19 Ocak 2014 Pazar


VÂRİDE 24.08.2012,Taraf
 Murat Kapkıner
Sevgili Murat Kapkıner benim için hem iyi bir şair,hem iyi bir yazar,daha önemlisi,gelişkin bir islami entelektüeldir.2012’de yayınlanmış bu yazısını içinde bulunduğumuz siyasi ortamda bağnaz laiklere,bağnaz  islamcılara ders olsun diye yeniden yayınlıyorum.
Hasan Gürkan
 
Roni Margulies kimdir
 
Zalim ve cahil, kâfir, hain, nankör, berbat bir şeyden yaratılmış, (Tanrı’ya) apaçık düşman, iyilik diye kötülüğü isteyen, kıyamet onun başına kopacak ve cimri. (Kur’an’ı Kerim: 14/34, 15/26, 16/4, 17/11, 17/13, 17/67, 17/100)
Bunlar Kur’an’a göre Uludağ Üniversitesi akademisyenlerinden Süleyman Sayar’ın vasıfları. Elbet insansa.. Çünkü bunlar Kur’an’a göre insanın vasıfları.
Ben elbet insan olmadığım için hiçbirini üzerime almıyorum Çünkü ben âdemoğluyum.
Bu konuyu işlediğim Hece Dergisi’nin 177. sayısındaki yazımın başına Batılı bir yazarın bir aforizmasını epigraf yapmıştım: “Şeytan bizim illa insan kalmamızı istiyor.” (Yazı internetten bulunabilir.)
Ben de öteden beri, “Tanrı bizi insanlıktan çıkarıp kendisine benzetmek istiyor” derdim. Akraba düşünce epigrafa almıştım. Kur’an’da insan hiç de hayırla yâd edilmemiş; yukarıda gördünüz. Ama âdemoğlu öyle değil. Âdemoğlu yarar-yaramaz Tanrı’nın kulları ve bu dikkatle veda hutbesini tekrar anımsayın: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız.” İnsan denmiyor. İnsan soyu denmiyor. Demek ki esasen birbirimize Âdem’in çocukları gibi, kardeş gibi davranacağız.
Süleyman gibiler var oldukça ben daha, Ronilere, atelere çok yalakalık (!) yaparım.
Anılan zatın Yahudilerin karakteri babında yayımladığı makale bizim Roni’yi bir Yahudi ve haklı olarak son derece üzmüş.
Kur’an’ı Kerim’de o günün Yahudileri sözkonusu oldukça anılan aşağılayıcı sözcükleri sıralamış adamımız. Ayrıca Roni atedir; salt ırk olarak Yahudi’dir.
Resmî tarihlerin savaştıkları, isyancı olarak gördükleri, mesela hicri sekizinci yüzyılda yaşamış Türkmenlerin, Yunusların torunları için de mi aynı şeyleri söyleyeceğiz. Bu bakış açısıyla (haklı-haksız) yeryüzünde taraf tarihlerin suçlamadıkları kavim kalmaz.
İman Çağı’nda, unutulmaması gerekir ki Kur’an, Ehl-i Kitap dediği Yahudi ve Hıristiyanlara bir paye vermiş.
Kur’an’ın Ehl-i Zikr, dediği, gidip onlara danışın dediği Yahudi âlimleri. Övülen “ulema-i rasihun” Yahudi âlimleri.
Kur’an bir anlamda günün resmî gazetesi gibi bir işlev de görüyordu. Bir kısım Yahudi yanlış yapmış ve Kur’an kınamış. Ne var bunda. Kur’an’ın (Tanrı beni bağışlasın) talihsizliği, bir kavgalar zinciri içinde, esnasında indirilmiş olması; bir devrim esnasında.
Bu bakımdan Kur’an’ın “tarihsel” ayetlerini ele alıp günümüze uygulamak, genel-geçer ahkâm çıkarmak dangalaklıktır. Yoksa Müslüman postuna bürünmüş Nazi, Hitler olursunuz.
Bir Müslüman olarak ayrımsız tüm insanları, İslam’ın gereği İslam’a davet edeceksin: tebliğ. Böyle mi tebliğ edeceksin; sen alçaksın diyerek.
Veda hutbesini hiç mi okumadın. “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; hepiniz kardeşsiniz.”
Bir gün veliyullahtan biri ben bir örümceği öldürecekken, ikirciklenmemi görüp: “Öldür! Öldür!” demişti: “bunlar onlar değil”. Yani Peygamber Hira Mağarası’na sığındığında ağlarıyla girişi örüp O’nu ölümden kurtaran örümcekler.
Bugünkü İsrail yönetimini edimlerinden ötürü kınamak başka, tüm Yahudileri tel’in etmek başka bir şey.
Ben kefilim ki Roni anılan vasıfların hiç birini hak etmiyor; suçu ırk olarak Yahudi doğmuş olmak mı? İşi gücü ülkede hakkın, adaletin, demokrasinin tesisi için çaba göstermek olan, başörtülü kızların hakkını savunmak olan bu yazara bunları mı söyleyeceksin.
Eğer anılan ayetlerden genel-geçer ahkâm çıkaracak olursanız gelmiş geçmiş bütün peygamberleri de aşağılamış olursunuz. Çünkü hepsi Beni İsrail’den. Muhammed Aleyhisselam da onların amca çocuklarından.
Irkçılık yapın, antisemitik olun ama Allah’ın Kitab’ını alet etmeyin; burada olmazsa “orada” çekersiniz; masum insanlara iftira etmenin cezasını.
Şu fıkraya benzemiyor mu: Kurtla kuzu akarsuyun kenarında su içerken karşılaşmışlar. Kurt kuzuyu yiyecek ama bir gerekçe olsun istiyor. “Suyumu bulandırıyorsun” demiş kuzuya. Kuzu, “Sen yukarıdasın ben aşağıda, nasıl olur” demiş. Bu kez kurt, “Geçen sene bulandırdıydın” demiş. Kuzu, “Ben bahar kuzusuyum, geçen sene doğmamıştım” deyince kurt, “Anan bulandırdıydı” deyip saldırmış.

mazlummurat55@gmail.com
 

18 Ocak 2014 Cumartesi


Babamın Not defterinden
TERTİPSİZ,TANSİMSİZ BİR KONUŞMA
İhsan Gürkan

Tavşanlı 1.12-947 Akşam
 
ÖNSÖZ
    Bu bir konuşmadır;tertipsiz,tanzimsiz bir konuşma.Kiminle yapıldığı malum!Yazılı bir konuşma olduğu için belki başına bir hitap koymak gerekirdi…ama lüzum yok:bu kadar açık,bu kadar riyasız olarak kime karşı konuşabilirim?
 
    Evet tertipsiz ve tanzimsiz bir konuşma.İrticali nutuklar kabilinden.Fakat o nutuklar da ihtiva ettikleri konuya göre bir nizam ve ölçüye malik olmaktan uzak kalamazlar.Bu yazılansa maksat ve gaye bakımından mahdut  değildir.Aklımın şekillendirdiği tahassusla kalemimin  nakıs ve kifayetsiz dilinde ifadelenecekler.

    Bu konuşmada konu yaptığım düşüncele taslaklarının muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerde tartıştığımız şüphesizdir.Fakat beni bugün daha etraflı ,daha esaslı konuşmaya yine sen sevkediyorsun!

    Bu sözlerimle senin (önergeni) cevaplandırıyorum.Belki sen (önergeyi)karşılık almak gayesiyle vermedin.O halde niçin yazıyorum.

    Konuşmak ve yazmak bence beşeri bir zaaftır.(*) Fikir ve hislerimize muhatap aramakla ve bulmakla hodkamlığımızı tatmin ediyoruz,noksanımızı tamamlıyoruz,nihayet aczimizi ve zavallılığımızı açıklıyoruz!
                                   ------------------------
   GİYİM,KARAKTER,ŞAHSİYET,RUH

    Fakat niçin?
    Bu mevzu bu kere seni niçin derinden ilgilendirdi? Daha doğrusu,ruhun niçin bu konunun istilasına bu kadar uğradı?
    “Maçta aldığın tesir ve duyduğun tepki…” Bu cümleden kendime pay çıkarmamak için çok uğraştım.Bu sözden intişar eden sitem kokusunu duymamak,sezeniş ve itar ışığını görmemek için nafile didindim.
(*) ne kadar çok zaaflarla malülüz! İnsan (bir zaaflar ve noksanlıklar mecmuası ) diye tarif eden filazof acaba var mı?
    Fakat (önerge)nin ikinci sayfasında ki karar ve dileklerin bu cehdimi neticesiz kıldı.
    Bana,bu sitemler bana diye umudlandım.Fakat az da olsa bir umud ışığı var içimde.Belki bu duyguların müvellidi olan müşahade ve  istidlallerin şahsıma  müteallik değildir diye düşüncelerimi başka istikamete çeviriyorum.Giyim,karakter,şahsiyet ve ruh hakkındaki fikirlerimi;daha doğrusu giysinin karakter,şahsiyet ve ruh ile münasebeti hakkındaki kanaatlerimi yazayım.Fakat ya ikinci sayfadaki karar ve dilekleri nasıl karşılayacak,onları nasıl işleyecek,onların içimde uyandırdığı duyguları nasıl hapsedecek,nihayet objektif düşünce ve hükümlerimle deruni heyecanlarımı birbirine nasıl bağlayacağım?!

    O halde bu hususta yalnız fikir sunmamalıyım.Yalnız duygu ve heyecan ifade etmek te elimden gelmeyecek.Sözlerimin,duygularımın ve düşüncelerimin bir halitası olacak!
 
    Dış görünüşle iç oluş meselesi…
    Dış görünüşümüzde şahsiyetimizin bir ifadesini bulmak bir dereceye kadar belki doğrudur.Fakat bir dereceye kadar.Zarftan edindiğimiz intibayı kayıtsız şartsız olarak mazrufa teşmil etmeyi doğru bulmuyorum.Böyle yapanlardan da katiyyen hoşlanmıyorum.Şayet iyi giyinmiş bir indanı takdirle süzüyorsam bu içtimai telakkilerin ve itiyatların kaçınılmaz bir zarureti olarak yorumlanabilir.
Yoksa bu takdir,o şahsı bu manada ve her bakımdan tam ve mükemmel bulduğum manasına gelmez.
 
    Çok basit değil,çok insafsız düşünüyorsun:Tenkidlerimiz,dedikodularımız şahısların örtülerine,görünüşlerine müstenid değildir.Umumun  tenkid ve dedikodularına esas teşkil edebilen bu hususiyetler her halde sen,ben ve bizler için tali derecede şeylerdir.
   Dış görünüşten elbise ve giyim tarzını kastediyorum.Libasımız ve dış görünüşümüz karakter ve ruhumuzun bazı vasıfları için belki bir tezahür olabilir.Yoksa elbise hiçbir zaman bizzat vasıf ve bizzat unsur olamaz.
    Biz çok şık giyimli bir insan  (ister kadın ister erkek olsun) karşısında hayranlık ve incizayı duyuyorsak,acaba bu hayranlık ve incizayi neye karşıdır:sekil ve renklerin tenasübü ve ahengine mi,esasen güzel olan bu vücudun esvap ile hasıl ettiği cazibeye mi,yoksa bu kumaştan bu elbiseleri,bu dış görünüşü ona bağışlayan maddi imkanlara ve içtimai imtiyazlara mı? Bu belki şahsa göre değişen bir hususdur.Senin  ve benim bu noktada anlaşmakta bulunduğumuza inanıyorum ve bu bapta daha fazla konuşmamızı zait addediyorum.
                              ------------
Bu tepki ve tesirleri sana veren müşahede için duyduğum merak ve tecessüs içimi kemirmekte devam ediyor.
                       -----------
    Açık olarak anlayamıyorum: niçin eve kapanacaksın, bu dosttan kaçış, bu inziva isteği nedendir? Bu alakalara karşı içinde uyanan his bir nevi tokluk ve bıkkınlık mıdır?

    Yoksa şüphe ve itimatsızlık içinde mi bulunuyorum? Hakkında beslenilen kanaat ve düşünceler için çok menfi ve hoşa gitmeyen duyuşlara mı sahipsin? Seni hedef tutan sözleri ve hareketleri nasıl bir ölçüye vuruyorsun. Bilmiyorum ve anlamıyorum. Ve senin de bilmediğini anlamadığını sanıyorum.İçinde benden ve bizden gizlemekte isabet bulduğun bir hakikate eriş mi var?Sana layık olan yerler neresi,sana layık olan kişiler kimlerdir?Bir taraftan inkar,bir tafartan kabul ve itiraf niçin?

    Eminim ki aksak bulduğun,beğenmediğin beşeri ve içtimai ölçüleri ve inanışları titiz bir itina ile kullanmak tenakuzu içindesin! Bir an için duymadan düşün, ama kendini sarmış bulunan sübjektiflikten sıyrılarak,bana değer vererek düşün.Bu sözlerimde herhalde isabet bulacaksın.Ama sadece haklısın demeni istemiyorum.Bu nevi hodkam bir arzudan münezzeh olduğumu ancak sen bilebilirsin.

     Benim yanımda değilse bile, benimle birlikte gittiğin yerlerde kendini yabancı hissetmen…Bu ise, benim muhakeme ve müzakeremi  iptal edecek derecede müessir bir keyfiyet.

    Hayır! Bu anın teessür ve tepkisine uymanı istemiyorum. Benden uzak olmanı hiç istemiyorum. Benim bu sözlerime ve bu davetime değil, kendi meyil ve arzularına uyarak bana gelmeni istiyorum.

    Muhitin dedikodulu fikirlerine hedef olduğunu söylediğin yakınlığımız, dostluğumuz her nevi tenkid ve tarizden masum olacak kadar derindir. Sönük ve zavallı bir edebiyat mı yapıyorum dersin? Öyleyse bu sözleri satırlarımdan, cümlelerimden değil, ağzımdan dinlemek için gel. Hareketlerimden ve tavırlarımdan okumak için gel. Fakat bir itimat ve inan hissi ile meşbu olarak gel.
    İmzaya ne lüzum var. Bunları sana ancak ben yazabilirim.

 

 

 

 

17 Ocak 2014 Cuma


KOPENHAG’LI BİR GÖÇMENİN, AMSTERDAMLI BİR GÖÇMENDEN,
MOSKOVA’LI BİR GÖÇMENİ DİNLEDİĞİ

SAMAN SARISI ŞİİRİ*
Hasan Gürkan
 
“okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyokova / seyredilmeye gelmez / okyanuslar yaşanılır”

    Şiir başladı. Salon soğuk değil ama,ellerin üşüyebilir.Amsterdamlı  göçmenin sesi iklimime yayılıyor.Mısraları yaşıyorum,bendekilere benziyor.Ellerine bakmıyorum,parmağında Kafkasyalı gümüş bir yüzük var,görüyorum.Seni tutup toprağımın harcıalem bütün seslerden arınmış bir köşesine götürüyorum.
Yüzün sedef tadında.
“Hoş geldin!” Ellerin bana dönük.
“Merhaba!” Sesin heyecandan terlemiş avuç sıcaklığında. 

    Kucağında manton. Omzun omzuma değende dirseğin koluma sokuluyor. Alıp başımı coğrafyamın ayak basmadık köşelerine çekiliyorum.Mısralar,kelimeler,heceler,hatta harfler var ama,sesler yok.Şiir,ses olmayan seslerin dünyasını şiirleştiriyor.Biraz sonra program başlayacak,mısralar sese büründüğünde içimdeki büyünün bozulmasından korkuyorum.
Ben henüz tam kavrayamamışken gidip Saman Sarısı’na sarmallanıyorsun. Ve “sağ elinde kederli bir gül açıyor / ağır ağır " “kimseler yapamaz senin resmini / sen kendi resmini kendin de yapamazsın / bir açılıp bir kapanır yüreğinde / senin resmini ben yapacağım”

    Salonu boşaltıyorum. Yerlerde yırtık kirlenmiş pankartlar .Boş gazoz şişeleri. Miting sonrası alanlarının gergin yorgunluğu.
“Vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş
“Ortalıkta ikimizden başka kimse yoktu / ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş. 

    En sıcak, en sevdalı, en asi  sesimi kavga alanlarında, toplantı salonlarında, kaçak evlerin iğreti odalarında, sevdiğim kadınların ten kokan yataklarında okuduğum  şiirlere kattım. Kürsünün önünde, şurada ilk sırada ayakta, televizyonun karşısındaki kanepede oturmuş, yastığımın yanında uzanmış beni dinliyordun. Halbuki Saman Sarısı’na benim ilk defa duyduğum sesin rengini veriyor. Şiire yakışıyorsun.“bir parıltıydı n düşümden damlamış / sol mememin üstüne." 

    Kucağında manton. Bozbulanık şaşkınlığım bitti çok şükür. Bedeninin kokusunu duyuyorum. Toprağımda ne varsa zaptetilemez bir yangına kesiyor. Tarifsiz kargaşalar, isyanlar içindeyim. Hapiste rutubetli loş odada ,şu sıvaları dökülmüş çıplak duvarın dibinde acıdan it gibi titreyen ben değilim. Miladımızdan önce, yılarca sürgünlüğüm oldu İstanbul. İğretiliğim, biletsizliğim ve adressizliğimdi. 
“Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta / karlı pencerelerde / taze esmer bir yalaza olarak geçti alnımın üzerinden / Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan / yıllarca Avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup / içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini “ 

    Göçmenliğim seninle bitecek sanmıştım. Ama oturduğun sokak, hiç tanımadığım soğuk şehirlere çıkıyor. Amsterdamlı göçmen sahnede, sen dinliyorsun, ben nafile bir yokuşu tırmanıyorum, hep tırmanıyorum “vakit hızla ilerliyor, gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “ 

    Karanlıkta başımı çevirmeden yüzüne bakıyorum. Yüzün  bana yakışıyor. Ama sen “yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı.” Umut ne?  “tramvaylar bomboş geçiyor “ Neden böyle suratsız bir şafak!  “biletçileri, vatmanları bile yok / kahvelre bomboş”  Neden  İstanbul diye bir şehir,  almış sabahçı kahvesini koynuna salya sümük uluyor.
    Kaçıp sığındığımız Yıldız Parkı’nı biz tereddütlerimizden çalmıştık. Önü sonu – en çok ta sonu – belli zamanlara ne çok laflar, ne çok sevinçler, ne çok sarılmalar, ne çok öpüşmeler, ne çok suskunluklar sığdırdık .Oraya her gidişimizde “ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla / limonatanın arasında / onu oraya sen koydun” Durmadan konuşurdun.Telaşla anlattıkların ne olursa olsun ,sesinin tınısı sevdanı ele verirdi. “sesleniyorum / seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları.”
    Kadıköy’deki evde, benim, yüzünün bir yanı bıyıklı arkadaşım ve o gece  kafayı mujiklere takan çakırkeyf ev sahibesi dahil kimseler bir şey bilmesindi ya  “ ayrılık masanın üzerindeydi cigara paketinde / kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin /  cıgaranın ucunda senin /  ve hoşça kal demeye hazır olan avcunda / ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi / aklından geçenlerdeydi ayrılık / benden gizlediklerinde gizlemediklerinde / ayrılık rahatlığındaydı senin / senin güvenindeydi bana / birdenbire  kapın açılır gibi sevdalanmak / ansızın / oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin /  ayrılık bunu farkedemeyişindeydi senin / ayrılık kurtulmuştu yer çekiminden ağırlığı yoktu / tüy /gibiydi diyemem / tüyün de ağırlığı var /ayrılığın yoktu ama, kendisi vardı “
Biri senin karşında,biri benim karşımda oturuyordu.Gözlerimizdeki yangını görmediler. 

    Amsterdamlı göçmen kadın gösteriyi bitirdi. Ama şiir sürüyor. Boğaziçi ışıklar içinde. Gecenin koynundayız. Kaç kere  “ yumuşak ağırlığını yitirdim /avcumda sonra elini / ve ayrılık parmaklarımızın ilk değişinde başlamıştı çoktan”  Sol elin kasıklarımda hem azgın bir sevişmeyi, hem yumuşacık bir şefkati okşuyor. Kaç kere  “ ama yine ansızın yitirdim seni “
Senin  toprağında Saman Sarısı okunan isyanlar olsun! 

    Boğaziçi ışıklar içinde. Gece bitecek. “tuttum ellerinden yürüdük / yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata” Gece bitecek. Kahve içiyoruz laf olsun diye. Kucağıma bıraktın başımı, elin kasıklarımda. Saçlarını okşuyorum, gece bitecek. “gözünde türkülerin kilometre boyu kilometre “
    Kucağında manton, dirseğin koluma sokuluyor. “Yitirdim ansızın seni / oysa ansızın değil / çünkü önce yitirdim avcumda elinin sıcaklığını senin / sonra elinin izlerini bir de tanırım “
Gece bitecek.
------------------
*Bütün alıntılar Nazım Hikmet’in, Saman Sarısı şiirinden.

 

15 Ocak 2014 Çarşamba


İZMİR EDEBİYAT İŞLİĞİ ÖYKÜ DERGİSİ
ÜÇ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
SAYI:1 

“Yazarlık Atölyemizin Dergisi ilk Sayısı ile
 Edebiyatseverlere Merhaba Diyor!” (Kapak'tan) 

Büyük sermayenin cirit attığı bir pazarda hikâye dergisi çıkartmak cesaret işidir. Öncelikle bu riskli işe soyunan, para, kâr derdi olmayan arkadaşları tebrik ediyorum. Edebiyatı edebiyat olarak seven Manalı Posta okurlarını bu güzel dergiyi çevrelerinde tanıtmaya, abone olmaya davet ediyorum.

Dergiyi bir arkadaşım dün verdi,okudum.Rotası,sosyalist gerçekçi hikayeler.Ciğerleri mahvolmuş kot kumlama işçisi.Tecavüz davasında suçsuz bir kişiyi idama mahkum eden emekli Hakim. Kasabada küçük pansiyonunda onlarca kedi besleyen adam. Vb. 

Derginin kimliği şöyle:
-Sahibi ve genel yayın yönetmeni Hasan Topçu
–Yazı işleri sorumlusu ve editör: İlknur Güneylioğlu
–Yazı kurulu: Hasan Topçu, Umut Sağlam, Derya Delibaş, Eylem Yurtsever, Ayşe Çetinkaya
İletişim:
Telefon:0536 822 23 42 E-posta:izmiredebiyatisligi@gmail.com
Abone hesap No:Hasan Topçu adına İşbankası hesap no:3408 1650510
İban:TR8000064000001340811650510 

Bu sayının yazarları:
İlknur Güneylioğlu,Hasan Topçu,Umut Sağlam,Ayşe Çelikkaya,Derya Delibaş,Eylem Yurtsever,Servet Karakuş,İpek Lale Yaşar,Doğa Çal,İdris Tiryaki,Onur Akbudak,Aysun Uzal,Çağdaş Yılmazer,Ahmet Taşçıoğlu

11 Ocak 2014 Cumartesi


Sor bakalım neden yıllardır sürgündeler, kim bu Kürt gazeteciler?
TUĞÇE TATARİ RÖPORTAJI
T24,11.01.2014 
2013’ün son ayı Avrupa Parlamentosu'nda  "Türkiye, Kürtler ve İmralı Barış Süreci: Tarihi Bir Fırsat" başlığı adı altında onuncusu düzenlenen Kürt Konferansı'nı izlemek üzere Brüksel’deydim.Konferansta bir araya geldiğimiz Kürt meslektaşlarım beni yayına davet edince ben de onlara bir teklif sundum:Yayına çıkmak için Sterk TV’ye geldiğim  tüm günü sizlerle beraber geçirmek, sonra da yazmak isterim.
                                              * * *
Sabah erken bir saatte, Brüksel'in buz gibi havasında otelden ayrıldım. Gideceğimiz yer şehrin biraz dışında. Yarım saatlik mesafede bir kasaba.Adı Denderleeuw. 20 bin kişilik nufusunun bir bölümünü de siyasi sığınmacı olarak Türkiye’den gelen Kürtler oluşturuyorVe buradaki Kürtler'in önemli bir bölümü aynı yerleşke içinde bulunan medya kuruluşlarında çalışıyor
                                                     * * *
Brüksel’den yayın yapan Kürt televizyonları sık sık kapatılma kararları ile gündeme geliyor, biliyorsunuz. Türkiye’nin "PKK propagandası’ yapmak" la suçladığı yayın organlarını gezmek, çalışanlarını tanımak ve "kaçış öykülerini" dinlemek istiyorum.Mesela haklarında ortaya atılan "şiddete bulaşma" iddiasına ne yanıt vereceklerini merek ediyorum
İlk çaldığım kapı, çok kısa bir süre önce kapatılan Nuçe TV’nin yayın koordinatörü Ferda Çetin’in oluyor.Çetin medya kuruluşunun en kıdemli, en tepe isimlerinden.Haklarında ortaya atılan iddialara tepkili. "Türkiye’de tutukladıkları gazetecileri nasıl ve neden teröristlikle suçluyorlarsa bizimle ilgili de aynı sebeplerle bunu yapıyorlar. Biz Kürt siyasi hareketi ile aynı fikirde olan yayın kuruluşlarıyız. Fikrimiz aynı, savunduklarımız aynı, fakat biz gerillanın dağda verdiği mücadelenin yayın ayağı değiliz. Bunlar birbirine karıştırılmasın" diyor.En iyisi ben sözden çıkayım ve ‘sürgündeki gazeteciler’ konuşsun.
Ancak öncesinde bir not düşmem gerek; Bu görüşmeler Aralık 2013’ün ilk günlerinde yapıldı. Türkiye’ye dönüşüm ve gündemin toz duman oluşu neredeyse aynı günlere denk geliyor. O sebeple de 17 Aralık yolsuzluk operasyonları ve ardından yaşanmaya başlayan Cemaat-AKP savaşlarına dair düşünceleri içermemekte. 
Ferda Çetin
'Sıra bana gelmişti, kaçmak zorundaydım' 
Nuçe tv Yayın Koordinatörü,1960 Elazığ-Baskil doğumlu,Mayıs 1995'te Türkiye’den kaçmışÖzgür Ülke Gazetesi Yayın Yönetmenliği yapmış.
"Gazeteye yönelik baskılar artmıştı.Çiller’in, Ağar’ın, Güreş’in hakim olduğu günlerdeydik. Muhabirler, dağıtımcılar ve bürolara yönelik ağır baskı uyguluyorlardı10 Aralık 1994 gününde gazeteye baskın yapılmıştı. Hepimizi aldılar. İşkence gördük.Yazılarımız, haberlerimiz dolayısı ile ‘bölücü yayın’ yaptığımızı iddia ediyorlardı.
Oysa biz bugün Türkiye medyasında Kürt meselesi ile ilgili neler konuşuluyorsa onları yazıyorduk. 'Kürt' demek 'Kürdistan' demek baskıları zirveye ulaştırıyordu
Bir süre sonra Kürdistanı K harfi ile yazmaya başladık, ona da cezalar gelince ‘...’ diye yazardık.
Her gün operasyonlar düzenleniyordu.Hakkımda açılmış onlarca dava vardı, ama can güvenliğim de artık tehlikedeydi.Birçok arkadaşım öldürüldü, tutuklandı. Artık sıra bana geldi, dediğim noktada ülkeyi terk etmek zorunda kaldım.Zaten iş o noktaya gelene kadar direndik.Bizi tüm ekip olarak gözaltına aldılar,Gazetemizi bombaladılar, ama her seferinde üç sayfa da olsa ,ertesi günün gazetesini çıkartmayı başardık.  

'Tansu Çiller gazetemizi bombalattı!

Ve istihbarata yazdığı ‘gizli belge’  elimize geçti.Belgede ‘Özgür Ülke gazetesinin bölücü yayınları hukuki yollarla etkisiz kılınması uzun zaman alıyor, hızlı bir şekilde bertaraf edilmesi’ isteniyor. "Bombalama olayından çok kısa bir süre sonra Çiller’in İçişleri Bakanlığı'na, jandarmaya yazdığı belgeye ulaştık. Belgede 'yasal süreç uzuyor, Ülke gazetesi meselesini çözün' yazıyordu.
O belge elimize geçince Oktay Ekşi’ye gönderdim. O günlerde Basın Konseyi başkanıydı. Baktım hiç ses çıkmıyor, başladım aramaya. En sonunda telefonuma çıktı. ‘Belgeyi gördünüz mü?’ diye sordum ‘Evet kardeşim ne varmış o belgede’ dedi. ‘O belgeden çok kısa bir süre sonra gazetemiz bombalandı biliyorsunuz’ deyince ‘Ben okudum, o belgede bombalayın yazmıyor’ diye cevap verdi. Belge 27 Kasım tarihli, bizim gazete 3 Aralık’ta bombalandı."
'Türkiye’ye dönsem tutuklanırım'
"Ben gelirken hakkımda açılmış davalar vardı. Bir kısmı kendi yazılarım, bir kısmı gazetenin haberleri ile ilgiliydi. Şimdi o basın davalarının hepsi düştü.Ama döndüğüm an ne olur kimse bilemez.Çünkü  Med TV, Roj TV, Medya TV’de çalıştım. Bu kanalların tamamı da devlet baskısı ile kapatıldı. Yani hâlâ örgüt faliyeti sayılıyor bu kanallarda çalışmış olmak.Döndüğümde tutuklanacağımı düşünüyorum. Hele Türkiye’de yapılan tutuklamaları görünce AKP’nin bunu yapmaması için bir neden bulamıyorum.

Türkiye Hükümeti konsolosluklar aracılığı ile bizim yayınlarımızı izliyor. Ve yine aynı şekilde hakkımızda kapatma, engelleme talep ediyorlar. Burada da elçilik şikâyeti ile hakkımızda davalar açılıyor, ama en büyük fark fiziken bir yaptırımları olamıyor. Tutuklama, işkence yok burada, ama Türkiye baskısını burada da sürdürüyor.

Hükümetin, devletin dilinin söyleminin değişmesi değil, adımlarının belirgin olması gerekiyor. Öğrencilerin, işçilerin, halkların ifade özgürlüğü yok ama hükümetin söylemleri tam aksi yönde. Özal da böyle konuşurdu. Özal dönemi baskıların, koruculuğun ve JİTEM'in arttığı yıllardı. Ama sorduğunda herkes söylemlerinden yola çıkarak çok cesur, ilerici ve reformistti, diyor. Tayyip Erdoğan da Özal’ın iyi bir takipçisiDemokratik talepleri ezip, baskı altına alan bir hükümetin Kürt meselesi ile ilgili nasıl davranacağını görmemek imkânsız.Aksini düşünmek saflıktır." 
 'Ne oraya aitim ne buraya'
"Evliyim, iki kızım var. Onlar burada değilller. Ben burada tek başımayım.Bizim konumumuzda olan insanların, yani siyasi mültecilerin ait olduğu bir yer olmuyor. 'Ara yer' insanı gibi. Her an dönebilecekmiş gibi hissediyorsun, ama aslında ne oraya, ne de buraya aitsin.
Zaman zaman duygularımız yoğunlaşıyor. Özellikle gündemi takip ederken ‘şartlar oluşuyor artık dönebiliriz’ noktasına geliyoruz, tam o anda başka olumsuzluklar oluyor ve yeniden kapanıyor o umut kapısı bizim için. İlk günden beri ‘biz burada geçiciyiz’ diye düşündüm 20 yıl oldu hâlâ öyle düşünüyorum." 

'Dönmekle ilgili hayallerim yok'

‘Dönünce ne yaparım diye düşünüyorum ama büyük hayaller kurmuyorum. Gider gitmez ne yaparım diye de düşünmüyorum, çünkü o hayaller burada yaşamayı çok zor hale getirir. Ama dönmek istiyorum. 20 yılda çok şey değişti, döndüğümde ne ile karşılaşacağımı da bilmiyorum, ama hükümetle, devletle olan problemlerin çözülmesi gerek. Yani ben ‘tamam geldik, şimdi devlet bizi affetti dönüyoruz ’ diyerek dönmek istemiyorum. Hatta bu şartı kabul etmiyorum.Mutlaka düzelmeler olmalı, demokratikleşme ile ilgili adımlar atılmış olmalı ki dönelim."

Amed Dicle
‘Elektirik verince burnumdan kan geldi, tazyikli suya geçtiler’ 

1980 Diyarbakır doğumlu,14 yıl önce ülkesini terk etmiş.Nuçe TV haber Müdürü"Gazeteciliğe Diyarbakır’da Kürt gazetelerini dağıtarak başladım" diyor ve devam ediyor "Bir sabah evde uyuyorum. Alnımda soğuk bir cisim hissettim. Gözümü açtığımda odam silahlı onlarca adamla doluydu. Maskeli ve maskesiz adamlar ve bir tanesi silahını alnıma dayamıştı"Kıpırdama" dedilerBattaniyeyi açıp baktılar, hani silah var mı diye.Ayağa kaldırdılar, odadan çıkarttılar.Annem ve kardeşimi gördüm salonda, korku içindeydiler.Çünkü bir sürü olay yaşanıyordu, Annemin yakınlarının çocukları kaybediliyordu.Beni arka odaya götürdüler, ‘Sende bir emanet varmış’ dediler. Hani sanki gizli bir şeyin parçasıymışım gibi öyle inandırıcı soruyorlar ki, hani bilmesen inanırsın sende bir emanet olduğuna.'Verirsen ne biz seni gördük ne sen bizi gördün. Yoksa bu adamlar seni paramparça ederler.'

Baktılar ‘yok’ diyorum beni götürecekler. O sırada kardeşim bağırdı ‘Abimi nereye götürüyorsunuz’ diye. ‘Bunu da alın’ diye talimat verdi diğerlerine.Ve bizi götürdüler.Terörle Mücadele'nin ayrı, JİTEM'in ayrı binası vardı Diyarbakır’da. Ve herkes bilirdi JİTEM'in binasını.Terörle Mücadele aldıysa birini, önce hastaneye götürürdü. Bizi de öyle yaptılar. Ama yolda yolumuz kesildi.Ve bizi alan polislere ‘Niye hastaneye götürdünüz bunları’ diye küfür ettiler.11 gün Bağlar’daki Terörle Mücadele'de kaldık.'Şehirde bir gösteri olmuş onu sen yapmışsın, bilmem nereye bomba koyacakmışsın, ya bunları kabul et, ya sonun fena olacak' diyorlardı.Yedi gece dayak yedim. Tazyikli su ile işkence yaptılar bana, çünkü elektrik verince burnumdan kan geldi.Bildiğiniz yöntemlerin hepsini uyguladılar işteOrda diyorsun ki ‘ölsem çok iyi olur.Şimdi hâlâ sağlığımda o günden kalma arazlar var.Sonra beni ve kardeşimi mahkemede bıraktılar.Eve döndüğümüzde tüm aile, komşular toplanmıştı.Gece apartmanın içinden sesler duyduk. Kapının yakınına gittik. 

Kalabalık bir gurup bağırarak, biz duyalım diye konuşuyor. ‘Amirim ne yapalım?’ diye soruyor biri, ‘Çıkartın kapının önünde kafasına sıkın’ diye cevap veriyor öbürü. Bir  diğeri ‘ Yok geçen gün Siverek yolunda birini öldürmüştük ya ,aynı onun gibi yapalım.Sen o sırada korkuyorsun tabii, ‘tamam beni öldürecekler’ diyorsun.10-15 dakika devam etti bu konuşmalar, sonra gittiler.Ailecek karar verdik ya gideceğim, ya öleceğim.Gizlice Diyarbakır’dan çıktım ve yurtdışına geldim." 

'Dönüş gününü beklemek zor'

"Parti için seminerler düzenlemek, konuşmalarda bulunmak, gazete dağıtımları gibi faaliyetlerde bulunuyordum. Benim peşimde olmalarının sebebi bunlardı.Brüksel’e geldim, siyasi sığınmacı olarak başvurdum. Beş-altı yıl sonra vatandaşlığımı aldım. Hâlâ tam adapte olamadım buraya. Mecbur olma durumu ve ne zaman döneceğini bilmemek zor. Zaman zaman insan boğuluyor, ama sonra kendi kendini telkin ediyorsun işte. Üç-dört yıl nasıl kalırım derken aradan yıllar geçti. Dönüş gününü beklemek çok zor, ama burada işim var, kafam hep meşgul. Gündem yoğun. Ama zor bir durum.

Ben bir Avrupalı değilim ve kendimi buraya ait hissetmiyorum.Bunca yıl içinde alıştığım şeyler de oldu, sevdiğim şeyler de, ama tam anlamıyla bir aidiyet hissedemiyorum.Şimdi dönsem diyorum bazen, buraya gelmeme neden olan şeyleri tekrar yapacaklar. Çünkü sonuçta ben bu yayınlarda çalışıyorum. Değişen bir şey yok yani."

'Arkadaşlar, annem, şehrim, köyüm özlemdir'
"Cezaevine girmek, dağa gitmek, Avrupa'ya gelmek, hep aynı sorunun değişik şekillerde meydana getirdiği durumlardır.Sorunun kökeni çözülmeden olmazBeni buralara sürükleyen sorunların ortadan kalkması lazım dönmem için. Kolektif bir çözüm olması lazım. Gelişigüzel gelişmelerle dönmemAma Diyarbakır hep aklımdadır. Annem ‘Döndüğünde buraları çok değişmiş bulacaksın’ diyor. İnsan ilişkileri, yapılaşma, ortamlar her şey çok değişmiş.Kendimi oraya ait hissediyorum.Arkadaşlarım, ailem, şehrim, köyüm özlemdir:Annem zaten hasta. Gelemez. Onu da çok özledimMuhakkak bir gün bu sorunun çözüleceğine, bizlerle ilgili yasal düzenlemelerin yapılacağına inanıyorum.O gün geldiğinde ilk gideceğim yer Diyarbakır.Ve her şeyden önce annemi görürümOnu da hayata bağlayan beni görmek arzusudur.Köyüme giderim.Arkadaşlarım öldü, onların mezarını ziyaret ederim.Gazeteciliğe Diyarbakır’da devam etmek isterim." 

Medeni Akgül

'Bir daha cezaevinde yatamazdım, kaçtım!'

1947 Midyat doğumlu.1973 yılında Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Kitaplar yazdı. Yayınevi sahibiydi. 1980’de Kürt meselesine dair fikirlerinden ötürü tutuklandı. Kendisini "devrimci" olarak tanımlıyordu. Farklı cezaevlerinde yedi yıl hapis yattı. Sağmalcılar'da açlık grevlerine tanıklık etti.Şu anda "Denge Kurdistan" radyosunda çalışıyor. Anlatıyor:"Ağır İşkencelere maruz kaldım. Hakaretler, kemik kırarcasına şiddet. Duvarlarını bitlerin sardığı hücrelerde kalıyorduk. Cezaevinden çıktıktan sonra üç kez daha gözaltına alındım.Zaten işsizdim, iş bulamıyordum artık. Bir işyeri açmak istedim, toptancı açacaktım, han sahibini sıkıştırdılar onu da yapamadım.

Bir gün mahallemden bir arkadaşım  ‘Bazı adamlar seni soruyor’ dedi. Eve de gitmişler. Üç ay kaçak yaşadım. Sonra ülkeyi terk ettim. Bir daha yakalanmak ve cezaevine girmeyi kabul edemezdim. Eşim ve çocuklarımı bırakıp kaçtım. Benden iki sene sonra da onlar geldi. Eşim vefat etti burada, ama çocuklarım burada. Okullarını da burada bitirdiler. 1992’den beri buradayız.1995’te televizyon açılınca da burada çalışmaya başladım. Mesleğimiz budur bizim. Şimdi radyoda program yapıyorum." 

'Dönsem iyi karşılamazlar'

"Kürt hareketinin verdiği mücadele karşısında Türkiye’nin ideolojisi hiç değişmedi. Ben ve benim gibilerin dönebilmesi için ortamda değişen hiçbir şey yok.Kitaplarım yasaklanmıştı, ama hakkımda başka davalar var mı bilmiyorum.Bunca gazeteci tutuklanırken bizi neden tutuklamasınlar?Burada Kürt yayınlarında çalışıyorum, sanırım hoş bir karşılama hazırlamazlar." 

'Annemi ve babamı boğdular'

"Ben ülkeyi terk ettikten bir iki yıl sonra sivil biri beni kahveye çağırdı. Tekin biri değil benim için, konsoloslukla da sıkı ilişkileri var. Bu mücadeleyi bırak, dediler. 15 gün sonra 85 yaşındaki babam ve 80 yaşındaki annem köydeki evlerinde ölü bulundu. Gece evlerine girilmiş ve komando ipiyle boğulmuş halde bulundular.JİTEM'in işidir bu.Uzaktan bu haberi almak çok can yakıcıydı, ama bizim ailemiz siyasi olduğu için kayıp vermeye alışığızBen anne-babama, 'Çıkın, o köyü terk edin' demiştim.Babam ‘Bizim bir diğerinden farkımız ne. Herkesle aynı kaderi yaşamaya razıyım, topraklarımızı bırakmayız’ demişti.

'Kürtlerin kazanmaktan başka şansı yok'

"Burada yaşamak hiç kolay değil. Adetlerimiz uymuyor bir defa. Ama mücadele veriyoruz biz burada. Üstelik hiç boş durmuyorum. Televizyon, radyo ve yazılar. Belki boş vaktim olsa daha zor olur.Artık Kürtlerin kazanmaktan başka şansı yoktur. Kürt hareketi halkını beton bir mezardan çıkarttı. 21. Yüzyıl'da bir önceki süreçleri yaşamayacağız, günün şartları buna izin vermiyor artık. Kürtler hem örgütlü, hem de bilinçlidir ve bu savaşı niye verdiklerini çok iyi biliyorlar.Ve tüm süreç tamamlandığında ben de döneceğim. Zaten hiçbir zaman kendimi buralı hissetmedim. Çocuklarım burada büyüdü, onlar ne yapar bilmem ama ben köyüme döneceğim.

Baki Gül

'Tutuklanacağım için dönmedim'

1974 doğumlu.10 yıl önce ülkeyi terk etmiş.Dersimli.İlkokulu Elazığ’da,üniversiteyi İstanbul’da okumuş.Ülkeyi terk etmeden önce Gündem gazetesinde çalışıyorduDicle Haber Ajansı’nın kurucu ekibinden.Sterk HC’de çalışıyor, program yapıyor.
"Yazılar hakkında açılmış davalar vardı ve Kongra Gel davasında gözaltına alındım. Sonra bırakıldık hepimiz ama daha sonra, yani 2004 yılında yapılan yeni bir operasyonla tekrar toplu tutuklamalar yapıldı. Ben o tarihte yurt dışındaydım. Benim de tutuklanacağımı duyunca dönmedim. Son KCK basın davasında varım. Hem firari sanık olarak aranıyorum, hem de hakkımda açılmış diğer davalar var. Hakkımda açılmış tüm davalar gazetecilik faliyetinden.Ben ülkeye dönemediğim gün de AKP iktidardaydı, şimdi de onlar iktidarda. O yüzden insan kestiremiyor ne olacağını. O günlerde de Kürtçe ile ilgili olumlu gelişmeler vardı."

'Üç sonucu bilirsin; cezaevi, dağ veya sürgün'

"Sonuçta siyasi mülteciyim ben ve bilinçli bir seçim bu. Neden burada olduğumu biliyorum. Pek tabii ülkemden uzak olmak zor. Buraya alışmış değilim, ama vicdani ve ahlaki olarak rahatım.Hepimizin farklı öyküleri var. Politik sürgün konusunda çok deneyimliyiz. Dersimliyim ben, orada doğdum, ama orada okuyamadım, orada yaşayamadım. Siyasi şartlar mecburi göçle Elazığ, sonra Istanbul, en son da Brüksel’e getirdi beni. Tarih, toplum bilgisi, yaptığın işin anlamını biliyorsan üç sonuç olduğunu da bilirsin; bir cezaevi, iki dağ, üç sürgündür." 

'Bir bedeli var her şeyin'

"Ailem İstanbul’da, görüşemiyoruz. Doğduğum, büyüdüğüm yerleri, arkadaşlarımı, ailemi özlüyorum ama bir bedeli var her şeyinBir ülken, toplumun, ana dilin olduğunu ve bunlar için bedel ödemen gerektiğini biliyorsun.Gazeteciliği bilinçli olarak seçtim. Üniversite bittiğinde bombalanmış bir gazeteyle dayanışmayı da bilinçli olarak seçtim. Toplumsal bir mücadele bu. Daha çok para kazanacağın bir yerde olmaktansa benim için daha kıymetli.Ben Türkiye’de yaptığım gazeteciliği şu an burada sürdürüyorum."

'Hep dönmeyi isteyerek devam ediyor hayat'

"Bizler Dersim 38 öykülerinin bazılarını duyduk, tamamını anlatmazlar, hatta çoğunu saklarlardı. 'Asker/polis gördüğünde sus ve sakın parmakla gösterme' derlerdi. 'Asker köye geldiğinde, mahalleye 12 Eylül geldiğinde, devleti gördüğün yerde sus’ derlerdi bize. Bunun da bir sendrom olduğunu, toplumsal bir vaka olduğunu düşünüyorum. Annemiz, anneannemiz, ninemiz soykırım yaşamış, evde konuşulanları dinliyorsun, ağıtları duyuyorsun, sonra biraz büyüyorsun, okumaya başlıyorsun, sonra bunların başka yerlerde de yaşandığını öğreniyorsun. Yerinden yurdundan edilmenin başka bir sebebi olduğunu anladığında kabullenmesi çok zor, ama siyasi bir bilinçle yaşayınca ,bizim yaşadığımızın bir önemi yok diyorsun. İnsanların başka yerde kök salması normal değil. Hep dönmeyi istemekle devam ediyorsun burada yaşamaya.Biz burda Belçika'yı yaşamıyoruz.24 saat Kürdistan'la yatıp Türkiye'yle kalkıyoruz. Oralarda yaşananlara üzülüyor veya seviniyoruz. Bağını öyle kurduğunda nerede olduğunun da bir önemi kalmıyor.Bir gün dönsem gazeteciliğe Kürt medyasında devam ederim.Yani zaten o şartlar oluştuğunda dönerim. 

Hacer Katurman
'Ailemin kaygıları vardı, okulu bıraktırdılar' 

1978 Dersim doğumlu.14 yaşında kadar Dersim’de yaşamış.Babası öğretmen olduğu için Niğde, İstanbul gibi birçok farklı yerde ikamet etmişler.Sekiz yıldır Brüksel’de.Kapatılan Roj ve Nuçe TV’lerin haber spikeriydi.

"Fırat Üniversitesi'nde okuyordum, ailem İstanbul’a gitmemi ve  öğrencilik hayatıma bir süre ara vermemi istedi. Sorunlu bir öğrencilik hayatım oldu.  Siyasi meselelerle fazlaca ilgiliydim, daha sonrasında gençlik kollarında çalışmaya başladım. Gözaltına alındım. Ailemin kaygıları vardı. İstanbul’da bir süre daha kaldıktan sonra yurt dışına çıkmam gerekti. Çünkü Türkiye’de fikirlerim sakıncalı bulunuyordu ve ifade etmeme izin verilmiyordu. Ya kalıp cezaevine girecektim ya da çıkıp kendimi ifade edecektim. Ben seçimimi bu yanda kullandım." 

'Geleceğimiz, sürece bağlı olarak şekillenecek'

"Sürece dair çok hayalci değilim, ama bizim hayatlarımız da tamamen buna bağlı. Yani gelecek planlarımız. Sorunlar aynen devam ederken ‘Hacer nerede ve nasıl bir hayat yaşıyor' diye düşünemiyorum açıkçası, çünkü yaşanan her şey beni direkt etkiliyor. Çözümden sonra yerinde ve daha iyi koşullarda gazetecilik yapabileceğimi düşünüyorum. Şu anda iletişim araçları üzerinden mesleğimi yapabiliyorum. Ama yerinde ve görerek yapma şansımız olmalı. Haberin kaynağında olmak lazım. İkinci üçüncü elden haberdar oluyoruz biz şu an.
'Toprağımı özlüyorum'
"Ben şu an dönersem nasıl bir yaklaşımla karşılaşırım bilmiyorum. Sonuçta bu yayınlarda çalışıyorum ve ekrana çıkıyorum. Dönüşümüz için yasal düzenlemeler gerekiyor. Beni Avrupa'ya tek bağlayan ve burada yaşamayı kolaylaştıran şey, mücadele ettiğimi düşünüyor olmam. Burada evi evim gibi, sokağı mahallem gibi hissetmiyorum. Sadece işimle bağlıyım buraya. Aidiyetim sadece emeğimin bir yerlere ulaşıyor olmasına. Özlemlerim var elbette. Toprak özlemi, yurt özlemi.. Kendi dilin, kendi kültürünü özlüyor insan." 
'Ana akım medyaya kendimi yakın hissetmiyorum'
"Barış olsa Ortadoğu’da gazetecilik yapmak isterim, sadece Türkiye’de değil.Ana akım medyada çalışmak istemem, daha doğrusu medya iktidarla ilişkisini kopartacağı bir kapasiteye ulaşmazsa alışmak istemem. Bu haliyle kendimi ‘o’ basına yakın hissetmiyorum. Habere, topluma, insana, olaylara bakışımız çok farklı. Alternatif medya bana daha uygun.

Erdal Er
'Hem Kürt, hem siyasi, hem de asker kaçağıydım 

"İstanbul’da reklamcılık yapan siyasi meselelerle ilgili bir Kürt vatandaştım" diye tanımlıyor kendisini.1996 yılında Brüksel’e göç etmiş.Nuçe TV’de çalışıyordu, program yapımcısıydı. Kanal kapatıldıktan sonra diğer kanallara destek veriyor

"1992’de askerlik diye bir bela ile karşı karşıyaydım. Ve ben siyasi nedenlerden, görüşlerimden ötürü gitmemeye karar verdim. Hem siyasi biriyim, hem asker kaçağıyım, iyice hayatım zor hale geldi.Sadece kimliğime bakılıp ‘Kürt olma’ gerekçesi ile gözaltına alındığımı bilirim.Buna bir de asker kaçağı olmak eklendi.Devlet kurumları veya resmi yerlerle çalışmak imkânsızlaşıyor, okul keza öyle.Daralan bir yaşam alanından ziyade imkânsızlaşan bir yaşam alanından söz ediyoruz.İki seçenek kalıyor benim gibi insanlara; ya dağa çıkacak, ya yurt dışına. Ben yurt dışına çıktım." 

Kürtçe konuşacağız, hem de televizyonda!

"Buraya geldiğimde gazeteci değildim ben, reklamcıydım. Ve 1995’te Med TV yeni açılmıştı. Bir akrabam burada çalışıyordu, Zazaca program yapıyordu. Onun aracılığıyla geldim televizyona, gazetecilik eğitimi aldım.Bizim için televizyon yeni bir durum. Asimile olmuş bir dille televizyonda yayın yapacağız.Üstelik Kürtçe konuşmak bile sakıncalıyken, biz Kürtçe konuşacağız, hem de televizyonda. Onur verici bir durum.İşte bir şekilde bulaştık mesleğe, mikrofonu elimize aldık. 17 yıl oldu.Zazacadan Türkçe’ye.İlk tek başıma programı Medya TV’de yaptım."

'Baskılar burada da devam ediyor'
"Burada olmak, yayıncılık yapmak kimse için kolay olamaz, çünkü sürgünde yayıncılık yapıyorsunuz, ama kendi ülkenizle ilgili. Sokakla temasımız yok. Tek bağımız telefon ve internet. Bilgiye ulaşmak sorun değil, ama birinci elden almak gibi değil.Ayrıca  burada da baskılar hiç durmuyor, yayınlarımız durduruluyor, kanallarımız kapatılıyor, gözaltına alınıyoruz. Hani burada da tüm sorunlardan, yaptırımlardan uzaklaşmış değiliz.
'Çantamız hep hazır, geçmişimle buluşmak isterim'
"Normalleşme olduğunda memleketime dönmek isterimBizim ilk günden beri dönüş çantamız hazır. Buralara ait değiliz. Sürgün psikolojisi işte. Tam yerleşemiyoruz.Yolcu gibisiniz, kalıcı değilsiniz, ama bir yandan da yıllar ilerliyor. Düşünsene, buraya geldiğinde 20 yaşındasın, şimdi 40 isterim Döndüğümüzde arkamızda bıraktıklarımızı da bulamayacağız ve o da ayrı bir trajedi olacak.Döndüğümde ne yaparım, nerede yaşarım bilmiyorum, bunun hayalini kurmuyorum.Önce köyüme gidip hayatıma bir de oradan bakmak isterim. Geçmişimle buluşmak." 
'Silahlar patlamıyor, ama sorunlar da çözülmedi
"Benimle ilgili yürüyen bir dava var mı bilmiyorum, ama KCK iddianamelerinde adım sıklıkla geçiyor.Dönmem için yasal düzenlemeden önce Kürt meselesinin çözülmesi gerekiyor.Bunlar olmadan dönmem ben.Veriler yakın tarihte çözümlenecekmiş gibi görünmüyor.Evet silahlar patlamıyor ama sorunlar da çözülmedi."