5 Ekim 2014 Pazar



Bitmiş ama bitmemiş bir yazı
Dön güvercin, dön
Yalçın Çilingir

Cevat Çapan, şiir çevirileriyle tanınır. Ne ki, çevirideki ustalığı, şair oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu özelliği nedeniyle onu ‘şair olmayan şair’ diye adlandırmak yanlış sayılmaz.
Memet Fuat, Çapan’ın kendi şiirlerine pek önem vermediğini, şair olarak öne çıkmaktan hep kaçındığını, oysa yaptığı şiir çevirileriyle şairlik katına çoktan yükselmiş olduğunu vurgulamıştır: “Bu çekingenliği besleyen güzel duyguların derin bir şiir sevgisinden, yetinmezlikten doğduğunu anlıyorum. Şiiri böyle kendi dışında sevebilen ne kadar az şair var.
Çapan‘ın şiir karşısındaki bu tevazuu, şiirlerini topladığı kitabına
İspanyol dilinin, temalarının derinliğiyle ünlü mistik şairi San Juan de la Cruz’un  (1542- 1591) bir  dizesini ad olarak seçmesiyle doruğa çıkmıştır:
Dön güvercin, dön!
Çapan’ın kitabına adını verdiği Cruz’un  kısa şiiri Dön Güvercin Dön, içeriği, özellikle de özgün biçimiyle ışıldıyor.  Hepi topu beş dizeden oluşan şiirin daha ilk dizesinde iç içe geçmiş zengin metaforik anlatı öne çıkar.
dön güvercin, dön.
dön ki yaralı geyik
görünsün gene tepelerde.
yeni bir serinliği solusun
kanatlarının izinde.

Çapan, Cruz’dan seçip çevirdiği bu kısa şiiriyle sanki 1980’li yılların baskıcı arka planına göndermede bulunmaktadır. Şiirdeki ‘güvercin’, ‘geyik’ ve ‘dönüş’ metaforları bu göndermenin güçlü göstergeleridir.

Güvercin-yaralı geyik ikilisinin masumiyet içerikli döngüsel hareketleri geleceği kuruyor, “kanatlarının izinde yeni bir serinliği soluyor” Barışın evrensel simgesi olan güvercin aşağılarda, çok aşağılarda sekerek kaçmaya çalışan yaralı geyiğin çevresinde dönüyor, dönüyor… Sema’yı andırırcasına… Geyikle hemhal olurcasına…            
Cevat Çapan’ın bu kısa çeviri şiiri Divan şairi Necati’nin ( ? -1509) Döne Döne redifli gazelini çağrıştırıyor. Necati, hem döneminin hem de Türk edebiyatının önemli şairleri arasındadır. Şiirlerinde Divan Edebiyatı’nın inceliklerini ve Türkçenin güzelliklerini büyük bir ustalıkla sergilemiştir.
Dil ve teknikte usta bir şairdir. Aşkla ilgili gazelleri önemlidir. Divan şiirinde Türkçe mazmunlar ve atasözleri kullanmasıyla dikkat çeker. Günümüze ulaşan bir divanı var. Kendinsen sonra gelen şairleri önemli ölçüde etkilemiştir. Divan şiirinin Necatî ile birlikte yükselme sürecine girdiği söylenir.
Necati, ünlü gazelinde sık sık deyimlere, atasözlerine ve  ikilemelere   yer vermiştir. Şair bir ikileme olan Döne Döne’yi redif olarak kullanmış ve gazelin her beytinde, hayal ve manzumlar kurgulayarak bunu yinelemiştir. Döne Döne ikilemesinin en etkilisi hiç kuşkusuz idam edilenlere dair beyittir.  Beyit’in önce orijinali:
          Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dar olanın
          Zevk ü şevkile virur can ü seri döne döne(1)
Sonra da günümüz Türkçesiyle:
          Saçlarına asılanın ayağı yere mi basar
          Şevkle, zevkle canını da verir başını da
                                                           döne döne
Necati, bu beytinde bir şiirde olması gereken ana unsurların hemen hepsini kullanmıştır. Bu özelliğiyle dönemini aşmış olduğu söylenebilir. Ona göre şiir ‘her şey’dir; müziktir, ritimdir, danstır, harekettir, baledir, heykeldir, resimdir, fotoğraftır, sinemadır..
Eski Çinliler, şiirin evreni oluşturan on bin şeyi birleştirdiğini savunurlar. Necati, sanki çağlar ötesinden taşıdığı bir şiir geleneğine tanıklık etmiştir.

Beyit’in orijinali yüksek sesle okunduğunda çok yönlü güçlü bir şiirle yüz yüze gelinir. Dinleyeni / okuyanı en çok etkileyen görüntü ise saçlarından asılanın döne döne can verişidir!
Necati’nin bu ilginç gazeli, biçime dair özelliklerinin çeşitliliği ve zenginliği kadar beş yüzyıl öncesinin hayat anlayışına dair  içeriğinin tanıklığıyla da ışıldıyor. Özellikle ölüm karşısındaki ‘ölümsüz duruş’
gazelin ana fikrini oluşturmaktadır.

Cevat Çapan, bir kez daha kendine yöneliyor, katıksız bir ironiyle bize ruhunun kapısını ardına kadar açıyor. İki dörtlükten oluşan
Duygusal Eğitim’ adlı şiirinin son iki dizesi şöyle:
          İçinin biriken karanlığında  el yordamıyla
          Dizelerinde geyikler gezinen ozanlara özenir .
---------------
(1) Necati’nin bu beytte idam edilerek öldürülen Şeyh Bedrettin’i anlattığı  söylenir.



4 Ekim 2014 Cumartesi



Kobane’nin mülteci çocukları: Kürtçe eğitim kapıya dayandı
Celal Başlangıç – T24

Kaymakamlığa göre Suruç’ta 80 bin, yerel yönetime göre 35 bin mülteci var. Bunlardan ancak 4 bini gitmiş devletin kurduğu kamplara. Valilik görevlisi ‘müjde’yi ilk kez bize veriyor; ‘Mülteci çocukları için okul açacağız’ diye. Ancak okulun hangi dilde olduğunu sorunca ortalık karışıyor. Önce ‘Türkçe’ diyorlar. Suriye’den göçen Araplara Arapça eğitim verildiğini hatırlatınca, ‘Evet evet Arapça eğitim’e çeviriyorlar. ‘İyi ama bu çocukların ana dili Kürtçe’ deyince ortalığı sessizlik kaplıyor. Şimdi bu sorular yanıt bekliyor; devlet kendi yurttaşı olan Kürtlere vermediği ana dilde eğitimi mülteci Kürtlere verecek mi? Yoksa 90 yıldır ‘kendi Kürtleri” üzerinde başaramadığı asimilasyonu Kobane Kürtleri üzerinde mi deneyecek?
Daçkaların, Kalaşnikofların kanlı ıslıkları duyuluyor belli belirsiz. Atılan topların şiddeti ayaklarının altındaki toprağı titretiyor.
Gözleri ufuk çizgisinde, üzerinden dumanlar yükselen ülkelerini seyrediyor Kobaneli sığınmacılar.
Belli ki, bedenleri tel örgülerin Türkiye tarafında; ruhları, akılları binbir umutla kurdukları ülkelerinde.
Yemek ve uyku dışında, yurtlarını yitirmiş insanların yaşadığı büyük boşluk ve ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı var davranışlarında.
Kobane ve köylerine IŞİD saldırısı başladığından bu yana sınırı geçenlerin sayısı her kaynağa göre farklı.
Suruç Kaymakamı Abdullah Çiftçi bu hafta başı itibarıyla sınırdan Türkiye’ye giriş yapanların sayısını 153 bin kişi olarak vermişti bize. Çiftçi’nin verilerine göre sığınmacılardan 80 bini Suruç’ta kalmış, yaklaşık 70 bini Şanlıurfa, Gaziantep, Mersin, Adana ve İstanbul gibi bölgenin batısına gitmişti.
Kentte kalanlardan sadece 4 bini devletin AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) eliyle kurduğu iki kampa dağılmıştı. Suruç çıkışındaki YİBO’da  (Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) 3 bine yakın sığınmacı yaşıyordu. Bin kadarıysa Mürşitpınar Sınır Kapısı yolundaki Süleyman Şah’taki çadır kente yerleştirilmişti.
Kobane Kantonu Başbakanı Enver Müslim’e göre ise Kobane’den göçenlerin sayısı 65 bin dolayındaydı. Ancak Müslim, göçenlerin ne kadarının Suruç’ta kaldığını, kaçının başka kentlere gittiğini bilmiyordu.
Kente gelen sığınmacıların neredeyse bütün yükünü taşıyan Suruç Belediyesi’ne göre ise sınırı geçip de merkeze ve köylere yerleşenlerin toplam sayısı 35 bin civarındaydı. Bunlardan 15 bini ilçe merkezindeki evlerde kalıyordu. 7 bini yine merkezdeki camilere, taziye evlerine, dükkânlara, düğün salonlarına, spor tesislerine, inşaatlara, depolara, eski belde belediyelerinden kalan binalara, atıl fabrikalara yerleştirilmişti. 7 bini de Suruç’un köylerindeydi.
Suruç’un toplam nüfusunun 50 bin olduğunu göz önüne alınca, ilçenin sokaklarına, meydanlarına bakınca kaymakamlıktan çok belediyenin verdiği sayı daha gerçekçi geliyor bize.

Yaralılara tıbbi yardım şartı: Sivil kıyafet


Suruç’un BDP’li belediyesi özellikle Van, Diyarbakır, Ağrı, Batman, Mardin gibi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerden yerel yönetimlerin gönderdiği yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşması için olağanüstü bir çaba gösteriyor. İyi de bir örgütlenme yapmışlar. Suruç Merkez Komisyonu’na bağlı Köy Komisyonları, Mahalle Komisyonları ve Sağlık Komisyonları var.
Köy Komisyonları köy köy gezip tespit yapıyor, sığınmacıların sayısı ve ihtiyaçlarını belirleyip yardımların ulaşmasını organize ediyor.
Mahalle Komisyonları ise gelenlerin evlere ya da kamuya açık mekânlara yerleştirilmesini organize ediyor, mahalle mahalle gelenlerin ihtiyacını saptayıp yiyecek ve giyecek ulaştırmaya çalışıyor.
Sığınmacı kabul eden evlere kuru gıda ve yemek malzemeleri veriliyor. Dükkân, düğün salonu, taziye evi gibi yemek pişirme olanağı olmayan mekânlarda kalanlara ise sıcak yemek ulaştırılıyor.
Yetişemedikleri yerde bir yemek fabrikasından alıyorlar yemeği. Fırınların çoğu ekmeği un ve maya maliyetine dağıtıyor. Bazı fırın işçileri yevmiye almıyor, gelenlere yardım etmek için bedava çalışıyor.
Ancak burada Suruç halkının fedakârlığına, konukseverliğine değinmek gerekiyor. Çünkü Kobane’den gelenleri evlerinde barındırmak için her şeyi göze alıyorlar. 40’a yakın sığınmacıyı bir evde barındırmaya çalışan Suruçlular bile var. Hem evde misafir ediyorlar, hem de diğer alanlarda yaşayanlara yardım taşıyorlar.
Dağıtımı organize eden gönüllülerden biri bu fedakârlığın boyutunu şu örnekle anlatıyor:
“Gece kalacak yer bulamadım, bir eve misafir olduk. Bir sığınmacı aileyi almışlar evlerine. Ancak misafirlerden artan battaniyeleri de diğer gelenlere vermişler. Kendilerine bile kalmamış, bu yüzden bana da battaniye bulmakta çok zorlandılar.”
Sağlık Komisyonu ise sığınmacıların yanı sıra özellikle Kobane’den gelen yaralıların doğru hastaneye ulaşmasını sağlıyor. Kimine Suruç Devlet Hastanesi’nde tedavi olanağı sağlanırken, daha ağır yaralılar Urfa’ya, Antep’e yönlendiriliyor.
Bir gözlemimizi aktarmakta yarar var. Kobane’nin tek çıkış noktası olan Mürşitpınar Sınır Kapısı’nda Türkiye’ye ait en az iki-üç ambulans sağlık ekibiyle birlikte hazır bekletiliyor. Kobane’den gelen yaralılar büyük bir hızla hastanelere ulaştırılıyor. Sağlığına kavuşan da geri dönüyor. Bu anlamda devletin sadece IŞİD’in yaralılarına yardım ettiğini söylemek pek de haklı bir eleştiri olmaz.
Ancak bir koşul var yaralı YPG’lilerin Türkiye’de tedavi olabilmesi için; savaşçı giysileriyle değil, sivil giysilerle giriş yapmak.
Kobane’deki hastane kapalı. Bir sağlık merkezi oluşturulmuş. Gelen yaralı savaşçılara sivil giysiler giydirilerek Türkiye tarafına gönderiliyor. Hatta daha önce “Kuzey Kürdistan”da savaşmış olanların ya da Türkiye doğumlu olan yaralı savaşçıların giriş-çıkışlarında da bir sorun yaşanmadığı bize anlatılanlar arasında.
Yalnız daha öne “Kuzeyde savaşmış” bir gerillanın cenazesi gelince ailesine sorun çıkartılmış, hatta tutuklamaya bile kalkışmışlar çocuğunu savaşta yitiren aileyi, ancak sonra sorun çözülmüş.

Yardım kolilerindeki moda dergileri 

Suruç Belediye Garajı, Yardım Toplama ve Dağıtım Merkezi’ne dönüştürülmüş. Oldukça büyük kapalı ve açık alanlara sahip garajda insanlar karınca gibi çalışıyorlar. En büyük sorun da gelen yardım malzemelerini sınıflandırmak.
Merkezin sorumlularından biri “Yardımlar çok karışık geliyor. Bu nedenle merkez neredeyse kilitlendi bir ara. Gelen yardımları ayırmaya ve sınıflandırmaya çalışıyoruz” diye anlatıyor yaşadıkları sıkıntıyı.
Özellikle Kürtlerin yaşadığı kentlerden yardım yağıyor. Koli koli, çuval çuval yiyecek, giyecek geliyor. Nakit para getirenler de varmış. Hatta bunlardan biri de bölgede AK Parti’nin önde gelenlerinden biriymiş. Anlatılana göre yardım yaparken “Bu tablodan benim partim de sorumlu. Günahımız büyük. Gözüme uyku girmiyor bu yüzden” demiş.
Ama bazen hiç işe yaramayan malzemeler de var yardım olarak gelenler arasında. Bir koliden 60’a yakın moda dergisi çıkmış. Bir başkasından yüzlerce türbanlı ve çarşaflı kadın fotoğrafı çıkmış. En çok da açtıkları bir koliden onlarca çok yüksek topuklu kadın ayakkabısı çıkınca “kopmuşlar.”
Suruç’taki yardım merkezinde görev yapan gönüllülerin en büyük talepleri yardım malzemelerinin sınıflandırılarak gönderilmesi.
“En çok neye ihtiyaç var” sorusuna “Un, kuru gıda” diye yanıt verirken, bu noktada bir bilgi verme zorunluluğu hissediyorlar:
“Ancak makarnayı hiç sevmiyorlar.”
Un ve kuru gıda dışında ihtiyaç duyulan acil yardım malzemeleri arasında giyim, özellikle iç çamaşırı, bir-üç yaş arası çocuk maması, çocuk bezi ve kadın pedi ile yaklaşan kış koşulları nedeniyle battaniye ve çadır var.
Yardım gönüllüleri Suruç’ta kalanların ekonomik durumunu tanımlarken “Parası olanlar otobüslere binip büyük şehirlere gitti. Geriye de sadece yoksul olanlar kaldı.”
Her insan dramında olduğu gibi, sığınmacıların yaşadığı zor koşullardan yararlanmak isteyen fırsatçılar da hemen türemiş elbette. Toprakta, ürün toplamada çalışacak ırgatları sığınmacılar arasından almaya çalışan simsarlar türemiş. Elbette amaçları bölge insanına 40-50 lira yevmiye vermek yerine fırsattan istifade 15-20 liraya çaresiz sığınmacıları ucuz emek deposu olarak kullanmak.
Kimi de sığınmacılardan para toplamaya çalışıyormuş “Sizi bir Avrupa ülkesine götürelim” diye.
Bu arada hayvanlarıyla sınıra kadar gelen sığınmacılar da var. Hayvanlarını yok pahasına satıyorlar.
Bir yardım gönüllü, sığınmacıların nasıl soyulduğunu anlatıyor verdiği örnekle:
“İnsanlar gelmiş hayvanlarıyla. Normal piyasa değeri 30 bin lira. Buradaki bir alıcı 10 bin liraya kapatıyor hayvanları. Çaresiz, satacaklar. Ancak o 10 bin lirayı da vermiyorlar. Eline iki-üç bin lira tutuşturup alıyorlar hayvanları. Bize başvuran olunca parasının geri kalanını tahsil etmek için yardımcı olmaya çalışıyoruz.”

İmamlar bile IŞİD’den kaçmış

Suruç Belediyesi’nin kurduğu Yardım Toplama ve Dağıtım Merkezi’nden sonra bir de YİBO’da AFAD tarafından oluşturulan Şanlıurfa Valiliği denetimindeki en büyük kampa gidiyoruz.
Yatılı okul bu öğretim yılında İmam Hatip’e çevrilmiş. Ancak okulda yeni ders yılı, sığınmacı akını nedeniyle başlayamamış. Okul binasının yanı sıra bahçeye her biri 12 bölmeli 38 çadır kurulmuş.
Kamp girişini jandarma kontrol ediyor. İçeriye fotoğraf makinesi ya da kamera ile girmek yasak.
Bir valilik görevlisi “BBC geldi burada çekim yaptı. İyi niyetle izin verdik. Ancak bir tabldot tepsisine kuru soğanla ekmek koyup çekim yapmışlar. Bu yüzden artık izin vermiyoruz” diye açıklıyor durumu. Bu hikâyeyi ayrıca iki ayrı resmi görevliden daha dinledik. Ancak birinde BBC ekibi “Alman televizyonu” oldu, diğer görevliye göre ise “bu asparagası yapan bir Amerikan televizyonu”ydu.
Devletin kampında kalan her sığınmacının, IŞİD’in vahşetine ilişkin bir hikâyesi, bir tanıklığı vardı; aynen Suruç’un merkezinde, köylerinde kalan diğerlerinin olduğu gibi. Kafası kesilenlerden, iki ayrı araca iki bacağından bağlanarak parçalananlara kadar vahşetin binbir türlüsünü anlatıyordu sığınmacılar.
IŞİD’den kaçanlar arasında Kobane köylerinde imamlık yapanlar da var. Bir imam olarak neden IŞİD’den kaçtığını soruyoruz “Onlar Müslüman falan değil, başka bir şey” karşılığını veriyorlar. “Ya YPG’liler?” diyecek oluyoruz, “Hâşâ” anlamında kaldırıyorlar ellerini:
“Onlar gerçek müminler gibi davranıyor, bir tek namazları eksik.”

Az yemek, uzun kuyruk

Yemek dağıtım saati gelince bir sıkıntı yaşanıyor kampta. Yaklaşık üç bin insan var. İki noktadan dağıtılıyor yemekler. Bir noktada kadınlar, diğer noktada erkekler giriyor sıraya. Çok uzun kuyruklar oluşuyor yemek kazanlarının önünde.
Menüde mercimek çorbası ve nohutlu pilav var. Yemeklerin alıp elinde tabldot tepsisiyle kuyruktan çıkanlar kızgın. Enver Deri de bunlardan biri. Bir porsiyon çorba ile bir porsiyon pilavın üzerindeki üç küçük pideyi gösterip “Bu sekiz kişi için verildi bana. Suruç’ta camiye kalıyorduk. Yememiz içmemiz daha iyiydi. Bakan Faruk Çelik gelince bizi ikna etti, toplanıp geldik buraya” diyor.
Kampta kalanlar tuvalet ve banyo yapma olanaklarının da yetersizliğinden yakınıyor. Valilik görevlileri, yeni seyyar tuvalet ve banyoların kurulması için çalışmaların sürdüğünü anlatıyorlar.

Sığınmacı Kürt çocuklara
hangi dilde eğitim verilecek?


Kamptaki görevlilere en çok neye ihtiyaç olduğunu soruyoruz “Ayakkabı ve kırtasiye malzemesi” diyorlar.
Hayırdır, kırtasiye malzemesi?
Merakımızı hemen gideriyorlar:
“İlk defa size açıklıyoruz bu müjdeyi, ilk siz duyuyorsunuz, burada mülteci çocukları için okul açacağız.”
“Hangi dilde eğitim verilecek” sorumuza önce “Türkçe” karşılığını veriyorlar.
Suriye’den göçen Sünni Arapların çocuklarına ne zamandır Arapça eğitim verildiğini, hatta sadece kamplarda değil, Gaziantep ve İstanbul gibi sığınmacıların yoğun yaşadığı kentlerde o çocukların ana dillerinde okullar açıldığını, hatta Kuveyt’ten Arapça ders kitapları getirildiğini anlatıp bir daha soruyoruz “Hangi dilde?” diye.
Bu kez “Evet, evet Arapça eğitim”e çeviriyorlar verdikleri yanıtı.
“İyi ama bu çocukların ana dili Kürtçe” deyince ortalığı bir sessizlik kaplıyor.
“Canım bunlar da Arapça biliyor”, “Ne güzel bir dildir Türkçemiz” gibi top, daire, çember türünden yuvarlak cümleler geliyor kulağımıza.
Zor bir durum elbette. Bölgede açılan Kürtçe eğitim verecek okullar güvenlik güçlerinin zoruyla kapatılıp mühürlenirken şimdi bu Kürt sığınmacı çocuklara hangi dilde eğitim verilecek?
Şimdi bu sorular yanıt bekliyor; devlet kendi yurttaşı olan Kürtlere vermediği ana dilde eğitimi mülteci Kürtlere verecek mi? Yoksa 90 yıldır “kendi Kürtleri” üzerinde başaramadığı asimilasyonu Kobane Kürtleri üzerinde mi deneyecek?
Belki AK Parti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı, CHP de Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Çatı Adayı” gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gönderir de, onlar anlatırlar Kürtçe’nin “medeniyet dili, bilim dili olmadığını” kamplardaki Kürt çocuklarına.

2 Ekim 2014 Perşembe



TÜRKİYE BARIŞ MECLİSİ’NİN AB DELEGASYONUNA SUNDUĞU RAPOR
Hakan Tahmaz

(…)”Çünkü Kobani’de olanları seyrediyor olmak, görmemezlikten gelmek, önemsememek veya hafife almak IŞİD’ı cesaretlendiriyor, Kobani’de direnenleri güçsüz kılıyor”


Sayın Iren Eusz FIDOS
Müsteşar, AB Türkiye Delegasyonu Siyasi İşler Bölüm Başkanı


Türkiye Barış Meclisi 27-28 Eylül 20014 tarihlerinde 7 kişilik heyet ile Suruç bölgesinde incelemelerde bulundu. Heyet, Prof. Mithat Sancar, Gazeteci ve Hafıza Merkezi Koordinatörü Murat Çelikkan,  Dr. Meral Saklıyan, İş adamı Nejdet Özçelik, Mimar Sema Solaklı Türkiye Barış Meclisi yöneticileri Hakan Tahmaz ve İmam Canpolat’dan  oluştu.

 Heyetimiz, önce sınırda bekleyen halkla görüştü ve çeşitli incelemelerde bulundu. Akabinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, HDP Milletvekilleri İbrahim Ayhan, İbrahim Binici, Aysel Tuğluk, Hüsamettin Zenderlioğlu ve  DTK yetkilileri ile görüştü .   Rojava’nın  Kobani Kantonu’na geçerek  Dışişleri Bakanı İbrahim  Kurdo, Kobani Adalet Divanı Başkanı Helhen Heco yanı sıra divan  üyeleri ile görüştü.  Son olarak Suruç Belediyesi Eş Başkanı Zuhal Ekmez ve belediye yetkililerinden bilgi aldı.

Heyetimizin iki gün süren inceleme ve görüşmelerinden edindiğimiz bilgileri, çıkardığımız sonuçları konuya duyarlı kurum, kuruluşlarla paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, Rojava/Kobani’de,   Suruç ve bölgedeki diğer yerleşim yerlerinde büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Bütün dünya ve insanlık, IŞİD terör örgütünün katliam, işgal eylemlerini ve caniliğini neredeyse canlı yayınla izliyor. Suruç bölgesinde insanlar çaresiz evlatlarının, kardeşlerinin, akrabalarının katledilmesini seyrederken aynı zamanda bedenleriyle, canlarıyla dayanışmalarını, isyanlarını ve direnişlerini sergiliyorlar.  Bu durumun geleceğimize büyük ve ağır bir yük bırakacağı kesindir. Bütün “modern dünya”  gelecekte yaralı bir kuşağın tedavisiyle meşgul olmak zorunda kalacaktır. Çünkü Kobani’de olanları seyrediyor olmak, görmemezlikten gelmek, önemsememek veya hafife almak IŞİD’ı cesaretlendiriyor, Kobani’de direnenleri güçsüz kılıyor.

Daha fazla  geç kalınmamalıdır.
Kobani yönetimi ve direnen halk,  Avrupa ve Türkiye’nin  IŞİD’in işgal girişimine, cinayetlerine, katliamlarına karşı  kendilerini yalnız bırakıldığını düşünüyor. Başta Türkiye hükümeti olmak üzere birçok bölge ve Avrupa ülkesinin IŞİD’de destek verdiğine, koruduğuna inanıyor. Bu konuda görüştüğümüz herkes fikir birliği içinde.

Kobani yönetimi,  IŞİD’ın elinde ağır silahların bulunduğunu,  bu silahları Türkiye ve diğer

bölge ülkelerin verdiğini iddia ediyor.  Kendilerinin  ise Avrupa ülkelerinden  ve Türkiye’den yazılı silah talebinde bulunduklarını ancak hiçbir   yanıt alamadıkları bilgisini verdiler. Silah yardımı dışında başka her hangi bir taleplerinin olmadığını, kendilerinin insan gücüyle IŞİD’i bölgeden atabileceklerini söylüyorlar. Türkiye’den, bölge ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde   IŞİD’e verilen askeri ve mali desteğin önüne geçilmesini talep ediyorlar. Sadece IŞİD terör örgütüne karşı savaşmıyoruz, şeriat sistemi kurmak isteyen gerici bir zihniyete karşı savaştıklarını özellikle vurguladılar.

Suruç’ta görüştüğümüz tüm yetkililer, Türk hükümetinin IŞİD terör örgütünü desteklediğini, koruduğunu iddia ederek. Türkiye’nin amacının Rojava bölgesinde PYD öncülüğünde oluşmuş demokratik özerk yönetimlerin çözülmesi, geriletilmesi, çözüm sürecinde PKK’nin etkisiz kılınması ve zayıflatılması olduğunu ifade ettiler. Bu nedenle IŞID karşıtı sivil eylemlere ve direnişlere Türk hükümetinin tahammül göstermediği ve askeri, güvenlik eksenli önlemlerle halkın direnişini kırmaya çalıştığı iddia ediliyor.

Hükümet ve yerel yetkililerin toplumu ve dünya kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalıştığı iddia edilmektedir. Bunların başında IŞİD saldırılarından kaçan ve Türkiye’ye gelen Kobani’lilerin sayısı konusu geliyor. Hükümet yetkilileri 160 bin kişi gibi bir rakamdan söz etmektedir. Bize Kobanili’lerin verdiği bilgi ise bu rakamın en fazla 60 bin civarında olduğunu iddia ettiler. Devlet tarafından kurulan 5 bin kişi kapasiteli mülteci çadırında 3 bin kişinin kaldığı bilgisini verdiler. Mültecilerin ezici çoğunluğu sivil toplum örgütlerinin, yerel yönetimlerin veya akraba, tanıdıklarının olanaklarıyla barınma ve diğer ihtiyaçlarını karşılıyor. Devlete güvenmedikleri için kayıt altına dahi alınmak istemiyorlar. Mülteci sayısının  yüksek gösterilmesinin amacının Türkiye’nin sınır dışında tampon bölge oluşturma isteğini haklı gösterme çabası olduğu ileri sürülüyor.
 Türkiye hükümetinin güvenlikli bölge, tampon bölge gibi isteklerinin hatta TBMM gündeminde bulunan sınır dışına asker gönderme, yabancı askerin sınırlarımız içinde konuşlandırılmasına olanak verecek tezkere bölge halkına karşı bir tehdit, savaş hali olarak algılanmaktadır.

İkincisi ise IŞİD’ın havan toplarının Türkiye’ye çok sık düştüğünü ancak angajman kurallarının gereği yerine getirme konusunda imtina eden Türkiye’nin,  çoğu zaman bunu gizlediğini iddia ediyor.  Nitekim heyetimiz buna tanık oldu. IŞİD’ın bulunduğu bölgeden atılan top mermisi Türkiye toprağına düştü. Ancak bakan Faruk Çelik bunu inkar etti.

Heyetimizin görüşme ve incelemelerden elde ettiği en önemli ve kayda değer sonuçlardan birisi bölge insanının Ankara’ya karşı güvensizliğinin büyük ölçüde artmış olmasıdır. Bu güvensizlik doğal olarak çözüm sürecine bakışa yansımaktadır. Bu ciddi bir risktir süreci tehdit eden bir sorundur. Bu durumu göz önüne almayan, önemsemeyen hükümetin süreci ilerletebilmesi oldukça zordur. Kürt çözümüne ilişkin ayak sürten tutum ve yaklaşımlar bu güvensizliği derinleştiriyor, çözümü zorlaştırıyor.

Bölgede bütün yaşam durmuş vaziyette. Hiçbir rutin iş yerine getirilemez durumda.
Önümüzün kış olması dikkate alınarak IŞİD’in durdurulması için hızlı hareket edilmesi gerek.
Kobani savaşı bütün bölgedeki dengeleri alt üst edecek nitelikte, etkileyecek güçte  bir savaştır. Kazananı veya kaybedenin bütün bölgeden kazanan veya kaybedeni olacağı kesindir.

Her şeyden önce bütün Kürtler bu savaşın topyekün kendilerine karşı sürdürüldüğüne inanıyor. Bu duygusal kopuşunda zeminini oluşturuyor.

Bu konuda yapılacaklarının başında zaman geçirilmeden Rojava’nın  Kobani Kanton yönetimiyle diyalog ve işbirliğini geliştirmek gelmektedir. Geliştirilecek yakın işbirliği aynı zamanda bölge yönetimlerinin eksikliklerinden, yanlışlarından ve zaaflarından arınmasına hizmet edecektir.

Barışın tesisi için Rojava bölgesinde PYD ve Kanton Yönetimlerinin artık siyasal birer güçlü muhatap olduğu görülmelidir.

Bölgede geliştirilmeye çalışılan çoğulcu yönetim modelinin sağlam zeminlere oturması, yerleşik hale gelmesi, IŞİD terör örgütünün faşizan anlayışı karşısında bölgeyi ve tüm insanlığı koruyacaktır.

Bu kapsamda bütün hükümetlerin, bölge halklarının canını, malını ve ülkelerini korumak için direnlerin taleplerini değerlendirmesi gerekiyor.

Bölgenin ve insanlığın geleceği için IŞİD’e karşı direnen halkın direnişini güçlendiren ve büyüten dayanışma ağı kurulup geliştirmelidir.

Türkiye ve Avrupa ülkeleri Kürt politikalarını gözden geçirmelidir. Kürtlerle barışın tesisi için eski  “ayrıştır yönet” politikasının geçerliliğinin kalmadığı görülmelidir. Güven artırıcı politikalar geliştirilmelidir. Bunun biricik yolu demokrasinin ve özgürlüklerin geliştirilmesidir. Çözüm sürecinin görüşmelerden müzakereye evrilmesi elzemdir.
Hakan Tahmaz
Dönem Sözcüsü
02.10.2014

1 Ekim 2014 Çarşamba

DOĞU ÇAKIROĞLU ŞİİRLERİNDEN
BERCESTE MISRALAR*

paslı bir gerçeklikte birikiyoruz
“bir tren oluyoruz / vagonları özlem yüklü, / hüzünlü yağmurların ıslattığı / istasyonların/ kalbinden geçiyoruz,”

Linet
 “toprağın rahmi daraldığında / adresini bilmediğin / yıkık kentlerden geçmelisin”
“tuzlanmış yaraların kabuk bağlamadan / dök yüreğini”

Kafamın içinde güvercin ölüleri
 “çağım boynumdaki urgan/devlet buyruğuyla dokunmuş,/tutamam”

Buzul Çağı Devrimleri
 kötünün krallığında/bir grev gözcüsü/göz bebeklerinden vurulur”
“Kapital tozlu raflarda/dirsek çürütürken/bir çiğdem beyazında
haylaz çocukların/ ıslığı yankılanır”

yılların öncesinden
 “havaya savrulan küller arasında,/içinde uzaklar üşür,”
“hani ellerin vardır / cennetten elma koparan,/bir keman sesini okşadığında /seninle güneşe dokunur”
“güneşin doğumuna yakın /sigaranın dumanı /karışır zifir kokusuna,/içinde dizeler üşür.”
----------------------
*Bercesteler benim seçimim-hasan gürkan