24 Eylül 2016 Cumartesi




EY SOLCU!
EY TC LEVHALI SOLCU !
EY AKP’Lİ SABIK SOLCU!
Hasan Gürkan

Bilmeden, düşünmeden, ceremesini çekmeden alnına astığın o levha solculuk, sayısız devrimcinin işkencede, idam sehpalarında, zındanda, yargısız infazlarda,polisle,askerle çatışmalarda can verdiği,sakatlandığı,yaralandığı bir geleneğin, halen sürmekte olan hayat tarzının adıdır.
Bu ismi devlet sembolü TC’yle, resmi ideoloji Atatürkçülükle, yani Kemalizm’le lekeleme! Bu ismi AKP’lilikle lekeleme!

Dün küçük büyük, herhangi bir sol mezhebin azasıydın. Şefinin nutukları ve örgüt yayınıyla "şuurlandın". Marksizm-Leninizm-Troçkizm-Maoizm-Anarşizm vb. bunları sadece slogan olarak ezberledin. Değişmez “doğru”ların vardı. Senin doğrularına benzemeyen doğruları olan  solcuları revizyonist, reformist, goşist vb. suçladın.Onlarla çatıştın, cinayetler işledin.Bir araya gelip  düzene karşı mücadeleyi beceremedin.

Şimdi bu doğruların değişmezliği resmi ideolojiye doğru kaydı. Şimdi utanmadan hem Kemalist, hem de devrimci oldun. Artık bize bulaşma.
Senden daha beteri de var.Adam solcu olduğu için ,12 Eylül faşist darbesinde Diyarbakır’da, yahut Mamak’ta yıllarca hapis yatmış.İşkence görmüş,sağlığı bozulmuş.Şimdi devletin bütün araçlarıyla Kürtlere,demokratlara,devrimcilere saldırdığı,operasyonların,ölümün kol gezdiği ortamda  “serbest entel”lerin kuyruğuna takılıp AKP’li olmuş.Burası bizim için sözün bittiği yerdir.

Biliyorsun demokratik Kürt hareketi, Türkiye sosyalist, demokrat güçleriyle,ezilen bütün kesimlerle HDP çatısı altında birleşerek ülkenin en güçlü muhalefeti haline geldi.AKP iktidarı bu yüzden 7 Haziran hezimetinden sonra HDP’ye karşı savaş başlattı.
Bu savaş,şehirleri,sivilleri,ormanları yokederek,insan haklarını hergün çiğneyerek sürüyor.
AKP İktidarı yıllarca birlikte çalıştığı,işbirliği yaptığı Fethullahçılarla iktidar kavgasına girdi.Darbe teşebbüsü bastırıldı.Şimdi OHAL perdesine siperlenerek bütün hakiki muhalefete gazetecilere,aydınlara,Kürt belediyelerine saldırıyor.

Şimdi bizim solcu olarak birinci görevimiz laga luga yapmadan, bütün gücümüzle Kürt halkının demokrasi, eşitlik,özerklik mücadelesine katılmaktır.

23 Eylül 2016 Cuma





MAHKEMEDEN,GÖZALTINDAN,CEZAEVİNDEN ARTAN ZAMANDA GAZETECİLİK YAPILIR!*
Celal Başlangıç











Gazeteciler uzun süredir; 'Haber Nöbeti'nde, 'Özgürlük Nöbeti'nde, 'Adalet Nöbeti'nde, 'Genel Yayın Yönetmenliği Nöbeti'nde. 15 Temmuz'dan sonra AKP'liler de 'Demokrasi Nöbeti'ne çıktı. Meğer, yakaladıkları demokrasi dışarı çıkmasın diy gardiyan olarak nöbetteymişler.

“Milli Şef” İsmet Paşa’lı tek parti yılları… Sabahattin Ali; Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mustafa Mim Uykusuz ile birlikte Markopaşa Dergisi’ni çıkartıyor.
1946’da en yüksek satışlı gazeteler bile 50 bin dolayındayken Markopaşa’nın satışı 60-70 binleri geçiyordu.
Markopaşa yazarları açılan davalarla boğuşuyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu. Hatta adındaki “Paşa”dan dolayı “İsmet Paşa ile alay ediyor” diye kapatılıyordu. Markopaşa kapatıldıkça başka isimlerle çıkıyordu; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler…
Dergi, normalde haftalık olarak yayınlanıyor ve cuma günleri çıkıyordu. Ancak başına gelenlerden dolayı bu periyoda uyamadığı için “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” ya da “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar” gibi notlarla yayınlanıyordu.
Çok partili hayata geçildiğinde de durum değişmemişti. Bugünlerdeki gibi “demokrasi şahlanışı” olmuştu memlekette. Bu yüzden Vur Abasıza Mizah Dergisi’ni çıkartan Samim Akay da sık sık gözaltına alınıyor, sürekli hapse giriyordu. Artık logosunun yanına koyduğu bir notla yayınlamaya başlamıştı Akay dergisi Vur Abasıza’yı:
“Sahibi hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.”
Bugün Türkiye’de gazeteciler için yaşadıkları, “Milli Şef”li tek parti döneminden de, Demokrat Parti’nin “Beyaz Devrim” sürecinden de daha ağırlaştırılmış durumda. Ne de olsa biz de bu dönemde “Ak Devrim”i yaşıyoruz. Hele 15 Temmuz başarışız darbe girişimini bir kırılma noktası kabul edersek, tam bir “eterdi beter oldu” hali.

SALI: SANIK GAZETECİ MARATONU BAŞLIYOR


Salı: Özgür Gündem için Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği yapan Ayşe Düzkan ve Hüseyin Aykol yargılanıyor.
Bu haftanın sırf üç gününe bakmak bile Türkiye’de basın özgürlüğünün, halkın haber alma hakkının, kısaca Türkiye demokrasisinin ne sefil durumda olduğunu gösterir.
20 Eylül Salı günü başlamıştı Çağlayan Adliyesi’ndeki “gazeteci davaları” maratonu.
Sanıklar, Özgür Gündem’le dayanışma amacıyla başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katılan gazeteciler Ayşe Düzkan ve Ragıp Duran’dı. Sanıklar arasında Silivri’den getirilen gazetenin tutuklu Yazıişileri Müdürü İnan Kızılkaya ile eski Eş Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykol da vardı.
Duruşmaya girerken Çağlayan Adliyesi’nin önünde sanık gazeteci Düzkan “Barış ve kardeşlik bu ülkenin parçasıdır. Kürtler adil barış istiyor. Benim gibi İzmir kütüğüne kayıtlı olan bir Türk için de barış çok önemli ve gerekli. Çünkü barış olmadıkça 20 yaşında olan çocuklar askere gidip ölmeye devam edecek. İki yıl önce dağıtımcı Kadri Bağdu da yine sokak ortasında öldürülmüştü. Bağdu’nun devrilmiş, öksüz bisikletini hatırlıyoruz. Biz biraz da o bisikleti kaldırmak için Özgür Gündem’le dayanışıyoruz” diyordu.
Çıplak aramadan geçirilerek, itilip kakılarak Silivri Cezaevinden duruşma için getirilen Yazıişleri Müdürü İnan Kaya’nın savunması için süre isterken anlattıkları, sırf gazetecilerin değil, tüm Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu koşulları net biçimde gözler önüne seriyordu:
“16 Ağustos günü ağır silahlarla donatılmış özel harekat polisleri tarafından baskın yapıldı. Gazete çalışanları ile birlikte darp edilerek gözaltına aldım. Bir haftada gözaltında kaldım Bilir ve Kaya ile birlikte. Tecrit altında tutuldum bir ay. Savunmam ve avukatlarımla görüşmelerim engellendi. Gazetenin arşivlerine el konuldu. Haksız tutuklanmam gazetecilik faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Savunmamı hazırlamama tecrit koşulları uygun değildi.”
Aynı gün bir diğer yargılananlar da Özgür Gündem’in eski Eş Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin ile Sorumlu Yazıişleri Müdürü Reyhan Çapan’dı. Keskin duruşmada “Bu gazete düşünce özgürlüğü nedeniyle baskı altındadır. Bugün bu gazetenin en yaşlı yazarı Musa Anter’in ölüm yıldönümü. Faili hala bulunamadı” diye anımsatıyordu.
Bu kez de  “Çarşamba’nın gelişi Salı’dan belli” olmuştu.

ÇARŞAMBA: SERİ GAZETECİ YARGILAMALARI


Çarşamba: Adliye koridorlarında Hasan Cemal, Dilek Dündar ve Erdem Gül.
21 Eylül Çarşamba günü Çağlayan Adliyesi’nde neredeyse 24 saat kesintisiz gazeteci yargılaması, sorgulaması, tutuklaması vardı.
Güne, Cumhuriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün MİT TIR’ları haberleri nedeniyle yargılandıkları davanın duruşmasıyla başladık. Bu dosya, eski bir gazeteci olan CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun dosyasıyla birleştirildi.
Neyse ki mahkeme heyeti “gizlilik” kararı verip salonu boşalttı da, bu davayı izleyen gazeteciler, aynı saatlerde başka bir Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de olduğu toplam 13 sanıklı Odatv davasının duruşmasına yetişebildiler.
Bütün bunlar yaşanırken, artık Çağlayan Adliyesi’nin müdavimlerinden olan Hasan Cemal de savcılık katındaki koridorlarda ortaya çıktı. T24 yazarı ve bir zamanlar Erdoğan’ın “Hasan Abi”si olan Cemal, “Her Allah’ın günü ‘Anayasa suçu’ işleyen bir Tayyip Erdoğan’la…” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla Ankara’da açılan dava için talimatla ifade veriyordu.
Bu arada da 12 gündür gözaltında olan Ahmet ve Mehmet Altan’ın her an getirilmesi bekleniyordu Çağlayan Adliyesi’nde. Ancak akşamüstüne doğru getirildiler savcılık sorgusuna. Saatler süren beklemeden sonra tutuklanma istemiyle mahkemeye gönderildiler.
Altan kardeşleri destekleyen çoktu adliye binasında ama sağdan da soldan da pek çok intikamcı vardı “Gazetecilikten değil subliminal darbe mesajından tutuklanacaklar” diye başlık atacak, twet atacak ve hatta göbek atacak.
Ama gün intikam günü değil, haksız gözaltına, cezalandırmaya dönüşen tutuklamaya, yasada olmayan bir suçtan insanların yargılanmasına karşı çıkacak adalet duygusuna ve vicdana sahip olma günüydü.
Çağlayan Adliyesi’nde sabah saatlerinde gazetecilerin yargılanmasıyla başlayan süreç, bir gün sonra sabaha karşı Ahmet Altan’ın serbest kalması, Mehmet Altan’ın da tutuklanmasıyla sona eriyordu.
Ama bu mola birkaç saatliğineydi. Çünkü sabaha biten “gazeteci yargılama, sorgulama, tutuklama çarkı” birkaç saat sonra yeniden çalışmaya başlayacaktı.

PERŞEMBE: YARGILANAN GAZETECİLER YİNE ADLİYEDE


Perşembe: Çağlayan Adliyesi önünde Faruk Eren davasında.
Ege’de bir söz vardır, “Menemen testisi gibi dizilmek” diye. Menemen’den geçerken yol boyunca satıcıların kaldırımlara dizdiği testileri görürsünüz sıra sıra. Aynı gruptan, aynı aileden, aynı memleketten insanlar bir araya gelince de hemen bu söz patlatılır:
“Ne o, yine Menemen testisi gibi dizilmişsiniz.”
İşte böyle bir Salı’dan, Çarşamba’dan sonra dün yine gazeteciler aynen “Menemen testisi” gibi dizilmişti Çağlayan Adliyesi’nin önüne.
Bu kez yargılanan, Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışma amacıyla Genel Yayın Yönetmenliği nöbetine katılan gazeteci, DİSK Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren’di.
Bu duruşmadan sonra da adliyedeki bütün bu yargılanmaları haber yapan Cumhuriyet muhabiri Canan Coşkun’un duruşması vardı. Hakim ve savcılara indirimli satılan lüks konutları haberleştirdiği için 23 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyordu Coşkun.
Aslında dün Çağlayan Adliyesi’nde Sabah Yazarı Hilal Kaplan da Hürriyet Yazarı Ahmet Hakan’a hakaretten yargılanıyordu ama davalı da davacı da çoktan gazetecilik mesleğinin kapsama alanı dışına çıktığı için ayrıntıya girmiyoruz.
Dünkü duruşmalarda sanık olmayan gazeteciler, sanık arkadaşları Faruk Eren’le dayanışma amacıyla gelmişlerdi adliyeye. Geçmiş günlerde de sanık olan gazetecilerle dayanışmak için Faruk Eren geliyordu duruşmalara.
Örneğin Salı günü Ayşe Düzkan sanıktı ve Faruk Eren dayanışma için adliye önündeydi. Dün de Faruk Eren sanıktı ve dayanışma için Ayşe Düzkan duruşma salonundaydı.
Zaten gazeteciler de aralarında espri yapmaya başlamışlardı “Bari Çağlayan Adliyesi’ne yakın bir ev tutsak” diye. Hatta bu davaların müdavimi olan CHP’li ve HDP’li vekillere de “Siz de artık Meclis’teki bürolarınızı Çağlayan Adliyesi’ne taşıyın” diye takılıyorlardı.
Bu arada hakkını yememek lazım, gazeteci yargılanmalarını neredeyse hiç aksatmadan izleyen “en müdavim” milletvekili CHP’li Sezgin Tanrıkulu. Hemen hemen hiç ayrım yapmadan yargılanan bütün gazetecilerin yanında olmaya çabalıyor.
HDP’den Garo Paylan ve Filiz Kerestecioğlu’nu da saymak gerek Tanrıkulu’ndan sonra.
Elbette bazı davaları izleyen CHP’li Mahmut Tanal, Enis Berberoğlu, Barış Yarkadaş gibi milletvekilleri de var. Ancak sanırım onlar biraz “seçici” davranıyorlar. Yargılama Kürt medyasına doğru kaydıkça pek ortalıkta görünmüyorlar.
İşte Çağlayan Adliyesi’nde bu haftanın üç gününde gazeteci yargılamaları, sorgulamaları, tutuklamaları kısaca böyle.
MEĞER YAKALADIKLARI DEMOKRASİ ‘KAÇMASIN’ DİYE NÖBETTEYMİŞLER!


Perşembe, sabaha karşı: Ahmet Altan tahliye edildi, Mehmet Altan tutuklandı.
Gazeteciler zaten 15 temmuz öncesi nöbetteydi.
Silivri Cezaevi’nin önünde “umut nöbeti”, Bakırköy Cezaevi’nin önünde “özgürlük nöbeti”, Sur’dan Silvan’a, Nusaybin’e, Lice’ye uzanan bir coğrafyada “Haber Nöbeti”, Diyarbakır Adliyesi’nin önünde “Adalet Nöbeti” zaten tutuyordu gazeteciler.
15 Temmuz’dan sonra gazetecilerin bu nöbetleri ağırlıklı olarak Gayrettepe’deki ya da Vatan Caddesi’ndeki emniyet binalarına, adliyelerdeki duruşma salonlarına kaydı.
Önceki gün Altan kardeşler Çağlayan Adliyesi’nde sorgudayken, bir grup gazeteciyle, bazı basın örgütleri bir araya gelmişti “Sesimizi daha fazla nasıl duyurabiliriz” diye.
O gün zaten mesai saatinin tümü adliyede geçmiş, üstüne üstlük artık “fazla mesai”ye geçilmişti.
Toplantının ilerleyen saatlerinde Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan ayağa kalkıp izin istedi:
“Bir de hazırlamak zorunda olduğum bir gazete var.”
Gerçekten gazeteciler ya sanık olarak adliyede, ya gözaltına alındığı için emniyette, ya da tutuklandığı için cezaevindeydi.
O gün yargılanmayan, gözaltına alınmayan, tutuklanmayan gazeteciler de onlarla dayanışmak amacıyla adliye, emniyet ve cezaevi önlerindeydi.
Yani gazeteciler zaten muhtelif nöbetlerdeydi; daha önce akuttu,15 Temmuz’dan sonra artık bu nöbetler iyice kronik hale geldi.
Biz arkadaşlarımız tutuklanmasın diye nöbetteydik, gözaltına alınanlar serbest bırakılsın, yargılananlar haksız yere cezalandırılmasın, tutuklulanan gazeteciler bir an önce tahliye olsun diye nöbetteydik.
Biz bütün bu nöbetleri tutarken bir de baktık ki AKP iktidarı ve yandaşları da 15 Temmuz’dan sonra “Demokrasi Nöbeti”ne çıkmış. Önce sandık ki onlar da bizim gibi dışardakiler içeri girmesin, içerdekiler bir an önce dışarı çıksın diye nöbet tutuyorlar.
Meğer yanılmışız. Onlar; özgürlükleri, hukuk devletini, söz söyleme hakkını, toplamda demokrasiyi yakalayıp içeri atmışlar; “kaçmasın” diye, gardiyan olarak “Demokrasi Nöbeti” tutarlarmış.
İşte bu yüzden yargılanmayan, gözaltında olmayan, tutuklanmayan gazeteciler adliyede, emniyet binalarının ve cezaevlerinin önünde nöbet tutmaktan arta kalan zamanlarında da gazetecilik yapıyorlar!
*Gazete Duvar

16 Eylül 2016 Cuma






EYLÜL VE KIRMIZI DÜŞ
Erdal Boyoğlu


Büyük bir olasılıkla bir pencere kenarında oturup ağır, kurşuni bir o kadar ışıltılı salak bir İstanbul akşamında elinde yine olasılık dahilinde özlenen çayı dudaklarına götürüp bilmem kaçıncı ? yudumu ağzında dilin ile bir kez dolaştırdıktan sonra boğazından ağır aksak geçişini ki o son yudum İstanbul’dur ,orada Viyana’yı yüreğinde hissettin ya.
İşte şimdi yaşamın iki kapılı ve iki adımlı bir yer olduğunu anladın..
Çiftehavuzlar'daki 42.sokaktaki solgun ve yorgun baba evinin kapısından çıkıp avluyu geçerek sokağa çıkmak kadar kısa.. işte o kadar kısa. Çok mu zaman geçti? Ya da ne kadar ? Kaç kırgınlık? Kaç sürgünlük ..? 
O zamanlara ait münasebetler dost insanlar gibi zaten yoktular...!
O zamanlar dediğimiz “şey” 18 li 20 li yaşlarımızın delikanlılığında o melun, hain bir o kadar güler yüzlü mavi ve siyah ve en gerçeğinden kırmızı “çıkar ilişkisi” ni hiç tatmadığımız için kendimizle barışık olduğumuz yıllar. Dost ve yoldaş olma durumu yalnız, sade, su kadar berrak, su kadar gerekli ve bizi bir Aura gibi sarıp sarmalayan davranış hep baki kaldı. Ta ki biz büyüyene kadar.
Sonra büyüdük biz; göremediklerimiz, duyamadıklarımız, yapamadıklarımız, sevemediklerimiz, yakalayamadıklarımız, sorguluyamadıklarımız, yüzleşemediklerimiz ve hesaplaşamadıklarımız... Arkamıza bir baktık; peşimizdeler.

"Gör beni" dedi arkadaki iki boyutlu gölge
ama görememek diye bir şey vardı;
sen göremedin.
Mesela sen mahallede ki  yumruklu yıldıza  bir başka aşıktın.
Bir tutam kırmızı olmak için yanıp tutuştun.
Kelime dolusu cümleler sürgüne düştü...

"Sesimi duy" dedi gölge, kulaklarını tıkadın...
"Götür beni" dedi, yorgundun...
"Sev" dedi, sevmek yasaktı....
"Kaçır" dedi," zaten benimlesin" dedi gölge…
Yaşamın içinde; kırmızı  düşün ucunda,
öylece kalakaldık...
İnsana olan umutla...

Sonra, o zamanlar için vicdan eleğinden geçirdiğin “rütbeli dostluklar” peydah oldu. Tek kelime ile “dostum” dan sonra , bir o kadar “can dostum” oldu, özel durumlar için kullanmak üzere “kara gün dostum” oldu, mesela yedekte bekleyen “hatırlı dostlar” vardı, üç-beş kişilik “en iyi dostum” kontenjanına kimleri oturtacağımıza “gelişen koşullar” karar verdi…
DOST-luk” eğer bir eylem biçimiyse dilbilgisi itibarıyla bir “fiil” dir .
Yani ,apolet baskısı derken “DOST”luklara rütbe vermeye başladık; verebildikleri “ŞEY” oranında, yoksa “ŞEY” leri.. yoksa canları cehenneme…..rütbelerini söktük bir bir…
Her zaman olduğu gibi bedeli yine masum, iyi niyetli dostluklar ödüyor. Acaba bu dostlukları kim ayrıştırıyor, niçin yapıyor? Asıl sorumlusu kim?
İnsanı seven, insana değer veren yanımızda çok samimi olunması gerektiği, birbirinin yüzüne söylenmesi ve birbirini uyarması gerektiren "ŞEY" dostluktur...
Bir zaman sonra etrafına ,sağına soluna ,önüne-arkana bakarsın kimse var mı diye, elinde yalnızca uçları sararmış , siyah-beyaz bir foto kalmış yalnızca ki; O fotoğraf sana bakar... Çok gelincikler çok kırmızı gösterir. 
O çok gelinciklere, o çok kırmızılara, o siyah beyaz fotoğraflara; kimleri, neleri, nerede, kimlerle, ne zaman, nasıl yan yana getireceğine hangi yaşlarda olacaklarına, güneşi gökyüzünde nereye konumlandıracağına o mavi bulutun hemen arkasına koyup gülümsemesine izin verilir mi? 

DOST-luk, dipsiz kuyudur ve çok boyutludur. İşte öyle; dertleştik EYLÜL ve KIRMIZI düşle...
Sol memenin altı cevahir  bir gün mutlaka hoş gelir sefa gelir. 

*Eylül'ün ardından kırmızı düşlerimize, gidenlerimize sevgi ve saygıyla
https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif