15 Ağustos 2017 Salı



 

 

CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ


Hasan Gürkan


 

















O,hepinizin yakından tanıdığı ülkemizin medarı iftiharı,  milsiz gururumuzun  nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan.Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde  chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir.Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta,hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır.Kok kelimesi de  sandığınız gibi kokmak fiilinden değil,Danca’da aşçı  kelimesinden gelmektedir.



Dünyaca ünlü milsiz  şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi.Ailesi Hacıhasanlar,ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere,çiftliklere,hanlara,hamamlara sahipti.Küçük hasan dadıların mürebbiyelerin ellerinde büyüdü.Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi.Horkhaimmer,Riche,Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü çocukluğunda üç  sütannesi  tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar.Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler



 Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu



Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan  okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında  kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda,bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı.Ve sekiz yaşında evden firar etti.Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in  Samsun’a çıkması  tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa benim  baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti.Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu.Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.





Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında  ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı  kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan,benim ki de Hasan.Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi.Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı,Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .



Gel zaman git zaman  Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı.Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor,bok gibi para kazanıyordu.



Kara Hasan,çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun  kendine bir harem kur”mealindeki telkinlerine kulak asmadı..Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı.Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri,biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin  Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı,yağmur misali”   mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler.Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler.Kürt karene tatlıcılarının  bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra karaneci laiklerin amentüsü olacaktı.



Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere,spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce.”Oha ulan,çüş  yani!” oldu.Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı.Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan,Karaşişman Hasan oldu.Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse;şef kok kara Hasan da  gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.



Kara şişman Hasan,ünü cihanı tutmuş aşçılığı,pezevenkliği yanı sıra,usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır.Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim.(Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına  çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final :Nasıl gönül vereyim!Bu soru değil,bir haykırış bir isyan.Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.



CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar.Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter.


13 Ağustos 2017 Pazar






NESİN VAKFIYLA DAYANIŞMA ÇAĞRISI!


Sevgili Dostlar,

Vakfimiza komşu arazi satılığa çıktı. Talibiz...

Nesin Vakfi'nin su anki arazisi artik dar gelmeye basladı. Havuzu, spor alanı, marangozhanesi, seramik atolyesi, müştemilatları, meyva ağaçları ve tabii ki iki ana bina bayağı yer kaplıyor, artık 14 dönüme sığamaz olduk. Arazimizi yüzde 50'den fazla artırarak 22 dönüme çıkarmak istiyoruz.

Almayı planladığımız arazinin üstünde iki katlı ve toplam 200 m2'lik bir ev, ayrıca bir ahır ve bir müştemilat var. Yüz dolayında meyva agacı da cabası. Fiyatı uygun: 2 milyon TL.

Ama para olmayınca fiyat istedigi kadar uygun olsun... Bizde boyle bir para yok tabii. Böyle zor durumlarımızda sizlere başvuruyoruz, başka kime başvuracağız ki! 2000 kişiden 1000 liralık bağışla Vakfımızı genişletebiliriz, daha çok çocuk daha ferah bir alanda büyüyebilir.

Bağışçılarımızın adını mermer bir levhaya yazıp yeni arazimizin görünür bir yerine asacağız. 


Şimdi mezun olan cocuklarımızdan birinin araziyle ilgili hoş bir anısıyla bitireyim mektubu: "Aziz Dede, yani başımızdaki araziyi hep almak istedi. Defalarca el değiştirdi o arazi, ama bir türlü alamadık. Ne zaman bir fırsat doğsa ya paramız olmazdı ya da sahibi bize satmak istemezdi. Ne de olsa korktukları ve her ne sebeple olursa olsun birlikte anılmak istemedikleri bir Aziz Nesin vardı karşılarında. Çocukluğumuzda komsu araziye topumuz kaçsa almaya korkardık. Nerdeyse meyvesine bakamazdık komşunun. Hatırlıyorum da bir gün tavuklarımız her nasıl olduysa çitin bir kenarından yol bulup komşunun bahçesine geçmişti. Bizleri sevmedigi her halinden belli olan komşumuz yaşlıca teyze koşa koşa evinden fırlayıp: 'Çabuk çekin o komunist tavuklarınızı bahçemden!' diye bağırmıştı.. Uzun süre komunisti bir tavuk türü sanmıştım! Neyse ki köprünün altından epey sular aktı, dünya biraz olsun normalleşti; artık komşuların sadece tavukları değil, çocukları da bizimkilere karışıyor..."

Hesap bilgilerimiz: Nesin Vakfi
Hesap No: 1042-0741176 İş Bankası Parmakkapı Şubesi
IBAN: TR280006400000110420741176

Tüm dostlara sevgi ve saygıyla ve elbette içten teşekkürlerimizle.
Nesin Vakfı ailesi adına,
Ali Nesin




7 Ağustos 2017 Pazartesi






MURATHAN MUNGAN’IN
SEÇTİKLERİYLE
Bir Dersim Hikayesi
Metis Yayınları

 


















ÖNSÖZ
Süt, Kan ve Kelimelerin Kemikleri
MURATHAN MUNGAN

ADINDAN DA ANLAŞILACAĞI GİBİ elinizdeki kitap 1938 Dersim katliamını eksen alan “ortak bir tema üzerine çeşitlemeler” nitelendirilebilecek öykülerden oluşmaktadır.Yazarların önceki yazdıklarından bir derleme olmayıp, bu kitap için özel olarak kaleme aldıkları öyküleri içermektedir.
.....Resmi tarih hegemonyasının,dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz.
    Vardığımız toplumsal ve tarihsel  dönemeçte bugün toplumun bazı kesimleri artık “tarihimizle yüzleşmek” zorunluluğundan söz ediyor. Geçmişimizle köklü bir hesaplaşmayı, yaşananlara ilişkin sorumluşkları üstlenmeyi önerenler çoğalıyor. Çeşitli dönemlerde yaşanan kanlı olaylar, bu konularda yapılan tartışmalar eskisiyle kıyaslanmayacak ölçüde gündelik yaşamda yer tutmaya, yüksek sesle dillendirilmeye başladı.
    Anadolu, kanlı sahne. Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkarın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını...Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin,dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü...
    Zaman’la kabaran toprak yalnızca ölüleri, kemikleri değil, hakikatleri de geri verir. Zaman’ın rüzgarı estikçe toprağın altına gömülen ne varsa yavaş yavaş çıkmaya başlar ortaya.
    Bugün bir çok araştırmacı, Anadolu topraklarında çeşitli dönemlerde işlenen kırımlar, kıyımlar, katliamlar, insanlığa karşı işlenen toplu suçlar konusunda belgeler, kitaplar yayınlıyor. 4 Mayıs 1937’de başlatılıp 1939’da sona eren ve her ne kadar  devlet tarafından “Dersim Harekatı” dense de apaçık soykırım olan bu katliama ilişkin son yıllarda sayıları gittikçe artan biçimde belge, bilgi gün yüzüne çıkmaya başladı. Tarihi kilit altında tutmaya çalışan devlet ve genelkurmay arşivleri hala kapalı, ama o kapalı kapıların ardından dışarıya gerçeklerin bilinme, görülme ihtiyacı sızıyor.
    Tarih ve araştırma kitapları, belgeler, incelemeler bazı okurların ilgisini çekmeyebilir, kimileri özellikle uzak kalmayı isteyebilir, okunanlar çabuk unutulabilir. Oysa hikayelerdir akılda kalan. Anlar, durumlar, sözler, sahneler, kişiler kalır. Bu seçkinin bir amacı da tarihi edebiyatla güncellemek...Hayatları elinden alınmışlara hayat kazandırmak.
    İyi edebiyat “özcü” değildir.Olguları öze, töze bağlamaz. Olup bitenler için bir ırkı, bir ulusu, bir halkı suçlamaz. Süreci belgeletip anlamlandırır. Onun özü insani olandır. Bu nedenle elinizdeki kitabın bir edebiyat yapıtı olduğu unutulmamalıdır. Edebiyat kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır. İyi edebiyat insanlara gerçekleri algılama, hakikatleri üstlenme, sorumluluk alma, gerçeğe dayanma gücü kazandırmak ister. Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır. Sosyolojik kumaşı amaçlarını gerçekleitirmek için devletin ideolojik aygıtlarıyla dokumak “iktidar olmanın” politikasıdır. Bu nedenle  mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. İyi edebiyat bunu bilir, bunu gösterir.
    Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikayesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikayesi anlatmalarını.
    Kuşkusuz benim de bir Dersim hikayem var: Ünüversite yıllarımda,Ankara’da, Bahçelievler’de Dersimli bir komşumuzdan dinlemiştim.Hiç unutmam: Ilık bir yaz öğleden sonrasıydı. Evde olduğumuz halde birileri duyar korkusuyla fısıltıyla anlatmıştı Dersimde yaşanan zulmü, kıyımı. Asıl hikaye kocasınındı: 40 yaşından sonra birdenbire alkolik olmuş, şiddet eğilimleri ortaya çıkmış olan kocası başkomiserdi; gösterdiği şiddetin ölçüsü kabul edilemez olunca Emniyet Teşkilatı tarafından sık sık izne çıkarılmış, psikolojik yardım alması için doktorlara gönderilmişti. Çocukluğunda aile büyüklerinden dinlediği bir hikaye kalmış aklında adamın. Dersim katliamına katılan bir asker akrabaları, çocuğunu emzirirken süngülenmiş bir kadın görüyor. Anne çoktan ölmüş, ama kucağındaki bebe annesini emmeye devam ediyor. Adam bakmış bebeğin emdiği süte kan karışmaya başlamış, dayanamayıp alıyor bebeyi ölü kadının kucağından. Sahipleniyor, kendi oğlu gibi büyütüyor. Ona anlatılan buydu.
    Başkomiser 40 yaşına geldiğinde annesi ölüm döşeğindeyken hakikat göğsünde süte kesiyor, tutamayıp kendini, sözü edilen bebenin aslında bizim başkomiser olduğunu...Hikayenin geri kalanını, saklanan yanlarını...Uzak akrabaları olan o askerin kaputa saklayıp bebeği kaçırdığını, buna ilişkin bir sürü ayrıntıyı. Sonra getirip  çocukları olmayan bu çifte evlatlık verdiğini, Ölüm döşeğinde helallik istiyor büyüttüğü bebeden.
....Sözünün sonunda komşumuz, kocasının yıllar sonra dönüp dolaşıp bir Dersimli kadınla evlenmesinde kaderin işaretini bulduğunu söylemişti. Başkomiserin kendisine nasıl davrandığını sorduğumuzdaysa, “Dersimli olduğumu bilir ya, eli bir bana kalkmaz “ demişti. Tüylerim ürpererek dinlemiştim gerçek olamayacak kadar gerçek bu hayat hikayesini. Azıcık patlak gözlü, bir ayağı aksayan, dudağının kıyısında hep bir sigarayla gezen o başkomiseri her gördüğümde gözümün önüne emdiği süte kan karışan bir kundak bebesi gelecekti artık...Bu hikayedeki, o güne dek bize anlatılanlara hiç benzemeyen, bebesini emziren bir kadını göğsünden süngüleyen askerin ve benzerlerinin hikayesi ise yıllardır açılmayan genelkurmay arşivlerinde duruyor olmalı.
   Amacı ne olursa olsun edebiyat bir yanıyla çok kişiseldir. Elinizdeki seçki varlığını benim o zaman dinlediğim bu ürpertici hikayeye borçludur bir bakıma. Hep günün birinde yazmayı düşlemiştim: yıllar sonra böyle bir seçki yapmak düşüncesiyle tomurcuklandı.
    Sonradan öğrendim: o Dersimli komşumuz da, balşomiser kocası da ölmüşler.Hikayeleri, emanetleri bende kalmasın istedim.
    2012’nin şubatında kapılarını çaldığım, kitapta yer alan tüm yazarlara emekleri, katkıları, dostlukları için ayrıca teşekkür ederim. Öykülerin art arda dizilmesinde, kurgulanmasında kendimce bir roman dramaturjisi, sinematografik bir montaj dikkati gözetmeye çalıştım.
    Dersim’in bir diğer adı da “Kalan” dır. 23 yazar arkadaşımdan ve benden kalan olsun bu kitap da...
    Bilirsiniz:İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler.

Mayıs 2012

5 Ağustos 2017 Cumartesi






TÜRKİYE HİKAYELERİNİ ANLATIYOR
-Can Yayınları Öykü  –Boğaziçi Üniversitesi
Nazım Hikmet Kültür Ve Sanat Araştırma Merkezi –Açık Radyo



“Nazım Hikmet, başyapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları’nda 1908’den 1945’e kadar uzanan bir zaman diliminde üç yüzden fazla karakter üzerinden Türkiye’nin hikayesini anlatır.70 yıl sonra, Nazım’ın insan manzaralarından esinlenerek Açık Radyo, Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür Ve Sanat Araştırma Mekezi işbirliğiyle gerçekleştirilen proje kitapta, bu sefer insanlardan kendi hikayelerini anlatmalarını istedik.Türkiye Hikayelerini Anlatıyor tıpkı  Paul Auster’in Babamın Tanrı Olduğunu Sandım’da topladığı radyo hikayeleri gibi radyoda seslendirildi. Aile hikayeleri, aşk ve delilik üzerine hikayeler, toplumsal –kültürel – etnik kimlik hikayeleri, hayvanlara, köye, taşraya ve şehre dair hikayeler, yaşam ve ölüm, toplumsal ve siyasal olaylar, yardımlaşma, dostluk, yoksulluk hikayeleri...Hepsi de Türkiye’nin hikayeleri. Gerçekten yaşanmış ya da Oğuz Atay’ın deyişiyle, “ Hayat-ı hakikiye hikayeleri”.Yaşandılar,yazıldılar.Anlatıldılar,anlaşıldılar. Şimdi sıra paylaşılmalarında...”(*)
(*) Yukardaki alıntı kitabın arka kapak yazısıdır.