20 Mayıs 2017 Cumartesi






 
YPG ve YPJ: DEVRİMCİLER Mİ,YOKSA İMPARATORLUĞUN PİYONLARI MI?

SEÇTİKLERİMİZ - Marcel Cartier'in Kontra Salvo'daki yazısı: YPG ve YPJ: Devrimciler mi Yoksa İmparatorluğun Piyonları mı?  19.05.2017


Batıda yaşayan Becky “Antiemperyalist ve feminist YPJ, IŞİD’e karşı kendilerini savunmak için o iğrenç emperyalistlerden silah kabul etmek yerine, vakur bir şekilde, tüm kadınların, Kürtlerin ve Kuzey Suriye halklarının kafalarının kesilmesini, toplu tecavüze uğramalarını ve katledilmelerini tercih etmeliydi!!!” diye yazıyor. iPad 7’sinde yeniden yazmaya başlamadan önce soya sütünden yapılmış Çilekli ve Kremalı Frappuccinosundan küçük bir yudum alırken söylemek istediğini vurgulamak için parmağı ünlem işaretine sertçe basıyor. “O zaman onları kesin desteklerdim! Ama şimdi kesinlikle olmaz!”. Kamembert ve Maskarpon Peynirli Yabanmersini Kekini servis ederken Suriye’yle ilgili çığır açan siyasi çözümlemelerini kesintiye uğratan Meksikalı kadın garsona ters ters bakıyor. Mahallesindeki Starbucks’ta sıcak ve rahat köşesinde otururken dışarıda da bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Sıcak yoga dersinin süs köpeğinin kuaför randevusuyla çakışmaması için uyarı veren iPhone’nunu kısa bir süreliğine görmezden geliyor. Durumunu, halinden memnun bir sırıtış emojisi de ekleyerek “Rakka ve Halep sokaklarında seks kölesi olmak emperyalistlerden silah almaktan iyidir! Dünyadaki Kahverengi, Müslüman, Zenci ve Yerli kadınların destekleyeceğim feminizmi budur! diye güncelliyor – (Kürt aktivist Hawzhin Azeez’ten alıntı)
Bu, tüm paradoksların paradoksu gibi görünüyor. Şam’daki Suriye hükumetine karşı ABD ve Batılı müttefikleri, kendilerine demokrasi ve özgürlük savunucuları diyenlerin yakın dünya tarihinin bazı en alçak ve gerici terör örgütlerini desteklediği acımasız ve amansız bir savaşa giriştiler. Başkan Donald Trump yakın zamanda ilk defa hükumet güçlerine askeri olarak müdahale etti ve füzelerle vurdu. Bu da ülkenin kuzey batısında, ideolojik olarak El Kaide çizgisinde hareket eden grupların işine yaradı. Hayır, nihai paradoks bu değil. Sonuç olarak ABD, ilk defa Selefi ve Vahabi aşırılıklarına bağlı veya o kalıptaki gruplara destek veriyor değil, 1980’lerde Afganistan’daki Mücahit gruplara destek verdiği unutulmamalı. Çok daha paradoksal olan şey, ABD’nin, Kuzey Suriye’de, sadece gerici olmayan, aynı zamanda sosyalist ve feminist olduğunu da iddia eden, aynı zamanda NATO’daki ikinci büyük orduya sahip olan Türkiye’yle otuz yıldan fazla bir süredir savaşan Kürdistan İşçi Partisi’yle (PKK) ideolojik bağları olan bir gruba destek veriyor olması.
Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve onun silahlı bileşeni Halk ve Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPG ve YPJ), Suriye’deki kargaşanın ortasında gerçek bir sosyal devrime öncülük ettikleri tartışmasız bir gerçek. Denetimleri altındaki bölgelerde geçirdiğim bir ay, gerçekleşen bu devrimci deneyimin eşsiz, hayalin ötesinde ve kapsamlı bir şekilde demokratik ve sosyalist olduğuna ikna olmama yetti de arttı bile. Komün yapıları ve kooperatiflerden, kadın örgütleri ve gelişen sanat ve kültür akademilerine, tanık olduklarımdan çok etkilendim. Hareketin, toplumun kökten bir şekilde dönüşümü sürecinde ortaya çıkan çok sayıda çelişkiye doğru ve dürüst bir şekilde yaklaşmasına hayran oldum. Hatta belirli bir seviyede sosyalist inşaya girişen ülkelere (Venezuela, Küba, Kuzey Kore) yaptığım seyahatlere bakarsam hayatımda ilk defa her zaman hayal ettiğim gibi canlı ve son derece demokratik, aşağıdan yukarı örgütlenen bir toplum görüyormuşum gibi hissettim.
Yine de en büyük çelişki asla aklımdan çıkmadı. Sık sık tedirgin hissettim. YPG/J’nin ABD’yle “taktiksel askeri işbirliği” dediği şeyin ne olacağını anlayamadım. Sonuçta, devrimci Marksizm ve antiemperyalizm okulundan yetişmiş biri olarak, Pentagon veya CIA’in yakınından geçmiş herhangi bir şeye –haklı olarak- dokunmamam gerektiğini öğrenmiştim. Ve biliniyor ki ABD’nin gezegenin herhangi bir yerindeki gerçek devrimleri desteklemek bir alışkanlığı yok. Rojava projesinin, uzun bir süredir küresel neoliberalizmin kurallarına göre oynamayı reddeden Şam hükumetine karşı ABD destekli bir rejim değiştirme operasyonu olarak gördüğüm bir şeyin içerisinde, gerçek bir sosyal devrim olduğu sonucuna vararak şu sorularımın bir şekilde yanıtlanması gerektiğini hissettim: YPG ve YPJ, ABD’yi yalnızca kullanıyor mu? Tersinden bakarsak ABD, YPG ve YPJ’yi kullanıyor mu? Büyük resme baktığımızda, Kürtler ABD emperyalizmine yardımdan bir daha fazlasını yapmıyorlar mı? ABD emperyalizmi, belki de savaşın karmaşıklığı nedeniyle, sosyalist devrimci bir sürece bilerek mi yardım ediyor? Ya da doğru bunların arasında bir yerde mi? Daha da iyisi, sorularım adil mi ya da batılı ön yargı ve ayrıcalıkları içeriyor mu?
Kobanê Sırasında ve Sonrasında
ABD liderliğindeki koalisyon nihayet 2015 başlarında YPG ve YPJ Kobanê’deki hamlesinin sonlarındayken olağanüstü uluslararası baskılar sonucunda Kürt güçlerinin IŞİD’i püskürtmesini desteklemeye  karar verdi. Kobanê’de karşılaştığım YPG/J’liler durumu tam olarak o şekilde görmediklerini anlatsalar da bugüne dek ABD, Kobanê’nin kurtarılmasındaki rolünü ne kadar önemli gördüğünü söylemekten hiç çekinmedi. ABD’nin rolüne dair genel hisleri, daha önceden müdahil olmaması ve insanların IŞİD elinde acı çekmesine göz yummasına dair duydukları öfkeydi. Bu da onları, ABD’nin, YPG/J’ye gerçek anlamda destek vermediğine, jeostratejik çıkarları için hareket ettiğine ikna etmeye yetmiş.
Kürt aktivist ve akademisyen Dilar Dirik’in sözleri yaşananları kavramak için önemli. Yakın zamanda ROAR dergisine “Radikal Demokrasi: Faşizme Karşı Ön Cephe” başlıklı, Batı solunun önemli bir kesiminin, özellikle Kobanê kuşatması sırasında ABD’nin verdiği destekten sonra, YPG/J’ye destek verme konusundaki yetersizliği sorusunu gündeme getirdiği bir yazı yazdı: “Kobanê’nin kurtuluşundan sonra Rojava silahlı güçlerinin solun bazı kesimlerinin gözündeki imajı birden değişti. Hiç kuşkusuz, örgütlü toplumun ve özgür kadınların gücüyle kazanılan tarihi bir savaştı ama sahadaki güçlerin ABD liderliğindeki koalisyondan hava desteği almasıyla birlikte gösterilen sempati dağıldı. Oysa emperyalizmin Orta Doğu’da en çok zarar verdiği halklardan olan Kürtler ve komşuları, imparatorluğun kötülükleriyle ilgili daha fazla bilgilenmeye ihtiyaç duymuyordu. Emperyalist güçlerin işbirliğiyle maruz kaldıkları soykırımlar ve katliamlar hafızalarında. Dogmatik, ikili dünya görüşleri ve dar kafalı eleştiriler sahada hayatları için savaşan insanlara uygulanabilir alternatifler sunmuyor. Daha da önemlisi, hayat kurtarmıyor”.
Askeri Destek — Siyasi Değil
Faşistlerin Kobanê’den sürülmesinin üzerinden iki yıl geçti ve ABD, Kürt güçleri ve çatı örgütlü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) destek vermeye devam ediyor. Trump yönetimi, bu güçlere ağır silah gönderilmesine Mayıs başında yeşil ışık yaktı. SDG, Kuzey Suriye’de bugüne dek başarılı olan çok etnikli ve komün temelli yönetimlerin başarısından etkilenen Arap milisleri de içeriyor. ABD, sadece SDG’ye ağır silah temin etmeye başlamadı, Deniz Piyadelerinin yanı sıra yaklaşık 1000 kadar ABD Özel Kuvveti de  sahadaki gruplara eşlik ediyor. Peki, SDG içindeki diğer gruplar, Türkiye’nin yeniden canlandırmak için hevesle uğraştığı Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) çökmesinin ardından ABD’nin güvendiği karşı devrimci taşeron örgütler mi?
Tam bir yanıt olmayabilir ama ABD, SDG’nin IŞİD’in başkenti Rakka’ya ilerlediği Fırat’ın Gazabı adlı operasyonunuaskeri olarak destekliyorken -YPG/J’nin siyasi kolu- PYD’yi Cenvere’deki müzakere masasından uzak tutmak için elinden geleni yapıyor. Aynı zamanda PYD ve Demokratik Toplum Hareketi’nin (TEV-DEM) kurduğu federal sistem, kendiliğinden karar verilen bir federalizme karşı olduğunu sürekli olarak vurgulayan ABD’den destek almıyor ve dikkate alındığına dair bir emare de yok.
ABD’nin Rojava’ya dair duruşuna esas ters düşense Rusya’nın duruşu. Moskova’nın genellikle sadece askeri anlamda Baas hükumetinin yardımına  koştuğu düşünülür ama PYD’nin taraftarlığını yaptığı federalizme kısmen dayanan ve ülkenin çok etnikli yapısını yansıtan yeni bir anayasayı öneren de Ruslar oldu (bu nedenle Suriye Arap Cumhuriyeti’nin adını Suriye Cumhuriyeti’ne dönüştürülmesini önerdiler). Rusya aynı zamanda PYD’nin Cenevre görüşmelerinin üçüncü turuna katılmasını da destekledi ama ABD engel oldu. Ayrıca PYD’nin dışarıdaki ilk bürosu Şubat 2016’da Moskova’da açıldı ve Suriye hükumeti ve PYD arasında, her iki tarafın güçleri arasında barış sağlayacak görüşmeleri ayarlayan Rus devletiydi. Yakın zamanda Rusya, Efrin’de Kürt güçleri eğitmek için bir üs ve Türk güçlerinin saldırmasını engellemek için tampon bölge kurarak YPG/J’yle askeri alanda çalışanların arasına katıldı. Bu nedenle belki de Moskova, Rojava’nın sadece askeri güçlerinin devam eden başarısına değil, siyasi projesinin başarısına ve dayanıklılığına da oynuyor gibi görünüyor.
İdeolojik Düşmanlar
Hayatta kalmanın pratik ve temel zorunlulukları, YPG/J’nin neden ABD’yle askeri işbirliğini kabul etmesi gerektiğini anlamaya yeter de artar bile. Bazı batılı klavye savaşçıları ve koltuk aktivistleri bunu “şeytanla dans etmek” diyerek basit bir mantıkla reddediyorlar. Zaten devrimci sosyalistler başka neden ABD ile birlikte çalışsınlar ki –tabii gerçekten devrimcilerse-? Gözlemlerim sonucunda bu güçlerin gerçekten devrimci olduklarına inandım. Yolculuğum boyunca YPG saflarında veya siyasi örgütlerde, ABD ile -IŞİD karşıtı operasyonlarının resmi adı olan Özgün Kararlılık Harekâtı adı altında- yapılan işbirliğinin çeşitli şekillerde yorumlandığını görmek beni çok etkiledi. Peki, bu radikaller, Barack Obama veya Donald Trump yönetimi altında olsun fark etmez, Washington’un kendileriyle yan yana çalışmasını nasıl değerlendiriyor?
Kürt siyasetindeki farklı eğilimlere dair önceki makalemde bahsettiğim gibi, YPG komutanlarından Cihan Kendal, bu yılın başlarında “Amerika bizi esas müttefiği olarak görmek ister, ama bunun mümkün olmadığını biliyorlar. Askeri olarak zaman zaman işbirliği yapıyoruz ama ideolojik olarak düşmanız” diyor. Bu düşüncesini Kuzey Suriye’de karşılaştığımızda tekrarladı: “Demokratik bir devrim yapmaya çalışıyoruz ama bu devrim aynı zamanda sosyalist bir parti tarafından yürütülüyor. Yani elbette aynı zamanda sosyalist bir devrim de. Doğal olarak bu ABD’nin asla desteklemeyeceği bir şey”.
Kobanê’de karşılaştığım bir başka YPG komutanı da şöyle söyledi: “Taktiksel olarak ABD ile işbirliği yaptığımız için bunun gerçek bir devrim olmadığını söyleyenler var. Ama bana söyleyin, ağır silahlar olmadan IŞİD’i nasıl yeneceğiz ve devrimimizi nasıl koruyacağız? Bize Rakka’yı almak için ağır silah vereceklerini biliyoruz ama Rakka’yı kendi tarzımızda yönetmemizi istemiyorlar. Stratejik hedeflerine ulaştıkları zaman bizi bırakacaklarını biliyoruz”.
Birkaç gün sonra başka bir nedenle, kendisinin ve yoldaşlarının devrimci hareketlerin tarihine epey hakim olduğunu gösteren bir başka etkileyici ideologla tanışma fırsatım oldu. Arkasındaki duvarda Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı asılıydı, aşağısında da Vladimir Lenin’in 1917’de Petrograd’da kitlelere konuşma yaptığı bir fotoğraf. Lenin’in fotoğrafını işaret etti ve “Burada, bundan yüz yıl önce vatanı Rusya’ya dönmek ve Bolşevik devrimi başlatmak için emperyalist Alman devletinin kurşungeçirmez trenini kabul eden biri var. Bugün onu Alman emperyalizminin ajanı olarak mı görüyoruz?”dedi. Elbette böyle bir kıyaslamanın uygun olup olmadığı bir soru işareti ama komutanın işaret etmek istediği nokta da ortada. Bana olabildiğince açık ifade etti: Bizler ABD’nin piyonu veya kuklası değiliz. Bizler her şeyden önce devrimciyiz.
Aşırı Solcu Oportünistler mi?
Gerçek Devrimciler mi?
Dünyanın en kana susamış süper gücü ve dünyanın en radikal devrimcilerinin askeri işbirliğinin nasıl sona ereceği belli olmaktan çok uzak da olsa emperyalistlerle kırk yıldır savaş tecrübesi olan Kürt özgürlük hareketindeki devrimcilerin birden emperyalistlerin günahlarını unuttuklarını düşünmek saçma olur. Bazı Batılı solcular, YPG/J’yi imparatorlukla oportünist bir şekilde işbirliği yapan aşırı solcular diye görmezden gelebilirler ama Rojava’da biraz zaman geçirdikten sonra anladım ki bu yorumun gerçeklikle biraz bile ilgisi yok.
Dilar Dirik’in sözlerinde daha yakından bakmakta fayda var: “Aileleri IŞİD tarafından katledilen insanlar için Batılı solcuların devrimci saflık adına askeri yardımın reddedilmesini rahatça savunmaları, en azından, anlaşılır değil. Gerçek insanın yaşama sorunu ve somut gerçekliklerden kopuk koşulsuz bir antiemperyalizm savunusu, ancak savaşın getirdiği travmalardan uzakta olanların sahip olabileceği bir lüks. ABD ve Rusya gibi büyük güçler tarafından terk edilmek üzere araçsallaştırılma tehlikesinin farkında olan ama iki arada bir derede kalan SDG’nin önceliği, hayatta kalmak ve denetimi altındaki büyük toprak parçasındaki yüz binlerce insanın varlığına yönelik tehditleri bertaraf etmek.”
Suriye’den Avrupa’ya döndükten sonra Dirik’in yazısı beni çok etkiledi. Batılı evlerimizde rahatlık içinde otururken çok sayıda insanın hayatı tehlikedeyken emperyalizmle “işbirliği” yapıyor diyerek bir hareketi “ruhunu satmakla” eleştirmek inanılmaz derece kolay –bazı yönlerden de utanç verici-. Ancak gerçekliği sahada araştırmaya vakit ayıran ve YPG/J’nin hangi güçlerle karşı karşıya olduğunu ve Türkiye, IŞİD ve Irak’taki dar milliyetçi KDP tarafından kuşatıldığını gören birisi için farklı bir resim ortaya çıkacaktır. Sadece “saflık” kavramına dayalı klavye devrimciliği ve şartlı dayanışma gerçek dünyada işlevsiz. Bölgeyi -ve dünyayı- bir satranç tahtasından farksız görmemek rahatlıkla “düşmanımın düşmanı dostumdur” politikasını benimsemeye yol açabilir ve bu hatalı, kolaya gelen tavır da aşırı gerici hareketleri desteklemeye kadar varabilir. Oysa yukarıda bahsettiklerimize verilecek destek, kendi ülkelerimizde görmek istediğimiz politikaları ilerletecektir.
Karşılaştığım ve ABD ile ilgili endişelerime yanıt veren YPG komutanlarından ikincisinin sözleri, eve dönerken kulaklarımda yankılanıyordu. Dediği gibi “Elbette Trump’ın bize Humvee göndermesi çok faydalı. Kesinlikle IŞİD’e karşı savaşımızda işimize yarıyor. Ama unutmayalım ki Trump’ın Türkiye’ye sattığı tek bir F-16 bütün bu araçları bir saniye de devreden çıkarabilir. ABD’nin nihayetinde hangi tarafı seçeceğini biliyoruz ve bu bizim tarafımız olmayacak”.
  •  

14 Mayıs 2017 Pazar





Annem,
sen anne oldun mu hiç?

Pınar Doğu – T24

Analardır adam eden adamı/aydınlıklardır önümüzde gider/ Sizi de bir ana doğurmadı mı?/ Analara kıymayın efendiler, diye seslenmişti Nazım Hikmet ‘Bulutlar Adam Öldürmesin’ adlı şiirinde…

Annelik sürekli bir tedirginlik ve endişe hâli. Annelik evlat ölünce de devam eden gönüllü bir adanış. Annelik canından karşılıksız feragat etmek, geleceğinin yönünü evlatlarının inayetine göre tayin etmek demek. Annelik kendini unutmanın, hatta kendini yok saymanın bir başka adı.

Kadınların arzularının olmaması gerektiği dayatılmış, onların sadece çocuk doğurmak için cinsel ilişkiye girmeleri makbul görülmüş yüzyıllarca. Bugüne dek cinselliğe toplumun çoğunluğunun gözünde, üremekten başka bir anlam atfedilmemesinin sebebi bu. Cinsellik kadının anneliği tatması ve vazifesini yerine getirdikten sonra kaçınması gereken bir alan addedilmiş. Zevk ve haz kadına yasak edilmiş pek çok toplumda. Kadınlığın sebeb-i varlığı çocuk doğurmak ve büyütmekle sınırlı tutulmuş olabildiğince. Kadın enerjisinin, cinsiyetine özgü doğum yetisiyle tükendiğini var saymak toplumun eril zihniyete öncelik vermesinin sonuçlarından sadece bir tanesi. Anneliği kutsarken kadının bir tek vasfa hapsedilmesini tasdik ediliyor bir bakıma. Üstelik kadına kendi anneliği ya da genel anlamda annelik üzerine bile söz hakkı tanınmazken. Anneliğin kadınlar değil, temayüller, yasalar ve erk sahipleri tarafından tarif ve takdis edildiği hakikatini de unutmamak lazım.

Annelik şahsi ve bilinçli bir tercih mi, kendiliğinden var olan bir içgüdü mü, yoksa öğretilmiş hatta dayatılmış bir itibar/ statü kazanma şekli mi? Annelik doğurmakla mı başlıyor, hatta doğurmakla mı sınırlı? Annelik yüceltilirken babaların işine gelen ikinci planda kalma hâli eleştiri oklarından muaf mı tutulmuş oluyor?  Sütünü helal etmeyen annelere karşı babalar da spermini helal etmezse ne olacak çocuğun hali?  
Annelik doğurganlıktan ibaret değil kuşkusuz. Nice anne doğurmadığı çocukları bağrına basar öz evladı gibi. Annelik doğurmakla sınırlı değildir kuşkusuz. Nice anne gayrimeşru çocuğunu cami avlusuna bırakmak zorunda kalır, ona sahip çıkmayı göze alamaz. Evlenmeden çocuk doğurursa kötü kadın olur, çünkü ancak adı babaların kütüğüne yazılan çocuklar vatan millet için hayırlı evlattır. Annelik nikah akdiyle meşruluk kazanır kısacası.

Üç kız iki erkek çocuğu olan kadınlar iki evladım var der bazı yörelerde. Kızların payı ayrılmaz miras kaldığında. Baba ocağından koca evine gider, biyolojik atasının kütüğünden evlendiği adamın kütüğüne geçer kadın. Kendine ait bir kimliği yoktur, anneliği de kendi annesinden gördüğü kadarıyla bilir çoğunlukla. Her çağın kendine özgü anne modeli vardır. Bakıcı anne, öğretmen anne modelinden günümüzde arkadaş anne modeline bir geçiş söz konusu, özellikte kentsoylu, eğitimli, maddi refah düzeyi yüksek ailelerde. Yine de annelik her çağda eril söylemin güdümü altındadır. Çoğu kadın içinden çıkamadığı bir durumla karşılaşınca ‘baban bilir’ deyip kestirip atıyor hâlâ. Son söz babaya ait olduğu müddetçe anneliğin özgürleşmesinden söz edilemez maalesef. Anne şayet çocuğu kız ise edilgenliği, susmayı, alttan almayı aşılar, şayet çocuğu erkek ise dik durmayı, istediğini almayı, ağlamamayı.
Saçını süpürge etmek gibi görülür annelik. Bir kadın kendinden, hayatından ne kadar vazgeçiyorsa, kendini çocuğuna ne kadar adamışsa anneliği o kadar kutsanır. Kadının kadınlığını unutması istenir şayet iyi anne olmak istiyorsa, ikisi mümkün değilmiş gibi.

Çocuk doğurmayan kadından şüphe edilir. Asli görevini yerine getiremediği için bahtsız görülür. Soyun devamını sağlayamadığı için baştan mağluptur, anne olamayan kadın eksiktir, yarımdır birçoklarınca.

Ama doğurduysan kaçış yok, işinden ayrılacaksın, evinde oturup çocuk bakacaksın. Çalışan annelerin çocuklarına kat’a yetemeyeceğine dair yaygın kanı yüzünden kaç anne-kadın işinden istifa etmiştir acaba, veyahut çalışmaya devam eden kaç anne-kadının, anneliği sorgulanmıştır? İşyerinde de ön yargılar değişmez, bazı kadınlar anne oldukları için işe kabul edilmez. Hamile kadın gözden çıkarılmaya müsait bir çalışandır artık işverenin gözünde.

Kadının varoluş alanı o kadar daraltılmıştır ki, söz hakkı her mecrada öylesine elinden alınmıştır ki, anneliktir bazı kadınların tek iktidarı. Çocuğunu öyle sahiplenir ki yaşamına, kararlarına, tercihlerine hükmeder. Çocuğunun kaderi üzerinde sonsuza dek söz hakkı olduğunu düşünür. Çocuklarını o denli eleştirirler ki kendine güvensiz, mükemmeliyetçi, çekingen bireyler yetiştirirler. Bazı anneler ise o kadar taviz verir ki her şeyi yapmayı kendinde hak gören, bencil, doyumsuz bireyler yetişir. Annelerdir oğullarına doğru kızı seçen. Annelerdir babalar şiddet kullandığında sineye çeken, o senin babandır yavrum diyerek eril hakimiyeti doğrulayan.

Bazı kadınlar sırf anneliği tatmak için evlenir hatta. Erkek çocuk doğuran kadının havasından geçilmez, kayınvalidesinin gözünde bir numaradır. Bir türlü erkek doğuramayan kadınlar ise ikinci sınıf vatandaş muamelesi görür aile içinde, kız çocuk anneleri erkek çocuk doğuramamanın mahcubiyetini taşırlar ömürleri boyunca.

Annelik devletin gözünde milli bir meseledir. Nasıl bir toplum yapısı istendiğine bağlı olarak anneliğin tarifi yapılır. Annenin çocuğuna öğreteceği kurallar, gelenekler kadar devlet tarafından da belirlenir. Gelecek nesillerin nasıl yetiştirileceği anneliğin sosyo politik yönüdür aslında.
Nüfus planlamasında anneye büyük görev düşer. İyi bir anne olmak için üç çocuk doğurmak gerekir. Üç yiğit, üç asker, üç vatan evladı. Öyle ya her çocuk anasından önce vatanın evladıdır. Sokak ortasında vurulabilir pekala. İşkencede ölebilir, faili meçhule karışabilir.

Şehit annelerine maaş bağlanır. Cumartesi annelerinin sesi duyulmaz, onlar çocuklarıyla birlikte lanetlenmiştir çünkü. Evlatları kaybolsa da, ölse de onlar hâlâ annedir. Onlara çocuklarının cesedi bile çok görülür, acıları hor görülür, onlara destek verenler düşman görülür.
Bir de cezaevindeki anneler vardır. Çocuğunu parmaklıklı kapılar ardında, dört duvar arasında büyütmek zorunda kalan anneler. O çocuklar annelerin cezasını bölüşürler adeta. Annelerinin günahını çekerler.

Firmaların pazarlama anlayışında anneler ve çocukları en başta gelen hedef kitledir. Anne kurabiyesi, anne sütü, annenin mutfaktaki işini kolaylaştıran küçük ev aletleri, annenin boynuna yakışacak pırlanta kolye, anne eli değmiş gibi kokan yemekler, annenin yıkadığı gibi tertemiz yıkayan deterjanlar, anne şefkatini veren yastıklar, anne gibi ısıtan paltolar… Annelik yumuşak karnıdır çünkü insanın, kırmızı çizgisidir, bam telidir. Anne deyince akan sular durur. Bunu en iyi şirketler bilir.
Şarkılar da filmler de geri kalmaz, annelik kurumundan nemalanmaktan. Annelik üzerinden para kazanma kolaycılığının modası hiç geçmez. Vefasız kadın sevgililere ilenirken annem senin gibi yar yok diye dert yanılır. Cefakar anne modelinin seyirciyi ağlatma garantisi yüksektir.

Süt annelerini de unutmayalım. Sütü gelmeyen ya da memesinin şekli bozulmasın diye tasalanan annelerin görevini devralır süt anneleri ister gönüllü ister para karşılığında. Sütümü helal etmem denir sonra. Analık hakkı için, denir. Sahi nedir analık hakkı? Nedir insanın ömrünü bile verse ödeyemeyeceği bu kutsal borç? Tek bir güne sığdırılabilir mi? Bir hediyeyle ödenebilir mi? Kaç erkek anneliğin zorlukları üzerine adamakıllı düşünmüştür? Kaç erkek, babası ölünce annesinin yeniden evlenmesine razı gelir? Kaç erkek annesinin de hormonları çalışan bir kadın olduğunu idrak eder? Kaç erkek, karısı doğurduktan sonra onun korku ve kaygılarıyla başa çıkmasına destek olur? Kaç erkek, karısını hem eş hem çocuğunun annesi olarak görür?
  
Kadınlar ne çok çekmiştir analıklarını gönül rahatlığıyla yaşayamamaktan. Kadınlık biter, analık başlar ne de olsa… ‘Her kadın bir gün anneliği tadacaktır’ demektedir evlilik kurumu, reklam panoları, akrabalar, konu komşu, hatta tüm mahalle. Şart mıdır peki?
  
Annesiz büyüyenlerin, anne olamayanların anneler günü kutlu olsun. Ve kadınlığıyla anneliğini bir arada yaşayabilenlerin de…
@NarDogu