7 Aralık 2016 Çarşamba






SELAHATTİN DEMİRTAŞ’A  DAYANIŞMA  MEKTUBU
YAZMAK İSTEYENLER İÇİN ADRESİ

Selahattin Demirtaş
Edirne F Tipi Cezaevi B1 40
Edirne





ANŞA BACI KİMDİR?
Ali Kenanoğlu

Gerek Beydili Sıraç Türkmenleri gerek Hubyar Ocağı tarihi gerek se de Alevi tarihi açısından önemli bir şahsiyettir Anşa Bacı.
Yaşadığı dönem, ailesi, çocukları, soyu, yaşamı çokça tartışılan, konuşulan bir kadındır Anşa Bacı. Kimleri onu Kızılbaşlık yapıyor ve Osmanlıya karşı başkaldırı hazırlığında diye Osmanlıya şikayet etmiş, kimileri ise halen dahi onun etkisini, toplum üzerindeki gücünü kırmak için türlü iftiralara baş vurmaktadırlar.
Varlığı Alevi dünyası tarafından fazlaca bilinmeyen bir kadın postnişin, bir Ocak kurucusu Pir dir Anşa Bacı.
Anşa Bacı ile ilgili rivayetler, dedikodular, iftiralar, övgüler, yergiler Hubyar Ocağı, Sıraç Türkmenleri ve Bölgedeki Alevi camiasında çokça anlatılmaktadır.
Biz bu yazımızda belgeler ve tanıklığa dayanmış bilgiler ışığında ışık saçan, nur saçan topluluk anlamına gelen Sıraç kadın lideri ve Ocak kurucusu Anşa Bacının yaşamını kendi bilgi ve belgelerimiz çerçevesinde netleştirmeye çalışacağız.
Anşa Bacının yaşamıyla ilgili en önemli yazılı belge Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulunan ve bizzat kendisinin de anlatımlarının bulunduğu mahkeme belgesidir. Bu belge 1887 yılına aittir. Bu Belgede Anşa Bacı, oğlu Hüseyin, oğlu Ali, oğlu Hasan ile damadı İbrahim’in ifadeleri bulunmaktadır. Burada yer alan ifadeler bize Anşa Bacının, Veli Babanın yaşamı, kişiliği ve toplumsal misyonu hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Diğer taraftan Anşa Bacının torunları hayattadır. Anşa Bacının Baba tarafından akrabaları da hayattadır. Bunların tanıklıkları, Babalarından Dedelerinden duydukları da bize Anşa Bacı ve Veli Baba hakkında bilgiler sunmaktadır.

Anşa Bacı ne zaman nerede doğmuştur?
Kimileri Anşa Bacının Sivas dolaylarından üç çocuğuyla birlikte dul bir kadın olarak Tokat Zile Acısu köyüne gelip burada divane Veli ile evlendirildiğini söylese de bu tamamen yanlıştır.
Anşa Bacı Zile Acısu köyünde Karadayıgil sülalesinden İbrahim’in kızıdır, Annesinin ismi Fadik’tir. Doğum tarihi ise 1816 yıllarıdır. Bu tarih yaklaşık olarak bilinmektedir. Ancak en fazla iki ya da üç yıl oynayabilir. Yani Anşa Bacı 1816 – 1819 yılları arasında doğmuştur.
Anşa Bacı yine aynı köyden 1826 doğumlu Kurt Hasan oğlu Veli ile evlenmiştir. Kurt Hasan oğlu Veli daha sonra “Veli Baba” olarak nam salacak ve bir misyon adamı, yol hizmetkarlığı yapıp tüm Hubyar Ocağı – Sıraç Türkmenlerince kabul görecektir.
Veli Baba, Hubyar Ocağına yönelik II. Mahmut döneminin getirdiği baskı ve zulüm koşullarında Hubyar Sultan’ın yolunu yürütmeye talip olmuş ve Hubyar erkanının kesintiye uğramadan Hubyar Ocağı taliplerince yerine getirilmesini sağlamıştır.
Veli Babanın 1864 yılında hakka yürümesinden sonra Anşa Bacı iki kızı ve üç oğluyla birlikte mücadelesini sürdürüp yola hizmet etmeye devam etmiştir.
Veli Baba’nın göç etmesinden sonra Anşa Bacı Acısu Köyünde oluşturduğu Tekkede Hubyar Erkanını asimilasyona karşı korumaya ve Hubyar Ocağı içerisinde Osmanlının uyguladığı asimilasyona karşı koymayı başarmıştır.
Anşa Bacı kurduğu Dergahla Alevi dünyasında yeni bir Ocağın doğmasına vesile olmuştur. Tabi ki Veli Baba ve Anşa Bacı bir Ocak kurmak için yola çıkmamış ancak Alevi yolunu Hubyar Sultan erkanını asimilasyonlara karşı korumanın ve Sıraç Alevi Türkmenlerinin Sünni asimilasyona karşı direnişinin kalesi olmuşlardır. Bu kale de doğal olarak bir Ocağın doğuşuna yol açmıştır.

Anşa Bacının sürgünle cezalandırılması
Anşa Bacının asimilasyona karşı Hubyar Ocağı taliplerine önderlik yapması ve onları Acısu da kurduğu Tekke etrafında toparlaması şüphesiz ki bir çok kimseyi rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlıkların ve dönemin Alevi siyasetinin bir sonucu olarak Osmanlı Sarayına şikayet edilmiştir.
Bu şikayetler sonucunda 1887 Yılında Anşa Bacı Tokat Merkez’de kadı huzurunda yargılanmıştır. Yargılamada Anşa Bacı ve oğullarının, Osmanlının merkezi otoritesine karşı bir örgütlenme meydana getirmek, İslam’ın dışında başka bir inanç sistemi oluşturmak ve taraftar toplayıp silahlandırmak şeklindeki faliyetler içerisinde oldukları için suçlandıklarını özetlenebilir.
Yargılamada Keçeliler diye adlandırılan Anşa Bacı taliplerinin 30 bini bulan bir nüfus olduğu yazılmaktadır. Keçeliler Anşa Bacının yargılanması esnasında da Tokat’ta kendilerini yalnız bırakmadıkları yargılama tutanağında geçmektedir.
Yargılama neticesinde aslında II.Mahmut döneminin Sünnileştirme çalışmalarına karşı koyup buna karşı Hubyar Sultan’ın gerçek yolunu yürütmekten başka bir suçu(!) olmayan Anşa Bacı, oğlu Hüseyin, oğlu Ali, oğlu Hasan ve Damadı İbrahim Şam’a sürgün cezası almışlardır.
Anşa Bacı Şam’a sürgün cezası aldığında 70 yaşında olduğunu söylemektedir. İki yıl süren sürgün cezasının 1889 yılında bitmesini ve affını Saray’da hizmette bulunan talibinin girişimleri ve verilen rüşvetle sağlandığı anlatılmaktadır. Saray’da affı sağlayacak olan kişiye rüşvet verebilmek için Sıraç Köylerinden çok sayıda altın toplandığı ve bu sayede Anşa Bacının affının sağlandığı anlatılmaktadır.
Anşa Bacının sürgünden dönüşü çok görkemli bir karşılamaya sahne olmuş, binlerce Sıraç yollara düşüp Anşa Bacıyı karşılamaya gitmişler. Anşa Bacının sürgün yaşamı sonrası liderliğinin pekişmesine neden olmuş ve kurduğu Tekke çok daha etkili hale gelmiştir.
Anşa Bacı yaşamını Acısu köyünde kurduğu Tekkede sürdürmüş ve 1864 yılında hakka yürüyüp eşi Veli Babanın yanında sırlanmıştır. Anşa Bacının türbesi bugün Tokat Zile Acısu Köyünde ziyarete açıktır.
Anşa Bacının soyu oğulları Hüseyin Baba, Ali Baba, Hasan Baba, kızları Hatuh ve Sanem’den devam etmiştir.
Anşa Bacı torunları bugün Veli Baba – Anşa Bacının manevi gücüyle yollarını ve Erkanlarını sürdürmektedirler.
Anşa Bacı Ocağı Alevilerin en özgün Ocaklarının başında gelmektedir. Yol Erkan olarak da Hubyar Ocağının asimilasyona uğramamış halini yani kendilerinin deyimiyle Hubyar Sultan’ın gerçek yolunu yürütmektedirler.
Anşa Bacı, Sıraç Türkmenlerine siyasal- sosyal ve inançsal önderlik yapmış bir kadın postnişin, Ocak kurucusu bir kadın Pirimiz olarak tarihteki yerini almıştır.
Anşa Bacı, Alevilikte kadının yeri açısından da önemli bir şahsiyettir. Anşa Bacılılarda halen dahi Anşa Bacının yoluna izine sahip çıkan ve yol yürüten kadınlarımız posta oturarak hizmetlerini sürdürmektedirler.
Ali Kenanoğlu
06.12.2016 

Kaynakça;
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK-ASK Dosya no: 43, Gömlek Sıra No: 104, 1305
Anşa Bacı – Veli Baba’nın hayatta olan torunları, Acısu, Karacaören, Karşıpınar, Üçkaya ve Karacaören Köylüleri
Gordlevskiy, V. A. (1962d): “Kızılbaşi”, İzbrannie Soçineniya, c. III, Moskva, İstoriya i Kultura, İzdatelstvo Vostoçnoy Literaturi, s. 201-202.
Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri – A. Kenanoğlu, İ. Onarlı 2002


25 Kasım 2016 Cuma





“öğretmenler günü”
NE SORGULUYORUZ NE YÜZLEŞİYORUZ
NE DE HESAPLAŞIYORUZ!*
Erdal Boyoğlu

Emekten ve adaletten bahsedenler malesef 12 eylül cellatlarının uygulamaya soktuğu öğretmenler gününü kutluyorlar. Düşündükleri gibi yaşamayanlar,  darbeci cellatların yaptırımlarına tavır alamayanlar eşitlikten ve adaletten nasıl da bahsediyorlar? Hiç utanmadan, sıkılmadan 12 eylül darbecileri tarafından işkencelerde öldürülen, sokaklarda ve evlerde kurşuna dizilen devrimcileri ağızlarına alıyorlar? Hangi yüzle devrimcileri anıyorlar? 

Bir an geliyor 12 eylül darbecilerinin yaptıklarını birileri kınıyor. Bir bakıyoruz 24 kasım öğretmenler gününü de kutluyorlar. Bir bakıyoruz yine birileri sistemin dayattığı evet hayır oylamasında taraf oluyorlar. Birileri yetmez ama evet derken, diğerleri ise 12 eylül darbecilerinin Anayasa'sı için hayır diyerek geçmiş acılarını, yaralarını unutuyorlardı. Bir bakıyoruz 12 eylül darbecilerinin anayasasına sarılıyorlar.

Değerlerimizi, düşlerimizi ucube ederek, bilgi kirlenmesinin kulvarında dolaşıyorlar... Metin Lokumcu'yu anarken 24 kasım öğretmenler günüyle birlikte anıyorlar. Oysa Metin Lokumcu faşizme karşı direnerek devrimci bir eylemde yitirdiğimiz bir devrimcidir. 12 eylül faşizmine karşı mücadele eden ve bu uğurda yitirdiğimiz devrimci öğretmenlerimizi sevgiyle saygıyla anıyorum...
Öyle saçma sapanız ki, her şeyi unutuyoruz. unutturma kültürü her yanımızı sarıp sarmalamış.

12 eylül'ün yaptıkları unutulmuş.
12 eylül faşist darbesinin kapattığı TÖB-DER unutulmuş. Devrimci, demokrat, ilerici öğretmenleri açığa alan, görevden ihraç eden, tutuklayan, işkence eden, yıllarca zindanlarda tutan, öğretmeleri işkencede katleden, sakat bırakan 12 eylül darbecileri unutulmuş.
24 kasım kimin için öğretmenler günüdür!
12 eylül uygulaması olan 24 kasım günü biat edenlerin günüdür.
12 eylül darbecilerine sesini soluğunu çıkarmayıp bana değmeyen yılan bin yıl yaşaşın diyen bencillerin öğretmenler günüdür. Yüreği ketumlaşmış, kin ve kindarların zülmüne boyun eğenlerin, Devlet ana devlet baba diyenlerin, her şeye itaat edenlerin, devletin vurduğu yerden gül biter diyenlerin günüdür. Sorgulamayanların, böyle gelmiş böyle gider diyenlerin, maaşımı alır yan gelir yatarım diyenlerin, ezberci eğitimi kabul edenlerin, her şeye emret komutanım diyenlerin, öğrencisine her türlü zulüm yapıldığında sesini çıkarmayanların günüdür 24 kasım.

5 ekim öğretmenler günü; öğretmenlik sevgisini koruyan, bilginin, araştırmanın, öğretmenin ve öğrenmenin cesareti ile aydınlık geleceği sevdiren ve seven öğretmenlerin günüdür. Emeğin en yüce bir yaşam olduğunu bilen ve bu uğurda mücadele edenlerin günüdür. Uluslararası dayanışmanın, yan yana omuz omuza olmanın emeğiyle kabul edilen 5 ekim öğretmenler günü Evrensel öğretmenler günüdür .

24 Kasım’ı Öğretmenler Günü diye kutlayanların, kutlatanların 5 ekim gününe saygısı olmayanlardır. 24 kasım öğretmenler günü 12 Eylül faşist darbecilerin icad ettiği bir gündür.
Bu uyduruk öğretmenler günü kutlanmaya başlandığı zaman, şimdi övgüyle ve gururla andığımız, mücadelenin ve direnmenin simgesi TÖB-DER’li öğretmenlerimizin yüzlercesi faşizmin zindanlarındaydı. Günlerce aylarca işkence altında teslim alınmaya zorlandılar. Her türlü baskı ve zulüme karşı düşünceleriyle direndiler. Şimdi birbirlerine kutlama mesajı yazanlar, insanlık ölçütünün neresindedirler. Zeynel Abidin Ceylan'a, İbrahim Sevimli'ye, Cengiz Aksakal’a, Enver Karagöz’e, Zeki Dümen’e, Gültekin Gazioğlu’na, Ali Başpınar’a, Abdullah Gülbudak’a, Fakir Baykurt’a ve daha nicelerine saygısızlık yaptığınızı sorguluyormusunuz....

Evrensel eğitim alanındaki çabaları Jan Amos Comenius'a "Milletlerin Öğretmeni" (Teacher of Nations) unvanını kazandırmıştır. Comenius ilk resimli ders kitabını hazırlamıştır. Basitten zora doğru kademeli şekilde ilerleyen etkili bir öğretim sistemi kullanmıştır. Hayatı boyunca ezberci eğitim yerine mantıksal tekniklerin kullanıldığı öğrenme biçimini desteklemiştir. Yoksul çocuklar için eğitimde fırsat eşitliğini savunmuş, kadınlara eğitimin kapısını açmıştır.
Evrensel eğitim alanında ırkçılığa ve gericiliğe karşı yolumuzu aydınlatan tüm eğitim emekçilerini saygıyla  anıyorum.
24 kasım öğretmenler gününü çıkaran 12 eylül cellatlarının öğretmenler günü onların olsun.
*Birlik Hareketi

22 Kasım 2016 Salı



 

ÖDEMİŞLİ TERZİ SADIK’IN
HAKYEMEZ EVLADI

Orhan Alkaya


                                 Aydın Engin

Aydın Engin’in kim olduğunu tabii ki biliyordum. Çocukluğumun müthiş oyunu “Devr-i Süleyman”ın yazarıydı. Kelle abim Tuncel Kurtiz, Tuncer Necmioğlu, hakikatli Umur Bugay ve Savaş’ımın can dostu Müjdat Gezen’le birlikte Halk Oyuncuları grubunu kurmuşlardı ve benim o sıra bilmediğim bir oyunu daha vardı bu yazarın: “Aykırı.” Gülriz Sururi Engin Cezzar grubunca oynanmıştı. Devr-i Süleyman’ın devamı ise, 1977’de “Devrik Süleyman” olarak Dostlar Tiyatrosu’nun o ara kullandığı Sinematek Sahnesi’nde vücud bulmuştu.
Bu politik hicviyeci oyun yazarı, gene benim o sıra bilmediğim gibi, Yılmaz Güney’in senaryo ekibi, daha doğrusu “özel senaristi” olarak da çalışmıştı. Yılmaz Abi gibi, filmi kafasının içinde çeken şarklı bir “auteur”e senaryo ekibi olmak nasıl bir ezadır, hâlâ anlattırabilmiş değilim, o ayrı.
İşte o Devri Süleyman ile ortalığı kasıp kavurdukları sıra, Aydın Engin’in gazeteciliği tutmuş. Biselman’ın Yeni Ortam gazetesi henüz dergiyken, 1969 senesinde Babıâlili olmuş. İş büyüyüp gazeteye dönüşünce Aydın Engin, parasızlıktan kırılan mevkutenin Yazı İşleri Müdürü kisvesi altında her bir şeyi olmayı pek sevmiş. Ardından İlke dergisi vardı ve elbette Parti’nin gayri resmi yayın organı Politika gazetesi...










Haldun Taner fırtınasıyla rekabet edebilecek kıvraklıkta bir kalemin, üstelik Haldun Bey donanımına ulaşabilecek enstrümanlara sahipken ve dahi henüz yirmili yaşlarını sürerken, neden oyun yazarlığını bırakıp gazeteciliğe geçtiğini merak ederdim.
Neden, sonra, Aydın’ı tanıdıkça anladım. Bu sosyalist yazarın reel-politikaya –müdahil olma- merakı bıktırılamayacak kadar yerleşik bir kişilik özelliğiyle bitişik duruyordu. Neydi bu?
Adam, kısa ve öz anlatmayı seviyor ama uzun ve belagati bol konuşmalara, bulmaca kurarak da olsa tahammül edebiliyordu. Muhteşem künh! Beraber gittiğimiz kimi televizyon yayınlarında, “Yau bu ne tahammül, ben patladım sen gülümsüyordun,” dediğimde, “Sakin ol, yolumuz uzun,” diyen de Aydın’dı.
Yeri gelmişken şu bulmaca meselesini anlatayım, bitsin. Uzun ve meşakkatli toplantılarda, hemen herkes önündeki kâğıda bir şeyler çiziktirir, malûm. Mesela bizim Neşe Erdilek’in, keskin bir portreci olduğunu böyle toplantılarda fark etmiştim. Bizim abimiz olan Terzi Sadık’ın oğlu da, bulmaca düzenler. Pek abartmadan, genellikle 8/8 düzeninde kutuları çizer sonra da içini doldurur. Pipo da içtiği için, o esnada pek mühim bir meseleyle ilgileniyormuş izlenimi yaratarak dokunulmazlık aylasını etrafına yerleştirir. Hani pipo yakanlar, sizi çok iyi dinliyor sanırsınız ama onlar o sırada sadece haznedeki tütünle ilgilidir ya... Aydın Engin de, sıkıldığını belli etmemek için kâh piposunu karıştırır, bazen söz sırası gelmesine rağmen, bulmacasını bitirmediği için, “Biraz sonra konuşacağım, Ayşe devam etsin,” filan der.

Gazetecilik kısmı ayrıca da önemli, çünkü, Aydın Engin haberi daha haber olmadan, âdeta gözünün ferinden yakalayan bir cinsin nadide örneklerindendir.  Buna “etraflı zekâ” da diyebiliriz ve Gümüşlüklü mimar Uzun Ahmet’in tarifiyle, aklın posta kutuları arasında koşturan postacının hızı diye de anlayabiliriz. Uzun Ahmet, “Posta kutularının içi boşsa, postacı ne yapsın,” derdi. Aydın’ın posta kutuları ise tıklım tıklımdır.
Aydın Engin kısa boylu, bildiğiniz “piknik” tipteki bir adamdır. Ceket kollarını hep uzun tutması, bir ara biraz daha uzayabileceğini düşünmesinden midir, bilemem. Kim bilir, Terzi Sadık Bey’in tarzı böyleydi... Nedir, babam Adnan Alkaya gibi, Başar Sabuncu gibi bir miktar kısa boylu adamda gördüğüm şaşırtıcı bir aurası da vardır. Bulunduğu ortamı, herhangi bir şey yapmasına gerek kalmaksızın etkileyen bir auradır bu. Bir de gülümsemesi vardır –ki en ciddi anlarda yanaklarında beliren bu gülümsemeye ayrı bir hasret de duyabilirsiniz, hele Aydın’ı bir süre görmezseniz eğer.
Darbeli cumhuriyetimizde, memleket dahilindeki toplam iki haneli Türkiye Komünist Partisi üyesinden bir tanesi de oydu. Bu münasebetle ülkesinde yaşamak imkânı elinden “yanlışlıkla” alınmış, Frankfurt vilayetinde taksi şöförlüğü yaparak aile geçindirmiştir zaten. Bu “yanlışlıkla”yı da açıklayayım da yanlış anlaşılmasın. ’80 senesinda Aydın ceza üzerine ceza alırken, yanlışlıkla tahliye edilmiş ve gurbet serüveni de böyle başlamıştı.


Bizim Aydın Engin’le asıl münasebetimiz, biraz daha sonra, Barış Girişimi dolayımında vücut buldu. Her hafta, Hanif Han’da buluşup memlekete eyvahsız bir güzergâh önermeye çalışan bir grup kadın ve adamdık. Kâh nafile kürek çektik, kâh Türkiye’yi 2003’te savaştan esirgemekte büyük rol oynadık ve daha çok biribirimizi tanıdık, anladık, anlaştık.
Sokak gösterilerimiz pek matraktı mesela. Bir keresinde, büyük bir insan zinciri yapmıştık İstiklal Caddesi’nde. Kortejin bir başını ben tutuyordum, diğer başını Aydın. Gençliğin tükenmez pınarı gibiydik o gün.


Aydın Engin, Yeni Yazı nâm bir dergiye, benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Sadece o yazıyı almış olsaydım ödül olarak, bu hayatta yeterdi zaten bana. Üç zamanda anlatmıştı beni ve galiba biri bu insan zinciriydi. Hâlâ sormadım, ben “no name” yaptığımız bir işi her bitirişimde “Bir tas konyak içelim haydi,” dermişim. Her seferinde konyak içmeyi mi teklif ederdim sahi? Viski... rakı...?
Kıymetli bir arkadaşım, Tektaş Ağaoğlu, “İnat etme, gel sana kısa konuşmayı öğreteyim,” der dururdu. Ben hâlâ öğrenemedim ama Aydın, bir kısa konuşma ustasıydı ve onu hep kıskandım. Birkaç kelimeyle, atalarımızın “Bilal’in anlayacağı dille” dediği şekilde derdini anlatabilen bir adamdır Aydın, gel de kıskanma.
12 Eylül 2010 referandumuna gelirsek... Aydın’la bariz biçimde ters düştüğümüz yegâne vakadır bu. Aydın’ın berrak aklına, sprinter zekâsına, dolu posta kutularına kızdığım yegâne zaman dilimidir aynı zamanda... Anlaşmazlığa düştük. Tekmil Barış Girişimi anlaşmazlığa düştü o sıra. Olsun. Aydın neye inandıysa onu söyledi.
Aydın Engin, Ödemişli Terzi Sadık’ın hakyemez evladıdır, neye inanırsa onu söyler ve bedeli neyse gülümseyerek öder.
Nokta.

Bu yazı ilk olarak Yeni e dergisinde yayımlanmış