2 Aralık 2017 Cumartesi





Ölümünün 40. yıl dönümünde
Sevgi Soysal'dan mektuplar
Funda Soysal K24

 








Sevgi Soysal'ın kendi dili dururken, onu bir başkasının anlatmaya çalışması hep biraz eksik kalıyor. K24, Sevgi Soysal'ın Mümtaz Soysal'a yazdığı mektuplardan bir seçkiyi ilk kez yayınlıyor...

Önsöz
Sevgi Soysal, kırk yaşında, 1976 yılı kasım ayının 22'sinde bu dünyayı bırakıp, gitti. Onun yokluğunu, bir defa daha, varlığını hatırlayarak doldurmak gerekiyor. Türk edebiyatına Tante Rosa ve Yürümek ile "yepyeni bir kadın tipi" armağan eden Sevgi Soysal, yazdığı her satırdaki şairane dil kıvraklığı ve kadınsı duyarlılık ile Türkiye'nin modern çağa bir armağanı olabilecekken, ne yazık ki, 12 Mart döneminde kitabı toplattırılıp, hapse atılan bir yazar ve üç çocuk annesi bir kadın olarak, kırk yaşında, kanserden öldü. Şimdi, bugünkü 40. ölüm yıl dönümü, öyle bir zamana rast geldi ki, mezarından kalkıp geliverse, kimse dönüp "A, sen de nereden çıktın" demeyecek. Biz de, bu yılki ölüm yıl dönümünde, sanki o ölmemişçesine onun kaleminden mektuplar yayımlamak istedik. Bu mektupları, Sevgi Soysal, 1971- 73 yılları arasında iki yıl boyunca beraber yürüttükleri büyük bir direnişin diğer ortağı olan eşi Mümtaz Soysal'a yazmış. Bu iki insan, onları da önüne katıp yıkmaya çalışan büyük bir zulüm dalgasına karşı, hapishanede evlenerek kendilerince bir sınır çizmişler ve o sınırın içerisinde sevgiye, dayanışmaya ve inanca dayalı bambaşka bir dünya kurmuşlar. Bu tür dünyaların daha pek çok hapishanede, hatta pek çok yürekte çok defa kurulduğundan ve elbet daha çok defa kurulacağından şüphem yok. Ama ikisi de iyi birer yazar olan bu iki insanın mektupları, yazılması çok zor ama okunması insanlık eğitiminin parçası metinler olarak kuşkusuz ayrı bir yerde duruyor.
Elbette ki iki insan arasındaki mektupları onlardan izinsiz yayınlamak sorunlu bir hareket olarak görülebilir. Ama yazdığı mektupların birinde, aynen şöyle yazdığını okuyunca, bu durumda kararı Sevgi Soysal'ın zaten vermiş olduğunu düşünüyorum: "Bana daha sık mektup yaz, ben ölüp edebiyat tarihine geçince bu mektuplar basılacağından fırsatı kaçırma—" Bu ufacık alıntının da gösterdiği gibi, Sevgi Soysal'ın kendi dili dururken, onu bir başkasının kelimelerle anlatmaya çalışması hep biraz eksik kalıyor. Şimdi bana düşen, yaklaşık 200 sayfayı bulan bu mektuplar arasından bu seçkiyi nasıl yaptığımı anlatmak ve belki biraz da ek bilgi vermek.
Mektupları seçerken, bu iki yıl içerisindeki her dönemi biraz olsun yansıtmak istedim. İlk mektup, Mümtaz Soysal'ın henüz iddianamesi olmadığı halde iki aydır tutuklu bulunduğu Mamak Cezaevi'ne, evlenmelerinin üzerinden henüz bir ay bile geçmemiş ve Sevgi Soysal daha hiç tutuklanmamışken yazılmış. Bu mektubu, bu seçkiyi sadece hapishaneye dair olmaktan çıkarıp, aslında bir hayat sevgisi ve neşesinin yazarı olan Sevgi Soysal'ın kendi ailesinin canlı bir portesini onun dilinden çizdiği için koydum. Bu mektuptan kısa bir süre sonra, Sevgi Soysal, son derece sudan bir sebeple, yaklaşık üç hafta süren bir Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu tutukluluğu yaşamış ve TRT'deki Program Uzmanlığı işini kaybetmiş. İkinci mektup, o sırada Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı olan Mümtaz Soysal'ın "bütün bir üniversitenin hesabını vermek üzere" yargılandığı sırada yazılmış. Yargılama, Aralık ayı başında bitmiş ve Mümtaz Soysal, altı yıl sekiz aylık bir mahkumiyet cezası almış. Üçüncü mektup, bu kararın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra, 10 dakikalık bir Çarşamba görüşünün ardından yazılmış. 1972 yılının mart ayı geldiğinde, Mümtaz Soysal Askerî Yargıtay'ın bozma kararı ile tahliye edilirken, aradan iki hafta geçmeden, bu kez de Sevgi Soysal, muhbir bir vatandaş ifadesiyle tutuklanarak, yeniden, hem de koşulların çok daha ağırlaştığı bir dönemde Yıldırım Bölge'ye yollanmış ve yargılanmış. Dördüncü ve beşinci mektuplar bu dönemden. Son mektup ise, sürgün cezasını çekmek üzere gittiği Adana'dan, alt mahkemenin kararında ısrar etmesi sonucunda tekrar tutuklu bulunan Mümtaz Soysal'a, Mamak'a, yollanmış. Sevgi Soysal'ın biten sürgün cezası ve Mümtaz Soysal'ın yeniden tahliyesiyle, 1973 yılının şubat ayında, en nihayet özgürlüklerine kavuşabilmişler.
Mektupların bir bütün teşkil etmedikleri durumlarda, sadece alıntılamak istediğim satırlarını bu seçkiye dahil ettim. Herkesin bu mektupların güzelliğini benim kadar görebilmesi ve bu soğuk kasım gününde içinin ısınması umuduyla.
İstanbul, 20 Kasım 2016

1.
Gölbaşı, 2 Ağustos 71 Pazartesi
Sevgili Mümtaz,
İşten çıkıp akşam eve geldiğimde kapının dibine düşmüş mektubunu sevinçle kaptım ve hızla okudum; hızla okudum çünkü “canavar Mithat”ın arabasının klâkson sesleri çalıyordu durmadan. Beş gündür, babacığımla balayı yaşıyoruz burda. Arka bahçede salatalıklar, biberler, domatesler, soğanlar büyümüş. Toprağın bu güzelim cevapları oldum olası büyüler beni. Doğal olan her şey gibi. Hava boğucu, Ankara kenti dayanılmazlaştı iyice.
Babam1 başlı başına bir roman. Hiç durmuyor. Akşam buraya gelir gelmez ülkesini! teftiş ediyor. Sanırsın Mümtaz kampına geri dönmüş. Akıl almaz bir dikkatle herkesin hatalarını, yanlışını gözlüyor ve yorulmadan düzeltiyor. “Kızım bak benim tertibim böyle”; lamba buraya asılacak, peynir buzdolabının şurasına konacak, v.b. Büyük, küçük bütün eşyalarına tutkun ve bu küçük eve durmadan yeni eşyalar taşıyor; yeni gâz lambaları, ocaklar, mutfak rendeleri. Her yeni eşyacığı onu mutlaka ve mutlaka bütün “Anayasayı ihlâl” davalarından daha çok ilgilendiriyor. Muammer Hoca’nın içerde olması konusunu beş dakkadan fazla konuşmaz, ama yeni aldığı gaz lambasının nasıl da kullanışlı ve dahiyane! olduğu konusunda yarım saat ayrıntılı bilgi verebilir. Burada uzun bir süre kalırsa eşyadan kımıldanmaz duruma getirecek, taa ki anam gelip ayıklayana dek! Muammer Hoca’yla iyi boy ölçüşebilir bu alanda. Düşünüyorum da, babamı “Gölbaşı Dağı Kır Gerillaları” olarak ihbar etsem orada ne şenlik olur; bir yanda “Hoca”nın takım taklavatı, öbür yanda babamın fenerleri, ocakları, copu, tornavidaları, çekiçleri, şunları, bunları; 1. No.lu Ceza Evi’ne asla sığamaz olursunuz.
Günboyu eğleniyorum onla; o da bana kızıyor, bütün kurallarının mantıki nedenlerini anlatıyor bana. Oysa, ayrıntıda ne mantıki şeyler vardır da bir bütün yaptıklarında büyük aptallıklara dönüşürler; tabii babamla böyle “ince!” konular konuşmuyoruz. Göl suyunun ısı dereceleri, kuyu pompasının ne zamanlar çekileceği ve banyodaki tuvalet kağıdının küvete değil de yandaki kovaya atılacağı üstüne “diyalektik” tartışmalar yapıyoruz.
Pazar günü burası tam bir yeryüzü cenneti oldu. Kaya, Karin, üç çocukları, Kaya’nın iki arkadaşı, karıları, çocukları, Oğuz’un bir arkadaşı, Doğan-Gönül, Aylin, Kaya’ların köpeği, sonra gelen konuklardan birinin bir Paşa dostu, karısı, oğlu, ve biz Gölbaşı sakinleri (ben, babam, İzzet) çok sakin bir hafta sonu geçirdik; tam senlik, burada olsaydın Mamağı mumla arardın—Bir de biz mayolu güzelleri görmek için, Gölbaşı’nın tüm kıyıları doluymuş gibi, beyaz donlu ve bellerine şişme kamyon lastiği geçirmiş vatandaşlar tarafından kuşatıldık! Babam bütün gün “beyaz donlu vatandaş kovma harekâtı”nı başarısızlık, ama ısrarla yönetti. Benim “adamcağızlar bakar elbet, biz mayolu gezersek!” mantığım onu hiç yumuşatmadı.
Ayrıca 141/ 1 örgütüne dahil (nam-ı diğer bir berber bir berbere) şahıslar arasında, babamın yeni köpeklerini unuttum. Bu köpekleri Kaya mahallesinde bulup, acıyıp, babama “Cins Çoban Köpeği” diye yutturmuş. Büyüdükçe ne olduğu belirsiz, şekilsiz hayvancıklar oluyorlar. Babam “bir de boynuzları çıkarsa şaşırmayacağım, belki soylarına keçi de karışmıştır” diyor ve Kaya’ya köpürüyor. Sonra buranın en önemli özelliğinden söz etmedim sana, sokan sivrisinekler ve ısıran karasinekler. Onlara iyice alıştım. Ne var ki, sevgili vücudum sinek ısırığıyla kabardı. Geceleri yatmadan önce, babamla, “Sinekle Mücadele Cemiyeti” tavrıyla işbaşı yapıyoruz. Ne var ki bu çabamız karşılığı bize para veren yok. Babam evin duvarlarına “Sinekler her görüldükleri yerde ezilmelidir” diye levhalar asacak, asmasına ya, ben yılıyorum bunca sinekten—
İş bildiğin gibi. Seri yazıyı okumaya ben de başladım. Daha doğrusu, benden fotoğraf! istemeye geldiklerinde duruma muttali oldum. Şöhrete alışık değilim ki yanımda fotoğraf gezdireyim!
Her rastladığım sana selam söylüyor. Bütün selamları yazsam, mektuplarım asker mektuplarına benzeyecek; babam, İzzet, Ela, Ahmet selam eder, Doğan da selam eder, Kaya da selam eder…
Canım,
Herkeslerin kocaları Müsteşar, genel müdür falan olurken sen tutuklu kalmakta devam et! Komşuların yüzüne bakamıyorum! Biz ne zaman “birlik ve beraberlik içinde” balayımızı yaşayacağız?
Böyle giderse ben de greve gideceğim ve “Sıkıyönetim dışında seni boykot” edeceğim.
Sevgili,
Şimdi romana devam edeceğim. Üç sayfa yazabilirsem ne mutlu bana! Çok sevgi sana, benim değerli yakınlığım, koparılamazlığım.
Sevgi
2.
29 Ekim 71, Ankara
Canım Mümtaz,
Bugün Cumhuriyet bayramı. Çocuklar ellerinde kağıt bayraklarla tafra atıyor sokaklarda. Aynen benim çocukluğumdaki gibi. Gazetelerde demeçler. Donan-çözülen-donan buhran. Eğitim Vakfı’nın son buluşu; cenazeye çelenk göndermeyin! Biraz yukarıda bir ilân: “Serpil Aktan ile Olgun Portakal nişanlandılar.” İş ilanlarına bakıyorum; Musazedelerdenim biliyorsun. Bir sihirbaz, ortaokul mezunu bayan yardımcı arıyormuş, ne dersin? Belki ondan biraz büyü öğrenirim de sana kavuşurum. İlânın birinde de “Almanca’dan anlayan genç bayan aranıyor” diyordu. Telefon ettim, “Ne demek bu Almanca’dan anlayan” diye, “İşe talip olanın kalitesine bakar” dediler; “İş ne?” dedim; “Birlikte Almancamızı ilerleteceğiz” dediler. Ben de en az buhran kadar dondum. Önümüzdeki hafta, belki, Günter Grass’ın “Davul” romanını çevirmek için Bilgi Yayınevi’yle anlaşacağım.
İsyan etmemek ve gülümsemek. Ankara’nın bu en hüzünlü sonbaharında güzelim, sarı, kuru yapraklara basıp yürümek. Derin bir soluk almak, yenilemek içimi, her şeyi yenilemek, yepyeni güçleri sensiz bir günü geçirebilmek için harcamak. Oysa benim boşa harcanacak gücüm yok. Sen, ben niçin katlanıyoruz, niçin sadece sabır düşüyor bizim payımıza?
Sen; ben; gücümüz; aksinin ispatı biraz zor olan değerimiz niçin bir “sabır taşı”na dönüştürülüp anlamsız kilerlerde bekletiliyor? Bunları, daha nice cevapsız soruyu soruyorum gün boyu kendime. Sonra bütün bu sorulara, düşüncelere boş verip diyorum ki, bilen bilir, anlayan anlar, ötesi vız gelir; güzel, doğru ve hak; gerçek, biraz da bunu bilenin, anlayanındır; önemli ve değerli şeyler; bunlar için çaba gösterenlerin, fiyat ödeyenlerindir.
3.
23 Aralık 71
. . . .
Seni görmemle, bir haftalık özlemin yüküyle yanına oturmamla “görüş”ün bitimi bir oluyor. Oysa nice şeyler söylemek istiyorum sana; anlatmak, anlatmak; sormak ve sormak istiyorum. Cümlelerini dinlerken bakışlarındaki bütün değişmeleri, yüzünün inceldikçe çoğalabilen ayrıntılarını izlemek istiyorum. Ama, karşı karşıya gelip nasıl anlamsız bir ayrılığa katlandığımızın şaşkınlığını bile geçiştiremeden ayrılmamız bir oluyor. Ağır, çok ağır bir yük bu. Haksızlık halkaları birbirlerine eklenmeğe başlamaya görsün, bu hain, bu zalim, bu çılgın oyuna o kadar çok insan katılır ki. Nedense seyircisi en az olan oyun, zulümdür. Bu oyuna kolaylıkla, nedenini, niçinini düşünmeden; ince eleyip sık dokumadan katılı-katılınıverilir. Ve bütün bunları düşününce acı çekmenin rasgele acı çektirenlerden olmaktan yeğ olduğunu anlıyorum bir kez daha.
. . . .
Yarın Noel. Dünyanın bir kısmı insanları “sevgi” ve “kardeş”lik üstüne şarkılar söyleyecekler. Ve benim, sevgi, kardeşlik gibi sözcüklerin anlamını aptal yığınlardan çok daha iyi bilen Mümtaz’ım dikenli tellerle çevrili bir toprak parçasından kent ruhlarına bakıp susacak. Ama öyle sessizlikler vardır ki; gırtlakları patlatırcasına söylenen şarkılardan, boyun damarlarını şişiren nutuklardan sıyrılmış, yalnız susmalar; onların alçakgönüllü, acılı sessizliği yavaş ama emin bir hızla öyle derinleşir, öyle derinleşir bütün bir evreni, evrende insanca denebilecek her şeyi kapsayıverir.
. . . .
4.
25 Haziran 72, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Ankara
Canım Mümtaz,
Dün gece, sayımdan önceydi galiba, bir ara koğuşta ışıklar söndü, başımı kaldırıp baktım yukarıya—parmaklıklı pencerenin oraya, uzakta da olsa aydınlık, umut verici bir şeylerin mutlaka var olduğu inancıyla. Gerçekten de yusyuvarlak ışıl ışıldı ay, aynı çocukluğumdaki ay-dede gibi güler yüzlüydü; başımı ranza demirine dayayıp ona uzun uzun baktım. Çocukken ayın gülen bir insan yüzüne benzemesinin nedeni üstüne çok düşünürdüm, hatta ayın niçin güldüğünü de sormuştum birkaç kez. Bana, ayın gülmediğini, gülecek bir şey olmadığını, sadece öyle göründüğünü anlatmışlardı. Oysa geçen gece, koğuşta ışıklar söndüğünde, ayın niçin güldüğünü, bu sadece bir görünüş de olsa, niçin gülen bir görünüş olduğunu hissettim. Gülüyordu ay, dünyanın, insanların tümünü, topluca, bir arada görebildiği için, dünyadaki, insanlardaki güzel gelişimleri, o biraz uzaktan, biraz genişleyen boyutlar içinde mutlaka kavranan oluşumu seyredebildiği için gülüyordu. Ben de, kısa bir süre için de olsa, ayın güzel yüzünde bu gelişimin, oluşumun şen yansımasına bakarak yeni güçler kazandım. Sonra koğuşun ışıkları yandı, ayın görüntüsü uzaklaştı, sıraya dizilerek sayılmayı bekledik.
5.
3 Ağustos 1972, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Ankara
Canım Mümtaz,
Ayağa kalktım, hakkımda verilen kararı dinledim; bana iki ay armağan ettiler, Allaha şükür, deyip jandarmaları bekletmeden yürüdüm. Orada, solda, güneşten yanmış yüzün, gözlüklerinin ardından gülen gözlerinle duruyordun, yanından geçip gitmek zorundaydım, gülerek geçip gittim. Oysa sana dokunmayı, seninle yakından konuşmayı nasıl da özlemiştim. Ama bana, bize yasaklanan şeyleri önemsememeye, bütün bu “hayır”ları katlanılabilir, göze alınabilir ve taşınabilir şeyler olarak karşılamaya öylesine şartlamışım ki kendimi. Sonradan pişman oldum, keşke, ne olursa olsun deyip bir an duraydım yanında, elini tutup uzaklardan aktarmaktan yorulduğum sevgimi kanımın hızlanan akışıyla duyurabilseydim sana.
Ama o artık birike birike dayanılmazlaşan acıyı, önemsiz bir sıvı gibi akıtan bir süzgeçe dönüşen benliğim sürdürdü tavrını. Merdivenlerden aşağı, bu merdivenler beni senden uzun bir süredir koparan merdivenler değilmiş gibi indim. Bunları önemsemeyeceksek neyi önemseyeceğiz peki? Ama "önemli olan güldür!” Yeter ki gül’ün seçiminde yanılınmasın—
Sonra nezarethanede bir süre bekledim, araba gelene dek. Kısa bir süre sonra, kelepçeme, parmaklıklarıma, demir kapıma, bir süredir tanışım olan bütün bu şeylere döndüm. Ranzama uzandım ve, uzun uzun New York yerine Adana’ya gitmeme güldüm. Neyse, Diyarbakır ve Kars’ta da radyo olduğuna göre, avukatımın azizliğinden ucuz kurtulmuş sayılırım.
Bu sabah beni adliyeye getirdiler. TRT ile ilgili bir davaya tanık olarak. Kendi kitabımın davasına gidemeyip tanıklığa gitmem çok matrak değil mi? Artık hiçbir şeye şaşmıyorum neyse ki—
. . .
Adliyeden çıkınca, bir süre yanımda nöbetçilerimle, arabayı bekledim. Önümden gelip geçen, sadece kollarındaki paketlerle ilgili insanların çirkin yüzlerini sevmedim.
Sevgi
7 Aralık 72, Adana
Canım Mümtaz;
Sonbaharı sürdüren ve hiç tüketmeyeceğe benzeyen Adana’da bir anlamda dostumuz olan zaman, çok yavaş geçiyor. Düşman bellediğim günleri saymaktan yoruluyorum, bir türlü tükenmeyen düşmanlar saymaktan—Bazı günler, “Anahtarı verir misiniz?” ya da “İmza defterini çıkarır mısınız?” cümlelerinden başka hiçbir cümle çıkmıyor ağzımdan. Kendime koyduğum günlük çalışma kurallarına uymaya çalışıyorum. Birlikte getirdiğim kitaplar bitti. Burada aldığım iki kitap da. Günlük gazete ve dergileri son satırına kadar okuyor, haberleri kaçırmıyorum. Ama şu yalnız yaşama sanatının üstesinden geldiğim söylenemez. Hayat öylesine paylaşmak ki benim için, bu tür yalnızlıklar ölü bir noktayı uzatmaktan başka bir şey olamıyor. Hayatı erken ve insanca bulaşmalarla yüklü, üretici, yaratıcı bir güzel kavga olarak düşünüyorum. Bunun dışındaki kuru seyircilik dayanılmaz bir hüzün veriyor bana. Ama bu durum bir seçim sonucu olmadığına göre, sevmediğim, “sürdürme” kavramına sığınıyorum. Hayat, bu çok sevgili ve güzel olan şeye hak ettiği değeri vermek elimizde değilse, sürdürmek de bir şeydir, diyorum. “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından—“
Sevmek yaşamakla eşdeğer oluyor gitgide. Yalnızlığa inanmıyorum; sevmek, yani ağır bastığından—
Sevgi
1 İmar ve İskan Bakanlığı bürokratı, Yüksek-Mimar, Mithat Yenen (1907-1986).
Fotoğraf: Sevgi Soysal ve Mümtaz Soysal. Funda Soysal'ın arşivinden.
K24 olarak, bizimle Sevgi Soysal'ın mektuplarını paylaşan Funda Soysal'a teşekkür ederiz...

26 Kasım 2017 Pazar





WİLLİAM SAROYAN’IN YÜREĞİ
Özgül Üstüner COŞKUN

 









Yıl 1964....
Bitlisli bir Ermeni , Yaşar Kemal , Ara Güler ve Fikret Otyamla ,
Bitlis' teki Ermenileri bulmak için yola düşer....
Amerika' nın Kaliforniya eyaletinden gelmiştir....
Niyeti ,
Ailesinin yaşadığı evi onarıp orada yaşamak ve ölmektir....
Fakat , hayalindeki şehirden çok faklıdır burası....
Bir tek Ermeni kalmamıştır bu şehirde....
Eğilip toprağı öper....
Yolda rastladığı herkese '' Memleketlim...'' der...
Şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola koşturur...
Ağaca, taşa , toprağa, hayvanlara sarılır....
Ara Güler' in şöyle bir sözü vardır...
''Hayat , küçük insanların hikayesidir...
İngiltere Kraliçesinin hayatı bi halt değildir....'''
Bitlis' in sokaklarında koşturan,
Edebiyatta Yalınlığın Dehası Koca Bıyıklı Ermeni' nin adı ,
William Saroyan' dır....
Saroyanlar kuşaklar boyu Bitlis' te yaşamışlardır....
Ancak , 20.yüzyılın başında büyükbaba Minas , Anadolu' daki durumu ve olacakları sezerek genç eşi Lusintak' a çocukları da alıp Amerika' ya göç etmelerini söyler....
Saroyan , Amerika' da bir yetimhaneye bırakılır ....Üç yıl boyunca burada kalır....
Sekiz yaşında tekrar ailesine kavuştuğunda Bitlis kültürüyle büyütülür....
Aile terketmek zorunda kaldıkları memleket hikayelerinden yana acılıdır...
Yemeğinden türküsüne , ağacından dalına kadar koparıldığı toprakların herşeyini bilmektedir....Ermenicesine karışan Kürtçe Türkçe kelimeler , onun nereye ait olduğunu ispatlama kaygısı taşımaktadır....
Anneannesi sürekli olarak ,
Kürtçe' nin kalbin dili olduğunu ifade etmektedir....
Türkçe' nin müzik olduğunu....Bir şarap deresi gibi aktığını....
Ama ,
Ermenice ya Ermenice ,
Ermenice , Acı' nın dilidir....
Ölümü tatmış insanların dili....
O yüzden Ermenice ' de nefretin ve acının yükü vardır....
Nefretsiz ama yüklü acılarla ve özlemlerle geldi Bitlis' e William Saroyan....
Aradıklarını bulamadı....
Eski , kesilmiş taşlardan evler yoktu mesela....
Tepesi çanlı kuleleriyle kiliseler....
Kentteki dört Ermeni Mezarlığı....
Hiçbiri yoktu....
Babasının olduğunu tahmin ettiği evi bulduğunda, evin yıkılmış duvarları arasında diz çöktü....Sessiz sessiz ağladı....
Kin duymadı....
Öfke beslemedi....
The Time of Your Life oyunuyla hem Politzer hem de sinema uyarlamasıyla Oscar kazanmış Koca bıyıklı Bitlisli Ermeni ,
Vasiyetinde Bitlis' te gömülmeyi istedi....
Ama , 1980 'in cunta koşullarında bu mümkün değildi....
Yaşamı boyunca ,
Rüyalarının denizi olan Van Gölü kıyısında eğilip su içmeyi hayal eden Saroyan ölmeden önce bu dileğini gerçekleştirdi....
Bir de büyükannelerinin anlattiklarıyla efsaneleşen Bitlis yakınındaki Sapkor Çeşmesi' nde dakikalarca o suyun başında kaldı....
Evet Dostlar ,
Öykülerimizde kimsenin katledilmesine gerek yok....
Böyle derin özlemler duymak için....
Bir ömrü , bir toprağın kokusuyla geçirebilmek için....
Katışıksız öz bir sevgi yeterlidir...
Bazen belleğiniz gider görünse de ,
Hayatı geriye sarıp yaşamaya mecbur edilir....
Çünkü ,
Yüreğiniz koparıldığınız topraklarda kalmıştır....

11 Kasım 2017 Cumartesi






MİLENA*
Hasan Gürkan

*Gece Kitaplığı yayınevi,Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız,kitabımdan

Odaya ayın şavkı vuruyor. Milena ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,  üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,  pencere,  yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,  her şey bir düş dünyası. Sessizlik. Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına,  her şeye sinmiş kışkırtıcı,  mutlak bir sessizlik.  Sırtı bana dönük, ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hissediyorum. Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yığılıyor. Uzun boynu,  çıplak sırtı,  sutyeninin askıları,  kalçası,  sonra yere dişilik güveniyle basan mevzun bacakları. Heyecandan boğazım kuruyor.  Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne kadar güzelsin! “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok.  Nefesimi tutmuş, öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini yırtan kırık vazo,  taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen kasıklarının teri dolaşıyor.  Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak tırmanmadı. 

 Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl,  sana dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor.  Solgun kilim,  yalansız gümüş,  nadide bir hüzün çiçeği. Esir yüzünü zindanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı.  Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları,  yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri,  ayaklarına dolanıyor.

Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına,  kalçalarına,  jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için, incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim. Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı,  hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı. Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı. Şimdi Milena,  senin hayvanların benim ormanlarımda geziniyor. Aşk bütün hücrelerimde öleceğim orgazmların müjdecisi. Şimdi senin tahripkâr şiddetinin... Ne güzel şiddetinin! Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm. 

  Düşlerimin müsveddesi sığ,  şiirsiz haritalara... Ay ışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için,  yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum. İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa. Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç duyulmamış,  belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi. Yatağa sere serpe uzanmıştın.  Mağaranda karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyordu.  Orada kaybolup yok olmak istiyorum.  Gazetede okudum.  Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim kadınlara duyduğum açlık,  senin yaşlı Yahudi’nin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde sönüyor. Yüzün kir içinde, gözlerin öfkeden çakmak çakmak. Sana yakın olabilmek için atlı polislerin nalları arasında,  senin yere saçılan notlarını topluyorum. Ölüm,  göğsünden süngülenen madenci çocuğun çığlığı Milena.

 Gözlerim yanıyor.  Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim.  Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime ayılıyor. Gece yalnız. Ay ışığı odamda. Prag’da mıyım, İstanbul’da mıyım bilemiyorum.  Rüyadayım sanki. Sahilde yanımda uzanan insansız sarışının ayakları,  birden senin biçimli ayakların oluyor. Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış. Yaralarını öpüyorum,  dudaklarım kanıyor.  Yalanlarımdan kurtulsam düşlerim kaybolacak. Bana koyunlarını açan sevgililerime sevinçler,  hazlar,  kahırlar,  hüzünler taşıyamayacağım .

Neden kadınlar senin ellerinle dokunamıyorlar Milena? Geçen gün küçük memeli esmer bir kızla seviştim.  Gövdesinin karmakarışık yollarında bir hazzın ayak izleri çıkıyordu önüme,  bir pişmanlığın aptal şaşkın suratı. Sen morfinden sızmıştın. Franz’ın mezarı üzerinde yatıyordun.  Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum. Orada her hangi bir kadına,  her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun!“ dedim.  Duymazdan geldi,  içkisini yudumlamaya devam etti.

”Karafatmalardan biri olma!” diye yalvardım.  Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu.Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni. Franz’ın mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum. Gözkapaklarını öpüyorum. Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor. Herkes kimliklerini ait oldukları mekânlara yazdırmıştı. Rengârenk balonlar,  bayram macunları,  kır çiçekleri,  şiirler,  sıcak yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu,  sevinçli bir oyun,  hoş bir şaka olarak hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı. Ben kimliğimi,  kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım.  Seni Milena, şimdi şurada görmesem,  şimdi şurada herkesin gözü önünde sana sarılmasam ölürüm. Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor. Bir adresim yok diye,  kendimi herkese acındırıyorum. N’olur sen adresim olma! Gece yarıları çevirdiğim telefonlardaki sesim bana yabancı.  Tökezleyip kapaklanmamak için alkole,  şiire,  şarkılara,  kitaplara siperleniyorum. Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar uyduruyorum.  El içine çıkarken kendime başkalarına bakarak çeki düzen vermeliymişim. Öyle lap diye olmazmış. Siktirsinler. Artık yoruldum. Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor.  Şuraya “yalnızlığımı seviyorum!“ gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek.  Yalnızlığı içimde vehmettiğim “zenginliklere” yaslayarak sırtlayamaz oldum.  Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor. Çok geç olmadan senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum; sevdiğim ve seveceğim bütün kadınlarla birlikte.  Artık adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım. Mazeret köprülerini yaktım. Özenle yıkandım,  senin sevdiğin kokuyu süründüm.

Gel,  yanıma uzan. Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak yapışmış aklımızı boğalım önce. İçelim,  bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım. Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere,  doyumlara koşalım.  Gece bitiyor. Ben gene ve hâlâ biletsizim. Prag sisler içinde. Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor. Ruhu ve kalemi erkek güzeli bir adam,  boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış, kızını ve seni getirecek trenleri bekliyor. Ben çatı katında, sebepsiz hüzünler içindeyim