6 Temmuz 2011 Çarşamba

KÂĞIDIN AĞIDI –Pınar Doğu

Tenimi büyüten yaz
hurma ve bal bilirdik
acıya kalebent
ve serin bir düşe uzandığımızda
geçmişe derbent
usul usul çoğalırdı yaz
ve başlardı üç kere
dişil sularıyla hemdert
bir nehir akmaya!
Biz kadınlığımızı en çok kimden bilirdik
bütün sevdalara gurbet
ve akarsa sende akar
benim sularıma karışan nedir
böyle acele
böyle ürkek
biz kadınlığımızı en çok nerden bilirdik
müptedi gölgelerimizi
her yaz bir kağıda düşürerek
ve muaşaka bir uçuruma düşerek
yazın kendini en çok anladığı zaman ki
Ey yazı büyüten tenim
bir yazıyı dirilten nedir?
yeniden akmayagörsün nehir
bir sevdayı dirilten nedir?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

BİR SÜREYYA BERFE ŞİİRİ*

(…)
“Bari tabutum uzun olsun” diyen cüceye
“Colormatik rica ediyorum” diyen amaya
“Başınızı ağrıttım özür dilerim” diyen dilsize
“Sesini biraz kısar mısınız?” diyen sağıra
benzediğimi hissediyorum bazen.

Korkunç bir kar günü
Tokadı yedim
yüzümü aradım ortalıkta.

Kemiklerim
yorgunluk kazanmaya başladı.
Gidiyor aşklarım, arkadaşlarım.
Baharı donan bir dalım.

Rüzgâr kuytulardan çekildi.
Ben hala buradayım.

En sevdiğim koku gibi
verdim kendimi sana hayat.
Beni bırakamazsın

*Ruhumun;Süreyya Berfe,Yapı Kredi Yayınları

3 Temmuz 2011 Pazar

'İÇSEL IŞIK':VİCDAN - Oşin Çilinger

KASAP MİSAK’IN KASAP MİSAK'A SERZENİŞİ-Oşin Çilinger

( Bu ağıt 1909 Adana katliamı sırasında Misak adlı Ermeni bir kasabın asılarak öldürülüşünü dile getirmektedir .Kasap Misak hayali değil gerçek bir kişidir.

Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.)
(…)
Son yıllarda dinlediğim en etkili ezgi, en etkili ses ve en etkili yorum, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu’nun seslendirdiği Kasap Misak Ağıtı’dır.* Ağıtta Türkçe’nin kırık kullanılması kulağı tırmalamıyor, tam tersine ezgiye alabildiğine lirizm katıyor. Bu etkinin doğmasında sanatçının duygulu yorumunun yanı sıra takma dişli oluşu da önemli rol oynuyor. Tıpkı Kazancı Bedih’te olduğu gibi.
(…)
Kasap Misak Ağıtı, daha ilk mısralarında biri bizden – Adana Ağıtı- diğeri de Fransa‘dan - Asılmışların Baladı- olmak üzere iki etkili ağıtı çağrıştırıyor.
Adana Ağıtı, katliama uğramış bir halk için yakılan ağıttır. Kasap Misak Ağıtı ise aynı katliamdan yakılan bireye dair bir ağıttır. Ezgileri bakımından bir kıyaslamaya gidilmesi zordur. İlkinin ezgisinde evrensellik, ikincisinde ise yerellik hakimdir. Nitekim Kasap Misak segâh makamındadır.
(…)
Güfte, Kasap Misak’ın ağzıyla yazıldığından mısralara sinen duygu, yoğun serzeniştir. Kasap Misak güfte boyunca her mısrada kendini sorgulamakta, adeta kendi ölümüyle yüzleşmektedir. Özellikle üçüncü ve son kıtada yinelenen mısralarında bu sitem doruğa çıkmakta, Kasap Misak idam edilişini kendine bir türlü yedirememektedir: “Bu ne haldır, Kasap Misak? / Bu haline can dayanır mı? / Goyun gibi asıldın sen / Seni gören inanır mı?”
(…)
Kasap Misak Ağıtı, Orta Çağ’ın ünlü lirik şairi François Villon’un her dönem sevilmiş şiirini Asılmışların Baladı’nı çağrıştırıyor.
(…)
İnsanın ölüm karşısındaki duruşu, ölümü sorgulayışı, önünde sonunda onu serzenişe götürür; yaşama sitem eder, olup bitenleri kadere bağlar. Misak, etnik ve/veya dinsel bir çatışmanın, Villon ise yoksulluğun kurbanı olur, yaşamları darağacında noktalanır. Villon, Tanrı’ya, Misak ise kara bahtına sitemkârdır.

Gerek Kasap Misak Ağıtı, gerekse Asılmışların Baladı, görsellikleri açısından da güçlü şiirlerdir.Sözcüklerle yaratılan şiirsel görüntülerin estetiğine Misak’tan bir örnek:
“Beyaz entari geydirdiler / Gece vakti rüya gibi” Asılmışların Baladı’ndan bir örnek: “Yağmur sularında yıkandık yunduk” Misak’tan başka bir örnek: “Golum bağlı, durdurdular / Aman Allah, gurban gibi”
Bu yazıma başlık seçerken hiç zorlanmadım: Kasap Misak’ın
Kasap Misak’a Serzenişi!
----------------------------
*Sermuharrir tarafından kısaltılmıştır.
Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.
*Kasap Misak Ağıtı’nı dinlemek için tıklayın:
http://www.youtube.com/watch?v=15xXFjAbEKo

25 Haziran 2011 Cumartesi

‘İÇSEL IŞIK’:VİCDAN - Oşin Çilinger

İnsanoğlu henüz ‘vicdan’lı olamadı. Vicdanına ulaşabilseydi eğer ‘tarih öncesi çağ’ı çoktan geride bırakmış olurdu. Çünkü vicdan, insanlık tarihinin temel özelliği olan ‘vahşet’i sonlandırabilecek biricik içsel değerdir.
Bilim ve teknolojideki baş döndürücü ilerlemelere karşın vicdan ‘vahşet’i geriletemedi. 21. yüzyılın eşiğindeyiz ve hâlâ insanlar birbirlerini boğazlıyor ve koşullar elverdiğinde de birer ‘vahşet işçisi’ne dönüşebiliyorlar.
Neden?
Uygarlık geliştikçe vahşet neden yok olmuyor, saldırganlık içgüdüsü neden körelmiyor, vicdan neden hakim iç değere dönüşemiyor? Yoksa vicdan uygarlığın bir fonksiyonu değil mi? Değilse eğer, insan olmanın ve asıl yaşamın anlamı ne?
Uygarlık serüvenimiz ne yazık ki vicdanımızda kökten bir dönüşüme neden olamadı, bu nedenle de vicdan bilince çıkamadı, hep arızi bir iç değer olarak kaldı. Ruhumuzun derinliğinde sessiz ve genellikle dingin duran vicdanımız, günümüzde ancak çok güçlü etkilerle devinebilmekte, bilince çıkabilmektedir.
Vicdanı, insanın davranışlarının, amaçlarının ve karakterinin ahlâki açıdan değerlendirildiği bir ‘psikokültürel yapı’ olarak tanımlayanlar, bu yapının genellikle kültür ve eğitimle biçimlendiğini öne sürmektedirler. Bu sav, vicdana iki temel özellik atfetmektedir: Özelliklerden ilki, vicdanın öncelikle etik bir değer olarak kabul edilmesidir. İkincisi ise vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğudur.
Önce ilkinden başlayalım: Vicdan, gerçekten de etik bir değer midir? Eğer vicdan etik bir değerse, bu, onun aynı zamanda bir türev-değer olduğu anlamına gelmez mi? Oysa vicdanın, etiğin de ötesinde ve onu aşan bir kapsayıcılığı ve derinliği vardır. Bu nedenle de vicdanı etiğin değil, tersine etiği vicdanın bir türevi gibi görmek daha doğrudur.
Vicdanı, etikten daha derin kılan gerçek, etiğin esas olarak sosyo-ekonomik ve kültürel bir temelden kaynaklanması, vicdanın ise ‘iç’ten, ‘yürek’ten, ‘içsel ışık’tan besleniyor olmasıdır.
Etik gerçeklik, çağdan çağa, dönemden döneme, toplumdan topluma ve bireyden bireye farklılıklar göstermesine karşın, vicdan tıpkı güneş gibi sürekli ışımakta ve tüm dünyaya hep aynı ışını yaymaktadır.
Vicdan tıpkı bir soy metale, örneğin ‘altın’a benzer. Altın, içinde bulunduğu maddi ortamdan nasıl etkilenmez, örneğin paslanmaz ve bozuşmazsa vicdan da insanı kuşatan ve belirleyen toplumsal, ulusal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel gerçekliklerden etkilenmez, ‘öz’ünü korur, koşullar ne olursa olsun, hep ‘içsel ışık’ olarak kalır. Vicdanın bir tek rengi vardır, o da tüm renklerin içinde eriyip yok olduğu ‘beyaz’dır. Bu nedenle de vicdan, insanları tek bir ortak paydada birleştiren biricik manevi değerdir.
Öte yandan, vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğu savı da gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bu sav, içten içe vicdanın, kültür ve eğitimle biçimlendiğini öne sürmektedir. Ne var ki, tarih bize, vicdanın bir kültür ve eğitim işi olmadığını göstermektedir. Çünkü, bu sav doğru olsaydı eğer, gelişmiş ülkelerin ve bu ülke insanlarının vicdan açısından da gelişmiş olmaları gerekirdi. Bir başka deyişle, bu sav doğru olsaydı eğer, örneğin ABD en barışçı ülke, Amerikalı da en vicdanlı insan olurdu.
Oysa durum hiç de böyle değildir. 1950’li yıllardan beri giderek güçlenen ve günümüzde artık dünyanın tek süpergücü olan ABD, barışçı bir ülke değil, tersine, dilediği ülkeyi dilediği an bombalayacak kadar pervasız ve savaşkan bir ülkedir. Öte yandan bir Amerikalı’nın da vicdan açısından diğer insanlardan hiçbir üstünlüğü yoktur; koşullar elverdiğinde o da kolaylıkla bir ‘vahşet işçisi’ne dönüşebilmektedir.
Yakın geçmiş, ABD’nin ve Amerikalı’nın bu yüzünü yansıtan sayısız örneklerle doludur. Kızılderili soykırımı ve Vietnam savaşı henüz unutulmadı. Hiç kuşkusuz en çarpıcı örnek ‘nötron bombası’dır. Bu bombayla ‘vahşet’ yeni bir boyut kazanmıştır. Çünkü bu bomba çocukları öldürüyor, oyuncaklarına dokunmuyor! Vicdan bunun neresinde? Kapitalizmin en yüksek aşaması: Can çıksın, mal kalsın!
Vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğu savı öylesine tutarsızdır ki, örneğin bu sava göre bir bilim adamının en vicdanlı, Anadolu’nun ya da Afrika’nın gözlerden ırak bir köşesinde yaşayan ve okuma yazması olmayan bir çobanın ise vicdandan en yoksun insan sayılması gerekir. Bu, doğru olabilir mi?
Vicdanı en iyi, ‘ego’ karşısındaki içeriğiyle tanımlayabiliriz ancak. Çünkü, vicdan hemen her zaman insanın ‘çarpıtılmış ben’liği olan ‘ego’ya zıt, onu dengeleyen iç değerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıracak ve yabancılaştıracak olan ‘ego’ kaynaklı her eylem, her fikir, her tutum vicdan engeliyle karşılaşır.
İnsanın en soylu değeri olan vicdan, içimizdeki ‘adalet sarayı’dır. Bu sarayda ne yargıç, ne avukat, ne anayasa, ne yasa, ne jandarma, ne de mübaşir vardır. Bu sarayda bütün bunlar ‘tek’ ve ‘bir’dir. Bu sarayda salt ‘özyargılama’ya tanık olunur. Eğer yargılama sonunda ‘öz’ suçlu bulunursa, suçun içeriği ve boyutu ne olursa olsun hep aynı ceza yaşanır: Vicdan azabı!

İnsan, her şeyden kaçabilir, ama kendinden, kendi vicdanından asla!
--------------------

Not: Bir Hıristiyan mezhebi olan Quakerlar vicdanın, ‘içsel Işık’ın (Inner Light) algılanmasında rol oynadığını vurgulamaktadırlar.

18 Haziran 2011 Cumartesi

VİCDANİ REDCİ İNAN SÜVER

“23 Temmuz 2001 yılından bu yana ısrarla ve inatla asker edilmek isteniyorum.Oysa ben üç çocuk babası,inşaat işçisi,kimsenin tavuğuna kış,kimsenin de kedisine pisi pisi etmemiş,bilerek ince belli karakarıncayı incitmemiş,hep güçsüzden,hep kaybedenden yana olmuş,futbolda bile hep küme düşme tehlikesinde olan takımları tutmuş,asla kimseye hükmetme derdinde olmayan,aynı zamanda kimsenin de emrine girmeyen,yalnız doğmuş,yalnız gömüleceğini bilen,buna güvenerek yaşamak isteyen biriyim.

Ferhat Kentel,Taraf Gazetesi, 18 Haziran

28 ŞUBAT MAĞDURU YAKUP KÖSE:14 YAŞINDA TUTUKLANDIM

“Allah aşkına,14 yaşında tutuklandığımda idamla yargılandım ve tam 10 yıl haksız yere cezaevinde yattım,14 yaşındaki bir çocuk devletin anayasal düzenini cebren yıkmaya teşebbüsten ne anlar? Emin olun ben o yaştayken bu kavramları çözemeyecek kadar yetersizdim…emniyette ben bu örgütü tanımıyorum,üyesi de değilim dediğim halde yapmadığım eylemleri 28 şubatı tezgahlayanlar üzerime yıktılar…10 yıl sesimi kimseye duyuramadım,nispeten de olsa şimdi özgür olduğuna inandığım bir basın var ve derdimi anlatabiliyorum…diyorum ki Hakan (Albayrak) abi beni 14 yaşında içeri atan zihniyet şu an benden bu ülke için ne bekleyebilir,hiçbir şeyim normal değil.işim,evim,yürüyüşüm,bakışım,hayatım…bir insanın hayatını alt üst etmek bu kadar mı kolay…hangi bedel benden çalınan yılları verecek geri.bırakın bir şeyler vermesini bir daha içeri almaya çalışıyorlar yorumu size bırakıyorum ve ALLAHA SIĞINIYORUM”
Ferhat Kentel
Taraf Gazetesi,18 Haziran