüphesiz şairi yüzyıllarca sevgiliyi klişe bir biçimde betimlemeye mahkûm eden. Benzer bir tespiti minyatür sanatı için de yapmak mümkün. Tasvirlerin kalıplaşmış imgeleri yeniden üretmesi, sanatçının bireysel dehasının teşhirinin değil, toplumun ortak hafızasının temsilinin yeğlendiğini göstermez mi? Dahası bu tasvirlere “nakış,” onları yapan kişiye ise “nakkaş” denmesi, minyatür sanatının özünün sistematik bir şekilde birbirini tekrarlayan süslemelerden oluştuğunun kanıtıdır. Hâsıl-ı kelâm, klişelere kaçmanın karşı konulmaz kolaycılığının tarihi kadim.

NAZIRIMIZ İRŞAD EDİYOR BİZİ
Gelelim yazının başında bahsi geçen o mühim toplantıya… Nâzırımız, memleket için klişe bir ifadeyle “açık hava müzesi” diyerek girdi o gün konuya. Tabii ülkede olan biteni izleyen ve aklî melekeleri şimdilik yerinde olan her akademisyen, bunun aslında bir nevi “açık hava hapishanesi” olduğunun farkındayken dedi bunu. Üstelik de “içeride” olmanın “dışarıda” olmaktan daha güvenli olduğu bir demken bu. Bir başka pek “muteber” şairin dediği gibi, “Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,/ Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...” Yeniden toplantıya dönersek, girişteki memleket güzellemesinin ardından, yine klişeleşmiş bir biçimde Batı’nın hicvine geldi sıra. 15 Temmuz sonrası yabancı medyada yer alan haberleri eleştiren nâzır, elbette bizdeki durumun Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru’dan hallice olduğunu görmez, duymaz, söylemezdi. Bunların esasen “üç bilge maymun” olarak adlandırıldığına itibar etmeyen bizler içinse durum vahimdi. Yalan yanlış haber yapan bu kâfirlere mucibince ders vermemiz, mıntıkalarımızda devletlü sultanımızın buyurduğu gerçekleri dile getirmemiz temennileriyle devam eden toplantının doruk noktası, bir yazarın hedefe oturtulduğu an oldu.

THE TERRİBLE TURK
Bu kişi, kendini önce “sosyalist,” sonra “şair, iktisatçı, gazeteci, tercüman” olarak tanımlayan Roni Margulies idi. Nâzırımız indinde ise, sakıncalı mevzular düşünüp yazan bu kişi düpedüz “militan” idi. Yüzlerce akademisyen “seyirci”nin huzurunda, suç unsurunu da şoförü bir koşu gidip getirdi neyse ki. Yüzümüze tokat gibi indirilen bu kitap, müthiş kapağından ötürü görür görmez tanıdığım, 2016 yılında yayımlanan The Terrible Turk: Batı’nın Gördüğü “Türk” idi. Hani Margulies’in, 19. yüzyıl sonunda iyice yaygınlaşmış olan “korkunç Türk” (terrible Turk) ve “adı ağza alınmaz Türk” (unspeakable Turk) ifadelerinin izini sürdüğü bu çalışmada, Batı’nın ırkçılığını deşifre ettiğini bilmesem, inanacağım söylenenlere. İngilizceye yerleşmiş bu tamlamaların peşine düşmek, imparatorluktan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel çizgide, Avrupa’nın “Türk”e olan bakışının ipliğini pazara çıkarmak değil de nedir? Siyasetten sanata dek sirayet etmiş bu söylemleri irdelemek, asırlardır bitmeyen bir çatışmanın taraflarının zihin haritasını çıkarmak anlamına geldiğinden, olsa olsa takdire şayan bir girişimdir. Margulies, zaman içinde Batı kültürünün yerleşik bir unsuru hâline gelmiş bu “barbar,” “zalim,” “tembel.” “şehvet düşkünü” Türk imajını tüm çıplaklığıyla sergiliyor kitabında. Üstelik otuz yılını bu “korkunç Türk” imajını taşıyan gündelik nesneleri toplamaya adamış birinden söz ediyoruz burada. Bu uzun soluklu çaba sayesinde, Avrupa ırkçılığının en temel imajlarından biri, kartpostallardan fotoğraf ve reklam kartlarına, dergi kapaklarından karikatür ve çizgi romanlara, oyuncaklardan maske ve biblolara, porselen eşyalardan tabak ve küllüklere, sigara paketlerinden puro kutuları ve tütün kavanozlarına dek sayısız örnekten hareketle anlatılıyor. 

SEN KALK DA BEN YATAM:TÖREN, BAYRAK VE HEYKEL
Bu arada, Margulies’in koleksiyonculuk virüsünden epeyce mustarip bir yazar olduğunu hatırlatalım. Nitekim 2015 yılında da “Kemalizmin aşırılıkları”nın izini sürdüğü kitabı Sen Kalk Da Ben Yatam: Tören, Bayrak ve Heykel yayımlanmıştı. Hatta sahaflardan toplanmış siyah- beyaz büst, heykel, tören fotoğraflarının eşlik ettiği bu çalışmada, Kemalizmin “kutsal inekleri”nden dem vurulup İslam ile olan ilişkisi “Türkiye’de tayin edici sorun” olarak saptanırken, nâzırımız hiç rahatsız olmamıştı ne hikmetse. Demek ki eleştiriye hürmetleri sonsuz; bittabi oklar kendilerini alâkadar eden meselelere yönelmediği müddetçe. Öyleyse 13. yüzyıla kadar gidip bîgâne kalamayacakları bir tasavvuf ehline, Derviş Yûnus’a söyletelim derdimizi: “Padişahı kim bileydi/ Kul itmese yort savul.”
Sözlerimi malûm kış gününden bahisle bitireyim. Nâzırımızın, klişeleri sergileyen The Terrible Turk’ü klişe bir biçimde klişe sözcüklerle mahkûm etmesine şaşırdım desem yalan olur. Kaldı ki, kendisinin başka meclislerde başka vesilelerle bu kitabı tekrar tekrar hedef tahtasına oturttuğunu da basından takip ettim. Söz konusu haberlerde, kitapta Sultan Abdülhamit’e dair “karikatür, çizgi ve fıkralar” bulunduğunun vurgulanması, bu rahatsızlığın kaynağını açık ediyor. Bizim payımıza düşense, bir yazarın hakaretâmiz bir biçimde ama daha da kötüsü mesnetsizce eleştirilip “militan” olarak nitelendiği bir ortamda “muhtar” misali oturmak durumunda kalmak oluyor. Üstelik bu insanın, memleketindeyken “Yahudi,” yurt dışındayken ise “Türk” diye ötekileştirildiğini düşününce, kaleme davranmak farz oluyor. Zira yıllarını Batı’nın bilinçaltına işlemiş o “korkunç” imajın gündelik hayattaki izlerinin peşinde geçiren bir koleksiyoner, kitaptan korkanlarca ilgili ilgisiz birçok ortamda basmakalıp sözlerle lanetleniyor. O zaman insan, kendinden başka herkese ve her şeye düşman bu anlayışa bakıp gayriihtiyarî iç çekiyor; “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim” dizesi dökülüyor... Zarfa değil mazrufa bakmayı salık veren atasözünden bile bihaber olanlar için, yazarın adı sanı ve siyasî duruşu yeterli derecede suç teşkil ediyor belli ki. Kitabın sayfalarını dahi çevirmeye üşenenler için, kapakta yer alan Tête-de-Turc (fesli ve sakallı klişe bir Osmanlı imgesinin kullanıldığı Fransız tütün kavanozu) kendini “evlâd-ı fâtihân” sananları zıvanadan çıkarmaya kâfi geliyor. İşbu halet-i ruhiye, klişeye düşme pahasına söylemek gerekirse, tam da “Türk kafası”na tekabül ediyor. Eh, klişeler de yoktan var olmuyor şüphesiz. Öyleyse çıkarın defterleri, sözü Ecece bitireceğiz: “Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!/ Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız/ Kurşunkalemle de olabilir/ Yort savul!”
Görsel: 1930'lu yıllardan bir "Terrible Turk" balonu.

1 Nisan 2017 Cumartesi





Aramızdan Ayrılışının 10. Yılında
Enver Karagöz
İşkenceciler bir daha şiir okumaması için

boğazına kaynar su dökerek onun gür sesini yok etmişlerdi!

       Kemal Yalçın



Enver Karagöz’ü tanır mıydınız? Bileniniz, göreniniz, tanıyanınız vardır elbet! Biz 12 Eylül siyasi göçmenleri onu “Enver Hoca” olarak bağrımıza basmıştık. O da dostlarını, arkadaşlarını, yol arkadaşlarını, can yoldaşlarını, insanları, hepimizi kucaklamıştı.

Son kez  Hrant Dink’in 19.1.2007 günü İstanbul’da katledilmesini protesto için Köln’de yapılan mitingde Köln’de birlikte yürümüştük. Sessiz sesiyle haykırıyordu nefes nefese:

“Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!” diye...

Dom Kilisesi’nin önünde resimlerini çekmiştim. Sırtında yeşil parkası, kalbinin üstünde Hrant’ın resmi vardı. Çok resimlerini çekmiştim daha önceki yıllarda. Fotoğraf makinamda, kalbinin üstünde madalya gibi Hrant’ı taşıyan son resmi kaldı. Şimdi bu satırları yazarken bana bakıyor gülümseyerek!

Enver Karagöz aramızdan ayrılalı 10 yıl oldu.

Onun hayatını Sevgili Eşi Işılay anlatmış, ben kaleme almış, Anadolu’nun Evlatları adlı kitabımda 2009 yılında yayınlamıştım. Onunla yaşadığım hatıralar cap canlı duruyor hafızamda…*

“Enver Hoca’yı kaybettik!”


Çaresizliğin kahredici hüznü kaplıyor dünyamı! Hatıralar denizine atıyorum kendimi! Enver Hocalı damlalara, dalgalara tutunuyorum. Dünya başka türlü dönüyor, zaman başka zaman şimdi!

Fakir Baykurt’tan dinlemiştim onun hikâyesini...

“Şavşat Ortaokulu’nda öğrencimdi Enver. Akıllı, uslu, çalışkan, tutuğunu koparan bir öğrenciydi. Sonra devrimci bir öğretmen oldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) içinde görevler aldı. TÖB-DER Artvin Şubesi Başkanlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi başına büyük belalar getirdi... Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. İşkenceler, zulümler gördü.”

Enver Hoca’yla 1992 yılında, Türk-Kürt Dostluk Girişimi çalışmaları sırasında tanıştık. Enver Hoca 1989 yılında kurulan Türkiye/Almanya İnsan Hakları Derneği (TÜDAY) kurucuları ve yöneticilerindendi. Zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık; bağlandık birbirimize.

Siyasi mücadelede gerilimler, tartışmalar, kırgınlıklar oluyor. Enver Hoca, her zaman dürüst, her zaman tutarlı, her zaman sevecen, her zaman saygındı.

Eleştirici, ama birleştiriciydi.

Yıkıcı değil, yapıcıydı.

Türk-Kürt Dostluk Girişimi zamanla görevini tamamladı, TÜDAY’la birleşti. TÜDAY ise işlevini yavaşlattı. Kapatalım mı, yaşatalım mı sorularına cevap aranır duruma gelindi. Tam bu aşamada Enver Hoca, “İnsan hakları mücadelesi bitmeden, TÜDAY kapatılmamalıdır!” düşüncesini savundu. Birkaç arkadaşla birlikte TÜDAY’ın zor işlerini üstlendi.



*

Enver Karagöz, 1948 yılında Şavşat’ta doğmuştu. Okudu, öğretmen oldu. Artvin’de öğretmenlik yapıyordu. Dünyada ve Türkiye’de rüzgârların soldan estiği bir zamandı. Türkiye kabına sığmıyor, kendine yeni bir yol, yeni bir düzen arıyordu. Yer yerinden oynuyordu. Devrim şarkıları söyleniyordu şehirlerde, ovalarda, dağlarda. Yeni bir dünyayı; ekmek, gül ve hürriyet günlerini kurabilmek için işçiler, gençler, devrimciler dişini tırnağına takmış uğraşıyordu.

Türkiye, başka bir Türkiye idi o zaman. Gençler okuyor, araştırıyor, düşünüyor, yazıyor, örgütleniyordu.

Enver Karagöz de o gençlerden biriydi.

Hem okuyor, hem yazıyor, hem haykırıyordu gür sesiyle!

İyi bir örgütçüydü. Özü sözü bir devrimci gençti. Kendinden çok seviyordu yurdunu, toprağını, insanlarını...

Öğrencilik yıllarında olsun, öğretmenlik yıllarında olsun toplantılarda, mitinglerde, gösterilerde şiirler okurdu. En sevdiği şairlerden biri Nazım Hikmet’ti. Nazım Hikmet’in şiirleri sadece okumaz, yaşardı, yaşatırdı...

Enver’in sesi, dinleyenlerin damarlarına girer, akar giderdi ta akla kadar!



*

Karanlıktan medet umanlar,  sermaye düzenini savunanlar devrimci kabarışı durdurabilmek için 12 Mart 1971 darbesini yapmışlardı. Ama ileriye akan nehir bu engeli aşmıştı.

Zaman 1975 sonrası yıllardı. Yeni bir darbenin hazırlığı içindeki “gizli” güçler kan akıtmaya, can almaya başlamıştı. 12 Mart 1980 darbesine gelinceye kadar beş bin kadar gencin, aydının, işçinin, emekçinin, insanın kanına girdiler. İşte bu ölüm kalım günlerinde Enver Karagöz, Artvin’de sözü geçen devrimci bir öğretmendi. Çok kez ölümle burun buruna gelmişti.  Kendisine kurulan pusulardan kurtulmuştu. O inadına güzel günlerin bayrağını sallıyor; barış, kardeşlik, özgürlük şiirlerini haykırıyordu...



*

12 Eylül 1980 günü, tankların paletleri, silahların dipçikleriyle kesildi barışa, özgürlüğe, kardeşliğe giden yollar. Sınırsız bir kinle saldırıyorlardı devrimcilere, ilericilere, yeni bir düzen için mücadele edenlere.

12 Eylül sonrası altı yüz bin kadar insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, sorgulandı, hesap soruldu...

Enver Hoca, o insanlardan biriydi.

Eşiyle birlikte gözaltına alınmıştı.

Artvin Devrimci Yol Davası’ndan yargılanmıştı.

Erzurum’a götürüldü. Oradaki işkencehanede günlerce işkenceden geçirildi. Enver Hoca, esir alınmıştı. Ama teslim olmuyordu. Konuşmuyor, kimseyi ele vermiyordu. Ağır işkencelerle onu kana buladılar.

Enver Hoca, kana bulandı, ama alnına kara bir leke sürdürmedi.

İşkenceciler onun onurlu tutumundan çılgına dönmüştü.

Yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaptılar:

“Haydi bakalım bir daha oku o şiirleri! Haydi bir daha haykır bakalım o komünistin, o vatan hainin şiirlerini!” diyerek boğazına kaynar su döktüler!

Enver Hoca’nın ses tellerini kaynar suyla yaktılar!
Ey insanlık! Ey Türkiye! Sen o kaybolan sesi duydun mu?

Ey Anadolu! Sen öz evladının boğazına kaynar su dökenleri unuttun mu?

O seni hiç unutmadı

Enver Hoca, boğazının yakılmasından sonra gırtlak kanseri oldu. Hapisten çıktı. Tedavi için Almanya’ya geldi. Almanya’ya iltica etti. İlticası kabul edildi. Tedavileri aralıksız devam ediyordu. Bazen bir lokma ekmek, bir damla su bile geçemedi boğazından. Ama Enver Hoca direndi.  Kanseri yendi. Sesi, sesini kaybetmişti. Tısıltı halinde zorlanarak konuşabiliyordu.

Gene şiirler yazdı.

Gene şiirler okudu.

Susmadı!

Eşi Işılay her zaman kol kanat gerdi kocasına.

Biricik kızı ve biricik oğlu sevgiyle, saygıyla, anlayışla sarıldılar babalarına. Bunun zorluklarını, bunun onurunu yaşayan bilir ancak. Enver Hoca’yı yaşatan en etkili ilaç eşinin, çocuklarının sevgisiydi


*
“Elveda!” bile diyemeden ayrılmıştı kendini hem var eden, hem de kahreden topraklardan.

Suçu insan olmaktı!

O, tutarlı bir devrimci, dürüst bir yurtsever ve yılmaz bir insan hakları savunucusuydu.

Suçu, yurdunu özünden çok sevmesiydi!

Uğruna ölümlere gidip geldiği yurdundan ayrılmak ölümden beterdi.

Yurt özlemini, vatan hasretini yaşayanlar bilir.

Dağını taşını, güneşini ayını, gülünü dikenini özler insan...

Taş yerinde güzeldir!

Açan çiçekler meyveye durmaz hiçbir zaman hatıralar içinde...

Enver Hoca, tam on sekiz yıl gidemedi Türkiye’ye!

Yollar ona kapalı, gökyüzü ona yasaktı!

Uzun yıllar sürdü yurduna giden yolları açabilme uğraşı.

Avukatlar, dosyalar, araştırmalar, incelemeler derken yıllar geçti!

Nihayet 2004 yılında Türkiye’ye gidebilme imkânı doğdu.



*



Avukatı, “Türkiye’ye girişte seni gözaltına alabilirler. Ama merak etme! Çabucak bırakırlar. Ben de seninle olacağım!” demişti.

Büyük bir heyecanla, 18 yıl aradan sonra İstanbul Atatürk Havaalanı’nda ayaklarını kendi toprağına basmıştı. Etrafına baktı.

İstanbul ile göz göze geliverdi.

Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçmişti zaman!

Pasaport kontrolündeki polis:

“Siz biraz bizimle geliniz!” dedi.

Önce Havaalanı Polis Karakolu...

Sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler.

Sorgulama başladı!

Sorgulamada bulunan polis yetkililerinden biri:

“Beni tanıdın mı?” dedi ezilerek.

“Tanımadım!” dedi Enver Hoca. Ama anlamıştı karşısındakinin kimliğini:

“Nereden tanıyayım? Gözlerimizi mi açmıştınız?”

Karşındaki kendini tanıttı:

“Ben Erzurum’da sorgulamada bulunmuştum!” dedi.

Enver Hoca’nın boğazına kaynar su döken işkencecilerden biri karşısında duruyordu.

Enver Hoca’nın işkencelerdeki direnişini hatırlamıştı:

“O günler öyleydi!” dedi gözlerini kaçırarak.

Sonra yanındakilere “Hemen işlemlerini yapın!” emrini verdi.

İşkenceciler hâlâ işbaşındaydı.



*

18 yıl aradan sonra Artvin’e, Şavşat’a, Ankara’ya gitti. Anadolu’yu dolaştı. Hasretlerini giderdi.

Çıkışta engel çıkarmadılar.

Türkiye kapıları, Enver Hoca’ya açılmıştı.

İstediği zaman gidip gelebilmenin zevkini de yaşadı.




 Enver Hoca, Türkiye’de dünyaya gelmişti. Almanya’da ayrıldı dünyadan! Doğduğu topraklara “Elveda!” bile diyemeden, ömrüne doyamadan, özlediği günleri göremeden sessizce yumdu gözlerini çok sevdiği hayata!

Ey Anadolu! Seni çok seven bir evladın geldi geçti bu dünyadan!

İşkenceciler, bir daha şiir okumaması için boğazına kaynar su dökerek onun gür sesini yok etmişlerdi. Senin bu barbarlıktan haberin oldu mu?



Bochum, 30 Mart  2017                            Kemal Yalçın