Irkçı Olmamanın Zorlukları ve Müftüoğlu Örneğinde Türk Sosyalistlerinde
Latent Irkçılık 2*
Demir Altona
Yeldeğimeni’ndeki Don Kişot
(…)Ama önce Latent ırkçılığın nasıl
bir şey olduğunu, anlamak için birkaç örnek.
Örneğin bir Batı ülkesine gezmeye
gittiniz, tanıştığınız ya da konuştuğunuz biri size giyiminize veya yabancı
dilinizin akıcılığına bakarak “hiç Türk’e (veya Kürde vs.) benzemiyorsunuz”
dediğinde ırkçılık yapmış olur. Siz de bundan gizli veya açık bir haz
duyduğunuzda zincirlerine âşık bir köle gibi davranmış olursunuz ama bunu
bilemezsiniz. Çünkü aynı zamanda siz de Latent bir ırkçısınızdır. Latent
ırkçılığa karşı bir duyarlıktan yoksunsunuzdur.*
Başka bir örnek, bir komünistsiniz,
komünistlerin yüzdü doksan dokuzunun da ateist olduğu bilinmeyen bir şey
değildir. Diyelim ki batılı bir ülkeye gittiniz ve komünist yoldaşlarınızla
yemek yiyeceksiniz. Tabldotta içinde domuz eti olan yemek var. Hiç şaşmaz, o
komünist batılı yoldaşlarınızdan biri size bakacak ve “Müslüman ülke” den
geldiğiniz için, “içinde domuz eti varmış, sen yiyor musun” gibi bir söz
edecektir.Bu tipik Latent ırkçılıktır.*
Veya o yoldaşlarınızla o yemekten
önce ve sonra toplantıdaydınız diyelim. Ve gündemde Avrupa’nın sorunları,
Dünyanın sorunları veya herhangi bir teorik sorun tartışılıyor olsun.
Avrupa’nın sorunları tartışılırken
kimse size sen ne diyorsun diye bakmaz. Ama diyelim ki, yabancıların
sorunları tartışılırken bütün gözler size döner.Bu Latent ırkçılıktır.
Ve büyük bir olasılıkla muhtemelen
siz de bunu son derece normal ve güzel bir şey olarak karşılayıp, yabancılar
konusunda Avrupalı yoldaşlarınızı tenvir etmeye çalışacaksınızdır.
“Hiç Türk’e benzemiyorsunuz”dan
keyif almaktan farklı davrandığınızı bilmeyeceksinizdir. Çünkü siz de ters yüz
olmuş bir Latent ırkçısınızdır.*
Veya bir teorik sorun tartışılıyor.
Ama sizden hep olgular üzerine konuşmanız bekleniyor; teorik genellemeler ve
sınıflamalar üzerine konuşmanız beklenmiyor bile.Bütün bunlar Latent ırkçılığın
çeşitli görünümleridir.
2014 yılının Mayıs ayında Türkiye’ye
Negri ile İmparator vs.yi yazan Michael Hardt da gelmişti ve Gezi üzerine Yeldeğirmeni’ndeki
Don Kişot’ta bir toplantı yapılmıştı.
Latent ya da Sosyalist Irkçılık
Orada bu Latent ya da sosyalist
ırkçılığının bir örneğini ve bunun da bizzat bu ırkçılığa maruz kalanlarca
içselleştirilmişliğini o toplantı üzere yazdığımız bir yazıda şöyle
aktarıyorduk:
“Toplantıya biraz da böyle bir
umutla gitmek istiyordum ama gelişmiş ülkelerdeki aydın ve sosyalistlerin
farkına varmadan dışa vurdukları Latent (incesinden, gizli, doğal) ırkçılığı
bildiğim için böyle bir umudum da yoktu.
İşin kötüsü tam da korktuğum gibi
oldu. Hardt kendini tam da eşit duruma koymak isterken bu ırkçılığı yapıverdi.
Tabii bunu toplantıda hisseden muhtemelen sadece bendim.
Hepimiz eşittik. Eh daire biçiminde
de dizilmiştik. Bir arkadaşımız da toplantıyı yönetiyor, sözleri dağıtıyordu.
Hardt da kendisine söz verilince, birlikte konuşalım şu soruların cevaplarını
öğrenmek istiyorum diye tevazuyla (hatırımda kaldığı kadarıyla) şu soruları
sıraladı:
•
Gezi’nin toplumsal bileşimi nedir?
•
Gezi’nin sınıfsal bileşimi nedir?
•
Gezi’nin politik örgütlenme biçimleri nelerdir?
•
Yatay bir hareket olarak Gezi nasıl sürekli olabilir?
•
Demokrasiden ne anlaşılıyor?
•
Gezi’nin uluslar arası boyutları nelerdir (İlgiler, bağlantılar, dersler)?
Elbet bunlar her ciddi sosyalistin,
hareketler ve sorunlar üzerine kafa yoran herkesin, her Gezi’cinin sorması
gereken sorulardır. O da bilimsel düşünce disiplini edinmiş bir akademisyen ve
sosyalist olarak bunları sordu.
Peki, bunun ırkçılık neresinde
denebilir?
Irkçılık soruların
içeriğindedir. Neden ve nasıl?
Gelişmiş ülkenin aydını ya da
sosyalisti için geri ülkenin aydını ve sosyalisti olgular hakkında bilgi
toplayacağı bir kaynaktır. Teorik genelleme ve sonuçlar çıkarmayı kendine
görür. (Bunu bilinçsizce yapar, kötülüğünden değil.) Irkçılık tam da buradadır.
Biçimsel olarak eşit hatta tevazu olarak görünen şeyin kendisinin içeriğindedir
bu ırkçılık.
Dikkat edilirse soruların hepsi
olguları toplamaya yöneliktir. Sentezi ve sonuçlar çıkarmayı kendine
ayırmaktadır, böylece farkına bile varmadan içeriksel bir dışlama ve alta
yerleştirme yapmış olmaktadır.
Hâlbuki kendisi olgulardan teorik
sonuçlar çıkaran bir insan olduğuna göre, şöyle de başlayabilirdi örneğin.
“Görüşlerimiz biliniyor? Gezi olayı ile bu görüşler arsında şöyle çakışan
ve/veya çelişen noktalar var. Sizlerin veya içinizden birlerinin bunları daha
tutarlı ve sistematik olarak açıklayan bir teorik sisteminiz var mı?”
Böyle sorsa, iki genellemenin
arasındaki, iki açıklama teşebbüsünün arasındaki kavramsal sorunlar ve olguları
açıklamaya ne kadar uyun oldukları tartışılabilir. Bu, eşitler arasında, farklı
teoriler arasında, farklı açıklamalar arasında bir tartışma olur. Hâlbuki
sadece olgulara ilişkin sorular sorması, karşısında bir genelleme, bir
alternatif teori bulunmadığı ve bulunmayacağı varsayımına dayanmaktadır.
Irkçılık tam buradadır.
Ama burada sadece Hardt’ı da
suçlamamalı. İleri ülkelerin aydınına hayran, kendisini ileri ülke aydını ya da
sosyalistinin koyduğu yerde gören bunu içselleştirmiş sosyalist ve aydınlarının
suç ortaklığını (Mittäterschaft) da görmeli." (“Michael Hardt’ın Don
Kişot’taki Toplantısının Düşündürdükleri”)*
Michael Hardt’ta da görülün rafine
ırkçılığın kurbanı ve suç ortağı olan Türkler veya Türk sosyalistleri bu sefer
aynısını Kürt sosyalistlerine yaparlar.Nasıl mı?
Türk Sosyalistlerinin Kürtlere Karşı
Irkçılığı
Örneğin Türk Sosyalistleri’nin “Emek
eksenli” mücadeleden söz etmeleri; “emek eksenli” birlikler kurmaları; Kürtler
söz konusu olduğunda “Etnik milliyetçilik”, ”Mikro milliyetçilik” (Anlaşılan
kendileri “makro milliyetçi”) yapmalarından söz etmeleri, bu ırkçılığın çok
kaba biçimleridir.
Ama yakınımızdan ve sevdiğimiz bir
arkadaşımızdan somut bir örnek verelim önce. Örneğin bir zamanlar Ertuğrul
Kürtçü, “Kürtler ve Türkler İçin
Ortak Bir Dil: Emeğin Dili” diye
yazılar yazıyordu 2009 yılında.
Tabii burada “Emeğin dili”ni
Kürtlere öneren Türk sosyalisti Ertuğrul Kürkçü oluyor ve Kürtlerin bu emeğin
diline doğru gelmelerini elbet takdirle karşılıyordu. (Benzerini Oğuzhan
Müftüoğlu da yapıyor, göreceğiz)
Biz o zamanlar Kürkçü’nün bu
yaptığının Latent ırkçılık olduğunu yazdığımızda çok tepki toplamıştık. Ama
Ertuğrul Kürkçü daha sonra 2011 seçimlerinden sonra, eskiden etnik temelli
siyaset yapmakla suçladığı; “demokratik cumhuriyet”i yerine “sosyal cumhuriyet”
önerdiği Kürt hareketinin bulunduğu yere gelmişti. Örneğin HDK kongresinde
konuşmaya dört dilde selamla başlamış ve “şimdilik dördünü öğrenebildim,
diğerlerini de öğreneceğim” demişti. Bunun somut anlamı şuydu; “Kürtlere
“Emeğin Dili”ni öğretmeye kalkmıştım, şimdi Kürtlerden “Demokrasinin dilini” öğrenmeye
başlıyorum.”. Ama eski kavrayışıyla ifade edilirse, “Emek eksenli” politikadan,
“etnik temelli” politikaya geçmiş oluyordu.
Ertuğrul’un bu evrimi kanımızca
olumlu yöndedir ve bugün bulunduğu yer, hangi gerekçeyle olursa olsun, politik
olarak bin kat daha doğrudur 2009’da bulunduğu yerden.
Tabii elbet Kürkçü bu nesnel anlamı
ve durumu görmüyor olabilir. Kürt hareketine emeğin dilini öğrettiği için bugün
olduğu noktada bulunduğunu düşünüyor olabilir. Elbet bir adaya doğru yüzen
birisi, adanın kendine doğru hareket ettiğini düşünebilir.
Her ne olursa olsun bugün bulunduğu
yer en azından adının sahilidir. Boğulma tehlikesi olsun yoktur.
Türklerin Irkçılığının
Mekanizması
Bu örnekten sonra Türklerin
ırkçılığının mekanizmasını görelim.Demokrasi
düşmanı politikacıların, Kürtler her şey olabiliyorlar, Kürt sorunu yoktur
söylemine karşı Sırrı Süreyya Önder’in popülarize ettiği bir itiraz vardır. “Evet,
her şey olabiliyorlar ama Kürt olamıyorlar.”
Bunun tersi aynen Türk sosyalistleri ve solcuları için de geçerlidir.
Bunun tersi aynen Türk sosyalistleri ve solcuları için de geçerlidir.
Bizim zavallı Türk sosyalist ve
solcuları da her şey oluyorlar ama maalesef Türk olmuyorlar veya olamıyorlar.
Feminist, sosyalist, anarşist, liberal vs. hepsini oluyorlar. Ama maalesef Türk
olamıyorlar.
Tersinden, Kürtler de feminist,
anarşist, sosyalist vs. olamıyorlar, ne olurlarsa olsunlar hep Kürt kalıyorlar.
Bir örnek. Yine 2009 Çatı Partisi
tartışmalarında şunları yazmıştık:
“Türk sosyalistlerinin hepsinde Kürt
özgürlük hareketi ve Kürtler karşısında gizli veya açık bir ırkçılık var. Türk
şehir orta sınıfı solcu ırkçılarda çok sık görülen bir biçim de kendilerini
sosyalist olarak tanımlarken, Kürtlerden bu payeyi esirgemeleriydi. Bunun daha
rafine bir biçimi, kendilerini bir özne, Kürtleri bir nesne olarak
görmeleriydi. Örneğin Ufuk Uras’ın meclisteki “ilk sosyalist” olduğundan falan
söz ediyorlardı. Sanki bir Akın Birdal, sanki bir Sabahat Tuncel, bir Emine
Ayna, bir Demirtaş sosyalist değillermiş, kendilerini sosyalist olarak
tanımlamıyorlarmış gibi.
Bunun bir benzerine de Çatı Partisi
toplantısı boyunca rastlanıyordu. Türkler hep sosyalistlikle Kürtler de ulusal
hareketle birlikte anılıyordu. Bırakalım sosyalistliği, demokratlık bile
Kürtlere lâyık görülmüyor, liberallik, demokratlık, sosyalistlik (tabii
anarşistlik, feministlik, Müslümanlık, Alevîlik vs. de) hepsi Türklerin
özellikleri olduğu veya olabildiği özellikler olarak sıralanıyordu. Kürt
Özgürlük hareketinden arkadaşlar olgunluk gösterip bunları pek sorun
etmiyorlardı.”*
Peki neden böyle?
Çünkü Türkler tam da Türk oldukları
için Türk olamıyorlar ve hep anarşist, sosyalist, feminist falan kalıyorlar.
Türk olmasalardı, tam da Türk olduklarına vurguyu yaparlardı.
Şimdi bu Türk sosyalist, feminist,
anarşistlere sorsanız, milliyetçiliğe karşı olduklarını, kendilerini hiçbir
milletten hissetmediklerini falan söyleyeceklerdir.
Ancak bu onları Türk olmaktan,
Türklüğün imtiyazlarını yaşamaktan; egemen ulustan olmaktan alıkoymaz. Çünkü
Türk olmamak öyle kolay bir şey değildir; hele insanın kendini nasıl hissettiği
ile ilgili de değildir. Tamamen politik bir varoluştur Türk olmak.
Çünkü ana dili Türkçe olmayan
insanlardan alınan vergi ile Türkçenin zorunlu dil olduğu bir ülkede zorunlu
Türk dili ve Türk tarihi okutulmaktadır.
Siz istediğiniz kadar kendinizi Türk
hissetmeyin Türksünüzdür ve bu imtiyazı yaşıyorsunuzdur.
Bu durumda Türk olmadığınızı
söylemeniz, kelmei şahadet getirip, namaz kılıp, oruç tutup, hacca gidip vs.
ondan sonra da ben kendimi Müslüman olarak hissetmiyorum demekten farksızdır.
Türkler de Türklükle tanımlanmış bu
devletin sınırlarını, kağıtlarını, yasalarını okullarını, eğitimlerini
tanıyorlar ve bunlara hiçbir itirazları yok; bunları yok etmeyi baş görevleri
olarak koymuyorlar. Yani İslam’ın beş şartını yerine getirip ondan sonra ben
Allah’a inanmıyorum ya da kendimi Müslüman hissetmiyorum diyenden farkları
yoktur.
Türk olmamak için, bu devletin
okullarını, yasalarını, kanunlarını tanımamaları, ona vergi vermemeleri, onun
kağıtlarını (Nüfus, Pasaport vs.) yırtıp atmaları ve kullanmamaları gerekir.
Hemen görüleceği gibi Türk olmamak çok zordur. Bu şeriatla yönetilen bir
toplumda dinsizliğini ilan edip hiçbir şarta uymamaktan farksızdır. Sonuçları
da farklı olmaz.
Burada ırkçılığın ortaya çıkmasına
yol açan sorun şudur. Bu egemenlik öyle içselleştirilmiş ve öylesine olağan
karşılanmaktadır ki egemenlik ilişkisi olduğu bile görülmemektedir.
Müftüoğlu Örneğinde Irkçılık
Şimdi Müftüoğlu örneğinde bu
ırkçılığı görelim.
Önce olduğu gibi aktaralım
yapılmış görüşmeyi:
“Kürt hareketindeki bazı
arkadaşların zaman zaman Mahir Çayan’a gönderme yaptıkları yazı ve beyanlarını
okuyorum. Bundan tabii ki memnun oluyoruz. Bu arada Türkiye solunun Kürt
hareketinin etrafında birleşmesi gerektiği şeklinde öneri ve çağrılar da oldu.
Zaten oraya giden arkadaşlar da var. Bunun doğru bir fikir olduğunu söylemek
mümkün değil.
AKP zihniyeti ülkeyi büyük bir
karanlığa sürüklerken buna karşı bütün ülkede gelişen ilerici tepkilerin
sol/sosyalist bir anlayış temelinde birleşik bir gücün örgütlenmesidir. Kürt
sorununun gerçek çözümlerini de bence ülkedeki devrimci demokratik anlayışların
bağımsız şekilde örgütlenerek güçlenmesiyle bulabileceğiz. Aşağı yukarı kırk
yıla yakın bir zamandır yazıp söylediğim bir şey var: 65 -71 döneminde
gelişerek Kızıldere’de en önemli kadrolarını kaybeden devrimci hareketin en
temel özelliklerinden biri kendi öz gücüne dayanan bir mücadele ve siyaset
anlayışına sahip olmasıydı."
Şimdi yukarıdaki açıklama ve
örnekler ışığında bu alıntıya bakalım.
Bir zamanlar Kürkçü’nün duyduğu
memnuniyet gibi bir memnuniyet duyuyor. Bir zamanlar Kürkçü şöyle yazıyordu:
“O yüzden ben Kürt
sosyalistlerinin, Kürt devrimcilerinin bu meselenin tamamen farkında olarak,
şimdi vurguyu giderek artan bir şekilde emeğin hakları, emeğin mücadelesi,
emeğin kurtuluşu, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesi eksenine
yerleştirmeye gayret etmelerinden, bunu kavramsallaştırmalarından ötürü son
derece memnunum.”
Şimdi de Oğuzhan Müftüoğlu “ağabey”
“Kürt hareketindeki bazı
arkadaşların zaman zaman Mahir Çayan’a gönderme yaptıkları yazı ve beyanlarını
okuyorum. Bundan tabii ki memnun oluyoruz” diye lütfediyorlar.
Aynı yukarıdan bakış; aynı
sosyalistliği ya da devrimciliği veya devrimci gelenekleri kendi mülkiyetinde
görme, aynı Latent ırkçılık.
*
Şimdi Oğuzhan Müftüoğlu’nun
birbiriyle zıtlık içinde kullandığı kavramlarına bakalım:
· “Türkiye Solu” – “Kürt
hareketi”
· Sol, sosyalist güçlerin “Bağımsız
Örgütlenme”si – “Kürt hareketinin etrafında birleşmesi”
· “kendi öz gücüne dayanan”
– Kürtlere dayanan “Kürtlerle Birleşen” *
İdeolojik gericilik her zaman
kavramların içeriklerini belirsizleştirerek, ters yüz ederek kendini ifade
eder.
İlk zıtlığa bakalım.
Türklerin bir türlü Türk olamaması
ve Kürtlerin de bir türlü sol olamaması birinci zıtlıkta tipik örnek olarak
çıkıyor.
Türkler her zaman “Sol” Kürt
hareketi karşısında. Tabii sol ama Türk solu değil. “Türkiye solu”.
“Türkiye” ile eğer bir toprak
parçası kast ediliyorsa Türkiye Solu’nun karşılığı Kürdistan Solu’dur.
Dikkat edelim Müftüoğlu Kürdistan’dan ve Solundan söz etmiyor, Kürtlerden söz
ediyor. Farklı kategorileri, aynı kategoriden şeylermiş gibi karşı karşıya
koyuyor. Gerici ideolojilerin tipik hilesini yapıyor. Kürtlerden söz etmenin
kategorik karşılığı, Türkiye Solu değil “Türkler”dir. Söylediğini özüyle böyle
anlamak gerekir.
Bu gerçek anlamıyla önermeyi yazdığımızda “Türk solcuların Kürt solcularının etrafında birleşmesi gerektiği yönünde öneriler de oldu”. Veya Türklerin Kürtlerle birleşmesi yönünde…
Bu gerçek anlamıyla önermeyi yazdığımızda “Türk solcuların Kürt solcularının etrafında birleşmesi gerektiği yönünde öneriler de oldu”. Veya Türklerin Kürtlerle birleşmesi yönünde…
Böyle bir öneri hiçbir şekilde
olmadı ve Kürt sosyalistleri veya solcuları hiçbir zaman böyle çiğ öneriler
yapmadılar ama varsayalım ki oldu.
Böyle bir öneriye kendini Türk
hissetmeyen Türk solcusunun cevabı “niye olmasın” olabilir. Çünkü burada
Kürtlük ya da Türklük değil, solculuk ayırıcı kriterdir. Kürtlüğün ya da
Türklüğün bir kıymeti harbiyesi olmaz o noktada.
Ama böyle bir duruma itiraz etmek ne
anlam gelir. Aslında Türklüğü ve Kürtlüğü esas ayırıcı kriter olarak ele
almanın fiilen itirafıdır. Ama sadece bu kadar da değil, bunların birleşmesine
de karşı olmaktır. Yani aslında Müftüoğlu, solcu bile değildir, bir Türk’tür,
ve Türklüğü ve Kürtlüğü esas kriter olarak aldığı için eğer solculuğu kast
ediyorsa, Kürt ve Türk solcularının; eğer Türklüğü veya Kürtlüğü kast ediyorsa
Kürtlerin ve Türklerin bir araya gelmesine itiraz etmektedir. Kategoriler yerli
yerine koyulup analiz edildiğinde ifadesinin özü budur.
İkinci örnek “bağımsızlık” ve
diğeri açıkça öyle söylenmese de Kürtlerin etrafında örgütlenme bağımsız
olmayan, bağımlı veya kişiliksiz olarak tanımlanmakta ama bu açıkça ifade
edilmemektedir. Ama örtük olarak bu vardır. Zaten Türkler de onu böyle
anlamaktadır. Bu nedenle Oğuzhan Türklerin en gerici kesimlerinin ruhunu
okşamaktadır. Bu analizin birinci düzeyi.
İkinci düzey de vardır. Bağımsızlık
deyince bir sosyalist burjuva ideolojisinden bağımsızlık anlar. Kürdistan’daki
sosyaliste veya bir zamanlar Sovyetlere veya enternasyonal’e bağımlılık bir
bağımlılık değil; aksine burjuvaziden bağımsızlıktır.
Ama Müftüoğlu, bağımsızlıktan
aslında Türklüğün ayrı olmasını kastettiğini ifade etmiş oluyor. Bu en
gericilerin kavrayışıdır.
Bir iyi kötü bu sosyalist gelenekle
ilişkisi olmuş bir insan, Türk veya Kürt Türkiyeli veya Kürdistanlı solcuların
veya sosyalistlerin burjuvaziden, gerici ideolojilerden bağımsızlığını, karşı
karşıya koyar. Bağımsızlık ile Kürt hareketini değil.
Ama tam da böyle yapmayarak aslında
gerici ideolojiye bağımlılığını ele vermiş olmaktadır.*
Bağımsızlığın bir diğer versiyonu da
“kendi öz gücüne” dayanma. (“kendini intihar etme” gibi bir söz “kendi
öz gücü” ama bu önemli değil.)
Sorunu Kürtlük ve Türklük olarak
değil; ideolojiler, programlar olarak gören biri için “kendi” sözcüğü,
Türk veya Kürt farkı olmadan, diyelim demokratik veya sosyalist bir programı
savunanları kapsar ve kapsamalıdır. Ya da bir nesnel sınıfsal aidiyeti.
Aynı ideolojide, aynı programda
olduktan sonra Kürtlerle veya her hangi bir başka ulustan devrimcilerle
birleşmek kendi özgücüne dayanmayı reddetmek anlamına gelmez. Çünkü bizzat
onlar o “kendi”nin içindedirler.
Onları o “kendi”nin içinde
görmemenin biricik anlamı vardır. O “kendi” kavramı Türkleri
kapsamaktadır. Ancak bu durumda “kendi”, Kürt hareketiyle zıtlık içinde
koyulabilir.
Görüldüğü gibi, kullanılan
kavramların gerçek ve gizli anlamlarına girdiğimizde, Türklük meduzası her
yenden kafasını çıkarmaktadır.*
Evet Oğuzhan Müftüoğlu, bir
sosyalist değil, bir solcu değil, tam da Türk olduğu için, bir türlü Türk
olmamakta, solcu, sosyalist vs. olarak kalmaktadır.
Ve tam da bu nedenle onun dilinde
karşı veya alternatif olarak tanımladıkları hiçbir zaman solcu veya sosyalist
değil hep Kürtler (ya da onlara güvenenler, özne olmayanlar vs.) olarak
kalmaktadır.
Ve tam da bu nedenle en gerici
politikaları destekleyen ama kendisinin Türk olmadığını solcu olduğunu
söyleyenlerin duygu ve düşüncelerine tercüman olmaktadır.
Sonuç olarak, bütün Türk
sosyalistlerinde görülen Latent ırkçılık en açık ve gerici biçimiyle
Müftüoğlu’nun satırlarında ifadesini bulmaktadır.
Birleşik Haziran Hareketi Latent
Irkçıdır
Bu vesileyle, BHH’da hala yer almaya
devam eden HDP’ye oy vereceğini söyleyenlere bir kez daha orada
bulunmamalarını; aslında oradakilerin tam da burada ele alınan ve eleştirilen
Latent ırkçılığın en saf halini ifade ettiklerini görmelerini ve bir an önce
onlarla aralarına mesafe koymalarını; politik olarak HDP’ye oy verilmesi
yönünde karar alınma baskısı yapmalarını ve alınmadığı takdirde ayrılmalarını
öneriyoruz.
Bulundukları pozisyonun adı dünya
politika literatüründe “bataklık”tır Lenin’in dediği gibi.
Biz ise altınıza bir yelkenli
çektik, sizi bataklıktan çıkardık ve “yelkenci” yaptık.
Yelkenlerinizi açın ve o
bataklıktan uzaklaşın.
Yoksa sizi de yutacak.
Bizden söylemesi.
Demir Küçükaydın
01 Nisan 2015 Çarşamba
*Yazının birinci bölümü 01.04.15’
Manalı Posta’da yayınlandı