21 Ocak 2017 Cumartesi



                

 BELLA

Bella Eskenazi, Erol Güney’in baldızı
yani Dora’nın kız kardeşi.
Bu bölüm Bella’nın anlattıklarından
yola çıkılarak yazıldı.













( Orhan Veli Şiir Evi blogundan alındı)
Yer Ankara’da Sabahattin Eyuboğlu’nun evi, yıl 1946. Ev halkı ve misafirler salonda otururken küçük odada genç bir kız sedire uzanmış, isteksizce ders çalışıyor. Odanın öbür köşesinde, şair, kâğıda bir şeyler yazıyor. Sonra genç kıza uzatıyor kağıdı: “Bak, senin için bir şiir yazdım.” Okuyor genç kız:

SERE SERPE
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!
Evet, şairimiz Orhan Veli, genç kız da Bella. Aslında tanışmaları iki üç yılı bulmaktadır, ama arkadaşlık ve samimiyetleri daha yenidir. Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde İngilizce dersi vermektedir, bir yandan da liseyi bitirmek için kalan birkaç dersini çalışmaktadır.

Bella (Kent kızlık adı) 1923’te İstanbul’da doğmuş. İlk ve ortaöğrenimini değişik okullarda sürdürmüş. 40’lı yıllarda Ankara’da yaşayan ablası Dora’yı sık sık ziyaret eder. Dora, Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nde görevlidir. Eniştesi 1946’ya kadar Tercüme Bürosu’nda çalıştıktan sonra istifa ederek Agence France Presse’e geçer. Erol Güney’in üniversite yıllarından beri tanıdığı ve Tercüme Bürosu’nda da dostluğunu sürdürdüğü Orhan Veli, Güney çiftinin evlerine konuk olur sık sık. Yine 1946’da Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyuboğlu, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşürler. Cumhurbaşkanı’na “Hasanoğlan’da İngilizce dersi verebilecek bir kız bulduk, ama adı Bella” dediklerinde aldıkları yanıt, “Ee? Ne bekliyorsunuz, hemen işe alın” olur. Bella liseyi bitirmediği için öğretmen değil de kütüphaneci olarak işe alınır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde İngilizce, Fransızca ve Almancanın yanı sıra jimnastik dersleri de verir. Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı eserini sahneye koyan öğrencilerin yanında da o vardır; sahne düzenlemesine yardımcı olmakla kalmaz, oyundaki dansları da oyunculara o öğretir.

Bir gün kaldığı odanın kapısını açtığında, yatağında bir ayının uyuduğunu görür. Başka bir gün de Hasanoğlan’da durmayan trenden bir sonraki istasyonda inip saatlerce yürür okula dönebilmek için. Bütün bunları tatlı anılar olarak anlatıyor Bela.

1946 seçimlerinden sonra değişen politikadan Tercüme Bürosu, Milli Eğitim ve Köy Enstitüleri’yle birlikte Bella da payına düşeni alır. 1948’de Meclis’te sorulan soruların biri onunla ilgilidir; hükümete, liseyi bitirmemiş bir Yahudi kızının para mukabilinde Hasanoğlan’da ders verip vermediği sorulur. Bella’nın Enstitü’deki öğretmenliği son bulur.

Orhan Veli, uzun yıllar Bella’ya kur yapar. Bir de isim bulur ona: Düşes. Karşı adlı kitabını 1949’da Bella’ya verirken ilk sayfasına, “Bu iş böyle yürümez duchesse!” yazar. Nedir yürümeyen tam belli değil. Belki de, Bella’nın Orhan Veli’yi hep arkadaş gibi görmesi, platonik de olsa ilgisini dostluğa yorumlaması sanırım. O yıllarda Orhan Veli’nin birkaç kadına daha kur yaptığını bildiğimiz için, Bella’yı bu konuda haklı görmek gerekir.

Aşağıdaki mektup da Bella’ya yazılmış. Tarih yok, ama Yaprak antetli bir kâğıda yazıldığına göre 1949-50 olmalı:



Bella,
Bir gazeteci evinde mürekkep bulunamadı. Bu yüzden mektubumu kurşun kalemle yazmak zorunda kaldım, özür dilerim. Benim hakkımda ISTANBUL gazetesinde çıkan yazıdan dolayı yazdıklarınıza teşekkür ederim. Bununla beraber beni daha evvel yazılmış yazılardan daha iyi tanımak mümkündü. Burada, Seza geldiğinden beri, çok güzel vakit geçiriyoruz. Birkaç defa, Ralfi’ye, Lüküs Hayat operetinden parçalar söyledim. Bugün de o parçaları tekrar ettim. Benden, bilhassa bu noktayı yazmamı isteyen Seza’dır. Bu hafta Ankara’da at yarışları başlıyor. Belki de kazanırız. Benimle ortaksınız. Bir vurgun vurursak haber veririm.
Orhan Veli
Bu mektubun bütün cümleleri tesadüfen, B ile başladı. Belki de Bella B ile başladığı için.

Orhan Veli’yi çok güzel anlatan bir mektup bu. İçeriğinde kur yapmıyor Bella’ya, ama her cümleye B ile başlayarak anlatıyor kendisini.

Mektuptaki gazeteci Erol Güney’dir. Seza ise Erol Güney’in baldızı, yani Dora ve Bella’nın kız kardeşi. Hüzünlü bir öyküsü var Seza’nın; Erol Güney’in lise yıllarından beri arkadaşı olan Benya Rapoport’un eşidir. Onları Erol Güney tanıştırmıştır. Benya’nın ailesinin bütün karşı çıkmalarına rağmen genç sevgililer evlenir. Benya uzun yıllar Türkiye’de yaşamasına rağmen Romanya vatandaşıdır. Bir işadamı olan Benya Amerika’da bir iş gezisindeyken Romanya’da komünistler iktidarı ele geçirir. Artık komünist bir ülkenin vatandaşı olan Benya, Türkiye vizesi alamaz. Romanya’ya gönderilmemek için Amerika’da evlenerek oraya yerleşir. Seza’ya bakmak da Erol Güney’e düşer. Bir de oğlu vardı Seza’nın babasını hiç görememiş olan Ralfi. Orhan Veli bu iki yaşındaki bebeği çok sever, ona şarkılar ve mektupta bahsettiği gibi Lüküs Hayat operetinden parçalar söyler. Orhan Veli’nin at yarışlarına düşkünlüğü bilinir. Gerek İstanbul’da gerek Ankara’da at yarışlarını hiç kaçırmaz. Bundan Orhan Veli’nin yarışlardan iyi para kazandığı sonucu çıkarılmasın; hep sürpriz atlara oynar, kazandığında iyi kazanmak için… Ve hep kaybeder. 

                               Erol Güney


Erol Güney, 1956’da İsrail’e yerleşince Dora’yla beraber Seza ve Ralfi de İsrail’e giderler. Ralfi başarılı bir film yönetmeni olur. Ne yazık ki 40’lı yaşlarda kalp hastalığı nedeniyle ölür. Seza da evlat acısını yaşadıktan sonra 2000’de yaşamını yitirir.

Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ndeki işine son verilince İstanbul’a döner. Annesiyle İstiklal Caddesi’ndeki Hacopulo Hanı’nın çekme katında bütün Boğaz’ı ve Haliç’i gören bir daireye yerleşir. Dört yıl kadar oturdukları bu evin konukları arasında Orhan Veli de vardır. Gelir, bir köşede oturur, konuşulanları sessizce dinler. Evde içki yoktur, yarım saatliğine Lambo’ya gider, iki tek atıp döner. Bir keresinde de evin cumbasında oturup konuştukları basamakta sızar kalır.

Orhan Veli, öldüğü güne kadar sürdürür Bella’ya ziyaretlerini. Cenazesi kaldırılırken bir köşede ağlayan kadınların arasında Bella da vardır.

Bella şu an Bebek’te oturuyor. Evi, Orhan Veli’nin mezarı ve heykeline çok yakın. Okuldan bildiği Almanca’nın yanına, kendi kendine öğrendiği beş dili daha ekledi: İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca ve İtalyanca. Evlendi; bir kızı, bir torunu var ve sık sık onları Barselona’da ziyaret eder.



Erol Güney (doğum adı: Mişa Rottenberg, 1914, Odesa - 16 Ekim 2009, Tel Aviv), çevirmen ve gazeteci. 1940'lı yıllarda klasik eserlerin Türkçeye çevrilmesinde görev almış, Dostoyevski, Çehov, Molière gibi birçok yazarın Türkçeye ilk olarak kazandırılmasını sağlamıştır. 1950'li yıllarda yaptığı bir haber yüzünden vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra İsrail'de yaşamaya devam etti. Şalom Gazetesinde yazılar yazdı. 2009 yılında hayata veda etti.

20 Ocak 2017 Cuma





Bir kadının oğluyla birlikte İstanbul’dan Kaz Dağları’na uzanan yolculuğu


 
HABER MERKEZİ – Zeynep Pekiner, 3,5 yaşındaki çocuğu Ekin ile birlikte İstanbul’u terk ederek Kaz Dağları’nda arkadaşları ile ekolojik bir yaşam alanı inşa etti. Kendisi gibi köy yaşamını tercih etmek isteyenlere “Cesaretli olun” diye seslenen Zeynep Pekiner, İstanbul’dan Kaz Dağları’na yolculuğunu anlattı.
3,5 yaşındaki oğlu Ekin ile birlikte megakent İstanbul’u terk ederek Kaz Dağları’nda doğanın içinde yaşamayı tercih eden yaşam savunucusu Zeynep Pekiner, buraya uzanan yolculuğunu Gazete Şûjin’e anlattı.

Pekiner, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde okumuş. Şimdi ise Kaz Dağları’nda çocuğu ve arkadaşlarıyla birlikte yaşıyor.
3,5 yaşındaki oğlu Ekin’in Gezi Direnişi’nde 40. gününü çıkardığını belirten Pekiner, “Çocuğumla şimdi o ruhu yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum” diyor.
Barış ve doğa aktivisti olan Pekiner, Kaz Dağları’na yerleşme fikrinin nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor:

“ Yaşamak için öldürmeye, sömürmeye ve kendisine itaat etmeye zorlayan sisteme karşı, yaşarken yaşatmak, üretmek ve itaatsiz olmak için onun kendini var ettiği aygıtları tanımak ve çarkların farkında olmak gerek. Bu çarkların içinden olabildiğince çıkma arayışı, çocukluğumdan beri yabana olan tutkum, anne olunca bu süreci daha da hızlandırdı. Çünkü, Ekin’in de köklerini tanımasını istiyordum. Benim için bir patikada yürürken dikkatle etrafına bakması, kekik toplaması, kuşburnunu tanıması, mantarların ismini bilmesi; araba markalarını ayırt etmesinden, parklarda büyümesinden, çizgi film karakterlerini tanımasından daha kıymetliydi.”


Şehirdeki alışkanlıkların Kaz Dağları’nda kendini ‘doğanın ritmine uymaya bıraktığını’ belirten Pekiner, kenttekine karşı buradaki yaşamı ise şöyle tarif ediyor:

“Güneşli havalarda çamaşırlar yıkanıyor. Bulaşıkları mutfak tezgahında yıkamıyoruz, 100 metre gibi bir mesafede belime kadar gelen büyüklükte bir kaya üzerinden atlayarak dağdan gelen suyla yıkıyoruz. Fırtına ve soğukta zor oluyor tabi. Ama devlete vergi verip suya para vermektense bu zorlukları yaşamak değiyor. Tuvalet için özellikle gece ve yağmurlu zamanlarda dışarı çıkmak da zor sayılabilir ama bunun gübre olması, birçok canlıya şifa olması, yaşatması güzel tarafı.”

Pekiner, arkadaşları ile birlikte yaptıkları barınaklar hakkında ise şunları söylüyor:
“Kaz Dağları’nda dereye yakın, köyden iki km uzaklıkta yerleşim yerine uzak, sınırı çitlerle ya da dikenli tellerle çevrili olmayan, kimi geceler domuzların, tilkilerin geçtiği, dikenli çalıların çevirdiği, bir tarafı çeşitli meyve ağaçlarının olduğu bir alanda yurt denilen keçeden yapılma bir çadırda yaşıyoruz.”


“Ekin, ağacın da bir canı olduğunun farkında” diyen Pekiner, oğlunun doğayla ilişkisine dair ise şunları aktarıyor:

“Etrafındaki çeşitliliğin farkında ve onları ayırt edebiliyor. Kavak ağacını biliyor, ayı mantarı, çimen mantarını tanıyor. Bazen dışarıda oynarken elma ağacının altından elma alıyor sonra şöyle bir inceliyor; kurtlu mu çürük mü diye, sonra yiyor. Yuvanın içinde yediği meyve kabuklarını artıklarını komposta atıyor. Gündelik rutin işlere ortak oluyor, ben odun keserken topladığı küçük çalı çırpıları bisikletinin sepetine dolduruyor, sobayı yakarken heyecanla getiriyor. Bahçede kışlık sebze ekmek için çapa yaparken yanımda kendi küçük çapasıyla ufak bir yer hazırladı ve tohum ekti oraya. Filizlenene kadar her gün gidip bakıyordu ve tohumlar patlayınca büyük bir heyecan içindeydi. Dolunayda gökyüzü açık olduğunda dışarıda koşmayı çok seviyor. Dereye olan tutkusu, hemen her gelen misafiri oraya götürmeyi teklif etmesi, karıncaların kış için yuva yaptıklarını gözlemlemesi ve küçük bir dal parçası ile toprağı eşeleyip ‘karıncalara yuva yapıyorum’ demesi, bahçeye gelen kaplumbağayı görünce ki heyecanı, çekirgeler, solucanlar, köpeklerle iletişimi, sevdiklerine kekik toplayıp vermesi, bazen ağaçlarla konuşması onların da bir can olduğunun farkındalığı, mısırlar büyürken ki sabırsızlığı… Bunlar önceden hayal etmediğim sürprizler.”

 
Köylülerin kendilerine yaklaşımına dair de açıklamalarda bulunan Pekiner, köylülere İstanbul’dan helip burada yaşamayı tercih etmesinin garip geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Bazıları ‘neden kocaman bir apartman dairesinde elektrikli bir evde yaşamak varken burada bunca sefillik içinde 20 metrekare bir çadırda yaşıyorsun’ diye soruyor. Ufak bir güneş panelimiz var hava kapalı olduğu günler akşam 19.00’a kadar yanabiliyor. Telefon doğru dürüst çekmiyor. Çekse de şarj edemediğimizden kapalı. Bulaşık yıkamak için leğenle kaya üzerinden atlamak zorundayız, çamaşırları elimizde yıkıyoruz. Bir kadının çocuğuyla tek başına köyden uzakta 20 metrekare bir çadırda yaşaması garip geliyor. İki ay önce bizle yaşamaya iki arkadaş daha geldi ve bu iyice hayrete düşürmüştü onları. Bizle kültür çatışması yaşasalar da bunu bizle olan iletişimlerine yansıtmıyorlar.”


Kaz Dağları’nda yaşamanın kendisine kattığı deneyimin okulda öğrendikleriyle kıyaslanamayacağını söyleyen Pekiner, bu deneyimi ise şöyle aktarıyor:

Burada öğrendiğim deneyimlediğim şeyler zorunlu okul hayatım boyunca edindiğim bilgilerden çok daha değerli. Doğanın ritminde bir yaşam her an bir şey öğretiyor aslında dikkat edene, dinleyene. Güneş’in ve ayın hareketleri, rüzgar hepsi burada günlük işleri yaparken belirleyici faktörler. Yediklerimizi, tükettiklerimizi sorgulayınca bize dayatılan bir yeme kültürü var. Domates, patlıcan, biber olmazsa olmaz gibi. Oysa yaşadığımız coğrafya yenilebilir ot tarafından çok zengin. Ama köylüler bile bu kadim bilgiyi unutmakta.
Ekin de özgür bir şekilde büyüyor, keşfediyor, tırmanıyor, tadıyor, paylaşıyor. Toprakta deneyimleyerek öğrendiği her şey çok heyecanlandırıyor onu. Yaşadığımız yerde yakınımızda çocuk yok ama köyde ve yakın yerlerde olan arkadaşları var ve sık sık bir araya geliyor onlarla da. Burada ise kimi zaman komşumuzun köpekleri, kimi zaman kaplumbağa, kimi zaman koyunlarla koşturuyor. Bazen çekirge yakalamaya çalışıyor elinde gezdiriyor. Bazen yediği meyvelerin çekirdeğini eşeleyip toprağa gömüyor. Yaşamı, yaşamayı, yaşatmayı öğrenmesinden daha güzel ne olabilir ki?”


Pekiner, “Köy yaşamını İstanbul ile kıyasladığın oluyor mu?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:


Bazen İstanbul’a geldiğini ancak kendisini orada bir yabancı gibi hissettiğini vurgulayan Pekiner, ‘güvenlik’ konusun bu yabancılaşmadaki başat neden olduğunu vurguluyor:
“Tehlikeyle dolu. Her yerde polisler, sürekli çalışan tanklar, metrolarda istasyonlarda üst aramalar. Her an bomba patlayabilir korkusuna alışmak zorundasın yoksa yaşayamıyor ve dışarı çıkamıyorsun zaten. İnsanlar çalışıyorlar, işlerinde mutsuzlar, maaşlarıyla kira ödüyor, fatura ödüyorlar, sağlıklı gıdaya ulaşmak için çok zengin olmalısınız. İnsanlar esir gibiler. Öyle doldurulmuş, korkutulmuşlar ki kırsalda yaşamak bir macera gibi geliyor onlara ve cesaret gerektiren bir şey olduğunu düşünüyorlar. Oysa bu esaretten kurtulmak için önce onları içeride tutan şeyi keşfetmeleri lazım, yoksa dışarı çıkma isteği zihin karıştırıyor. Önce kafesin parmaklıkları bulunmalı.”


Pekiner, komünal ve paylaşımcı bir yaşamın zorunluluğuna dikkat çekerken, örgütlü ve bütüncül bir mücadelenin önemine de vurgu yapıyor ve son olarak şunları anlatıyor:
“Ekin 2 aylıkken yola çıkmıştık ilk. Kaçkarlara kamp yapmaya gitmiştik, Haziran ayıydı. Karlar yeni eriyordu. Yandan taşımalı sling vardı, önüme koyuyor hem kolayca emzirebiliyor hem de kamp çantamı taşıyabiliyordum. Böyle sık sık yola çıktık, beraber buzul göllerine tırmandık. 2015 yazı ise hep yolda geçti Ekin’le. Otostopla dolaşıyorduk, o zaman ağırlaşmıştı artık ve bebek arabası kullanıyordum. Akdeniz’e inip bol bol yüzüp sonra Karadeniz’e gitmiştik serin yaylalarına. 3 kadın arkadaş çıkmıştık yola ve bu yolculuk sırasında kesinlikle İstanbul’a dönmemeye karar verdim. Ekin’le 40 km yol yürüdük bu yolculukta. O sıra Samistal’da yeşil yol direnişi vardı, jandarma kepçelerle çıkarken oradaki arkadaşlar da toplanıp oturma eylemine çıkıyordu. Biz de gitmiştik direnişe.
Şehirdeki kapitalist endüstriyel sistemin enerji açığı için, sokaklarda geceleri ışıl ışıl lambalar yansın diye, AVM’ler parıldasın diye, fabrikalar çalışsın diye nüfusunu başka politikalarla taşıdıkları, boşalttıkları coğrafyaların derelerini ‘su boşa akıyor’ diye hapsediyorlar. Yeryüzünü hızla talan eden bu sisteme ve anlayışa karşı bu zindanları terk edip, tükettiklerimizi sorgulayarak kendi aramızda takas ağları oluşturup, hiyerarşisiz, kolektif topluluklar örgütlemeli ve yerellerde bütüncül bir mücadele içinde olmalıyız; hem antikapitalist hem ekolojik bir direnişle.”
·        



 “İstanbul’da yaşadığımız yer beton mahallesi gibiydi. Bezelye gibi sık sık dizilmiş apartmanlar. Parka gitmekten de hiç hoşlanmıyordum, bunu mecburiyetten yapıyordum çoğu zaman. Şehirler açık hava hapishaneleri, parklarda çocukların hapishanedeki onlara koca şehirde lütfedilen eğlence alanları. Ama bir süre sonra paralı oyun parklarını görünce, oradaki oyuncak ve oyun çeşitliliğini mahalle parklarından sıkılmaya ve yetinmemeye başlıyorlar.”