|
|||
|
Zalim ve cahil, kâfir, hain, nankör,
berbat bir şeyden yaratılmış, (Tanrı’ya) apaçık düşman, iyilik diye kötülüğü
isteyen, kıyamet onun başına kopacak ve cimri. (Kur’an’ı Kerim: 14/34, 15/26,
16/4, 17/11, 17/13, 17/67, 17/100)
Bunlar Kur’an’a göre Uludağ Üniversitesi
akademisyenlerinden Süleyman Sayar’ın vasıfları. Elbet insansa.. Çünkü bunlar
Kur’an’a göre insanın vasıfları.
Ben elbet insan olmadığım için hiçbirini
üzerime almıyorum Çünkü ben âdemoğluyum.
Bu konuyu işlediğim Hece Dergisi’nin
177. sayısındaki yazımın başına Batılı bir yazarın bir aforizmasını epigraf
yapmıştım: “Şeytan bizim illa insan kalmamızı istiyor.” (Yazı internetten
bulunabilir.)
Ben de öteden beri, “Tanrı bizi
insanlıktan çıkarıp kendisine benzetmek istiyor” derdim. Akraba düşünce
epigrafa almıştım. Kur’an’da insan hiç de hayırla yâd edilmemiş;
yukarıda gördünüz. Ama âdemoğlu öyle değil. Âdemoğlu yarar-yaramaz
Tanrı’nın kulları ve bu dikkatle veda hutbesini tekrar anımsayın: “Hepiniz
Âdem’in çocuklarısınız.” İnsan denmiyor. İnsan soyu denmiyor. Demek ki esasen
birbirimize Âdem’in çocukları gibi, kardeş gibi davranacağız.
Süleyman gibiler var oldukça ben daha,
Ronilere, atelere çok yalakalık (!) yaparım.
Anılan zatın Yahudilerin karakteri
babında yayımladığı makale bizim Roni’yi bir Yahudi ve haklı olarak son
derece üzmüş.
Kur’an’ı Kerim’de o günün Yahudileri
sözkonusu oldukça anılan aşağılayıcı sözcükleri sıralamış adamımız. Ayrıca
Roni atedir; salt ırk olarak Yahudi’dir.
Resmî tarihlerin savaştıkları, isyancı
olarak gördükleri, mesela hicri sekizinci yüzyılda yaşamış Türkmenlerin,
Yunusların torunları için de mi aynı şeyleri söyleyeceğiz. Bu bakış açısıyla
(haklı-haksız) yeryüzünde taraf tarihlerin suçlamadıkları kavim kalmaz.
İman Çağı’nda, unutulmaması gerekir ki
Kur’an, Ehl-i Kitap dediği Yahudi ve Hıristiyanlara bir paye vermiş.
Kur’an’ın Ehl-i Zikr, dediği, gidip
onlara danışın dediği Yahudi âlimleri. Övülen “ulema-i rasihun” Yahudi
âlimleri.
Kur’an bir anlamda günün resmî gazetesi
gibi bir işlev de görüyordu. Bir kısım Yahudi yanlış yapmış ve Kur’an
kınamış. Ne var bunda. Kur’an’ın (Tanrı beni bağışlasın) talihsizliği, bir
kavgalar zinciri içinde, esnasında indirilmiş olması; bir devrim esnasında.
Bu bakımdan Kur’an’ın “tarihsel”
ayetlerini ele alıp günümüze uygulamak, genel-geçer ahkâm çıkarmak
dangalaklıktır. Yoksa Müslüman postuna bürünmüş Nazi, Hitler olursunuz.
Bir Müslüman olarak ayrımsız tüm
insanları, İslam’ın gereği İslam’a davet edeceksin: tebliğ. Böyle mi tebliğ
edeceksin; sen alçaksın diyerek.
Veda hutbesini hiç mi okumadın. “Hepiniz
Âdem’in çocuklarısınız; hepiniz kardeşsiniz.”
Bir gün veliyullahtan biri ben bir
örümceği öldürecekken, ikirciklenmemi görüp: “Öldür! Öldür!” demişti: “bunlar
onlar değil”. Yani Peygamber Hira Mağarası’na sığındığında ağlarıyla girişi
örüp O’nu ölümden kurtaran örümcekler.
Bugünkü İsrail yönetimini edimlerinden
ötürü kınamak başka, tüm Yahudileri tel’in etmek başka bir şey.
Ben kefilim ki Roni anılan vasıfların
hiç birini hak etmiyor; suçu ırk olarak Yahudi doğmuş olmak mı? İşi gücü
ülkede hakkın, adaletin, demokrasinin tesisi için çaba göstermek olan,
başörtülü kızların hakkını savunmak olan bu yazara bunları mı söyleyeceksin.
Eğer anılan ayetlerden genel-geçer ahkâm
çıkaracak olursanız gelmiş geçmiş bütün peygamberleri de aşağılamış
olursunuz. Çünkü hepsi Beni İsrail’den. Muhammed Aleyhisselam da onların amca
çocuklarından.
Irkçılık yapın, antisemitik olun ama
Allah’ın Kitab’ını alet etmeyin; burada olmazsa “orada” çekersiniz; masum
insanlara iftira etmenin cezasını.
Şu fıkraya benzemiyor mu: Kurtla kuzu
akarsuyun kenarında su içerken karşılaşmışlar. Kurt kuzuyu yiyecek ama bir
gerekçe olsun istiyor. “Suyumu bulandırıyorsun” demiş kuzuya. Kuzu, “Sen
yukarıdasın ben aşağıda, nasıl olur” demiş. Bu kez kurt, “Geçen sene bulandırdıydın”
demiş. Kuzu, “Ben bahar kuzusuyum, geçen sene doğmamıştım” deyince kurt,
“Anan bulandırdıydı” deyip saldırmış.
mazlummurat55@gmail.com |
|||
19 Ocak 2014 Pazar
18 Ocak 2014 Cumartesi
Babamın Not
defterinden
TERTİPSİZ,TANSİMSİZ
BİR KONUŞMA
İhsan Gürkan
Tavşanlı 1.12-947 Akşam
ÖNSÖZ
Bu bir
konuşmadır;tertipsiz,tanzimsiz bir konuşma.Kiminle yapıldığı malum!Yazılı bir
konuşma olduğu için belki başına bir hitap koymak gerekirdi…ama lüzum yok:bu
kadar açık,bu kadar riyasız olarak kime karşı konuşabilirim?
Evet tertipsiz
ve tanzimsiz bir konuşma.İrticali nutuklar kabilinden.Fakat o nutuklar da
ihtiva ettikleri konuya göre bir nizam ve ölçüye malik olmaktan uzak
kalamazlar.Bu yazılansa maksat ve gaye bakımından mahdut değildir.Aklımın şekillendirdiği tahassusla
kalemimin nakıs ve kifayetsiz dilinde
ifadelenecekler.
Bu konuşmada
konu yaptığım düşüncele taslaklarının muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerde
tartıştığımız şüphesizdir.Fakat beni bugün daha etraflı ,daha esaslı konuşmaya
yine sen sevkediyorsun!
Bu sözlerimle
senin (önergeni) cevaplandırıyorum.Belki sen (önergeyi)karşılık almak gayesiyle
vermedin.O halde niçin yazıyorum.
Konuşmak ve
yazmak bence beşeri bir zaaftır.(*) Fikir ve hislerimize muhatap aramakla ve
bulmakla hodkamlığımızı tatmin ediyoruz,noksanımızı tamamlıyoruz,nihayet
aczimizi ve zavallılığımızı açıklıyoruz!
------------------------
GİYİM,KARAKTER,ŞAHSİYET,RUH
Fakat niçin?
Bu mevzu bu
kere seni niçin derinden ilgilendirdi? Daha doğrusu,ruhun niçin bu konunun
istilasına bu kadar uğradı?
“Maçta aldığın
tesir ve duyduğun tepki…” Bu cümleden kendime pay çıkarmamak için çok
uğraştım.Bu sözden intişar eden sitem kokusunu duymamak,sezeniş ve itar ışığını
görmemek için nafile didindim.
(*) ne kadar çok zaaflarla malülüz! İnsan (bir zaaflar ve
noksanlıklar mecmuası ) diye tarif eden filazof acaba var mı?
Fakat
(önerge)nin ikinci sayfasında ki karar ve dileklerin bu cehdimi neticesiz
kıldı.
Bana,bu
sitemler bana diye umudlandım.Fakat az da olsa bir umud ışığı var içimde.Belki
bu duyguların müvellidi olan müşahade ve
istidlallerin şahsıma müteallik
değildir diye düşüncelerimi başka istikamete
çeviriyorum.Giyim,karakter,şahsiyet ve ruh hakkındaki fikirlerimi;daha doğrusu
giysinin karakter,şahsiyet ve ruh ile münasebeti hakkındaki kanaatlerimi
yazayım.Fakat ya ikinci sayfadaki karar ve dilekleri nasıl karşılayacak,onları
nasıl işleyecek,onların içimde uyandırdığı duyguları nasıl hapsedecek,nihayet
objektif düşünce ve hükümlerimle deruni heyecanlarımı birbirine nasıl
bağlayacağım?!
O halde bu
hususta yalnız fikir sunmamalıyım.Yalnız duygu ve heyecan ifade etmek te
elimden gelmeyecek.Sözlerimin,duygularımın ve düşüncelerimin bir halitası
olacak!
Dış görünüşle
iç oluş meselesi…
Dış
görünüşümüzde şahsiyetimizin bir ifadesini bulmak bir dereceye kadar belki
doğrudur.Fakat bir dereceye kadar.Zarftan edindiğimiz intibayı kayıtsız şartsız
olarak mazrufa teşmil etmeyi doğru bulmuyorum.Böyle yapanlardan da katiyyen
hoşlanmıyorum.Şayet iyi giyinmiş bir indanı takdirle süzüyorsam bu içtimai
telakkilerin ve itiyatların kaçınılmaz bir zarureti olarak yorumlanabilir.
Yoksa bu takdir,o şahsı bu manada ve her bakımdan tam ve
mükemmel bulduğum manasına gelmez.
Dış görünüşten
elbise ve giyim tarzını kastediyorum.Libasımız ve dış görünüşümüz karakter ve
ruhumuzun bazı vasıfları için belki bir tezahür olabilir.Yoksa elbise hiçbir
zaman bizzat vasıf ve bizzat unsur olamaz.
Biz çok şık
giyimli bir insan (ister kadın ister
erkek olsun) karşısında hayranlık ve incizayı duyuyorsak,acaba bu hayranlık ve
incizayi neye karşıdır:sekil ve renklerin tenasübü ve ahengine mi,esasen güzel
olan bu vücudun esvap ile hasıl ettiği cazibeye mi,yoksa bu kumaştan bu
elbiseleri,bu dış görünüşü ona bağışlayan maddi imkanlara ve içtimai
imtiyazlara mı? Bu belki şahsa göre değişen bir hususdur.Senin ve benim bu noktada anlaşmakta bulunduğumuza
inanıyorum ve bu bapta daha fazla konuşmamızı zait addediyorum.
------------
Bu tepki ve tesirleri sana veren müşahede için duyduğum
merak ve tecessüs içimi kemirmekte devam ediyor.
-----------
Açık olarak anlayamıyorum:
niçin eve kapanacaksın, bu dosttan kaçış, bu inziva isteği nedendir? Bu
alakalara karşı içinde uyanan his bir nevi tokluk ve bıkkınlık mıdır?
Yoksa şüphe ve
itimatsızlık içinde mi bulunuyorum? Hakkında beslenilen kanaat ve düşünceler
için çok menfi ve hoşa gitmeyen duyuşlara mı sahipsin? Seni hedef tutan sözleri
ve hareketleri nasıl bir ölçüye vuruyorsun. Bilmiyorum ve anlamıyorum. Ve senin
de bilmediğini anlamadığını sanıyorum.İçinde benden ve bizden gizlemekte isabet
bulduğun bir hakikate eriş mi var?Sana layık olan yerler neresi,sana layık olan
kişiler kimlerdir?Bir taraftan inkar,bir tafartan kabul ve itiraf niçin?
Eminim ki aksak
bulduğun,beğenmediğin beşeri ve içtimai ölçüleri ve inanışları titiz bir itina
ile kullanmak tenakuzu içindesin! Bir an için duymadan düşün, ama kendini
sarmış bulunan sübjektiflikten sıyrılarak,bana değer vererek düşün.Bu
sözlerimde herhalde isabet bulacaksın.Ama sadece haklısın demeni istemiyorum.Bu
nevi hodkam bir arzudan münezzeh olduğumu ancak sen bilebilirsin.
Benim yanımda
değilse bile, benimle birlikte gittiğin yerlerde kendini yabancı hissetmen…Bu ise,
benim muhakeme ve müzakeremi iptal
edecek derecede müessir bir keyfiyet.
Hayır! Bu anın
teessür ve tepkisine uymanı istemiyorum. Benden uzak olmanı hiç istemiyorum.
Benim bu sözlerime ve bu davetime değil, kendi meyil ve arzularına uyarak bana
gelmeni istiyorum.
Muhitin
dedikodulu fikirlerine hedef olduğunu söylediğin yakınlığımız, dostluğumuz her
nevi tenkid ve tarizden masum olacak kadar derindir. Sönük ve zavallı bir
edebiyat mı yapıyorum dersin? Öyleyse bu sözleri satırlarımdan, cümlelerimden değil,
ağzımdan dinlemek için gel. Hareketlerimden ve tavırlarımdan okumak için gel.
Fakat bir itimat ve inan hissi ile meşbu olarak gel.
İmzaya ne lüzum
var. Bunları sana ancak ben yazabilirim.
17 Ocak 2014 Cuma
KOPENHAG’LI BİR GÖÇMENİN,
AMSTERDAMLI BİR GÖÇMENDEN,
MOSKOVA’LI BİR
GÖÇMENİ DİNLEDİĞİ
SAMAN SARISI ŞİİRİ*
“okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyokova / seyredilmeye
gelmez / okyanuslar yaşanılır”
Şiir başladı. Salon soğuk değil ama,ellerin
üşüyebilir.Amsterdamlı göçmenin sesi
iklimime yayılıyor.Mısraları yaşıyorum,bendekilere benziyor.Ellerine
bakmıyorum,parmağında Kafkasyalı gümüş bir yüzük var,görüyorum.Seni tutup
toprağımın harcıalem bütün seslerden arınmış bir köşesine götürüyorum.
Yüzün sedef tadında.
“Hoş geldin!” Ellerin bana
dönük.
“Merhaba!” Sesin
heyecandan terlemiş avuç sıcaklığında.
Kucağında manton. Omzun omzuma değende
dirseğin koluma sokuluyor. Alıp başımı coğrafyamın ayak basmadık köşelerine
çekiliyorum.Mısralar,kelimeler,heceler,hatta harfler var ama,sesler
yok.Şiir,ses olmayan seslerin dünyasını şiirleştiriyor.Biraz sonra program
başlayacak,mısralar sese büründüğünde içimdeki büyünün bozulmasından
korkuyorum.
Ben henüz tam
kavrayamamışken gidip Saman Sarısı’na sarmallanıyorsun. Ve “sağ elinde kederli bir gül açıyor / ağır ağır " “kimseler yapamaz senin resmini / sen kendi resmini
kendin de yapamazsın / bir açılıp bir kapanır yüreğinde / senin resmini ben
yapacağım”
Salonu boşaltıyorum. Yerlerde yırtık
kirlenmiş pankartlar .Boş gazoz şişeleri. Miting sonrası alanlarının gergin
yorgunluğu.
“Vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni /
söndürmüş
“Ortalıkta ikimizden başka kimse yoktu / ve sen bundan
dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş.
En sıcak, en sevdalı, en asi sesimi kavga alanlarında, toplantı
salonlarında, kaçak evlerin iğreti odalarında, sevdiğim kadınların ten kokan
yataklarında okuduğum şiirlere kattım. Kürsünün
önünde, şurada ilk sırada ayakta, televizyonun karşısındaki kanepede oturmuş, yastığımın
yanında uzanmış beni dinliyordun. Halbuki Saman Sarısı’na benim ilk defa
duyduğum sesin rengini veriyor. Şiire yakışıyorsun.“bir parıltıydı n düşümden damlamış / sol mememin
üstüne."
Kucağında manton. Bozbulanık şaşkınlığım
bitti çok şükür. Bedeninin kokusunu duyuyorum. Toprağımda ne varsa zaptetilemez
bir yangına kesiyor. Tarifsiz kargaşalar, isyanlar içindeyim. Hapiste rutubetli
loş odada ,şu sıvaları dökülmüş çıplak duvarın dibinde acıdan it gibi titreyen
ben değilim. Miladımızdan önce, yılarca sürgünlüğüm oldu İstanbul. İğretiliğim,
biletsizliğim ve adressizliğimdi.
“Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta / karlı
pencerelerde / taze esmer bir yalaza olarak geçti alnımın üzerinden / Şair
Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan / yıllarca Avrupa ve asya otellerinin
hollerinde oturup / içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini “
Göçmenliğim seninle bitecek sanmıştım. Ama
oturduğun sokak, hiç tanımadığım soğuk şehirlere çıkıyor. Amsterdamlı göçmen
sahnede, sen dinliyorsun, ben nafile bir yokuşu tırmanıyorum, hep tırmanıyorum “vakit hızla ilerliyor, gece yarıları ışıklarını yeni
/ söndürmüş “
Karanlıkta başımı çevirmeden yüzüne
bakıyorum. Yüzün bana yakışıyor. Ama sen “yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı.” Umut ne? “tramvaylar
bomboş geçiyor “ Neden böyle suratsız bir şafak! “biletçileri,
vatmanları bile yok / kahvelre bomboş” Neden
İstanbul diye bir şehir, almış
sabahçı kahvesini koynuna salya sümük uluyor.
Kaçıp sığındığımız Yıldız Parkı’nı biz
tereddütlerimizden çalmıştık. Önü sonu – en çok ta sonu – belli zamanlara ne
çok laflar, ne çok sevinçler, ne çok sarılmalar, ne çok öpüşmeler, ne çok
suskunluklar sığdırdık .Oraya her gidişimizde “ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla / limonatanın arasında /
onu oraya sen koydun” Durmadan konuşurdun.Telaşla anlattıkların ne olursa
olsun ,sesinin tınısı sevdanı ele verirdi. “sesleniyorum
/ seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları.”
Kadıköy’deki evde, benim, yüzünün bir yanı
bıyıklı arkadaşım ve o gece kafayı
mujiklere takan çakırkeyf ev sahibesi dahil kimseler bir şey bilmesindi ya “
ayrılık masanın üzerindeydi cigara paketinde / kıvrılan bir dumandı gözlerinin
içinde senin / cıgaranın ucunda senin
/ ve hoşça kal demeye hazır olan avcunda
/ ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi / aklından geçenlerdeydi
ayrılık / benden gizlediklerinde gizlemediklerinde / ayrılık rahatlığındaydı
senin / senin güvenindeydi bana / birdenbire
kapın açılır gibi sevdalanmak / ansızın / oysa beni seviyorsun ama bunun
farkında değilsin / ayrılık bunu
farkedemeyişindeydi senin / ayrılık kurtulmuştu yer çekiminden ağırlığı yoktu /
tüy /gibiydi diyemem / tüyün de ağırlığı var /ayrılığın yoktu ama, kendisi
vardı “
Biri senin karşında,biri
benim karşımda oturuyordu.Gözlerimizdeki yangını görmediler.
Amsterdamlı
göçmen kadın gösteriyi bitirdi. Ama şiir sürüyor. Boğaziçi ışıklar içinde.
Gecenin koynundayız. Kaç kere “ yumuşak ağırlığını yitirdim /avcumda
sonra elini / ve ayrılık parmaklarımızın ilk değişinde başlamıştı çoktan” Sol elin kasıklarımda hem azgın bir sevişmeyi,
hem yumuşacık bir şefkati okşuyor. Kaç kere “ ama
yine ansızın yitirdim seni “
Senin toprağında
Saman Sarısı okunan isyanlar olsun!
Boğaziçi
ışıklar içinde. Gece bitecek. “tuttum
ellerinden yürüdük / yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata” Gece bitecek. Kahve içiyoruz laf olsun diye. Kucağıma
bıraktın başımı, elin kasıklarımda. Saçlarını okşuyorum, gece bitecek. “gözünde türkülerin kilometre boyu
kilometre “
Kucağında
manton, dirseğin koluma sokuluyor. “Yitirdim
ansızın seni / oysa ansızın değil / çünkü önce yitirdim avcumda elinin
sıcaklığını senin / sonra elinin izlerini bir de tanırım “
Gece bitecek.
------------------
*Bütün alıntılar Nazım Hikmet’in, Saman Sarısı şiirinden.
15 Ocak 2014 Çarşamba
İZMİR EDEBİYAT İŞLİĞİ ÖYKÜ DERGİSİ
ÜÇ AYLIK YEREL SÜRELİ YAYIN
SAYI:1
“Yazarlık Atölyemizin Dergisi ilk Sayısı ile
Edebiyatseverlere Merhaba Diyor!” (Kapak'tan)
Büyük sermayenin cirit
attığı bir pazarda hikâye dergisi çıkartmak cesaret işidir. Öncelikle bu riskli
işe soyunan, para, kâr derdi olmayan arkadaşları tebrik ediyorum. Edebiyatı
edebiyat olarak seven Manalı Posta okurlarını bu güzel dergiyi çevrelerinde tanıtmaya,
abone olmaya davet ediyorum.
Dergiyi bir arkadaşım dün
verdi,okudum.Rotası,sosyalist gerçekçi hikayeler.Ciğerleri mahvolmuş kot
kumlama işçisi.Tecavüz davasında suçsuz bir kişiyi idama mahkum eden emekli Hakim.
Kasabada küçük pansiyonunda onlarca kedi besleyen adam. Vb.
Derginin kimliği şöyle:
-Sahibi ve genel yayın
yönetmeni Hasan Topçu
–Yazı işleri sorumlusu ve editör:
İlknur Güneylioğlu
–Yazı kurulu: Hasan Topçu,
Umut Sağlam, Derya Delibaş, Eylem Yurtsever, Ayşe Çetinkaya
İletişim:
Telefon:0536 822 23 42 E-posta:izmiredebiyatisligi@gmail.com
Abone hesap No:Hasan Topçu adına İşbankası hesap no:3408 1650510
İban:TR8000064000001340811650510
Bu sayının yazarları:
İlknur Güneylioğlu,Hasan
Topçu,Umut Sağlam,Ayşe Çelikkaya,Derya Delibaş,Eylem Yurtsever,Servet
Karakuş,İpek Lale Yaşar,Doğa Çal,İdris Tiryaki,Onur Akbudak,Aysun Uzal,Çağdaş Yılmazer,Ahmet
Taşçıoğlu
11 Ocak 2014 Cumartesi
Sor bakalım neden yıllardır sürgündeler, kim bu Kürt gazeteciler?
TUĞÇE TATARİ RÖPORTAJI
T24,11.01.2014
T24,11.01.2014
2013’ün son ayı Avrupa
Parlamentosu'nda "Türkiye, Kürtler ve İmralı Barış Süreci: Tarihi
Bir Fırsat" başlığı adı altında onuncusu düzenlenen Kürt
Konferansı'nı izlemek üzere Brüksel’deydim.Konferansta bir araya geldiğimiz
Kürt meslektaşlarım beni yayına davet edince ben de onlara bir teklif
sundum:Yayına çıkmak için Sterk TV’ye geldiğim tüm günü sizlerle beraber
geçirmek, sonra da yazmak isterim.
* * *
Sabah erken bir
saatte, Brüksel'in buz gibi havasında otelden ayrıldım. Gideceğimiz yer şehrin
biraz dışında. Yarım saatlik mesafede bir kasaba.Adı Denderleeuw. 20 bin
kişilik nufusunun bir bölümünü de siyasi sığınmacı olarak Türkiye’den gelen
Kürtler oluşturuyorVe buradaki Kürtler'in önemli bir bölümü aynı yerleşke
içinde bulunan medya kuruluşlarında çalışıyor
* * *
Brüksel’den yayın
yapan Kürt televizyonları sık sık kapatılma kararları ile gündeme geliyor,
biliyorsunuz. Türkiye’nin "PKK propagandası’ yapmak" la suçladığı
yayın organlarını gezmek, çalışanlarını tanımak ve "kaçış öykülerini"
dinlemek istiyorum.Mesela haklarında ortaya atılan "şiddete bulaşma"
iddiasına ne yanıt vereceklerini merek ediyorum
İlk çaldığım kapı, çok kısa bir süre önce kapatılan Nuçe
TV’nin yayın koordinatörü Ferda Çetin’in
oluyor.Çetin medya kuruluşunun en kıdemli, en tepe isimlerinden.Haklarında
ortaya atılan iddialara tepkili. "Türkiye’de tutukladıkları gazetecileri
nasıl ve neden teröristlikle suçluyorlarsa bizimle ilgili de aynı sebeplerle
bunu yapıyorlar. Biz Kürt siyasi hareketi ile aynı fikirde olan yayın
kuruluşlarıyız. Fikrimiz aynı, savunduklarımız aynı, fakat biz gerillanın dağda verdiği mücadelenin yayın ayağı
değiliz. Bunlar birbirine karıştırılmasın" diyor.En iyisi ben sözden çıkayım ve ‘sürgündeki
gazeteciler’ konuşsun.
Ancak öncesinde bir
not düşmem gerek; Bu görüşmeler Aralık 2013’ün ilk günlerinde yapıldı.
Türkiye’ye dönüşüm ve gündemin toz duman oluşu neredeyse aynı günlere denk
geliyor. O sebeple de 17 Aralık yolsuzluk operasyonları ve ardından yaşanmaya
başlayan Cemaat-AKP savaşlarına dair düşünceleri içermemekte.
Ferda Çetin
'Sıra bana gelmişti, kaçmak zorundaydım'
Nuçe tv Yayın Koordinatörü,1960 Elazığ-Baskil
doğumlu,Mayıs 1995'te Türkiye’den kaçmışÖzgür Ülke Gazetesi Yayın Yönetmenliği
yapmış.
"Gazeteye yönelik baskılar artmıştı.Çiller’in,
Ağar’ın, Güreş’in hakim olduğu günlerdeydik. Muhabirler, dağıtımcılar ve bürolara
yönelik ağır baskı uyguluyorlardı10 Aralık 1994 gününde gazeteye baskın
yapılmıştı. Hepimizi aldılar. İşkence gördük.Yazılarımız, haberlerimiz dolayısı
ile ‘bölücü yayın’ yaptığımızı iddia ediyorlardı.
Oysa biz bugün Türkiye medyasında Kürt meselesi ile
ilgili neler konuşuluyorsa onları yazıyorduk. 'Kürt' demek 'Kürdistan' demek
baskıları zirveye ulaştırıyordu
Bir süre sonra Kürdistanı K harfi ile yazmaya başladık, ona da cezalar gelince ‘...’ diye yazardık.
Her gün operasyonlar düzenleniyordu.Hakkımda açılmış
onlarca dava vardı, ama can güvenliğim de artık tehlikedeydi.Birçok arkadaşım
öldürüldü, tutuklandı. Artık sıra bana geldi, dediğim noktada ülkeyi terk etmek
zorunda kaldım.Zaten iş o noktaya gelene kadar direndik.Bizi tüm ekip olarak
gözaltına aldılar,Gazetemizi bombaladılar, ama her seferinde üç sayfa da olsa
,ertesi günün gazetesini çıkartmayı başardık.
'Tansu Çiller
gazetemizi bombalattı!
Ve istihbarata yazdığı ‘gizli belge’ elimize geçti.Belgede ‘Özgür
Ülke gazetesinin bölücü yayınları hukuki yollarla etkisiz kılınması uzun zaman
alıyor, hızlı bir şekilde bertaraf edilmesi’ isteniyor. "Bombalama
olayından çok kısa bir süre sonra Çiller’in İçişleri Bakanlığı'na, jandarmaya yazdığı belgeye ulaştık. Belgede 'yasal süreç uzuyor, Ülke gazetesi meselesini çözün' yazıyordu.
O belge elimize geçince Oktay Ekşi’ye gönderdim. O
günlerde Basın Konseyi başkanıydı. Baktım hiç ses çıkmıyor, başladım aramaya.
En sonunda telefonuma çıktı. ‘Belgeyi gördünüz mü?’ diye sordum ‘Evet kardeşim
ne varmış o belgede’ dedi. ‘O belgeden çok kısa bir süre sonra gazetemiz
bombalandı biliyorsunuz’ deyince ‘Ben okudum, o belgede bombalayın yazmıyor’
diye cevap verdi. Belge 27 Kasım tarihli, bizim gazete 3 Aralık’ta
bombalandı."
'Türkiye’ye dönsem
tutuklanırım'
"Ben gelirken hakkımda açılmış davalar vardı. Bir
kısmı kendi yazılarım, bir kısmı gazetenin haberleri ile ilgiliydi. Şimdi o
basın davalarının hepsi düştü.Ama döndüğüm an ne olur kimse bilemez.Çünkü
Med TV, Roj TV, Medya TV’de çalıştım. Bu kanalların tamamı da devlet baskısı
ile kapatıldı. Yani hâlâ örgüt faliyeti sayılıyor bu kanallarda çalışmış
olmak.Döndüğümde tutuklanacağımı düşünüyorum. Hele Türkiye’de yapılan
tutuklamaları görünce AKP’nin bunu yapmaması için bir neden bulamıyorum.
Türkiye Hükümeti konsolosluklar aracılığı ile bizim
yayınlarımızı izliyor. Ve yine aynı şekilde hakkımızda kapatma, engelleme talep
ediyorlar. Burada da elçilik şikâyeti
ile hakkımızda davalar açılıyor, ama en büyük fark fiziken bir yaptırımları
olamıyor. Tutuklama, işkence yok burada, ama Türkiye baskısını burada da
sürdürüyor.
Hükümetin, devletin
dilinin söyleminin değişmesi değil, adımlarının belirgin olması gerekiyor.
Öğrencilerin, işçilerin, halkların ifade özgürlüğü yok ama hükümetin söylemleri
tam aksi yönde. Özal da böyle konuşurdu. Özal dönemi baskıların, koruculuğun ve
JİTEM'in arttığı yıllardı. Ama sorduğunda herkes söylemlerinden yola çıkarak
çok cesur, ilerici ve reformistti, diyor. Tayyip Erdoğan da Özal’ın iyi bir
takipçisiDemokratik talepleri ezip, baskı altına alan bir hükümetin Kürt
meselesi ile ilgili nasıl davranacağını görmemek imkânsız.Aksini düşünmek
saflıktır."
'Ne oraya aitim ne
buraya'
"Evliyim, iki kızım var. Onlar burada değilller.
Ben burada tek başımayım.Bizim konumumuzda olan insanların, yani siyasi mültecilerin
ait olduğu bir yer olmuyor. 'Ara yer' insanı gibi. Her an dönebilecekmiş gibi
hissediyorsun, ama aslında ne oraya, ne de buraya aitsin.
Zaman zaman duygularımız yoğunlaşıyor. Özellikle
gündemi takip ederken ‘şartlar oluşuyor artık dönebiliriz’ noktasına geliyoruz,
tam o anda başka olumsuzluklar oluyor ve yeniden kapanıyor o umut kapısı bizim
için. İlk günden beri ‘biz burada geçiciyiz’ diye düşündüm 20 yıl oldu hâlâ
öyle düşünüyorum."
'Dönmekle ilgili hayallerim yok'
‘Dönünce ne yaparım
diye düşünüyorum ama büyük hayaller kurmuyorum. Gider gitmez ne yaparım diye de
düşünmüyorum, çünkü o hayaller burada yaşamayı çok zor hale getirir. Ama dönmek
istiyorum. 20 yılda çok şey değişti, döndüğümde ne ile karşılaşacağımı da
bilmiyorum, ama hükümetle, devletle olan problemlerin çözülmesi gerek. Yani ben
‘tamam geldik, şimdi devlet bizi affetti dönüyoruz ’ diyerek dönmek
istemiyorum. Hatta bu şartı kabul etmiyorum.Mutlaka düzelmeler olmalı,
demokratikleşme ile ilgili adımlar atılmış olmalı ki dönelim."
Amed Dicle
‘Elektirik
verince burnumdan kan geldi, tazyikli suya geçtiler’
1980 Diyarbakır doğumlu,14 yıl önce ülkesini terk
etmiş.Nuçe TV haber Müdürü"Gazeteciliğe Diyarbakır’da Kürt gazetelerini
dağıtarak başladım" diyor ve devam ediyor "Bir sabah evde uyuyorum.
Alnımda soğuk bir cisim hissettim. Gözümü açtığımda odam silahlı onlarca adamla
doluydu. Maskeli ve maskesiz adamlar ve bir tanesi silahını alnıma dayamıştı"Kıpırdama" dedilerBattaniyeyi
açıp baktılar, hani silah var mı diye.Ayağa kaldırdılar, odadan
çıkarttılar.Annem ve kardeşimi gördüm salonda, korku içindeydiler.Çünkü bir
sürü olay yaşanıyordu, Annemin yakınlarının çocukları kaybediliyordu.Beni arka
odaya götürdüler, ‘Sende bir emanet varmış’ dediler. Hani sanki gizli bir şeyin
parçasıymışım gibi öyle inandırıcı soruyorlar ki, hani bilmesen inanırsın sende
bir emanet olduğuna.'Verirsen ne biz seni gördük ne sen bizi gördün. Yoksa bu
adamlar seni paramparça ederler.'
Baktılar ‘yok’ diyorum beni götürecekler. O sırada
kardeşim bağırdı ‘Abimi nereye götürüyorsunuz’ diye. ‘Bunu da alın’ diye
talimat verdi diğerlerine.Ve bizi götürdüler.Terörle Mücadele'nin ayrı,
JİTEM'in ayrı binası vardı Diyarbakır’da. Ve herkes bilirdi JİTEM'in
binasını.Terörle Mücadele aldıysa birini, önce hastaneye götürürdü. Bizi de
öyle yaptılar. Ama yolda yolumuz kesildi.Ve bizi alan polislere ‘Niye hastaneye
götürdünüz bunları’ diye
küfür ettiler.11 gün Bağlar’daki Terörle Mücadele'de kaldık.'Şehirde bir
gösteri olmuş onu sen yapmışsın, bilmem nereye bomba koyacakmışsın, ya bunları
kabul et, ya sonun fena olacak' diyorlardı.Yedi gece dayak yedim. Tazyikli su
ile işkence yaptılar bana, çünkü elektrik verince burnumdan kan
geldi.Bildiğiniz yöntemlerin hepsini uyguladılar işteOrda diyorsun ki ‘ölsem
çok iyi olur.Şimdi hâlâ sağlığımda o günden kalma arazlar var.Sonra beni ve
kardeşimi mahkemede bıraktılar.Eve döndüğümüzde tüm aile, komşular
toplanmıştı.Gece apartmanın içinden sesler duyduk. Kapının yakınına
gittik.
Kalabalık bir gurup bağırarak, biz duyalım diye
konuşuyor. ‘Amirim ne yapalım?’ diye soruyor biri, ‘Çıkartın kapının önünde
kafasına sıkın’ diye cevap veriyor öbürü. Bir diğeri ‘ Yok geçen gün
Siverek yolunda birini öldürmüştük ya ,aynı onun gibi yapalım.Sen o sırada
korkuyorsun tabii, ‘tamam beni öldürecekler’ diyorsun.10-15 dakika devam etti
bu konuşmalar, sonra gittiler.Ailecek karar verdik ya gideceğim, ya
öleceğim.Gizlice Diyarbakır’dan çıktım ve yurtdışına geldim."
'Dönüş gününü beklemek
zor'
"Parti için
seminerler düzenlemek, konuşmalarda bulunmak, gazete dağıtımları gibi
faaliyetlerde bulunuyordum. Benim peşimde olmalarının sebebi bunlardı.Brüksel’e
geldim, siyasi sığınmacı olarak başvurdum. Beş-altı yıl sonra vatandaşlığımı
aldım. Hâlâ tam adapte olamadım buraya. Mecbur olma durumu ve ne zaman
döneceğini bilmemek zor. Zaman zaman insan boğuluyor, ama sonra kendi kendini
telkin ediyorsun işte. Üç-dört yıl nasıl kalırım derken aradan yıllar geçti. Dönüş
gününü beklemek çok zor, ama burada işim var, kafam hep meşgul. Gündem yoğun.
Ama zor bir durum.
Ben bir Avrupalı
değilim ve kendimi buraya ait hissetmiyorum.Bunca yıl içinde alıştığım şeyler
de oldu, sevdiğim şeyler de, ama tam anlamıyla bir aidiyet hissedemiyorum.Şimdi
dönsem diyorum bazen, buraya gelmeme neden olan şeyleri tekrar yapacaklar.
Çünkü sonuçta ben bu yayınlarda çalışıyorum. Değişen bir şey yok yani."
'Arkadaşlar, annem,
şehrim, köyüm özlemdir'
"Cezaevine
girmek, dağa gitmek, Avrupa'ya gelmek, hep aynı sorunun değişik şekillerde
meydana getirdiği durumlardır.Sorunun kökeni çözülmeden olmazBeni buralara
sürükleyen sorunların ortadan kalkması lazım dönmem için. Kolektif bir çözüm
olması lazım. Gelişigüzel gelişmelerle dönmemAma Diyarbakır hep aklımdadır.
Annem ‘Döndüğünde buraları çok değişmiş bulacaksın’ diyor. İnsan ilişkileri,
yapılaşma, ortamlar her şey çok değişmiş.Kendimi oraya ait hissediyorum.Arkadaşlarım,
ailem, şehrim, köyüm özlemdir:Annem zaten hasta. Gelemez. Onu da çok
özledimMuhakkak bir gün bu sorunun çözüleceğine, bizlerle ilgili yasal
düzenlemelerin yapılacağına inanıyorum.O gün geldiğinde ilk gideceğim yer
Diyarbakır.Ve her şeyden önce annemi görürümOnu da hayata bağlayan beni görmek
arzusudur.Köyüme giderim.Arkadaşlarım öldü, onların mezarını ziyaret
ederim.Gazeteciliğe Diyarbakır’da devam etmek isterim."
Medeni Akgül
'Bir daha cezaevinde
yatamazdım, kaçtım!'
1947 Midyat doğumlu.1973 yılında Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı.
Kitaplar yazdı. Yayınevi sahibiydi. 1980’de Kürt meselesine dair fikirlerinden
ötürü tutuklandı. Kendisini "devrimci" olarak tanımlıyordu. Farklı
cezaevlerinde yedi yıl hapis yattı. Sağmalcılar'da açlık grevlerine tanıklık
etti.Şu anda "Denge Kurdistan" radyosunda çalışıyor.
Anlatıyor:"Ağır İşkencelere maruz kaldım. Hakaretler, kemik kırarcasına
şiddet. Duvarlarını bitlerin sardığı hücrelerde kalıyorduk. Cezaevinden çıktıktan
sonra üç kez daha gözaltına alındım.Zaten işsizdim, iş bulamıyordum artık. Bir
işyeri açmak istedim, toptancı açacaktım, han sahibini sıkıştırdılar onu da
yapamadım.
Bir gün mahallemden
bir arkadaşım ‘Bazı adamlar seni soruyor’ dedi. Eve de gitmişler. Üç ay
kaçak yaşadım. Sonra ülkeyi terk ettim. Bir daha yakalanmak ve cezaevine
girmeyi kabul edemezdim. Eşim ve çocuklarımı bırakıp kaçtım. Benden iki sene
sonra da onlar geldi. Eşim vefat etti burada, ama çocuklarım burada. Okullarını
da burada bitirdiler. 1992’den beri buradayız.1995’te televizyon açılınca da
burada çalışmaya başladım. Mesleğimiz budur bizim. Şimdi radyoda program
yapıyorum."
'Dönsem iyi
karşılamazlar'
"Kürt hareketinin
verdiği mücadele karşısında Türkiye’nin ideolojisi hiç değişmedi. Ben ve benim
gibilerin dönebilmesi için ortamda değişen hiçbir şey yok.Kitaplarım
yasaklanmıştı, ama hakkımda başka davalar var mı bilmiyorum.Bunca gazeteci
tutuklanırken bizi neden tutuklamasınlar?Burada Kürt yayınlarında çalışıyorum,
sanırım hoş bir karşılama hazırlamazlar."
'Annemi ve babamı
boğdular'
"Ben ülkeyi terk
ettikten bir iki yıl sonra sivil biri beni kahveye çağırdı. Tekin biri değil
benim için, konsoloslukla da sıkı ilişkileri var. Bu mücadeleyi bırak, dediler.
15 gün sonra 85 yaşındaki babam ve 80 yaşındaki annem köydeki evlerinde ölü
bulundu. Gece evlerine girilmiş ve komando ipiyle boğulmuş halde
bulundular.JİTEM'in işidir bu.Uzaktan bu haberi almak çok can yakıcıydı, ama
bizim ailemiz siyasi olduğu için kayıp vermeye alışığızBen anne-babama, 'Çıkın,
o köyü terk edin' demiştim.Babam ‘Bizim bir diğerinden farkımız ne. Herkesle
aynı kaderi yaşamaya razıyım, topraklarımızı bırakmayız’ demişti.
'Kürtlerin kazanmaktan
başka şansı yok'
"Burada yaşamak
hiç kolay değil. Adetlerimiz uymuyor bir defa. Ama mücadele veriyoruz biz
burada. Üstelik hiç boş durmuyorum. Televizyon, radyo ve yazılar. Belki boş
vaktim olsa daha zor olur.Artık Kürtlerin kazanmaktan başka şansı yoktur. Kürt
hareketi halkını beton bir mezardan çıkarttı. 21. Yüzyıl'da bir önceki
süreçleri yaşamayacağız, günün şartları buna izin vermiyor artık. Kürtler hem
örgütlü, hem de bilinçlidir ve bu savaşı niye verdiklerini çok iyi
biliyorlar.Ve tüm süreç tamamlandığında ben de döneceğim. Zaten hiçbir zaman
kendimi buralı hissetmedim. Çocuklarım burada büyüdü, onlar ne yapar bilmem ama
ben köyüme döneceğim.
Baki Gül
'Tutuklanacağım için
dönmedim'
1974 doğumlu.10 yıl
önce ülkeyi terk etmiş.Dersimli.İlkokulu Elazığ’da,üniversiteyi İstanbul’da
okumuş.Ülkeyi terk etmeden önce Gündem gazetesinde çalışıyorduDicle Haber
Ajansı’nın kurucu ekibinden.Sterk HC’de çalışıyor, program yapıyor.
"Yazılar hakkında
açılmış davalar vardı ve Kongra Gel davasında gözaltına alındım. Sonra
bırakıldık hepimiz ama daha sonra, yani 2004 yılında yapılan yeni bir
operasyonla tekrar toplu tutuklamalar yapıldı. Ben o tarihte yurt dışındaydım.
Benim de tutuklanacağımı duyunca dönmedim. Son KCK basın davasında
varım. Hem firari sanık olarak aranıyorum, hem de hakkımda açılmış diğer
davalar var. Hakkımda açılmış tüm davalar gazetecilik faliyetinden.Ben ülkeye
dönemediğim gün de AKP iktidardaydı, şimdi de onlar iktidarda. O yüzden insan
kestiremiyor ne olacağını. O günlerde de Kürtçe ile ilgili olumlu gelişmeler
vardı."
'Üç sonucu bilirsin;
cezaevi, dağ veya sürgün'
"Sonuçta siyasi mülteciyim ben ve bilinçli bir seçim bu. Neden burada
olduğumu biliyorum. Pek tabii ülkemden uzak olmak zor. Buraya alışmış değilim,
ama vicdani ve ahlaki olarak rahatım.Hepimizin farklı öyküleri var. Politik
sürgün konusunda çok deneyimliyiz. Dersimliyim ben, orada doğdum, ama orada
okuyamadım, orada yaşayamadım. Siyasi şartlar mecburi göçle Elazığ, sonra
Istanbul, en son da Brüksel’e getirdi beni. Tarih, toplum bilgisi, yaptığın
işin anlamını biliyorsan üç sonuç olduğunu da bilirsin; bir cezaevi, iki dağ,
üç sürgündür."
'Bir bedeli var her
şeyin'
"Ailem İstanbul’da, görüşemiyoruz. Doğduğum, büyüdüğüm yerleri,
arkadaşlarımı, ailemi özlüyorum ama bir bedeli var her şeyinBir ülken,
toplumun, ana dilin olduğunu ve bunlar için bedel ödemen gerektiğini
biliyorsun.Gazeteciliği bilinçli olarak seçtim. Üniversite bittiğinde
bombalanmış bir gazeteyle dayanışmayı da bilinçli olarak seçtim. Toplumsal bir
mücadele bu. Daha çok para kazanacağın bir yerde olmaktansa benim için daha
kıymetli.Ben Türkiye’de yaptığım gazeteciliği şu an burada sürdürüyorum."
'Hep dönmeyi isteyerek
devam ediyor hayat'
"Bizler Dersim 38
öykülerinin bazılarını duyduk, tamamını anlatmazlar, hatta çoğunu saklarlardı.
'Asker/polis gördüğünde sus ve sakın parmakla gösterme' derlerdi. 'Asker köye
geldiğinde, mahalleye 12 Eylül geldiğinde, devleti gördüğün yerde sus’ derlerdi
bize. Bunun da bir sendrom olduğunu, toplumsal bir vaka olduğunu düşünüyorum.
Annemiz, anneannemiz, ninemiz soykırım yaşamış, evde konuşulanları dinliyorsun,
ağıtları duyuyorsun, sonra biraz büyüyorsun, okumaya başlıyorsun, sonra
bunların başka yerlerde de yaşandığını öğreniyorsun. Yerinden yurdundan
edilmenin başka bir sebebi olduğunu anladığında kabullenmesi çok zor, ama
siyasi bir bilinçle yaşayınca ,bizim yaşadığımızın bir önemi yok diyorsun.
İnsanların başka yerde kök salması normal değil. Hep dönmeyi istemekle devam
ediyorsun burada yaşamaya.Biz burda Belçika'yı yaşamıyoruz.24 saat Kürdistan'la
yatıp Türkiye'yle kalkıyoruz. Oralarda yaşananlara üzülüyor veya seviniyoruz.
Bağını öyle kurduğunda nerede olduğunun da bir önemi kalmıyor.Bir gün dönsem
gazeteciliğe Kürt medyasında devam ederim.Yani zaten o şartlar oluştuğunda
dönerim.
Hacer Katurman
'Ailemin kaygıları
vardı, okulu bıraktırdılar'
1978 Dersim doğumlu.14 yaşında kadar Dersim’de
yaşamış.Babası öğretmen olduğu için Niğde, İstanbul gibi birçok farklı yerde
ikamet etmişler.Sekiz yıldır Brüksel’de.Kapatılan Roj ve Nuçe TV’lerin haber
spikeriydi.
"Fırat Üniversitesi'nde okuyordum, ailem İstanbul’a
gitmemi ve öğrencilik hayatıma bir süre ara vermemi istedi. Sorunlu bir
öğrencilik hayatım oldu. Siyasi meselelerle fazlaca ilgiliydim, daha
sonrasında gençlik kollarında çalışmaya başladım. Gözaltına alındım.
Ailemin kaygıları vardı. İstanbul’da bir süre daha kaldıktan sonra yurt dışına
çıkmam gerekti. Çünkü Türkiye’de fikirlerim sakıncalı bulunuyordu ve ifade
etmeme izin verilmiyordu. Ya kalıp cezaevine girecektim ya da çıkıp kendimi
ifade edecektim. Ben seçimimi bu yanda kullandım."
'Geleceğimiz, sürece
bağlı olarak şekillenecek'
"Sürece dair çok
hayalci değilim, ama bizim hayatlarımız da tamamen buna bağlı. Yani gelecek
planlarımız. Sorunlar aynen devam ederken ‘Hacer nerede ve nasıl bir hayat
yaşıyor' diye düşünemiyorum açıkçası, çünkü yaşanan her şey beni direkt
etkiliyor. Çözümden sonra yerinde ve daha iyi koşullarda gazetecilik
yapabileceğimi düşünüyorum. Şu anda iletişim araçları üzerinden mesleğimi
yapabiliyorum. Ama yerinde ve görerek yapma şansımız olmalı. Haberin kaynağında
olmak lazım. İkinci üçüncü elden haberdar oluyoruz biz şu an.
'Toprağımı özlüyorum'
"Ben şu an
dönersem nasıl bir yaklaşımla karşılaşırım bilmiyorum. Sonuçta bu yayınlarda
çalışıyorum ve ekrana çıkıyorum. Dönüşümüz için yasal düzenlemeler gerekiyor.
Beni Avrupa'ya tek bağlayan ve burada yaşamayı kolaylaştıran şey, mücadele
ettiğimi düşünüyor olmam. Burada evi evim gibi, sokağı mahallem gibi
hissetmiyorum. Sadece işimle bağlıyım buraya. Aidiyetim sadece emeğimin bir
yerlere ulaşıyor olmasına. Özlemlerim var elbette. Toprak özlemi, yurt özlemi..
Kendi dilin, kendi kültürünü özlüyor insan."
'Ana akım medyaya
kendimi yakın hissetmiyorum'
"Barış olsa Ortadoğu’da gazetecilik yapmak isterim, sadece Türkiye’de
değil.Ana akım medyada çalışmak istemem, daha doğrusu medya iktidarla
ilişkisini kopartacağı bir kapasiteye ulaşmazsa alışmak istemem. Bu
haliyle kendimi ‘o’ basına yakın hissetmiyorum. Habere, topluma, insana,
olaylara bakışımız çok farklı. Alternatif medya bana daha uygun.
Erdal Er
Erdal Er
'Hem Kürt, hem siyasi, hem de asker kaçağıydım
"İstanbul’da reklamcılık yapan siyasi meselelerle
ilgili bir Kürt vatandaştım" diye tanımlıyor kendisini.1996 yılında
Brüksel’e göç etmiş.Nuçe TV’de çalışıyordu, program yapımcısıydı. Kanal
kapatıldıktan sonra diğer kanallara destek veriyor
"1992’de askerlik diye bir bela ile karşı
karşıyaydım. Ve ben siyasi nedenlerden, görüşlerimden ötürü gitmemeye
karar verdim. Hem siyasi biriyim, hem asker kaçağıyım, iyice hayatım zor hale
geldi.Sadece kimliğime bakılıp ‘Kürt olma’
gerekçesi ile gözaltına alındığımı bilirim.Buna bir de asker kaçağı olmak
eklendi.Devlet kurumları veya resmi yerlerle çalışmak imkânsızlaşıyor, okul
keza öyle.Daralan bir yaşam alanından ziyade imkânsızlaşan bir yaşam alanından
söz ediyoruz.İki seçenek kalıyor benim gibi insanlara; ya dağa çıkacak, ya yurt
dışına. Ben yurt dışına çıktım."
Kürtçe konuşacağız,
hem de televizyonda!
"Buraya geldiğimde
gazeteci değildim ben, reklamcıydım. Ve 1995’te Med TV yeni açılmıştı. Bir
akrabam burada çalışıyordu, Zazaca program yapıyordu. Onun aracılığıyla geldim
televizyona, gazetecilik eğitimi aldım.Bizim için televizyon yeni bir durum.
Asimile olmuş bir dille televizyonda yayın yapacağız.Üstelik Kürtçe konuşmak
bile sakıncalıyken, biz Kürtçe konuşacağız, hem de televizyonda. Onur verici
bir durum.İşte bir şekilde bulaştık mesleğe, mikrofonu elimize aldık. 17 yıl
oldu.Zazacadan Türkçe’ye.İlk tek başıma programı Medya TV’de yaptım."
'Baskılar burada da
devam ediyor'
"Burada olmak,
yayıncılık yapmak kimse için kolay olamaz, çünkü sürgünde yayıncılık
yapıyorsunuz, ama kendi ülkenizle ilgili. Sokakla temasımız yok. Tek bağımız
telefon ve internet. Bilgiye ulaşmak sorun değil, ama birinci elden almak gibi
değil.Ayrıca burada da baskılar hiç durmuyor, yayınlarımız durduruluyor,
kanallarımız kapatılıyor, gözaltına alınıyoruz. Hani burada da tüm sorunlardan,
yaptırımlardan uzaklaşmış değiliz.
'Çantamız hep hazır,
geçmişimle buluşmak isterim'
"Normalleşme
olduğunda memleketime dönmek isterimBizim ilk günden beri dönüş çantamız hazır.
Buralara ait değiliz. Sürgün psikolojisi işte. Tam yerleşemiyoruz.Yolcu
gibisiniz, kalıcı değilsiniz, ama bir yandan da yıllar ilerliyor. Düşünsene,
buraya geldiğinde 20 yaşındasın, şimdi 40 isterim Döndüğümüzde arkamızda
bıraktıklarımızı da bulamayacağız ve o da ayrı bir trajedi olacak.Döndüğümde ne
yaparım, nerede yaşarım bilmiyorum, bunun hayalini kurmuyorum.Önce köyüme gidip
hayatıma bir de oradan bakmak isterim. Geçmişimle buluşmak."
'Silahlar patlamıyor,
ama sorunlar da çözülmedi
"Benimle ilgili yürüyen bir dava var mı bilmiyorum, ama KCK
iddianamelerinde adım sıklıkla geçiyor.Dönmem için yasal düzenlemeden önce Kürt
meselesinin çözülmesi gerekiyor.Bunlar olmadan dönmem ben.Veriler yakın tarihte
çözümlenecekmiş gibi görünmüyor.Evet silahlar patlamıyor ama sorunlar da
çözülmedi."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)