‘ŞİİRSİZ OLMAZ’
envertopaloglu@gmail.com
Edip Cansever’in dediği gibi, “İnsan
yaşadığı yere benzer”, şair de öyle. Bunu göz ardı ettiğimiz ya da inkâr etmeye
kalkıştığımız durumda, Brecht’in batmakta olan bir geminin güvertesine çiçek
resimleri çizmekle suçladığı, faşizmin yükselişi karşısında suskun kalan Alman
sanatçıların durumuna düşeriz.
DUVAR – Modern zamanlarda sıkça tartışılannulardan biridir politikayla
sanat/şiir arasındaki ilişki. Tartışmanın geçen yüzyıldan daha gerilere, bir
önceki yüzyılın başlarına kadar uzanan bir dönemden bu yana sürdüğünü
söyleyebiliriz. Şiirin (isterseniz sanatın diye okuyun) hem tarihsel hem de
güncelle ilişkisi söz konusu olduğunda politikayla arasındaki bağ da ister
istemez gündeme geliyor. Belki bunda her iki ifade tarzının toplumsallıkla ve
kamusallıkla olan ilişkisi etkili oluyor.
Toplumun ya da toplulukların yokluğunda
şiirden (sanattan) söz edilmesi ne kadar anlamsızsa politikadan söz edilmesi de
o kadar anlamsızdır. Peki hem muhataplarının ortak olması hem de kullandıkları
dilin ana kaynağının aynı olması itibarıyla birbirinden nasıl etkileniyor
şiirle politika. Ya da etkileniyor mu? Aradaki gerilim geçmişten bugüne nasıl
bir görünüm sergiliyor.
Şiirin politikayla, politikanın
şiirle, aradaki gerilime karşın uzlaştıkları tarihsel anlar var mı, olabilir
mi? Tartışmaların genellikle sanat çevrelerinde ve sanat odaklı yapıldığını
görüyoruz. Acaba politikanın bakış açısıyla durum nasıl değerlendirilebilir.
Politikayla şiir sanat ilişkisini konu alan tartışmaları ve bugün için nasıl
bir tavır alınabileceğine ilişkin sorularımızı İzmir Ekonomi Üniversitesi
İletişim Fakültesi’nden siyaset bilimci Yrd. Doç. Dr. Zafer Yörük yanıtladı.
Önce şunu
soralım: Türkiye’de, Türkçede sanatla, şiirle politikanın ilişkisi, etkileşimi
geçmişten günümüze nasıl bir görümün sergiliyor?
Eyvah… Mehmet Akif, Necip Fazıl ve
‘beraber yürüdük’ şarkısı söz yazarının kulaklarını çınlatarak başlarsam
birinin daha kulağı çınlayacak ki hiç tekin bir durum değil. Halbuki bu toplum
şair başbakan da görmüştü zamanında…
Beladan uzak durmak adına, soruyu
tersinden anlamak en iyisi. Yani siyaset şiire dil, tema ya da ilham kaynağı
olarak ne derecede sirayet ediyor, ya da etmiyor? Etmeli mi, etmemeli mi? Bu
mealde bir sorunun, ne Türkiye’ye ne de şiire mahsus olmayan evrensel bir soru
olageldiğini görüyoruz. Yani siyaset-edebiyat, hatta genel olarak siyaset-sanat
ilişkisi.
Uzak geçmiş ve başka kıtalar
hakkında çok şey bilmiyoruz ama Batı’da sanatın en politize olduğu dönem olarak
“belle epoque”u yani iki dünya savaşı arası dönemi (aslında 1870-1940 arası
Paris’i tanımlayan bir kavramdır) işaretlemek mümkün. Dadaizm, fütürizm,
kübizm, sürrealizm ve konstrüktivizm gibi avant-garde sanat akımları hep bu
dönemde filizlendi. Bu akımların ortak zemini, geçmiş yüzyılın
romantizm-realizm ikilemini aşarak bir adım ileri atma arzusuydu. Bu kaygının
sosyalist ya da radikal bir siyasi yönelimden kaynaklandığını söyleyemeyiz ama
sosyalist hareketin yükselişi ile eşzamanlı olduğunu gözlemleyebiliriz.
Gözlerin çevrildiği coğrafya, Dünya
Savaşı’ndan devrimle çıkmış ve yeniden-kuruluş dönemine ayak basmaya çalışan
Rusya’ydı. Rus sanatçılar, klasik Rus edebiyatı ve sanatının bütününü
olumsuzlayarak yeni bir dünyanın temellerini atacak bir arayış içinde verimli
bir tartışma ve üretim sürecine girmişlerdi. Konstrüktivizm akımı, bu tartışma
içinde biçimlendi. Özellikle mimarlıkta, resim ve heykelde etkili olmaya
başladı.
Lev Troçki
Şiirde ise konstrüktivizmin ve
devrimin parlayan yıldızı Mayakovski’ydi. “Yesenin’e Veda” şiiri aslında klasik
Rus edebiyatı ile birlikte bir bütün olarak romantizme, lirik söyleme, hatta
külliyen geçmişe yönelik bir veda içeriyordu. Mayakovski, şiirini
konstrüktivist ve fütürist olarak tanımlıyordu. Nâzım Hikmet’in şiiri de bu
iklim içinde dünyaya geldi.
Rusya’da 1920’li ve kısmen de
1930’lu yıllar boyunca süren tartışma, siyaset-sanat ilişkisi açısından önemli.
Bu çerçevede ilk önermeler, devrim öncesinin önemli figürlerinden biri olan
Plekhanov’dan gelmişti. Plekhanov, sosyalist edebiyatın bir diyalektik “aufhebung”
üzerinde biçimlenebileceğini savunuyordu. Hegelian bir kavram olan “aufhebung”,
inkâr ve muhafazanın birlikte yaşandığı bir aşma eylemine tekabül eder. Rusça
edebiyatın mirası devralınırken bu miras kısmen inkâr edilecek ve üzerinde bir
yeni edebiyat oluşacaktı.
Devrimden sonra bu konuda üretilmiş
olan en ünlü metin Leon Troçki’nin 1923’te yazdığı “Edebiyat ve Devrim”dir.
Troçki bu metinde devrim-sonrası edebiyatın başardıkları ve başaramadıklarının
muhasebesine girişir. “Aufhebung” çabasının başarı düzeyini, ya da geçmişin
mirasını reddederken o mirası aşacak nitelikte bir estetik oluşturma hedefine
ne derecede ulaşılmış olduğunu değerlendirir.
Ülkenin bir devrimle üzerine
taşındığı sosyalist zemin temelinde geçmişin estetik düzeyini aşan tohumlara,
tomurcuklara dikkat çeker. Troçki, sanat ve devlet (ya da siyaset; Troçki’nin
ifadesiyle parti) ilişkisini ise çok dikkatli kurgular: “Sanat kendi yolunu,
kendi yöntemleriyle yine kendisi açmalıdır. Sanatın yöntemleri Marksizmin
yöntemleriyle aynı değildir… Sanat, partinin komut vermeye çağrıldığı bir alan
değildir.”
Aynı dönemin bir başka akımı olan
proletkult, kültürel mirasın ‘burjuva’ olduğu gerekçesiyle külliyen inkârını ve
tarih boyunca susturulmuş olan emekçi kitlelerin kendi sesiyle kendi estetiğini
oluşturması gereğini savunuyordu. Devrimci sanat çevreleri, bu akımı
Marksizm-dışı bularak eleştirdiler. Çünkü sınıfsız bir toplumu hedefleyen
devrim, proletaryanın da sınıfsal karakterini ortadan kaldırmayı hedefliyordu.
Sanat, geçmişe ait bir sınıfın kimliğinde sabitlenirse yeni bir dünya kurma
umudu da ortadan kaldırılmış olacaktı.
Bertolt Brecht
Bu verimli tartışma ortamına nihai
noktayı, devrime el koyan Rus bürokrasisi “sosyalist gerçekçiliği” devletin
resmi politikası ilan ederek koydu. Bu dönüş, sanatsal üretim üzerinde partinin
mutlak kontrolünü yasalaştırıyor ve bu resmi akım dışındaki bütün sanatsal
faaliyetleri kriminalize ediyordu.
Formalizm, fütürizm, konstrüktivizm,
sürrealizm… Bunların hepsi ya dekadan ya da karşı-devrimci ilan edilmişti.
Kandinsky önderliğindeki konstrüktivistler Almanya ve Fransa’ya kaçtılar;
Mayakovski ve Meyerhold gibi birçok şair, yazar ve sanatçı ya kuşkulu
koşullarda “intihar etti” ya da dönemin dehası, formalist akımın öncü ismi
Mikhail Bakhtin’in başına geldiği üzere uzun tutuklama, sorgulama ve hapsedilme
süreçlerinin ardından Kazakistan’a ya da Sibirya’ya sürgün edildiler.
Bugün Stalin döneminden aklımızda
kalan isimlerden birinin gizli servis NKVD şefi Lavrenti Beria, diğerinin de
“edebiyat eleştirmeni” ya da sansür kurulu başkanı Andrey Jdanov olması
şaşırtıcı değildir. Birinin görevi, sosyalizmin anavatanını şiddet kullanarak
depolitize etmek iken diğerinin görevi de sanat ve edebiyatı devlet terörüyle
ortadan kaldırarak bunlar yerine bir propaganda makinası yaratmak olmuştu.
Siyaset ve sanat (ya da şiir) ilişkisi, bu ortak kaderde yeterince
belirginleşiyor. Otoriter rejimler, bu iki olguyu tasfiye ederek var
olabiliyorlar.
Sonuçta, “Fabrika” ve “Çimento” gibi
ajitasyon metinleri ve “Lenin’in Hayatı” gibi propaganda filmleri, Pushkin,
Gogol, Tolstoy, Dostoyevski, Stanislavski, Yesenin … gibi evrensel kültür
değerlerini yetiştirmiş toprakların “başyapıtları” haline geldiler. Buradaki
sorunun sosyalist gerçekçilik akımının kendisi değil, resmi devlet politikası
durumuna getirilip kendi dışındakilerin kriminalize edilişi olduğunu
vurgulayalım.
Sosyalist gerçekçilik varyantının
Batı’da algılanışı orijinalinden oldukça farklı oldu. Komünist partiler bağlı
oldukları Komüntern aracılığıyla benzer bir pratiğe zorlanırken, Louis Aragon
ve Bertolt Brecht gibi şairler bu akımın Avrupa’da sürekli güç kazanan Nazizm
ve faşizm tehlikesine karşı bir emek cephesi oluşturmak açısından yararlı
olacağını düşünüyorlardı. (Savaştan sonra sosyalist Doğu Almanya’ya dönerek
Berliner Ensemble’yi kuran Brecht, 1953 Doğu Almanya ayaklanması sırasında,
bürokrasiye hitaben “beğenmiyo
beğenmiyorsanız halkı da feshedin”
dizesini yazma cesaretini gösterdiği için son nefesini, kapısında kendisini
tutuklamak üzere bekleyen Stasi ajanlarının gözetiminde verecekti.)
Başka bir algı biçimi, yükselmekte
olan totaliter rejimlerde gözlendi. İtalyan faşizmi, kendine biat eden
fütüristlerden bir sanat çevresi oluşturmaya çalışırken, Alman Nazizmi, Dr.
Goebbells başkanlığında kurulan propaganda bakanlığı altında ülke çapında
sanatsal bir yeniden-yapılanma hamlesi başlatıyordu. O güne kadarki devasa
Alman sanat ve edebiyat mirası, Yahudi sızıntısı şüphesiyle büyük ölçüde yok
sayılıyor; sanat, edebiyat ve şiir çevreleri, Rusya’dakine benzer devlet
şiddeti yöntemleriyle tasfiye ediliyordu.
İşte “belle époque” böyle kapandı.
Troçki’nin deyişiyle, “silahlar konuşmaya başladığında kalemler susmak
durumunda kalmıştı”. Bugün yaşadığımız tartışma, o dönemin bakiyesi olarak
anlaşıldığında anlam kazanacaktır. St. Petersburg’dan Paris’e, Londra’dan
Floransa’ya, New York’tan İstanbul’a “belle époque” döneminde yaşanan
tartışmalar karşısında alacağımız tavır, bugün şiir ve siyaset üzerine
söylenebileceklere ışık tutacaktır
Türkiye’de
de çok tartışılan, çok da hassaslaştırılmış bir konu politika şiir sanat
ilişkisi. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Burada iki taraflı oluşabilecek
sorunlara değinmek gerekiyor. Birincisi, şiirin siyaset üzerinde kurması olası
vesayet. Bugün siyasal iktidarın icra ettiği üzere, Mehmet Akif, M. Emin
Yurdakul ve Necip Fazıl’dan seçtiğiniz milliyetçi/İslamcı dizelerle toplumun
yüzde ellisini ajite etmeyi hedefliyorsanız burada siyasetin şiir vesayetine
girmiş olduğu bir durumdan söz edebiliriz. Burada duygulanma, coşma vb. hali,
akılcı kararlar alma ihtimalini sakatlar.
Oysa siyaset, birçok toplumsal
koşulu dikkate alarak ‘rasyonel seçimler’ yapmayı gerektirir. Bu bağlamda,
Wagner müziğinin Nazilerin elinde Alman halkını nasıl bir vahşet cehennemine
sürüklemek üzere kullanıldığını anımsayalım. Ama bu aynı zamanda şiirin ya da
genel olarak sanatın istismar edildiği anlamına da gelecektir.
İkincisi, sanatın siyaset vesayeti
altına alınmasıdır ki buna yukarıda uzun uzun değindik. Bu bağlamda, devlet
otoritesiyle herhangi bir muhalif parti vesayetinin fazla bir farkı
olmayacaktır. 1970’li yıllarda sosyalist gerçekçi argümanın Türkiye’de yol
açtığı sonuçlara bakalım: “Her sol örgütün kendine ait bir ya da birkaç şair,
kendine ait bir tiyatro topluluğu, türkücü ya da “özgün müzik” grubu, örgüt
yeterince genişse kendine ait birkaç romancı, sinemacı vb. bileşenlerden oluşan
bir “sanat/edebiyat cephesi” mevcuttu.
Bugün de bir ölçüde devam eden bu
durum, söz konusu örgütler adına iyi bir durum olarak görülebilir ama ne sanat
ne devrim ne de sosyalizm adına aynı şeyi söylemek doğru olmayacaktır.
Bu bağlamda söylenmesi gerekenleri,
sürrealizmin ‘babası’ şair André Breton ve Leon Troçki’nin 1938’de birlikte
kaleme aldıkları “Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin Manifesto” büyük ölçüde
ifade ediyor: “Maddi üretici güçlerin gelişimi için sosyalist bir iktidar
oluşturmak durumunda olan devrim, entelektüel yaratıcılık için, hem de en
başından itibaren, anarşist bir bireysel özgürlük rejimi düzenlemek ve temin
etmek zorundadır. Hiçbir otorite, hiçbir baskı, en küçük bir komut izi bile
olmamalıdır bunda!”
Sanat ve siyaset arasındaki
gerilimli etkileşim, hiç kuşku yok ki varlığını sürdürecek. Ama şiirle
siyasetin birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunurken bir çeşit apolitizm
havariliği kutbuna savrulmamak gerekir. Edip Cansever’in dediği gibi, “İnsan
yaşadığı yere benzer”, şair de öyle. Bunu göz ardı ettiğimiz ya da inkâr etmeye
kalkıştığımız durumda, Brecht’in batmakta olan bir geminin güvertesine çiçek
resimleri çizmekle suçladığı, faşizmin yükselişi karşısında suskun kalan Alman
sanatçıların durumuna düşeriz.
Her şeye
rağmen modern Türkçe şiirin dilinin, sözünün politikayla ilişkili olduğu görüşü
kabul görüyor. Türkçede büyük ölçüde politik şiirlerin okunduğu kanısı
yerleşik. Politikanın tarafından bakınca durum nasıl görünüyor? Bu konuda neler
söylersin?
Fredric Jameson’ın “üçüncü dünya
edebiyatı bir milli alegoriden ibarettir” önermesi çok tartışıldı. Jameson’a
göre, Batı kültüründe özel olanla kamusal olan birbirinden kesin bir kopuşla
ayrışmıştır. Edebiyat özel, siyaset ise kamusaldır. Bu öylesine yerleşik bir
ayrımdır ki romanda siyaset, Stendhal’ın deyişiyle “konser ortasında patlayan
bir silah” etkisi yaratmaktadır.
Jameson işte bu kamusal-özel
ayrımının üçüncü dünyada olmadığını savunmaktadır. Siyaset özel alanda
yaşanabilirken; edebiyat, bilinçdışı ya da cinsellik toplumsal olabilir. Her ne
kadar Jameson’ın önermesi oryantalizm koksa da, Türkiye’yi böyle değerlendirmek
açıklayıcı olacaktır.
Gezi
Direnişi sırasında politik sözün, son elli yılın geleneğinde önemli bir
değişiklik yarattığına ilişkin ortak bir görüş var. Gezi Direnişi’nin politik
sözü, şiirsel söze daha çok yaklaştırdığı savıyla ilgili senin değerlendirmen
ne olur?
Önemli olan, Gezi deneyiminin nasıl
bir sanatsal üretime yol açtığı, yeni ve Gezi’ye özgü bir estetik akımın
doğumuna gebe olma ihtimali gibi soruları sormak. Gezi’yi anlatan ya da oradan
esinlenen sanatsal ürünler olarak Emrah Serbes’in “Deliduman”ı ve olaylar
sırasında yapılmış birkaç şarkı (örneğin Duman grubunun “Darmaduman” albümü)
dışında pek bir estetik yansıma gözlemleyemiyoruz.
Gezi’nin yol açtığı bir estetik
tartışma hatta Gezi öncesinden farklı eksende bir siyasal tartışmaya da tanık
olmuş değilim. Bunun bir nedeni, şiir okumayan bir toplum haline gelmiş olmamız
olabilir. Yani Türkiye toplumu televizyon dizileri seyreden; interneti
tanışma/buluşma ve yakınlaşma alanı olarak aşırı kullanan; pop müzik dinleyen,
gençleri mizah dergileri okuyan ve sözlü kültürden yazılı kültüre geçişi
tamamlamadan medyatik görsel kültüre geçmiş bir toplum olarak tanımlanabilir.
Ama şiir okuyan, tiyatroya hatta
sinemaya giden bir toplum olarak tanımlanabileceğinden kuşkuluyum. Ama daha
önemli bir neden Gezi sonrası başlayan ve 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri
şiddetlenerek sürmekte olan karşı-devrimdir diyebiliriz. Bu karşı-devrim, bütün
otoriter rejimler gibi siyaseti ve sanatı kriminalize etme çabası içindedir.
Yukarıda belirtmiştim, silahlar konuşmaya başlayınca kalemler susmak durumunda
kalırlar. Bugün başımıza gelen tam anlamıyla böyle bir durumdur diye düşünüyorum.
Politik
sözün, dilin şiirselleşmesi, politik söylemin üstende şiirsel dilin etkisinin
artmasını nasıl değerlendirirsin? Şiir dilinin politik dilden uzaklaşması
politikaya nasıl yansır?
Doğu metinleri, siyaseti (ve savaşı)
zaten bir sanat olarak ele alır. Ama Batı’da da siyaset (her ne kadar bir bilim
dalı olarak ele alınıyor olsa da), yüzyıllardır kendini sanatla estetize etmeye
çalıştı. Sanat, deyince de benim aklıma sinemadan, tiyatrodan, resimden vb.
önce şiir geliyor. Kendimi öğrendiğimden beri karşıma şiirsel bir dil çıktı ve
bu dil bana şiirsel düşünmeyi öğretti. “Şiir” bugüne kadar bildiğim siyasal
bilgileri estetize etti; ama bunlar benim kişisel deneyimim.
Siyaset bilimci olarak, siyasette
bilinçdışı ya da kolektif psişik süreçlerin sanıldığından çok daha fazla rol
oynadığının farkında olmakla birlikte, siyasetin son kertede kamusal ve
rasyonel bir karar alma alanı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Siyasetin
dili tabi şiirselleşecektir ya da Nietzsche’nin savunduğu üzere, binlerce yıllık
poetika/politika ya da duygu/akıl ayrımı artık son bulmak zorundadır. Ama böyle
bir gelişmenin önkoşulu, estetik beğeni düzeyinin insanlığın bugüne kadarki
tarihine kıyasla gelişkin olmasıdır.
Bu nokta, bizi başlangıçta kaçınmaya
çalıştığım yere geri döndürüyor. İskender Pala’ya romancı, Ali Ağaoğlu’na mimar
muamelesi yapan ve şiir ile pavyon şarkısı sözünü ayırt edemeyen bir güruhun
hâkimiyeti altında, siyasal dilin “şiir” sanılan bir dile terk edilmesi,
Wagner-Alman Nazizmi ilişkisinden çok daha tehlikeli bir yere taşır bizi. Atom
Egoyan’ın “Hatırla” filminin son sahnelerinden birinde, emekli Nazi subayı
yıllar sonra karşılaştığı kurbanına “Auschwitz’ten kurtulan biri Wagner
sevemez” deyince, kurban ona, “müzikten nefret edilmez” diye yanıt verecektir.
Evet, şiirden nefret edilmez, ama söz konusu olanın “şiir” olduğundan emin
olmamız kaydıyla.




