5 Temmuz 2015 Pazar





“YEŞİL YOL”
    Hasan ÜREL
                                                                                                 
Yükledim gır atıma 
Gotani hartamasını 
Kimden öğrendin yavrum 
Adam aldatmasını 
Yokuşdibi han değil
Penceresi cam değil
Bu ne kadar güzellik
Dayanılacak can değil
                                                                              
Bundan elli yıl önce Karadeniz insanının yüzü yaylalara dönüktü. Geçim kaynağı orası idi. Hemen her köyün, köylünün yaylası vardı. Yaylacılık yapamayan kışın çok darda kalırdı. Köylü hayvan bakmasa aç kalır, uçsuz bucaksız yayla meraları hayvanın yazın bedavaya besleneceği yerlerdir. Yaz boyu koyunun sütünden yapılan peynirler, çökelekler, kesilip eti kavurma yapılan hayvanın derisine tepilir satılabilen satılır, geri kalanıyla bütün kış çoluk çocuk beslenir açlığa meydan okunurdu. İnsanın en zor zamanında imdadına yetişen kışlık patatesin yatağı da yayla toprağıdır.
Cenik’te ne olur ki, fındık zaten henüz keşfedilmemişti.
Yaylaya çıkmanın bir ritüeli vardı.
Albur (Nisan) ayı sonunda karlar eriyince köylüyü bir telaş alırdı. Günler öncesinden denkler hazırlanır, hayvanların son bakımları yapılır, tırnakları kesilir. Kolay değil kırk elli kilometre yol yürüyecekler. Yokuşdibi’ nde bir gece mola verilir, çayırlarda açıkta yatılır, sabah erken Yokuşbaşı’ndan aştın mı ver elini Turnalık, on kilometre sonra da Çambaşı. Öğlene oradasın. Asıl değerli obalar oradan sonra başlar, Karagöl’e kadar yürümeye devam. Kahrolsun obezite.
Bahardaki ilk yayla göçüne bir iki klarnetçi de eşlik eder, kafileler güle oynaya yokuşları tırmanırdı. Yaylaya o sene ilk kez çıkan çocuklar yaklaştıklarında yerden cüsselerine uygun bir taş alırlar, oba görününceye kadar bu taşı ellerinden bırakmazlardı. Bu uğurdur, yüzyılların geleneğidir. Yaylaya, baharda coşmuş soğuk sulardan - Gili Gili’den, Güzlek’ten, Çoban Bağırtan’dan- kana kana su içilerek çıkılır.
Henüz ciltleri terü taze olan küçük çocuklar Cenik’te sivrisineklere yem olmaktan kurtarılmak için sıcaklar başlamadan mutlaka yaylayı bulmalı, çünkü yaylada büyüyen bu çocuklar ömür boyu asla sıtmaya yakalanmazdı. Ve güzün onları annelerine sağlıklı kırmızı yanaklarıyla teslim etmek, ne büyük mutluluktur.
Yıllar içinde yayla göçünün sihrini bozan şeyler yaptık; saatte 40 kişinin çıkardığı 2.35 kilogram karbondioksiti yok eden buna karşılık saatte 1,5 kilogram oksijen üreterek havayı temizleyen 100 yaşındaki kayın ağaçlarını kesip asfalt yollar yaptık, bu yollardan taşınan çimento ve demirle yaylalara demir filizleri gökyüzüne uzanan çirkin betonarme binalar diktik.
Yıllar önce Çambaşı-Turnalık arasına yapılan mütevazı “Sarı Yol” bile çocukluğumuzda buz gibi suyuna anadan üryan girip yüzmeyi öğrendiğimiz Sami Gölü’nü kuruttu. Hatırlayan var mı?
Şimdi bu canım yaylalara son darbeyi vurmaya hazırlanıyoruz.
Sadece Ordu’nun değil bütün Karadeniz’in yaylalarına Samsun’dan Artvin’e kadar uzanan bir hançer sokuluyor.
“Yeşil Yol”
Neymiş yaylaya hızla ulaşılacakmış. Yahu siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Yaylaya çıkmak ne kadar zahmetli ise o kadar zevkli olur. Uçarak nereye gidiyorsunuz?
Amaç gerçekten iddia ettiğiniz gibi Karadeniz yaylalarını arkadan birbirine bağlamak ise dünya gezginlerinin çok yakından bildiği Fethiye’den Antalya’ya kadar uzanan patika Likya Yolu’nun bir benzerini yapın. “Yaylalar yaylalar” türküsüyle yürüsün insanlar, yürüyemeyen ata binsin.
Bakın size bir şey anlatayım: Bir beyaz adamla Kızılderili dost olmuşlar, ikisi de iyi at binici imiş, bir gün atlarına atlamışlar, dağlara doğru son sürat sürmeye başlamışlar, bir müddet sonra Kızılderili birden bire durmuş, atından inip toprağa oturmuş, şaşıran beyaz adam;
“Ne oldu” deyince Kızılderili ‘O kadar hızlı gittik ki, ruhum geride kaldı, onu bekliyorum’ demiş.
Evet, adı  “Yeşil Yol” olan yılan gibi kıvrılan asfalt yollar döşeyin yaylalara… Hızla çıkın, görün, tüketin… Tüketip çöpe attığınız diğer bütün şeyler gibi.
Ben sizden korkarım.
Yaylaya çıkarken sırf uğur getirsin diye yerden bir küçük taş alıp kucağında taşıyan çocuğun ruhunu da çöpe atarsınız siz…!

hurel52@hotmail.com

3 Temmuz 2015 Cuma



ŞİİRİMİZİN USTALARINDAN ÖZKAN MERT


 




DİREN EY KALBİM

Diren! Ey kalbim
Diren! Hayasızlığa
Namussuzluğa
Diren! Kötüye
Çirkine, yanlışa
Diren! Yenilme

Ne güzeldir yaşamak
Bir ırmak gibi coşkunca
Dağların üzerinde yürümek
Bulutlara değdirmek başımızı
Sıcacık ak bir somun
Koltuğumuzun altında
Kırlara çıkmak
Karışmak insanların arasına
Milyonların arasına.

Ben öylesine severim
Savaşmayı ve sevişmeyi
Anlatmayı insanlara
Durmadan, bıkmadan anlatmayı.
Çiçekler nasıl fışkırır dallarda
Balıklar nasıl yavrular
Bir çocuk ki nasıl açar
Gözlerini dünyaya
İşte ben öyle yaşamak isterim
Bir tren rayların üzerinden
Nasıl kayar gider
Öyle yaşamak isterim.


Cesurum Ey hayat
Cesurum Ey namussuzlar
Genç bir yürekle
Karşı çıkıyorum dünyaya
Eskimiş potinlerim benim
Güveniyorum sizlere.
Büyük bir coşkuyla
Yürüyorum sokaklarda
Yumruklarım sıkılı
Türkü söylüyorum haykırarak
Haykırarak yaşıyorum.

Diren! Ey kalbim
Diren! Yenilme
Sen benim silahımsın
Aşkımsın.

Yollarda yaprak döküntüleri
Çocuk ölüleri
Ve göğsümüzde
Bir kefen olarak taşıdığımız
Bahar.
Kuşlar uçardı
Tarhana kokularının
Göğe yayıldığı
Küçücük evlerin üzerinden
İnsanlar ağlardı durmadan
Sokaklar kıpkırmızı olurdu
Kahır ve acıdan.

Ve insanın
Etine sokulmuş
Bir bıçaktır
Artık
Yaşamak
Yaşamak.

Diren! Ey kalbim
Diren! Yenilme
Sen benim silahımsın
Aşkımsın

Güzel bir dünya için yavrum
Sıcacık ak bir somun için
Tertemiz sevdalarımız için
Direnmeliyiz!
Direnmeliyiz!

Cesurum Ey hayat
Cesurum Ey namussuzlar
Dağ gibi bir sevda bitti
Birer çocuk mezarı artık
Toprak damlı küçücük evler
Ve bir dal kadar
İncecik bedenleri
Bombalanıyor genç insanların
Dünyanın her yerinde.
Benim tek sevdam devrim
Kaynar bir su gibisin içimde
Çiçeklenmiş taptaze bir fidansın
Yaşanmamış güzel günlerimsin.

Diren! Ey kalbim
Diren! Yenilme
Sen benim silahımsın
Aşkımsın



 

1 Temmuz 2015 Çarşamba



Ve Türk ordusu Kürt katırları karşısında
şanlı bir zafer daha kazandı
Hakan Aksay  
T24 01.07.15

Zavallı Kürt katırları!..
Neden Kürt katırları diyorum?
Hayvanların ulusu, etnik kimliği, memleketi olur mu hiç?
Olmaz aslında...
Ama olur belki de...
Arap atı, Alman kurdu, Hollanda ineği oluyor ya!..
Van kedisi, Denizli horozu, Sivas kangalı var ya!..
Ancak yazının konusu öyle bir aidiyet değil...
Kürt katırları onlar...
Bir nevi “siyasi sakıncalılar”...
Kürtlerin insan olanlarını da sevmeyen bir devletin nefretine ve şiddetine hedef olan masum ve sessiz hayvanlar...


*    *    *
Cinsellikte “öyle karışık şeyler”e aklı pek ermediği için kendine “kınayan” ve “karşı çıkan” bir rolü uygun görmeye alışmış az gelişmiş toplumda, eşekle atın aşkının ürünü olarak dünyaya geldiğinden dolayı fazla sevilmez katır...
Gerçi olağanüstü sabrı ve dayanıklılığıyla sahibinin her zaman güvenilir yardımcısı, hatta yakın arkadaşı olmuştur; ama sonuçta pek “saygın” ve “prestijli” sayılmaz işte...
“Terörist” değilse bile “kaçakçı” olmak vardır onun kaderinde...
Yani “suçlu”dur doğuştan, “yasadışı”dır...
Duruma göre “katledilmesi vaciptir”.
Bazen –yakın tarihimizin en korkunç olaylarından birinde olduğu gibi– sahipleriyle birlikte devletin askerî uçaklarından atılan bombalarla paramparça edilir.
O da “Roboski kurbanı” olur, ne olduğunu bile anlamadan, büyük acılar içinde can çekişerek.
Bazen de onca yıl öğrenim gördükten sonra “yüksek mevkilere gelmiş” ciddi suratlı adamlardan gelen “mahkeme kararı” ya da “bakanlıkça hastalık saptandığı” gibi resmî saçmalıklar uyarınca itlaf edilir.
Öyle “itlaf”, “telef” falan deyince meselenin korkunçluğu tam dile oturmuyor galiba; bazılarında sanki “özel bir tıbbi operasyon” çağrışımı uyanıyor.
Türkçesiyle söyleyelim, öldürülüyorlar, vahşice katlediliyorlar bu katırlar.





Dün Uludere’de yine (kim bilir kaçıncı kez!) olaylar çıktı.
Olan biteni HDP Şırnak milletvekili Ferhat Encü Twitter hesabından duyurdu; video ve fotoğraflar paylaştı (yüreğiniz dayanabiliyorsa bakın).
Ferhat Encü ile telefonda görüşerek neler olduğunu sordum.
Anlattığına göre, önceki gün öğle saatlerinde askerler (250-300 kadar asker diyor) bölgeye gelerek sınıra yığınak yapma girişiminde bulunmuşlar. Oradaki gençler bu duruma tepki göstermiş. Gerginlik çıkmış. Askerler silah kullanmış. Gençler taşla karşılık vermiş. Yaralananlar olmuş.
Dün sabahın köründe (saat 5.00 sularında) askerler yeniden gelmiş ve köyün ortasından geçerken sağa sola rastgele ateş açmış; kurşunlar evlere, araçlara saplanmış (bu fotoğrafları da paylaştı Encü).
Bağırıp çağırmışlar, hakaretler etmişler, kadınları ve çocukları bile tartaklamışlar.
Ve 5 katırı cadde kenarında kurşunlayarak öldürmüşler.
Çocukların gözleri önünde...

 

*    *    *
5 katır daha...
Bu kaçıncı katır katliamı?
Onlarca katır öldürdüler...
İnternette bazılarının fotoğraf ve videoları var. (Bir videoda sanki lunaparkta ateş eder gibi şakalaşarak hayvanları öldürenlerin sesi ve görüntüsü var; bu kadar aşağılık ve hiçbir iç dünyası olmayan “yaratıklar”...)
Bakın, bu yazıda insan katliamından söz etmiyorum. Yüzlerce kez yazdık ve yazacağız. Ama Türkiye gibi bir ülkede, her gün, hiç durmaksızın işkence edilen ve öldürülen hayvanlar için de sesimizi yükseltmemiz gerek.
Çoğu, anlaşılmaz bir hayvan nefreti-korkusu ve “canilik duygularının cezasız tatmini” yüzünden kurban ediliyor.
Ama Şırnak’takiler bir de ayrıca “siyasi” oldukları için, “Kürt” oldukları için, “kaçakçılık” ve “terör” suçlamalarıyla ilgili görüldükleri için...
Böyle bir rezalet olabilir mi!
*    *    *
Katırları neden öldürüyorlar?
Öncelikle kendileri “insan” olamadıklarından tabii. Ama ben onun dışındaki nedenleri soruyorum.
Orada sınır ticareti dışında hiçbir şekilde geçimini sağlayamayacak hale getirdikleri, “yoksullukla terbiye etmeye” çalıştıkları suçsuz yurttaşları “iş aracından yoksun bırakmak” için...
Korkutmak, sindirmek için...
28 Aralık 2011 tarihinden itibaren “Roboski direnişi”ne tek bir gün bile ara vermedikleri için...
Devletin tazminat olarak teklif ettiği “bol miktarda” parayı reddedip meseleyi mahkemelere taşıdıkları, hak aramaktan bıkmadıkları için...
Resmî ve örümcekli kafalarda, ülke içinde ve sınırların ötesinde “en büyük tehlike” olarak görülen Kürtleri destekledikleri için, Kürt mücadelesinin bir parçası oldukları için...
*    *    *
Bizde devlet özür dilemez!
Ne olmuş yani 34 kişiyi “yanlışlıkla” öldürdüyse!..
Ne olmuş daha bir sürü insanı ve katırı yok ettiyse!..
Kıvırın kuyruğunuzu ve oturun oturduğunuz yerde!..
Tepki vermeyin, medyada boy göstermeyin!..
Zaten siz yenilmeye, boyun eğmeye ve ölmeye mahkûmsunuz...
Siz “katırlarımız öldürülüyor” diye bağırırsanız, çıkar devletin valisi (Ali İhsan Su)  “Katırlar öldürülmüyor, kendileri intihar ediyor” diye açıklama yapar...
“Roboski”nin baş sorumlularından biri olarak şikâyet ettiğiniz, o dönemin Gülyazı Alay Komutanı Abdullah Baysal’ı bulup rütbesini de yükselterek Şırnak Tümen Komutanı olarak atarlar başınıza!...
Hâlâ mı almıyorsunuz “mesaj”ı?
Susacaksınız!
Ses çıkarmayacaksınız!
Yoksa siz de katırlarınızın yanına gidebilirsiniz!..
Süreç yok!
Hak ve özgürlük yok, özerklik yok!
Kürt sorunu yok!
*    *    *

Katırlar...
Ah o masum, o güzelim katırlar!..
Başka bir ülkede doğsaydınız bunlar gelir miydi başınıza?
Alın size “2015 modeli Türk işi demokrasi”!
Zavallı Kürt katırları!..
Siz ki “siyasi sakıncalı”sınız...
“Terörist”siniz, “kaçakçı”sınız...
Her daim devlete karşı çıkma eğilimindesiniz, velhasıl...
O zaman resmî kurşunlarla sonlanabilir hayatınız.
Kürtlerin insan olanlarını da sevmez bu devlet, sizi mi sevecek!
Sürer askeri üzerinize...
Yersiniz kurşunu boynunuza...
Düşmek istemezsiniz yere, ayakta kalmaya çalışırsınız önce...
Kan oluk oluk akar boynunuzdan...
Gözünüz kararır...
Bir ayağınız bükülür kendiliğinden, havada kavis çizer evvela...
Sonra tutmaz olur, ardından bütün gövdenizle yere düşer, düştüğünüz yeri (bazen toprak, bazen çimen, bazen kar) anında kırmızıya boyarsınız...
Hayata en son veda eden gözleriniz olur; uzun kirpikli, tertemiz, kocaman gözleriniz...