13 Kasım 2014 Perşembe





Kayısı ağacına ağıt
Jaklin Çelik



Ermeni bestekar Gomidas

Kayısı ağacından yapılan duduk, gizemli ezgilerin ve  ağıtların çalgısıdır. Sanki Allah, bir büyük soykırım yaşayan halktan özür dilercesine acısını haykırması için duduk’u yaratmıştır.


Kayısı ağacına yakılan ağıtın yaratıcısı, Allah’a hep yakın durmuş, tanık olduğu ve yaşadığı en acılı anlarında bile Allah’a sitem etmemiş olan büyük müzisyen Gomidas’tır

Kayısı Ağacı’nın geniş kitlelerin beğenisini kazanmasında hiç kuşkusuz lirik soprano İsabel Bayrakdarian’ın eşsiz yorumunun katkısı büyüktür.


Ağıt, genellikle ölümün ardından söylenen ‘halk türküsü’dür. Korku, heyecan, üzüntü, acı, isyan gibi duyguları dile getiren ezgili sözlerdir. Ağıt söylemeye boşuna ‘ağıt yakma’ dememişler; çünkü ağıt, diğer türkü formları gibi ne okunabilir, ne söylenebilir ne de çığrılabilir; ancak ve ancak ‘yakılabilir’!
Ölüm varsa ağıt da vardır! Ağıtın ölüme bağlılığını dile getiren bu gerçek, evrenseldir. İlk çağdan günümüze insanoğlu ölümün ardından çektiği acıyı ağıt yakarak paylaşmaya, hafifletmeye çalışmıştır. 
Mitolojiler, ağıtların öyküsüdür bir bakıma. İster batı, ister doğu kökenli olsun bütün mitolojiler ölen kahramanların ardından yakılan ağıtlarla doludur. İnsan-ölüm-ağıt zinciri epik ve çağdaş dönemlerde de sürmüş, bu da ağıtların ‘tarihsel’ değil ‘tarih-üstü’ olduğunun kanıtı olmuştur.
Ağıtın, ölümün bir türevi oluşu gerçeği, bu formun hem sözel hem de ezgisel derinliğinin temelini oluşturur. İnsanın ölümü algılayışı ne denli derinse yaktığı ağıt da o denli derin olur. Bu nedenle ağıt, aynı zamanda insanın ölüm karşısındaki duruşunun dile gelişi, dışa yansıyışıdır.
Ağıt, yüreğin titreyişi, dökülen gözyaşı, çekilen gönül ıstırabı ve bir canhıraş feryattır!
 * * *
Ağıt, sadece ölen insanlar için yakılmaz. Çok az olmakla birlikte ağıtın ülkeler, kentler, köyler, akarsular, göller,  dağlar ve bitkiler gibi insan-dışı varlıklar için de yakıldığı görülür.
Ağıt yakılan sıra dışı bir diğer varlık ise Ermenistan’ın simgesi sayılan kayısıdır.* Bu meyve Ermenistan’ın her şeyidir. Sofrasındaki tatlısı, kahvaltısındaki reçeli, hoşafındaki tanesi, kanyağındaki miski amberi, adına düzenlenen  festivalleri ve ezgilerini seslendirdiği ‘duduk’udur.
Kayısı ağacından yapılan duduk, gizemli ezgilerin ve ağıtların çalgısıdır. Sanki Allah, bir büyük soykırımı yaşayan halktan  özür dilercesine acısını haykırması için duduk’u yaratmıştır. Duduktan yükselen canhıraş ezgilerde hep aynı ilahi ses duyulur, hep aynı gözyaşları akar. Bu ses Allah’ın sesidir, bu gözyaşları Allah’ın gözyaşlarıdır.
* * *
Kayısı ağacına yakılan ağıtın yaratıcısı, Allah’a hep yakın durmuş, tanık olduğu ve yaşadığı en acılı anlarında bile Allah’a sitem etmemiş olan büyük müzisyen Gomidas’tır.      
Gomidas çağını aşmış bir insandı. Bir din adamı olmasına karşın müzik çalışmalarında bir aykırıydı. O sadece Ermeni müziğini değil, insanoğlunun ezgisini derledi. Halkın geniş bir coğrafyada dile getirdiği şarkıları topladı, onları notaladı, yitip gitmelerini önledi.

Gomidas’ı asıl büyük kılan gerçek, etnomüzikoloji disiplininin doğuşundaki ilk harcı koyanlardan biri oluşudur. O, bu bilim dalının gerçek öncülerindendir.

Gomidas araştırma, inceleme ve derlemeleriyle Ermeni müzikolojisini bilimsel temellere oturttu. Ne var ki o salt bir etnomüzikolog olarak yaşamadı, asıl halk müziğinden esinlenerek bestelediği şarkılarla ölümsüzleşti. Bestelerini yaparken esinlendiği şarkıların otantik özelliklerine sadık kaldı, onları bozup yozlaştırmadı.

Gomidas’ın müziğindeki ince duyarlılık, içtenlik ve içlilik hiç kuşkusuz onun kişiliğiyle ve kişiliğini oluşturan siyasal ve toplumsal arka planla ilintilidir. O’nun rafine duyarlılığının gerisinde daha on bir yaşındayken yetim kalışı yatar. Bu ince ve damıtılmış duyarlılık, 1915’te onu derin bir bunalıma iter. Hüzün ve acı, onu ölümüne dek terk etmez.  

* * *
Gomidas’ın birbirinden güzel yaratıları arasında Kayısı Ağacı’nın özel bir yeri vardır. Bir ağıt olan bu parça, Gomidas’ın doğaya dair duyarlılığının doruğudur. Gerek
sözleri, ama asıl ezgisi, dinleyenleri derinden etkilemektedir. Ağıtın sözlerinin ezgisiyle uyumu benzersizdir.

Kayısı Ağacı’nın geniş kitlelerin beğenisini kazanmasında
hiç kuşkusuz lirik soprano İsabel Bayrakdarian’ın** eşsiz yorumunun katkısı büyüktür.

Kayısı Ağacı’nın ilk dörtlüğü canhıraş bir feryattır. Bu dörtlüğün sözlerinden ve yürek paralayan ezgisinden parçanın kayısı ağaçlarına giren bir kıranı konu aldığını anlarız. Gomidas, bu bestesiyle doğayla hemhal olmuş, yaktığı ağıtla kiraz ağacının acısını paylaşmıştır :“Kayısı ağacı, bar tutma vay / Dallarını karma vay / Gezindikçe içinde / Acılarımı karma (vay)”***

Kırandan bütün kayısı ağaçları etkilenmiş, bazı ağaçları bar
tutmuş (küflenme, paslanma), birçok ağacın da dalları karılmış, iç içe geçmiştir. Bu da hasadı etkilemiş, üretim
düşmüştür.

İlk dörtlükte, doğrudan kayısı ağacına seslenilerek ağıtın dramatik etkisi güçlendirilmiştir. Ağaçtan, bar tutmasına, dallarının karılarak iç içe geçmesine ve acıları karmasına izin vermemesi dilenir.

Ağıtın bu ilk bölümünde yüreklere seslenen İsabel Bayrakdarian, bizi ruhumuzun derinliklerine götürerek
kayısı ağacının acısına ortak etmektedir. Daha ilk notalarda
ezginin insanı iliklerine kadar ürperten etkisini lirik sesiyle duyumsatır bize.

Sözcükler, ne zaman notaların gücüne ulaşabildi ki?

Kayısı Ağacı’nın ilk dörtlüğündeki canhıraş feryat, ikinci dörtlükte yerini yakınmaya bırakır. Gözyaşı dinmiş, duygular durulmuştur. Olan olmuş, felaket yaşanmış, kıran artık geride kalmıştır. Aynı olayın bir daha yaşanmamasını dilemekten başka elden ne gelir. “Verin ha, geri verin, dağlar yel aldı / Yüreğimin sevincini sel aldı / Gitsin de gelmesin artık bu yıl gibisi / Kara dert boynuma kaldı”

Kayısı Ağacı, son iki mısrayla sonlanırken söz ve ezgi
birlikte durulur, eşzamanlı sönümlenirler. Bayrakdarian’ın bitişteki yorumu, oyuncağı elinden alınan  bir çocuğun yürek burkan sitemini andırır:“Yel, yel, yel aldı / Yüreğimin sevincini sel aldı”
---------------------------
*     Kayısının bilimsel adı ‘Prunus armeninca’dır. Bu gerçek, kayısının
       Ermeniler için taşıdığı hayati önemi belgeler.
  ** Gomidas Songs, İsabel Bayrakdarian, Chamber Players of the         
        Armenian Philharmonic Orchestra, Şef  Eduard Topchjan,
        Piyano Serouj Kradjian, Erivan, 2005 (Dzirani Dzar, Apricot Tree,
        3.57 dk)
 ***Dzirani Dzar (Kayısı Ağacı), Türkçesi Ardaşes Margosyan.
        Dzirani dzar, bar mi da, vay / Jghnert irar mi da, vay / Amen    
        mecht man kalis / Tsavers irar mi da

       Ha dvek, yed dvek, sarer hovn engav / Srdis khntoom dzovn
       engav / Kna, el yed chka es darva darin / Sev dardn im vzov  
       ehgav.

       Hov, hov, hovn engav / Srdis khntoom dzovn engav
----------------
-Bu yazı 2005 yılında Bakırköy Martısı dergisinde yayınlanmıştır.

 


9 Kasım 2014 Pazar



Sözün bitmeyeceği yer
PINAR DOĞU

 
Vedat Türkali yeni romanında yoksayılmaya çalışılan Ermenilerin, Kürtlerin ve dahi herkesin varlığına ışık tutmuş, omuz omuza vermenin, dayanışma kültürünün tarihi doğru öğrenmekten geçtiğini hatırlatmış adeta


Nereye kadar inkâr edilebilir hakikat, ne zamana kadar görmezden gelinebilir? Hüznünü yakasına bir karanfil takar gibi yanında taşıyanların ülkesi burası. Nüfusu eksik sayanlara, vicdan dersinde hep sınıfta kalanlara inat varlığının sesini duyurmaya çalışanların ülkesi. Türkiye’yi anayurdu saymak için canından olanların ülkesi. Vedat Türkali yeni romanında yoksayılmaya çalışılan Ermenilerin, Kürtlerin ve dahi herkesin varlığına ışık tutmuş, omuz omuza vermenin, dayanışma kültürünün tarihi doğru öğrenmekten geçtiğini hatırlatmış adeta.
Bugün Türkiye hakkında konuşurken sözümüz eksik kalıyorsa, boğazımız düğümleniyorsa, kendimizi eksiltilmiş ve eskitilmiş hissediyorsak birarada yaşama kültürünü hâlâ tam olarak benimseyemediğimizden, bir yerde bir şeyleri hâlâ tam olarak yerine koyamadığımızdan değil mi? Birbirimizin elini tutmaktan çekinmemek için, geçmişi birlikte sırtlamak için, birbirimize yüzümüzü dönmek için Bitti Bitti Bitmedi edebi değerinin yanısıra çok kıymetli bir işleve sahip aynı zamanda.
Söylenmeyeni söylemek, unutturulmaya çalışılanı hatırlatmak ve el birliğiyle barış ve güven dolu bir gelecek inşa edebilmek adına resmi tarihin örtbas ettiği her zulmü tek tek anlattığı romanını dört yıllık bir araştırmanın ardından belgelere dayanarak kaleme alan Vedat Türkali her zamanki cesur yaklaşmıyla okuru gerçeklerle buluşturuyor. Bitti Bitti Bitmedi Türkiye’nin yakın siyasi tarihini kelimelerle tasvir eden, toz tutmuş belleğimizi silkeleyip uyandıran bir roman.
Çok karakterli bir roman Bitti Bitti Bitmedi, tıpkı çok kültürlü, çok dilli, çok dinli Türkiye gibi. Okuru yakın siyasi tarihin adından söz ettirilmeyen kederli dönemlerine taşıyor. Lüsi, Tarık, Zilan, Dede Arpenik, Maral, Raife Hanım, romandaki her karakter Türkiye’nin geniş bir çerçevesini çiziyor aslında. Vedat Türkali’nin bulanık ruhların dibini gösterebildiği şaşırtıcı ruhsal tahlilleri, karakterleri ete kemiğe büründürmesi, akıcı anlatımı ve sahici diyaloglarıyla sabık romanlarında kadim okurlarının alıştığı üslubu sürdürüyor. Her insanın biricikliğinin altını çiziyor, kimsenin kimseden üstün sayılmadığı ve herkesin birey olarak bir değer ifade ettiği dünyaya hasret kalanların meramını öyle iyi anlatıyor ki. Duygudaşlığı, diğerkâmlığı öğretiyor, bizi kendimizle ve birbirimizle tanıştırıyor.
“Tüm dünya insanlar için bir gömütlüktür aslında. Yaşamı sürdürmekle yükümlüyüz biz “
Ermenilerin bu topraklardaki tarihi M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanıyor, Tanzimat Fermanı’yla birlikte eşit vatandaşlığa geçmeden önce millet-ı sadıka olarak görülüyorlardı. İttihat Terakki zihniyeti Ermenileri anayurtlarından topyekûn sürerek açlık ve sefaletle başbaşa bırakıp soylarının tükenmesine yol açacak fiziki şartlara mecbur ve mahkum kıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra aynı bakış açısı farklı biçimlerde tezahür etmeye devam etti maalesef. Hatta dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt: “Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları, vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyerek milliyetçiliğin ulus-devlet anlayışının yapıtaşlarından biri olduğunu ortaya koyuyordu aslında.
21 Ağustos 1937’de Tan gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a röportaj veren Sabiha Gökçen’in anlattıkları zulmün nasıl meşrulaştırıldığının, normalleştirildiğinin kanıtı değil mi? Şöyle demişti Sabiha Gökçen: “...Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetlerde insan harp heyecanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedefler görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim’de ilk bombardımanımın heyecanını unutmam... Muhasama [çarpışma] meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor.”
İmha ve inkâr politikalarına dayanan resmi tarih, gerçeklerin üstünü örtmekle kalmayıp zulümlerine farklı araçlarla devam etti. Toplumu belleksizleştirme amacı güden ulus-devlet anlayışı sadece gayrimüslimlerin değil Kürtlerin de üzerinde bir tahakküm aracıydı. Dersim Katliamı’ ndan 12 Eylül’e ve Diyarbekir 5 No’lu Cezaevi’nde 53 kişinin ölümüne yüzlerce kişinin seneler süren travmalarla boğuşmasına neden olan işkencelere kadar tarih boyunca insanca yaşama hakkından mahrum kalan Kürtlerin de geçmişi acı ve hüsranla dolu. Vedat Türkali’nin kitapta Kenan Evren’e ilenmesi boşuna değil.
“Evren Paşa Evren Paşa
akrep dolu çevren paşa
o akrepler soksun seni
acı nedir öğren Paşa.
Tutup astın o gencecik Erdal’ı
cehennem ateşlerinde,
kıvrım kıvrım kıvran Paşa”
İletişim damarlarımızı kesen şiddete karşı çözüm odaklı bir bakış açısı geliştirilmedikçe zulmün bitmeyeceğini, Kürt ve Ermeni meselesi devam ettikçe Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğini söyleyen Vedat Türkali’nin Türkiyeli olma kültürünün yaygınlaştırılması adına Bitti Bitti Bitmedi’yi her kuşaktan okurun okuması gerekiyor.
Vedat Türkali yeni romanında şiirlerden, türkülerden, ağıtlardan örneklere yer vermiş. Bunlardan biri de Kemani Sarkis Efendi Suciyan’un güftesi, manasını bir çoğumuzun bilmeden terennüm ettiği “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime” diye başlayan şarkı. Sarkis Efendi’nin 1915’teki acılardan sonra kendini geleceksiz, yalnızlaştırılmış hissederek yazdığı şarkı Vedat Türkali’nin Bitti Bitti Bitmedi ‘de tek tek değindiği, unutulmasına izin vermediği gerçeklerle birlikte anlamına kavuşuyor adeta. Koçgiri İsyanı, Mıstıkyan Han’ın yakılışı, Ağrı Dağı İsyanı’nda anlatıldığı roman hakikat bilincini geliştiren tarihi bir öneme sahip. Yalın ve halis anlatımıyla, sahici diyaloglarıyla yarınlara kalacak, edebiyat belleğimizde yer edecek bir roman.
Ayrıca Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün adlı, Türkçe’ye uzun yıllar çevrilmeyen kitabına da değiniyor Vedat Türkali. Enver Paşa’yla Papaz Johannes Lepsius arasında geçen konuşmaya aynen yer veren Musa Dağ’da Kırk Gün soykırımı inkâr edenlere kanıt niteliği taşıyor adeta. Vedat Türkali’nin romanlarındaki güçlü anlatımın sırrı duygudaşlık yetisi kadar aynı zamanda titiz araştırmacılığında da yatıyor. Devlet eliyle uygulanan şiddetin meşru görüldüğü yerleşik algıyı parçalamayı amaçlayan, halının altına süpürülenleri gün ışığına çıkaran gözüpek, sarsıcı ve bir o kadar düşündürücü bir romanla karşı karşıyayız. Çok zamanlı, nakış gibi dokunmuş yalın bir kurguda tarihi gerçekleri öğrenmek adına eşsiz bir düşünme fırsatı sunuyor okura.
Şiddet bitmedikçe varoluşu savunmak için sözünü söylemekten vazgeçmeyen usta yazar kalemiyle yine Türkiye’yi kucaklıyor. 
-----------------
Birgün gazetesi, Pazar eki 09.11.14
Vedat Türkali'nin bu romanı Ayrıntı yayınlarından çıktı

8 Kasım 2014 Cumartesi



TOPRAĞIMIZIN KOKUSU*
Filistin Ve İsrail’in Sesleri
Hasan Gürkan

Kenize Mourad  Fransız yazar ve gazeteci. Annesi Selma Sultan,padişah   V.Murat’ın torunu.Annesinin hayatını anlattığı  “Saraydan Sürgüne” romanıyla tanındı.On beş yıl bazı Fransız dergilerinin Ortadoğu muhabirliğini yaptı.
Toprağımızın Kokusu , yazarın Filistin’de ve İsrail’de değişik kesimlerden insanlarla yaptığı  röportajlardan  oluşuyor.

Toprağın demiyor Mourad, iyelik eki kullanıyor (bizim) toprağımız diyor. Yazdıklarını okurken kendisini bir yanıyla o topraklara ait,o insanların bir parçası hissettiğini algılıyorsunuz.
Kitapta hem Filistinlilerle, hem İsraillilerle yapılan görüşmeler var. Yazar savaşan iki kesime karşı eşit mesafede,tarafsız bir gözlemci değil,bir çoklarının yaptığı gibi zalimle mazlumu aynı kefeye koymuyor.O savaşa,zulme karşı,adaletten,insanlıktan,insandan yana bir kalem.

İç dünyanızda acımasızlığın, sabrın,haksızlığın sınırları,ölçüleri vardır.Bu sınırlar kendi tecrübeleriniz,hayal gücünüz,okuduklarınız,duyduklarınız vb gibi etkenlerle oluşmuştur.Ama bu kitapta  “Biz denize bakan küçük bir evde oturuyorduk,İsrail askeri bölgesinden fazla uzakta değildi evimiz.Evimizin önünde küçük bir avlumuz ve küçük bir kümesimiz vardı.Basel’im(on iki yaşında) okuldan geldiğinde tavuklara yem verir,onlarla oynardı.”Kadın devam etmeden önce derin bir nefes alıyor;   “O gün bir tavuk kaçmıştı.Yavrum onu yakalamak istedi,zırhlı bir araçtan bir top mermisi atıldı…Oracıkta paramparça oldu çocuğum .” Gibi bir annenin yaşadığını okuduğunuzda bütün ölçüleriniz, iç dünyanızdaki bütün sınırlar tarumar oluyor.

Norveç’te karanlık, kasvetli ,soğuk bir gün.İçindekileri sebepsiz sıkıntılara,intihar,ölüm,hayatın anlamsızlığı gibi duygulara   sürükleyen  sıradan. bir İskandinav   kış günü.Köprünün üstünde bir adam…Bir çığlık.Bakan herkesin gördüğü,ama hiç kimsenin  duymadığı sessiz,hissedenlerin kendi  uçurumlarında yankılanan,iç parçalayan bir çığlık.Munç’un   çığlığı.Bu kitapta dünyanın öbür ucunda bir halkın,Filistin halkının çığlığı var.”Ey insanlar nerdesiniz,nerdesiniz ey insanlık!” diye haykıran,bakan herkesin gördüğü, ama hiç kimsenin duymadığı,hissedenlerin kendi iç dünyalarında yankılanan yüz binlerce Filistinlinin,acılı bir halkın çığlığı.Kenize Mourad bu çığlığı taşıyor okura.
Duyuyor  musunuz!

SUMUD

“-Direnmek, Filistinlilerin Sumud dediği şey bu mu?
-Kesinlikle. Sumud asla vazgeçmemek ,her şeye karşı direnmek demek(…) Sumud, boyunduruk,hatta işkence altında bile,özgür iradeye,isyan ruhuna sahip olmak;ideallerine, ülkesine olan inancını yitirmemek demek”(s.46)
Maha,18 yaşında Filistinli bir genç kız

 BİR YERLEŞİMCİ
“Filistin halkı hiçbir zaman var olmadı, onu siz icat ettiniz. Öyle bir halk asla var olmadı.(K.Mourad’a söylüyor)(s.54) “-Sizce bu topraklar İsraillilere mi kalmalı?-Elbette, burası İsrail.Bizim topraklarımız,çünkü tanrı binlerce yıl önce buraları bize verdi.”(s.61)
Dr Tubiana. Tıp profesörü, yerleşimci.

RESSAM

Ressam Yusuf,25 yaşında, Filistinli

“O zaman(İsrailli) istihbarat subayı bana ‘Hangi elinle resim yapıyorsun ‘diye sordu. Bu soruda kötü bir şeyler sezdim.Ona sol elimle resim yaptığımı söyledim ’Çok güzel,öyleyse benim bir portremi yap’ dedi.Allahtan zamanın da iki elimle de resim yapmaya çalışmıştım.İyi kötü bir portresini çizdim.Resim bitince ‘güzel olmuş,gidebilirsin’ dedi.Ayağa kalkmak için ellerimi masaya koyduğumda,tüfeğinin dipçiğiyle sol bileğimi kırdı”(s.80)

İNTİFADA

Ümmü Halil,16 yaşında öldürülen Halil’in annesi.

“Ne olup bittiğini daha sonra arkadaşları anlattı. Taşları attıktan sonra, askerden kaçmak için koşmaya başlamışlar ve saklanmak için bir binaya girip yukarı çıkmaya çalışmışlar. Askerler oğlumu bacağından yaralamış.Buna rağmen , en üst kata kadar çıkabilmiş.Son katta onu yakalamışlar.Bina henüz inşaat halindeymiş.Askerler onu yakaladıktan sonra asansör boşluğuna atmış,sonra da…üstüne  de bir çimento torbası atmışlar”(s.86)

GAZZE

“Gazze şeridi, elektrikli teller ve askeri karakollarla çevrili devasa bir açık hava hapishanesi;dış dünyayla ilişkisi tamamen kesilmiş.363 kilometrekarelik toprağın dörtte birine yedi bin yerleşimci için el konulmuş;geri kalan 288 kilometrekare alandaysa, bir milyon iki yüz bin Filistinli balık istifi yaşamakta.”(s.195)

*Bu yazı Nazan Erol’un çıkarttığı Bakırköy Martısı dergisinde 2005  yılında yayınlandı.