Orhan Pamuk'un yayımlanmamış
'Veba Geceleri' romanından bir
bölüm
T24 ile de paylaşılan bu
bölüm, ilk olarak gazeteduvar’da yayımlanmıştır.
Orhan Pamuk'un dört yıldır yazmakta olduğu 'Veba Geceleri' adlı romanının 27. bölümünü
yayımlıyoruz.
Olaylar 1901 yılında Ege'de hayali bir Osmanlı adası olan Minger'de geçer.
Adanın nüfusunun yarısı Ortodoks, yarısı Müslümandır. Çin'den ve Hindistan'dan
geldiğine inanılan, Asya'da milyonlarca kişiyi öldüren ve tarihte Üçüncü Veba
Pandemisi diye bilinen veba salgınının Minger adasına varmasıyla Vali Sami Paşa
karantina tedbirleri almaya başlar…
*27. BÖLÜM
(HACI GEMİSİ İSYANI)
Vali Sami Paşa, Şeyh Hamdullah’ı karantina çabasına nasıl dahil etmesi
gerektiğini çok düşündü. Şeyh’i beş yıl önce adaya tayin edildikten hemen sonra
tanımıştı. Edebiyat zevki olan, sevimli, yumuşak bir adam gibi gözükmüştü o
zaman gözüne. Belki hâlâ öyleydi. O ilk yıl hayattan, kitaplardan, maneviyattan
çok sohbet etmişlerdi.
Şimdi Şeyh’in bu dostluğa rağmen karantinayı delmesi hem arkadaşlıkları, hem de
memleket için iyi olmayacak ve ne yazık ki iş uluslararası boyuta taşınacaktı.
Sonra Vali hâlâ çıkmakta olan iki Rumca gazeteden Adekatos Arkadi’nin başyazarı
zindanda olduğu için Neo Agnos başyazarını huzura çağırıp Şeyh Hamdullah’ın
tekkesinin dezenfekte edileceğini, eğer yarın gazete çıkacaksa işte bunu haber
yapmasını istedi. “Bu konuda başka habere gerek yoktur” dedi. Daha önce de
hapise attırdığı, birkaç kere gazetesini toplattığı bu Yunan milliyetçisi genç
gazeteciye sanki bir kolera salgınıymış gibi “etüv makinasından yeni geçti!”
gibi lüzumsuz bir yalan söyleyerek kuru erik, ceviz ve kahve ikram etti. Onu
kapıdan uğurlarken de çok büyük bir buhran ve felaket yaşandığını, İstanbul’un
ve dünyanın bu hususta çok hassas olduğunu, matbuatın görevinin Padişah
hazretlerine ve devlete destek vermek olduğunu, yanlış bir şey yazarak başını
gene belaya sokmamasını söyleyerek ve gülümseyerek tehdit etti.
Ertesi gün tahrirat kâtibi matbaadan yeni çıkmış Neo Agnos gazetesini getirdi.
Mütercim kâtip dikkatle Rumcadan Türkçeye çevirdiği haberi Paşa’ya yüksek sesle
okudu.
Paşa’nın “yazmayınız!” dediği şey haberde çok açık bir şekilde yazılmış,
tulumbacıların Helveki tekkesi kapısından geri çevrildikleri bütün adaya ve
dünyaya duyurulmuştu. Haberin havasında bu durumdan memnuniyet ve konuyu uzatma
isteği seziliyordu. Bu haberin muska yazan şarlatan hocaları, onlara inanan
köylüleri, öfkeli ve genç Girit göçmenlerini, hatta bütün Müslümanları, en
aydınlanmışlarını bile cesaretlendireceği ve karantina ve Vali karşıtı bir
kıpırdanmaya yol açacağını Sami Paşa hemen gördü.
Haberi yapan gazeteci Manolis ile bir geçmişleri vardı. Üç dört yıl önce bir
dönem cesur gazeteci Manolis belediye sorunlarını, sokakların pisliğini, rüşvet
imalarını, tembel ve cahil memurları konu ederek Vali’yi ve Osmanlı
bürokrasisini yıpratmaya çalışmıştı. Sabrı taşan ama hoşgörüsüz demesinler diye
dişini sıkan Vali, aracılar sokup havasını yumuşatmasını isteyip gazetesini
kapatmak ile tehdit edince, gazeteci biraz yumuşamıştı. Ama bir süre sonra bu
sefer Paşa’yı çok tedirgin eden “Hacı gemisi olayı”nda Paşa’yı ve
karantinacıları suçlayan neşriyat başlayınca Paşa başka bir bahaneyle Manolis’i
zindana attırmış, ama bir süre sonra İngiliz ve Fransız elçilerinin baskısı ve
Mabeyn’den çekilen telgraflar sonucunda bırakmak zorunda kalmıştı.
Vali’ye şimdi tuhaf bir ihanet acısı veren şey, onu hapisten çıkarttıktan sonra
her karşılaşmalarında Manolis’e gösterdiği özel yakınlığın boşuna olduğunu
görmekti! Bir kere Splendid Oteli’nde karşılaştıklarında, Paşa Manolis’e at
arabacılarıyla hamallar arasındaki kavgayı gazetesinde çok iyi yazdığını
söylemiş, bilgi kaynaklarından dolayı onu tebrik etmiş ve Valiliğin Türkçe
gazetesi olan Havadis-i Minger’de makalesini yayınlamak ve iki makale için de
Vilayet bütçesinden peşin para ödemeyi teklif etmişti. Bir başka seferinde,
Degüstasyon lokantasında karşılaştıklarında Paşa ona herkesin önünde iyi
davranmış, Manolis’i masasına oturtmuş, ona soğanlı kefal çorbası ısmarlamış ve
gazetesinin Levant’ın en takdire şayan gazetesi olduğunu herkesin duyabileceği
bir şekilde söylemişti.
Bütün bu yakınlıktan sonra Vali Paşa Manolis’in tekkeye alınmayan tulumbacıları
haber yapmayacağından, küçük ricasının kabul edileceğinden emindi. Bu da
Paşa’ya demek ki arada başka bir güç olduğunu, bu gücün de Manolis’e bu
haberleri ve tabii eski yazılarını da kaleme aldırttığını düşündürttü. Kimdi o
güç? Paşa, gözüpek ve provakatör gazeteciyi zindana attırmaya, soğuk ve nemli
hücrede onun burnunu bir kere daha sürtmeye ve ona baskı yaparak hacı gemileri
haberlerini kimin yazdırttığını öğrenmeye karar verdi. Manolis’i arayan sivil
polisler nüshalarını topladıkları gazetenin yazıhanesinde ve Kora
mahallesindeki kendi evinde değil ama saklandığı amcasının evinin bahçesinde
kitap okurken (Hobbes: Leviathan) buldular onu ve derhal zindana götürdüler.
Sonunda kalbi yumuşayan Paşa gazetecinin hapishanenin daha rahat ve salgından
uzak ve güvenli batı kısmına konmasını istedi.
Bu noktada hikâyemizin daha iyi anlaşılması için üç yıl geriye gitmek ve bugün
Vali Paşa’yı siyasi olarak zorlayan ve kişisel olarak hâlâ çok huzursuz eden,
“Hacı Gemisi İsyanı” olayını anlatmak istiyoruz. Bazı tarihçiler olaydan
“İsyancı Hacılar Vakası” diye de söz ederken kabahatli olanın hacılar olduğunu
ima ederler, ama doğru değildir bu.
1890’larda Hindistan’dan hacı gemileriyle Mekke ve Medine üzerinden bütün
dünyaya dağılan kolera salgınlarını durdurmak için “Büyük Güçler”in başvurduğu
önlemlerden biri, hacı gemilerine döndükleri ülkelerde on günlük bir karantina
daha koymaktı. Mesela Hicaz’da Osmanlılar’ın uyguladığı karantinaya güvenmeyen
Fransızlar, Hac’dan Cezayir’e dönen Messagerie şirketinin Persepolis adlı
gemisinin yolcularını memleketlerine, şehirlerine, köylerine dönmeden önce
Fransız toprağı Cezayir’de zorunlu son bir karantinaya daha alıyorlardı.
Kendi Hicaz Karantina Teşkilatı’nın ilk yıllardaki zayıflığına, güvensizliğe
dayanan bu önlemi Osmanlılar da uyguladılar. Hacıları geri getiren gemide sarı
bayrak veya hastalıklı yolcu olsun olmasın, bu “ihtiyat karantinasının”
uygulanmasını İstanbul’daki Karantina Heyeti, İmparatorluğun her köşesinde
zorunlu kılmıştı.
Zaten meşakkatli ve çileli olan ve pek çok kişinin ölümüyle sonuçlanan (Bombay
ve Karaçi’den gelen hacıların beşte birinin bu yolculuk sırasında ölmesi doğal
karşılanırdı) büyük yolculuktan geri dönerken bir de memleketlerinde on gün
karantinada beklemek bir çok hacıyı isyan ettiriyordu. Bu yüzden askerler de
göreve çağrılmış, doktorlar pek çok yerde polis ve zabıtadan yardım istemişti.
Minger gibi karantinahanenin yetersiz olduğu ya da eski yapıların köylü hacıları
kontrole yetmediği küçük ada ve ücra limanlarda, tecrit ve bekleme mekânı
olarak sağdan soldan alelacele bulunup kiralanmış, hurda ve ucuz gemiler,
mavnalar kullanılıyordu. Bazan bu gemiler Sakız, Kuşadası ve Selanik’te
yapıldığı gibi uzak, ücra bir koya çekiliyor veya boş bir araziye
yanaştırılıyor, çevrelerinde askeriyeden alınan çadırlar kuruluyordu. On gün
burada karantinada tutulan yorgun hacılara sağlık memurları, yiyecek, temizlik
malzemesi ve su yetiştirmeye çalışıyordu.
Bir an önce evlerine dönmek isteyen hacılar çok şikayetçiydiler bu
karantinadan. Bütün yolculuğu telef olmadan geçiren kimi hacılar bu son on
günde ölüyordu. Hacılar ile Osmanlı Devleti’nin çoğu Rum, Ermeni ve Yahudi olan
doktorları arasında kavgalar, sürtüşmeler çıkıyordu. Zorla uygulanan
karantinanın üstüne bir de karantina vergisi alınması hacıları çileden
çıkarıyordu. Bazı zengin ve becerikli hacılar doktorlara para verip daha baştan
karantinayı delip kaçıyor, bu da ötekilerin sabrını taşırıyordu.
Ama Minger adasındaki beceriksizlik Osmanlı devletindeki benzeri olayların en
fecisini yarattı. Hicaz’dan gelen İngiliz bandıralı, Persia adlı gemi
İstanbul’un yolladığı telgrafta emredildiği gibi başşehrin limanına sokulmamış,
kırk yedi hacı Karantina Müdürü Nikos’un bulduğu köhne bir mavnaya alınmış,
mavna da Minger adasının kuzeyindeki küçük koylardan birine çekilip
demirlemişti. Aşılmaz kayalık dağlarla ve uçurumlarla çevrili bu uzak koy
hacılara doğal bir hapishane görevi gördüğü için karantinaya uygundu. Ama aynı
dağlar ve uçurumlar hacılara yiyecek, temiz su ve ilaç yollanmasını
zorlaştırıyordu.
Sahilde hacıları kontrol edecek, doktorları, askerleri ve sağlık malzemesini
barındıracak çadırların kurulması çıkan bir fırtına yüzünden gecikmişti. Beş
gün süren fırtınada dalgalarla sallanarak serseme dönen Mingerli hacılar,
yiyeceksiz, içeceksiz perişan olmuş, arkasından çıkan yakıcı güneşte
kavrulmuşlardı. Çoğu hayatında ilk defa ada dışına yolculuk ediyordu. Hacılar
zeytinlikleri, küçük çiftlikleri olan sakallı, orta yaşlı köylüler
kalabalığıydı. Aralarında dedelerine, babalarına yardım eden dindar ve sakallı
gençler de vardı.
Beş gün sonra tıkış tıkış mavnada
kolera salgını patlak verince zaten bitkin olan hacılardan her gün biri-ikisi
ölmeye başladı. Ölü sayısı her gün artıyordu. Geminin bir pislik ve hastalık
kaynağı olmasına rağmen onları zorla buraya getirip bırakan memurların ve
doktorların ortalıkta görünmemesi yaşlı ve itaatkâr hacıların bile sabrını
taşırıyordu. Karantina kampına dağları at sırtında aşarak üç günde yetişen iki
Rum doktor da her yerine mikrop bulaşmış gemiye sandalla çıkıp öfkeli hacıları
muayene etmek için acele etmiyordu. Bazı hacılar neden burada tutulduklarını
anlayamıyor, ama ölmekte olduklarını hayal meyal seziyorlardı. Yaşlı ve yorgun
bazı hacılar tam ölmek üzerelerken tuhaf gözlüklü Hıristiyan doktorların
üzerlerine lizollü, ilaçlı sıvı sıktırmalarını istemiyorlardı. Dağları at
sırtında aşan iki ilaç püskürtücü tulumba da zaten ilk gün bozulmuştu.
Cesetleri mavnadan denize atalım diyenlerle, “şehittir, akrabamızdır, köyde
gömeceğiz,” deyip buna karşı çıkan hacılar da birbirleriyle kavga ediyor ve
güçlerini tüketiyorlardı.
Salgının durdurulamaması ve üstelik
sayısı ve kokusu hergün artan cesetlerin toplanıp gömülmemesi birinci haftanın
sonunda mavnada isyana yol açtı.
Öfkeli hacılar önce başlarındaki Trabzonlu iki Müslüman askeri bertaraf ettiler
ve onları denize attılar. Hacıların hepsi gibi (aslında İmparatorluğun hakim
milleti Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu gibi) yüzme bilmeyen neferlerden biri
boğularak ölünce, Vali Paşa ve Garnizon Komutanı abartılı bir cezalandırma
harekâtına giriştiler.
Bu arada genç hacılar mavnanın
demirini almış, ama hurda tekne kayalara bindireceğine, önce bir süre açık
sularda sarhoş gibi sağa sola sürüklenmiş ve yarım gün sonra daha batıda benzer
bir başka koyda kayalara bindirmişti.
Yorgun hacılar kayalara bindirip su alan mavnadan denkleri ve hediyeleri ile
kolayca çıkıp köylerine kaçamamışlardı. Öyle olsaydı, olay bir erin ölümüne
rağmen belki unutulurdu. Hacılar gittikçe daha kötü kokan cesetlerle dolu
teknede sıkışmışlar, dalgalarla boğuşmuşlar, denkleri, koleralı zemzem suyu
şişeleriyle bir türlü olay yerinden uzaklaşamamışlardı.
Bir süre sonra hacı gemisini sahilden izleyen jandarma taburu kayalıkların
gerisinde ve uçurumun tepesinde mevzilenmişti. Komutanları, hacıları teslim
olmaları, karantina kurallarına uymaları, gemiyi terk etmemeleri ve karaya
çıkmamaları için uyarıyordu. Hacılar ise şiddetli bir telaşa kapılmışlardı:
Hepsi yeniden karantinaya alınacaklarını, bu sefer mutlaka öleceklerini
anlıyorlardı. Onlar için karantina sağlıklı hacıyı cezalandırıp öldürüp
parasını almak için Batıda icat edilmiş şeytani bir Frenk kurnazlığı idi.
Bir sabah bir takım hacı kayalar arasından sekerek kaçmaya, keçi yollarından yukarıya
çıkmaya çalışırken telaşlanan iki asker onların üzerlerine ateş etmeğe
başladı.Telaşa kapılan başka erler de ateş ettiler. Minger’i işgale gelen
düşman ordularını püskürtür gibi heyecanlıydılar. Askerler sakinleşip
silahlarını susturana kadar sekiz on dakika geçti. Pek çok hacı vurulup düştü.
Vali Sami Paşa bu olay konusunda haberlerin yayımlanmasını, hatta herhangi bir
imada bulunulmasını yasakladığı için bugün-yüz yirmi yıl sonra bile kaç hacının
vurularak öldürüldüğü, kaçının teslim olup tekrar karantinaya alındığı
(bazıları bu ikinci karantinada koleradan gerçekten ölmüştü), kaçının da
sonunda köyüne dönüp hastalığı ve bu korkunç hikâyeyi bütün adaya yaydığı
konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ama dönem hatıralarından ve İstanbul’a,
Mabeyn’e ve doğrudan Abdülhamit’e çekilmiş telgraflardan olayın sonraki
gelişmelerin önemli bir kaynağı olduğu anlaşılıyor. Vali Paşa bu tarihi
olaydaki sorumluluğu yüzünden eleştirilmekten, küçümsenmekten ve kötü niyetli
sanılmaktan hiç kurtulamadı. Abdülhamit tarafından cezalandırılmayı bekledi ama
bu olmadı. Eleştiriler yüzüne söylendiğinde, adayı koleradan korumak için
hacıların üzerine asker yollamanın doğru karar olduğunu söyler, ayrıca devletin
gemisini kaçıran (aslında mavna kiralıktı), askerini öldüren haydutu hoş
görmenin vicdanına sığmayacağını buna ekler, ama her seferinde hacılara ateş
emrini kendisinin vermediğini, bunun askerlerin acemiliği sonucu yapılmış bir
yanlış olduğunu da ifade ederdi.
Vali Paşa bu konuda en iyi savunmanın vakanın unutulmasını beklemek olduğuna
karar vermişti. Bunun için olayın gazetelere geçmemesine özel dikkat gösterdi
ve bir süre bunda başarılı oldu. O ilk dönem Vali Hac yolunda ölenlerin
dinimizde buyrulduğu gibi resmen “şehit” olduğu ve bunun en yüksek mertebe
olduğu konusunu işledi. Ölen hacıların aileleri tazminat isteklerini ifade
etmek için başkente geldiği zaman onları makamında kabul ediyor, “şehitlik
iksirini içenlerin cennetteki özel yeri” konusunu açıyor, “tazminat davâlarında
onların yanında olduğunu, elinden gelen herşeyi yapacağını ama lütfen Rum
gazetecilerle konuşup olayı büyütmemelerini” söylüyordu. Bu devletin verdiği
tazminatlarda Paşa’nın etkili olduğu ilk dönemdi.
Olay belki de unutuluyordu ki, Vali Paşa arasının iyi olduğu Rum gazetesi Neo
Agnos’a verdiği bir röportajda köylerine çeşme yaptırdığı hacılardan onları
savunan bir edayla söz ederken, “fakir hacılar” ifadesini kullandı. Kimsenin
ilgilenmeyeceği bir sözdü bu. Ama bugün içeri attırdığı Manolis Neo Agnos
gazetesinde polemikçi bir havayla hacıların fakir olmadığını, tam tersine,
adanın bütün zengin Müslümanlarının yeni modaya uyup malı mülkü satıp Hacca
gittiklerini, pek çoğunun yollarda hastalığa yakalanıp öldüğünü yazdı. Oysa
Müslümanların eğitim seviyesinin Ortodokslardan çok daha düşük olduğu Minger
Adası’nda zengin Müslüman köylüler paralarını uzak çöllerde, İngiliz
gemilerinde akılsızca harcayacağına aralarında toplanıp adada bir rüştiye
açsalar, ya da hiç olmazsa kendi mahalle camilerinin kırık taşlarını ve çarpık
minaresini onarsalar daha iyi olmaz mıydı?
Aslında cami yerine okula önem vermek Vali’nin de inandığı “medeni” bir tutumdu
ama yazıyı okurken Sami Paşa öfkeden boğulacakmış gibi hissetmişti kendini.
Manolis’in Müslümanlara yukarıdan bakan tutumuna da sinir oluyordu ama asıl
neden unutulmasını beklediği “Hacı Gemisi İsyanı” konusunun sinsice ısıtılıp
yeniden açılmasıydı.
Bu ilk yazıdan sonra Vali gazetecinin peşine casuslarını takmıştı.
“Tulumbacılar tekkeye giremediler” haberini okuduktan, Manolis’i hapise
tıktıktan sonra en son vazife yapan iki casusu (biri çörekçi, öteki eskici
kıyafetinde sokak sokak gezen iki satıcı) huzuruna çağırıp bu cahil adamlardan
Manolis’e bu yazıyı kimin yazdırdığı konusunda umutsuzca bilgi almaya çalışarak
karantinaya vermesi gereken vakitleri kaybetti. Casuslarından öğrendiği şey ise
Vali’yi daha da telaşlandırdı: Evet, tulumbacıların Şeyh Hamdullah’ın
tekkesinin kapısından geri çevrildiği haberinden bütün ada haberdardı ve olayın
dedikodusu şimdiden yayılmıştı.
“Niye almıyorlarmış tekkeye?” diye sordu iki casusa Paşa. Madam Marika’yla
konuştuğu oyuncu havayla sormuştu bunu, ama çörekçi casus anlamadı. “Mateessüf
bilmiyorum Paşa hazretleri!” dedi yalnızca.
“Şeyh Hamdullah vebaymış da ondan,” dedi eskici kıyafetli öteki casus.
“Nasıl?” dedi Vali Paşa.
__________________________________________________________________________________________________
* T24 ile de
paylaşılan bu bölüm, ilk olarak gazeteduvar’da yayımlanmıştır