8 Ekim 2017 Pazar



Vefatının 18. Yılında

Fakir Baykurt ve Örgütlü Öğretmen Mücadelesi



“Hak diyenin ağzına vurulmamalı, yol açanın yolu kesilmemelidir. Bu mücadeleye giren insanlar, sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir!”

9 Ekim 1971, Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi, 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Karşısında verdiği İfade’nin son sözleri.
Fakir Baykurt


Kemal Yalçın

Yazar, öğretmen ve sendikacı Fakir Baykurt aramızdan ayrılalı 18 yıl oldu.
Fakir Baykurt dünyayı sadece anlamak ve anlatmakla kalmamış, yaşadığı toplumu ve dünyayı daha iyiye, daha ileriye doğru değiştirmek için yaşamı boyunca mücadele etmişti.
 Örgütçülüğü, eğitimciliği ve yazarlığı onun dünyasının üç temel boyutudur. Onun adı 1960 sonrası örgütlü öğretmen mücadelesi, özellikle Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile bütünleşmiştir. Bir koltuğa iki karpuz sığmaz derler... Fakir Baykurt, 70 yıllık yaşamına 50 eser, 40 yıllık öğretmenlik; TÖS ve TÖDMF (Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu) Genel Başkanlıklarını sığdırmıştı.

Dünden bugüne öğretmenlerin örgütlü mücadelesi

Fakir Baykurt’un öğretmen mücadelesi içindeki yerini anlayabilmek için kısa kısa, adım adım dünden bugüne öğretmenlerin örgütlü mücadelesine bir göz atalım.
İlk öğretmen örgütü 1908 Temmuz ayında kurulan Encümen-i Muallimin’dir. Bu örgüt, Maarif Nezareti’ne yakın öğretmenler tarafından kurulduğu için fazla itibar görmedi. Aynı yıl Fransızca öğretmeni Zeki Bey’in öncülüğünde Muhafaza-i Hukuk-ı Muallimin kuruldu. Yine aynı yıl bu iki örgüt birleşerek Cemiyet-i Muallimin’i oluşturdu. Cemiyet’in amacı, “eğitimin, Meşrutiyet ve hürriyet devrine yaraşır bir biçimde bütün yurtta yaygınlaştırılmasına çalışmak ve bu konuda nezarete yardımcı olmak” biçiminde belirtilmişti. Ama 1909 yılında, İstanbul’a giren Hareket Ordusu, Cemiyet Başkanı Zeki Bey’i tutukladı ve Cemiyet’i dağıttı.
Daha sonraki yıllarda Bursa’da Öğretmen Okulu Müdürü Ethem Nejat’ın öncülüğünde Muallim Yurdu adında bir dernek kuruldu.  Amacı, öğretmenleri kahve hayatından kurtarıp, meslek ve ülke sorunları üzerine düşünmeye sevk etmekti.
Gerek İstanbul’da gerek taşrada kurulan bu dernekler uzun soluklu olamadılar. Belirli bir varlık gösteremediler.
1920 Temmuz ayında Ankara Lisesi Öğretmenleri tarafından Muallim ve Muallimeler Cemiyeti kuruldu. Fakat “amacının belirsiz, ... alttan bakarsanız meslek cemiyeti, üstten bakarsanız devlet müessesesi olduğu” için eleştirildi.
7 Mayıs 1921’de Cemiyet, Türkiye Muallime ve Muallim Cemiyetleri Birliği’ne dönüştü. Fahri Başkanı Mustafa Kemal’di. Amacı, “Muallime ve muallimlerin içtimai vaziyetlerini yükseltmek ve bu gayesine iktisadi ve ilmi vasıtalarla ulaşmak,” olarak belirtilmişti. Birlik, Kurtuluş Savaşı’nı destekliyordu.
Cumhuriyet’in ilanından sonra birliğin adı Türkiye Muallimler Birliği olarak değiştirildi. Amacı, “... yeni nesli asri, iradeli, Cumhuriyetçi yetiştirmek” şeklinde belirleniyordu. Birliğin hamisi yine Mustafa Kemal’di.
Şeyh Sait Ayaklanması üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn yasasıyla tüm dernekler özgürce çalışamaz hale geldi. 1931 yılında girilen tek parti dönemi her türlü özgür örgütlenme iklimini yok etti. 1935 -1936 öğretim yılı içinde İstanbul Muallimler Birliği’nin de kapanmasıyla öğretmenlerin örgütlenme süreci 1948 yılına kadar sessizliğe gömüldü.
15 Ağustos 1948 günü Ankara’da 32 yerel derneğin katılımıyla Öğretmen Yardımlaşma Dernekleri Birliği kuruldu. Bu üst kuruluş 1950 yılında Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Birliği; 1954’de ise Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) adını aldı.
TÖDMF Menderes Hükümetine yakın bir siyasi çizgi izliyordu. İki genel başkanı uzun yıllar Demokrat Parti milletvekilliği yaptılar. TÖDMF, siyasi çizgisine ters gördüğü Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenleri örgütlemek istemedi.
Bu nedenle ilki 1949’da İzmir’de kurulan Köy Öğretmen Dernekleri yaygınlaştı. Fakir Baykurt ve arkadaşları Ege ve Göller Bölgesi Türkiye Köy Öğretmen Dernekleri Federasyonu’nu örgütlediler. Daha sonra 14 Eylül 1958’de İzmir’de, Türkiye Köy Öğretmen Dernekleri Federasyonu kuruldu.
1961 Anayasasının sağladığı örgütlenme haklarını kullanarak öğretmenler dernekçilikten sendikacılığa doğru bilinçli adımlar attılar. Demokrat Parti iktidarının devrilmesinden sonra TÖDMF’nun siyasi çizgisi de değişime uğradı. TÖDMF sendikalaşma yasası çıkmadan kurulacak öğretmenler sendikası için ön hazırlıklar yaptı.
8 Temmuz 1965’de TÖDMF içinden gelen 92 öğretmen Türkiye Öğretmenler  Sendikası’nı (TÖS) kurdu. Kurucu üyelerden birisi de Fakir Baykurt’tu. Kurucular yaptıkları ilk toplantıda Fakir Baykurt’u TÖS Genel Başkanı seçtiler.
TÖS ile TÖDMF iki ayrı öğretmen örgütü olarak varlıklarını sürdürüyordu. Aralarında bazı sürtüşmeler de oluyordu. TÖDMF’nun 1968 yazında yapılan genel kurulunda Fakir Baykurt ve arkadaşları TÖDMF yönetimini aldılar. Fakir Baykurt aynı zamanda TÖDMF Genel Başkanı oldu. TÖDMF bir yıllık geçiş sürecinden sonra, 1969 yazında toplanan genel kurulunda kendini feshederek TÖS ile birleşti. Tüm mal varlığı TÖS’e verildi.
92 üye ile kurulan TÖS hızla yaygınlaştı. 20 Eylül 1971’de kapatıldığında şube sayısı 535, üye sayısı ise 72 000 kadardı.
TÖS çalışmalarını Demirel’in başbakanlığı döneminde sürdürdü. Demirel, öğretmenlerin sendikal çalışmalarını tehlikeli görüyor; memur ve işçilerin sendikal haklarını güvenceye alan Anayasa’ya karşı çıkıyor; “İçinde memur ve işçinin sendika hakkı olan Anayasa ile devlet yönetilmez!” diyordu.
Öğretmenlerin, memurların, işçilerin sendikal, demokratik çalışmalarını engellemek, gözdağı vermek için gerici güçler kullanılıyor, saldırılara göz yumuluyordu. Demirel iktidarı “hak” diyen öğretmenin ağzını kapatmak için her türlü baskıyı uyguladı. Sürgünler, açığa almalar, öğretmen derneklerinin saldırıya uğraması, öğretmenlerin “faili meçhul!” cinayetlerle  kim vurduya gitmesi o günlerin olağan işlerindendi.
Fakir Baykurt, TÖS Genel Başkanı olduğu için oradan oraya sürüldü. Açığa alındı. Huzursuz edildi. Cezalandırıldı. Görevini verimli bir biçimde yapabilmesi engellenmek istendi.

TÖS’ün önemli eylemleri

TÖS 4-8 Eylül 1968’de ilk kez Devrimci Eğitim Şûrası’nı topladı.
15 Şubat 1969’da, Ankara’da, 30 bin öğretmenin katıldığı “Büyük Eğitim Yürüyüşü”nü düzenledi. Tandoğan Alanı’ndaki mitingin başkonuşmacısı Fakir Baykurt’tu.
TÖS, Türkiye öğretmen mücadelesi tarihinin en büyük boykot eylemini uzun, sabırlı, birleştirici, bilinçli bir hazırlık sürecinden sonra 15-19 Aralık 1969’da gerçekleştirdi.
Fakir Baykurt ve TÖS yöneticileri Büyük Öğretmen Boykotunu hazırlamak için Türkiye’yi adım adım dolaştılar. TÖS üyeleriyle çeşitli toplantılar yaptılar. Öğretmenleri boykota hazırladılar. Fakir Baykurt, TÖS şubelerinde yapılan toplantılarda boykot isteyen öğretmenleri şevklendiriyor, onlara eylemi sonuna kadar götürmek için ant içiriyordu.
Eyleme tüm öğretmenlerin %70’ini oluşturan 110 000 öğretmen katıldı. TÖS, Öğretmen Boykotu’nu, İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İLK-SEN) ile birlikte gerçekleştirdi.
Boykotun başlıca talepleri şunlardı:
“Öğretmen kıyımına son!”
“Eğitim yönetiminde söz hakkı!”
“Baskı değil, adil yönetim!”
“Gerçekten milli eğitim!”
“Özgür sendikacılık ve grev hakkı!”
Demirel Hükümeti, boykota katılan 50 300 öğretmen aleyhinde kovuşturma açtı. Binlerce öğretmene çeşitli cezalar verildi.

Kayseri’de 800 öğretmen yakılmak istenmişti

1969 yılı siyasal ve toplumsal mücadelelerin yoğunlaştığı; karşı devrimci saldırı ve kışkırtmaların arttığı bir yıl oldu. TÖS, karşı devrimci güçlerin, Demirel iktidarının başlıca hedeflerinden biriydi.
“Kayseri Olayları” olarak adlandırılan saldırı ve kışkırtma TÖS’ün kısa ömrü içinde yaşadığı en tehlikeli olaylardan biridir.
TÖS yöneticileri, sendikanın 2. Olağan Genel Kurulu’nu 7-9 Temmuz 1969 tarihinde, Kayseri’de yapma kararı aldı. Yasal her türlü hazırlıklar tamamlandı. Genel Kurul delegeleri, yöneticiler, basın, ilgili kişiler 7 Temmuz 1969 günü Kayseri’de bir araya geldi. Şehirde gergin bir hava vardı. 7 Temmuz 1969 gecesi saat 22. 00 sularında tüm Kayseri’nin elektrikleri kesildi. Şehrin karanlık içindeki sessizliğini büyük patlama sesleri yırttı. Karanlık güçler iki cami ile İmam Hatip Okulunu bombalamıştı. Bir süre sonra elektrikler yeniden geldi. Ama “Öğretmenler bombalamış!” fısıltısı tüm Kayseri’ye yayıldı.
 8 Temmuz 1969 sabahı Genel Kurul’un toplanacağı Alemdar Sineması’nda yapılan aramada öğretmenler koltukların altında benzin dolu şişeler buldular. Önlem alınması için vilayete başvuruldu.
Fakir Baykurt’un açış konuşması sırasında Alemdar Sineması’na saldırılar başladı.  Esnaf, imam hatipli öğrenciler ve çapulcu takımı kışkırtıcılar tarafından ayaklandırılmıştı. On bin dolayında bir kalabalık tekbir getirerek ilerici kişi ve kuruluşların bulunduğu binaları yağmalayıp ateşe vermeye başladı. TÖS’lü öğretmenler kuşatıldı. Alemdar Sineması’nın pencereleri yerle bir edildi. Sinema salonundaki öğretmenlerin üzerine ateşlenmiş gazlı bezler atılıyor; içeride bulunanlar diri diri yakılmak isteniyordu. Öğretmenler canlarını korumak için direnirken, Fakir Baykurt valilikten, askeri güçlerden yardım istedi. Askeri birliklerin müdahalesiyle, TÖS Genel Kurulu’na katılan öğretmenler ölümden döndüler. Daha sonra askeri araçlarla Ankara’ya taşındılar. Genel Kurul, Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonu’nda tamamlandı. Fakir Baykurt yeniden genel başkan seçildi.

TÖS Davası

12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından başta TÖS yöneticileri, Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Osman K. Akol, Veli Kasımoğlu olmak üzere hemen hemen tümü de TÖS üyesi 3600 öğretmen ve eğitimci gözaltına alındı. Bunlardan bir bölümü tutuklandı.
Sıkıyönetim Askeri Savcısı, “gizli örgüt”, “komünizm propagandası” ve “anarşi tahrikçiliği” suçlamalarıyla 214 sanıklı TÖS Davası’nı başlattı. Askeri savcı 27 yıla varan cezalar istiyordu. Fakir Baykurt bir numaralı sanıktı. Diğer TÖS yöneticileriyle birlikte Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalıyordu.
Askeri Müdahalenin başındakiler TÖS’ü ve diğer kamu personeli sendikalarını kapatmak istiyordu. Mahkeme kararını beklemeden bir anayasa değişikliği hazırlatıldı. TÖS’ün kapatılacağı kesinleşince, Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Fakir Baykurt ve arkadaşları, sendikanın yerine bir dernek kurulmasını sağladılar.
3 Eylül 1971 tarihinde, Tüm Eğitim Öğretim Emekçileri Birleşme ve Dayanışma Derneği  (TÖB-DER) kuruldu. TÖS’ün mal varlığının TÖB-DER’e devri sağlandı. İki hafta sonra, 20 Eylül 1971’de Anayasa’da yapılan değişikliklerle tüm öteki memur sendikalarıyla birlikte TÖS de kapatıldı. Ama hiç olmazsa TÖS’ün mal varlığı kurtarılmıştı.
Fakir Baykurt ve diğer TÖS yöneticilerinin tutukluluğu uzun sürdü. TÖS Davası bitmeden kamuoyunun baskısıyla af yasası çıktı. Yasadan yararlanırlarsa dava hemen bitebilir, tutuklu sanıklar da kısa yoldan özgürlüklerine kavuşabilirdi.
Ama Fakir Baykurt ve arkadaşları aftan yararlanmayı kabul etmediler. “Aftan yararlanmayacağız!” dediler.
TÖS Davası’na devam edildi.
2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, uzun yargılama süreci sonunda Fakir Baykurt ve üç genel merkez yöneticisini 8 yıl, 10 ay, 20 gün ağır hapis cezasına; 55 sanığı da 10 ay ile 10 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırdı.
Dava Askeri Yargıtay’a gitti. Uzun incelemelerden sonra Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını “Hem esastan hem usulden” bozdu. Böylece TÖS beraat etmiş oldu.
Askeri savcının suçlamalarını gerçekmiş gibi tam sayfa veren gazeteler, beraat kararını arka sayfalarda, küçücük verdiler. TÖS yöneticileri hakkında istenen cezaları bağıra bağıra yayan radyoların, televizyonun sesi ise hiç çıkmıyordu.
Fakir Baykurt ve arkadaşları beraat kararlarının basında, radyo ve televizyonda yayınlanması için dilekçe verdiler. Taleplerini kabul ettirdiler.
Tutukluluk sürelerinde kesilen maaşlarını geri alabilmek için dava açtılar. Kazandılar. Gasp edilmiş haklarını söke söke geri aldılar.

Her şart altında yazarlık

Fakir Baykurt, her şart altında yazarlığını sürdürdü. Mücadelenin en zor günlerinde bile başarılı eserlerini yazdı.
Ünlü romanlarından biri olan Tırpan’ı “Fevzipaşa’da sürgündeyken, bütün hazırlıkları yolda belde tamamlayarak ve yazabilmek için TÖS yönetimindeki arkadaşlarından bir aycık izin alarak!” kaleme aldı. 1970 yılında yayınladı. Aynı yıl Tırpan ile Türkiye Radyo Televizyon Kurumu - TRT Roman Ödülü; Sınırdaki Ölü  ile de TRT Öykü Ödülü’nü aldı.
Tutuklandığı 1971 yılında gene Tırpan ile Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü aldı.
Mamak Askeri Cezaevi’nde ve daha sonra kaldığı Kızılcahamam Cezaevi’nde geçen yıllarını yazarak değerlendirdi. İçerdeki Oğul, Köygöçüren, Can Parası o zorlu günlerde yaratılmış önemli eserlerindendir.

Fakir Baykurt’un örgütlü mücadelesinin özellikleri

Fakir Baykurt’un yaşamına, mücadelesine, yazarlığına yön veren felsefi temel materyalist, sosyalist bir dünya görüşüydü. Ama o materyalizmi ve sosyalizmi ezberlenen kuru doğmalar olarak değil; canlı, değişken, yaratıcı, bilimsel bir dünya görüşü olarak anlıyor ve uyguluyordu.
Akçaköy’ün dikenleri, karaçalıları arasından geliyordu. Yoksulluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. O var olduğu mayayı, içinden çıktığı toprağı, kendini yaratan halkı hiçbir zaman unutmadı. Yaşamı boyunca insanların gözlerinin önündeki dünyayı ve gözlerinin arkasındaki evreni aydınlatmaya çalıştı.
Fakir Baykurt “sol”u, “solculuk”u, “sosyalizmi” kimilerinin yaptığı gibi yakasında rozet olarak taşımadı. Onu sendikal çalışmalarında “yavaşlıkla” suçlayan bazı “hızlı solcular”, “hızlı sosyalistler” 1990 sonrası güvendikleri dağlar yıkılınca, rüzgâr gülü gibi yön değiştirirlerken Fakir Baykurt düşüncelerinden de mücadele anlayışından da taviz vermedi.
Fakir Baykurt’un örgütlü mücadelesinin çizgisi kendi toprağına ayak basıyor; kendi halkının ve dünya halklarının geçmişten beri gelen ilerici, devrimci, insancıl direnme damarından kuvvet alıyordu. O, mücadelesinde tutarlıydı. Toplayıcı ve birleştiriciydi. İnsanları ve mücadele arkadaşlarını iyi tanıyordu.
Fakir Baykurt alçak gönüllü, toleranslı ve kararlıydı. Mücadele arkadaşlarına, dostlarına karşı vefalıydı. Gönül kırmamaya özen gösteriyordu.
Fakir Baykurt zamanı, mekânı ve insanı iyi hesaplayan bir örgütçüydü. TÖS eylemlerinin geniş kapsamlı ve sonuç alıcı olmasında, birçok başka etken yanında, eylem biçiminin, zamanının, yerinin, hedefinin doğru seçilmesi; üyelerinin ve kamuoyunun eylem için iyi hazırlanması esas belirleyici olmuştur.

Çekilenler boşa gitmeyecektir

9 Ekim 1971 tarihinde, Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’de, 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi karşısında TÖS Genel Başkanı sıfatıyla verdiği 190 sayfalık “İfade”sini şöyle bitiriyordu:
“Hak diyenin ağzına vurulmamalı, yol açanın yolu kesilmemelidir. ... Beraatımızın sevinci gibi, cezalandırılmamızın tesellisini de aramızda kardeşçe ve içtenlikle paylaşacağız. Şimdiye kadar öğretmen olarak davrandık, bundan sonra da öğretmen olarak davranmaya dikkat edeceğiz. ... Bu mücadeleye giren insanlar, sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir!”
Öğretmenlerin örgütlü mücadelesi bitmemiştir...
Günümüzün öğretmen mücadelesi, dünün mücadelelerinin mirasçısıdır ve çekilenlerin boşa gitmediğinin somut göstergesidir.

Son söz

Bu yazımı 23 Kasım 2000 tarihinde, Fakir Baykurt’un aramızdan ayrılışının birinci yılında kaleme almıştım. Aradan 17 yıl geçti. Türkiye eğitim alanında, toplumsal barış alanında, temel hak ve özgürlükler alanında 2000’li yılların daha da gerisine gitti.  Eğitim ve öğretim bilimsellikten uzaklaştırıldı, dinci bir nitelik kazandı. İktidarın sesi haline getirilmiş olan sendikalar dışındaki sendikalara yaşama hakkı verilmiyor. Türkiye olağanüstü hâl kararnameleriyle yönetiliyor.
Türkiye’nin bu hale getirilmesinde 1969 yılında demokratik eğitim talebiyle boykot yapan 50 300 öğretmen aleyhinde kovuşturma açan, binlerce öğretmene çeşitli cezalar veren, öğretmen okullarını kapatıp imam hatip okulları açan, 1969’da Kayseri Alemdar Sineması’nda 800 öğretmeni yakmak isteyenlere cesaret vermiş olan Demirel Hükümetlerinin, Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin büyük sorumluluğu vardır.
1968’ler, 1971’ler, 1980’ler bugünlerin önsözünün yazıldığı günlerdi.
Türkiye’nin bu zor günleri aşacağına inanıyor, ustam Fakir Baykurt’u saygı ve sevgiyle anıyorum.

Bochum, 8 Ekim 2017                                                   Kemal Yalçın

Kaynaklar:
1. Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, Cilt: 2 ve 3, Niyazi Altunya, Feyzullah Ertuğrul’un yazıları.
2. İfade- TÖS Savunması, Fakir Baykurt, Eğitim-İş Yayınları, Ankara 1994
3. Benli Yazılar, Fakir Baykurt, Papirüs Yayınları, İstanbul 1998
4. Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız, Hazırlayan: Feridun Andaç, İde Yayınları, İstanbul 1997

7 Ekim 2017 Cumartesi







SABAHAT HANIM
Hasan Ürel

Yaz tatilinde karar verdim. Kararım karar dedim. Dönüşü yok dedim. Böyle çıktım yola, Ankara’da buluşup Antep’e gideceğiz.
“Kararlısın değil mi Asiye?”
“Evet kararlıyım.”
Öncekiler gibi olmasın. Ayrılıp, sonra arasın sorsun diye beklemeyeceksin, dönüp gelince sevinmeyeceksin.
“Hayır asla. Bu son.”
En kötü karar kararsızlıktan iyidir demişler. Elbette bu kararda ailemin etkisi var kabul ediyorum ama benim de içime sinmiyor ki. Kadınlar duygusal olarak başlayan her ilişki için ciddi düşünür, sonuna kadar götürmek ister ama gitmiyor işte.
Okul tatil olunca ailemin yanına döndüm. Mesleğimin daha birinci yılındayım. Öğretmenliği, öğrencilerimi seviyorum. Alıştım yani. Genç bir müdürümüz var, beni el üstünde tutuyor.
Oysa kura çektiğimiz gün ne çok ağlamıştım. “ Allah’ım herkes normal okullara atanırken ben niye Körler Okuluna atandım” diye. Arkadaşlarım “belki Antep’in “Körler” diye bir nahiyesi, ne bileyim köyü vardır belki oranın okulunun adıdır bu, dur bakalım yarın Bakanlığa gider araştırırız, hemen panik yapma” diye beni teselli etmişlerdi.
İstifa edip dönmeyi bile düşündüm. Giderek alıştım, sonrasında buradaki insanların sıcaklığını, öğrencilerimin çevremde dolaşıp beni sarıp sarmalarını görünce her defasında o günkü düşüncelerimden utandım. Benimkiler de bütün öğrenciler gibi, haylazlık yapar, kopya çeker, dersi kaynatmaya çalışır, yağ çeker, dalga geçer, anlaman zaman alır, zokayı yuttuğunu sonra anlarsın. Ama hepsi sevimli çocuklar. Yaşlarımız da birbirine yakın.
Zümre başkanımız gözleri çok az gören Selanik doğumlu Naim Öğretmen. Ailesi mübadele ile Türkiye’ye gelmiş. Uzun boylu, dalgalı saçlı, insana “ah bir de gözü görseydi ne yakışıklı adam dedirtecek cinsten.” Bekar, yalnız yaşıyor. Okul yatılı, müdür bana bir oda tahsis etti. Ama Naim hoca okulda kalmak istememiş, ev
tutmuş. Hızlı bir hayatı var, şehirde dostlar edinmiş, onlarla her gece beraber oluyor, içkiyi seviyor, özellikle şarabı. Renkli bir adam. Akordeon çalıyor, çok güzel de şiir okuyor. Bir çoğu şarap üstüne. Rumca ve İngilizceyi ana dili gibi biliyor. Aslında Türkçe öğretmeni, fakat özel eğitim alanında kendini geliştirmiş, körlerle nasıl iletişim kurulacağını çok iyi biliyor. İngilizce kursları açmış, öğrenciler hatta öğretmenler kurslara katılmak için can atıyorlar.
“Sevgilisi varmış, bir gece kulübünde şarkı söylüyormuş.” Öğretmenler odası dedikoduları, körlerin bir özelliği daha var, dedikoduyu seviyorlar.
Dersler öğleden sonra üç gibi bitiyor, bahçede oturuyorum. Bu gün ne yapsam diye düşünürken, sanki benim orda olacağımı hissetmiş gibi, “Asiye” diye yüksek sesle seslendi.
“Efendim Naim hocam.“
“Asiye sen Antep’i öğrendin mi? Gel seni gezdireyim” dedi.
Okulun servisi henüz kalkmamış, bindik.
“İzzet, bizi Atatürk Bulvarının başında bırak, baklavacıların orada.”
Koluma girdi, yürüyoruz. Tenlerimiz birbirine değince sanki kolumda bir elektriklenme oldu. Allaben kenarından başlayalım dedi. Yaz sonu ama hala Antep’in kavurucu sıcakları sürüyor. Benim gibi Karadeniz’de doğup büyümüş birisi için bu sıcaklar yakıcı. Terledim, yoruldum. Belki de heyecandan dilim damağım kurudu.
Sanki hissetmiş gibi, “Bak görüyor musun tam karşımızda tarihi bir bina var, onun bahçesinde oturalım, bir şeyler içeriz” dedi.
Şaşırdım, görmeyen bir insan, bak orada şunu göreceksin diye bana yer-yön tarif ediyor.
Bahçede yüzyıllık ağaçlar var, koyu gölge bir masa seçtim, oturduk.
“İki soğuk maden suyu, iki kahve” dedi garsona, bana döndü nasıl olsun kahven, canım sıkıldı, bana çocuk gibi davrandığını hissettim ama bozuntuya vermedim. Kuru bir sesle “Şekerli olsun” dedim.
“Benimki sade.”
“ Şimdi öğretmen okulu olan bu bina aslında tarihi bir kilise. Kendirli Kilisesi. Aslında tarihi çok eski değil, bu yüzyılın başında ibadete açılmış bir Ermeni Kilisesi. Planı Vatikan’dan Papalık tarafından gönderilmiş, o günün şartlarında çok masraf edilerek Osmanlı Ermeni cemaatinden toplanan paralarla yaptırılmış. Ne yazık ki sahipleri burada uzun süre ibadet edemeden sürgüne gönderilmiş ve bina ellerinden alınmış, görüyorsun şimdi okulun çay bahçesi olarak kullanılıyor.”
Çarpıldım. Neler anlatıyor bu adam? Ermeniler varmış, böyle devasa kiliseler yapmışlar, sonra da sürgüne gönderilmişler. Benim büyüdüğüm şehirdeki cezaevi de tıpkı bu bina gibi böyle beyaz kesme taşlardan tarihi bir bina, halk oraya “kilise”der, ben ise herhalde cezaevi olduğu için böyle söylüyorlar diye düşünmüştüm. İçimden bunlar geçti ama ona söylemedim. Henüz cehaletimi kabul edecek olgunlukta değilim.
Bu arada o da terlemiş olacak ki gözlüklerini çıkardı, mendili ile gözlerini sildi. Senin, benim gibi gözleri var ama sadece ışığı seziyor. Hatta gözlüğü çıkarınca yüzü daha da aydınlandı.
Artık fırsat buldukça öğleden sonraları şehri birlikte dolaşıyoruz.
Bir sonraki gün Antep Kalesine çıktık, çevremizde çocuklar, bizden bir şeyler istiyorlar, o kimin neye ilgisi olacağını sezer o konudan başlar konuşmaya, çok geçmedi çocuklar onun ağzının içine bakar oldular. Onları okula davet etti.
Oradan Bakırcılar Çarşısına indik. Birden aklıma geldi, bizim de Ermeni Harut Usta var. İyi bakırcı. “ Gitmeyip kalanlardandır” dedi. “ Ermeni” sözü biz de küfür gibi kullanılır, anam kızınca bize “Ermeni’nin kızı seni” derdi. Bunu söylemedim. Oradan Kaçakçılar Çarşısına geçtik, kimseye yol filan sormuyoruz. Kafasının içine şehir planını nakşetmiş, yolları, sokakları, geçitleri her yeri santim santim biliyor.
Çarşıya girince şaşırdım, her yerde tanıdığı var, bir esnaf, “Oo Naim Hoca, gel buyur ağam, nerelerdesin, görünmüyorsun?” dedi. Göz ucuyla beni de süzüyor. “Hoca hanım bizim okula yeni tayin oldu ona Antep’i öğretiyorum.”
“Pek de gençmiş, ne zaman öğretmen olmuş ağam, ben talebe sandıktım.”
“Ne içeriz?”
“Bize iki maden suyu, soğuk olsun” Benim tercihim yine sorulmuyor.
Adam her şey satıyor, canlı kumaşlar, alacalı bulacalı, bana göre değil, kahve, çay, aklınıza ne gelirse ha bir de çeşit çeşit saat ve radyolar. Malların hepsi Suriye’den
geliyormuş, adı üstünde kaçakçılar çarşısı. Naim hoca gelirken söz etmişti, ama burası bir başka, insan kaynıyor. İlk maaşımla bir saat, bir de radyo almalıyım.
“Hoca hanım bir şeyler almak ister mi?”
Hemen atıldım. “Hayır, henüz değil.” Ne olur ne olmaz, belki parasını o vermeye kalkar, hiç istemem.
Onunla yolda yürümek zor, adım başı bir tanıdığı çıkıyor, çevirip sarılıyorlar. Artık ana merkezde yürümüyoruz, ama o şehrin arka sokaklarını da biliyor. Oralara girip çıkıyoruz. Her yer tarih kokuyor. Antep’in tek katlı eski evleri, hiç beton kullanılmayan ahşap camiler.
“Bir gün de Mithat Enç’in evine gidelim”dedi. Sormuyorum kimdir diye, gene müstehzi davranır, dalga geçer, ergenliğim tuttu, alınıyorum. O anlatmaya başladı.
“Mithat Enç körlerin babasıdır. Benim de idolümdür. Kendisi yurtdışında Hukuk eğitimi gördüğü sırada ikinci sınıfta iken gözlerini kaybetmiş ondan sonra da bütün hayatını körlerin eğitimine adamış birisi. Hasan Ali Yücel’i ikna etmiş, Ankara’daki Körler Okulunu kurdurmuş, sonra burasını. Braille alfabesini çağrıştıran Altı Nokta Körler Vakfını kurmuş, başına geçmiş, körlerin tıpkı normal insanlar gibi eğitim görüp, topluma katılacaklarını kanıtlamış birisi, körler ancak ölünce görmezler derdi, evi burada, şimdi müze yapıldı, gezeriz bir gün.”
Bu hikâye çok ilgimi çekti, bir insanın aniden en kıymetli organını kaybetmesine rağmen hayata asılması, körlere hayati ufuklar açması, umut vermesi, etkiledi beni. İçimden bu adamı daha yakından tanımalıyım dedim.
Artık her öğleden sonra Naim hocayı bekler oldum, bu günde beni bir yerlere götürse, ama hep aklımda Biyoloji öğretmenimiz Lütfiye hanımın sözü, “kızlar bir meslektaşınızla evlenin, öyle doktor, avukat, mühendis aramayın, her şey dengi dengine.” Naim hoca çok iyi bir koca adayı ama ya gözleri, onu kabul edebilecek miyim, dur bakalım kendi kendine gelin olma, bakalım da adamın seni düşündüğümü var?
Bazı akşamlar birlikte yemek yiyoruz, ona kalsa her akşam içelim. Öğrenciliğimde bir iki kez içki içmişliğim var, Ganita’ya giderdik, üniversiteden kızlı erkekli gruplar gelirdi, onlara özenip bazen harçlığımızı birleştirir, bir iki kadeh bir şey içerdik. Antep’in en elit lokantası Merkez Lokantası, bir akşam geç saatlere kadar sohbet içki, hoşuma gitti, sarhoşluk böyle bir şey herhalde, hayat güzel, Naim güzel, önümde şahane yıllar var. Çıktık birlikte, Allaben kıyısında yürüyelim dedi, daha yakınız
birbirimize artık, sarmaş dolaş yürüyoruz, büfeden şarap aldı yeniden, cila yaparız dedi. Şişeyi dikleyip içiyor, sonra bana veriyor, “bir yudum da sen al, iyi gelir.” Ben artık içmek istemiyorum. Şişeyi elimde biraz tutuyorum, tekrar ona veriyorum. Şişenin ağzına üflüyor, bir daha üflüyor, sesi dinliyor. Aniden döndü, “Kız, sen bundan hiç içmemişsin ya.” Naim kül yutar mı? Kahkaha ile gülüştük, sarıldı kucakladı, öpüştük belki de. İyi geldi, o gece “ben bu adamı artık bırakamam” diye düşündüm.
Bir hafta sonra annesi geldi İzmir’den, evine gittik birlikte, bakımlı, modern bir kadın ne de olsa Avrupalı, cana yakın tatlı, yolculuğun nasıl geçtiğini anlattı, kendini dinletiyor, sıkmadan, ilk defa Doğu’ya geliyor, sevdim kadını, ona gelin olan yaşadı diye düşündüm. Birlikte İmam Çağdaş’a kebap yemeğe gittik. İki kızı var, İzmir’de yaşıyorlar, evliler, torunu olmuş bu yaz, “bana benzetiyorlar” diyor, seviniyor. Naim tam annesinin oğlu.
Beni merak ediyor, tanımak istiyor. Naim, habire “sıkıştırma kızı” diyor.
“Hayır, ne güzel konuşuyoruz, sen karışma” dedim.
Birden annemi düşündüm, ağlamsuğum burnuma geldi. Kalktım, tuvalete gittim. Neden bilmiyorum, hıçkıra hıçkıra ağladım. Keşke Naim’in gözleri görseydi.
Müdürün masasının üstünde Mithat Enç’le ilgili bir kitap gördüm.
“Bizim en değerli insanımız, o olmasaydı daha bu okullar yıllarca açılmazdı” dedi.
Hayat hikâyesinde en dikkatimi çeken gören birisiyle evlenmiş olması, Sabahat hanım, genç güzel, Antep’in iyi bir ailesine mensup, eğitimli, İngilizce öğretmeni, ailesi vermek istememiş, Mithat bey, anlatıyor, kız istemeye yalnız gitmiş, bahçeli bir ev, aile üst katta oturuyor, oraya dışarıdan merdivenle çıkılıyor. Mithat hoca, tıpkı bir gören gibi merdivenleri tırmanıyor, kızın annesinin elini öpüyor. Daha sonra annesi sırf bu sahneyi gördüğü için kızını vermeye razı olduğunu söylüyor. Evleniyorlar, iki çocukları oluyor, Mithat bey eğitimine yurtdışında devam ediyor, akademik kariyer yapıyor. Mutlu bir aile oluyorlar.
Kitabı bitirdim, insan bir kitap bitirince başka birisi olurmuş, artık şöyle düşünüyorum. Naim evlenme teklif ederse kabul edeyim. Sabahat Hanım olayım. Belki de etmeyecek, Naim seni ne yapsın, bak sevgilisi de varmış, senin hangi yeteneğin var, daha dil bile bilmiyorsun.
O gün Naim nerde bilmiyorum, okulun servisi de çoktan gitti. Bahçede oturuyorum. Çocuklar çevremde, aklımda o.
Çocuklardan biri “öğretmenim Naim hoca sizi arıyor” dedi.
Nerdeymiş geldi, okula bir yabancı heyet gelmiş, müdürle birlikte onlarla görüşme yapıyorlarmış, akşama da yemek yenecekmiş.
“Hadi gidiyoruz” dedi. Sevgililer etraflarında duvar var zanneder oysa çocuklar her şeyin farkında.
Bir dolmuşa atladık. En arkada oturuyoruz. Arabada kimse yok, şoför yanında birisiyle sohbet ediyor.
Birden, “Asiye evlenelim mi?” dedi. Dolmuş durdu. Ben de hareket yok. Elimi avucuna aldı, sıktı. Biraz bekledim. Ben de sıktım. Başka hiçbir şey konuşmadık. Doğru Merkez Lokantasına, yine geç saatlere kadar içtik. Ben çok az içiyorum, “Naim sen de içme artık.” Yemekte bir ara, “ama senin sevgilin varmış” dedim.”Aman o mu, çoktan ayrıldık, bakma sen körlerin dedikodularına, hem o kadını annem kabul eder mi, tanıdın annemi?” dedi.
Kışı onun paltosunun cebinde geçirdik. Ellerim onun avucunda ilk günkü gibi o sıkıyor, “kiminsin” demek, ben sıkıyorum, “seninim” demek, böyle bütün mevsim dolaştık ve Antep’in adeta gözümün akını donduran soğuğunu hissetmedik.
Ben artık onun Sabahat hanımı idim.
Yaz geldi, okullar tatile girdi. Memlekete döndüm. Bizimkiler bir şeyler hissettiler ama henüz konuyu açma cesareti gösteremiyorum. Naim İzmir’de sürekli mektup gönderiyor, Braille alfabesi ile karton kâğıda yazılmış mektuplar, haliyle kalın oluyor. Bizimkiler meraklı soruyorlar, sürekli mektup göndere bu adam kim?
“Arkadaşım.”
Annemin ilk sözü şu, “Genç kızın erkek arkadaşı olmaz.”
“Çok iyi birisi belki beni istemeye gelir.” Bomba gibi düştü bu söz evin içine. Sadece annem mi, bütün aile, gerçekten ciddi misin, kör bir adamla mı? Komşular herkes ağız birliği etmişçesine üzerime geliyorlar. Hele beni büyüten teyzem, “kızım ne evlenmesi, sen daha küçüksün, gözün açılmadı, erkekleri tanımıyorsun.”
Son noktayı annem koydu.
“ Çanta gibi kolunda taşıyacağın adamı yedeğine alıp buraya getirme.”
Ardından midem tuttu, zaman zaman yapar böyle ama bu seferki başka bir şey yemediğim halde devamlı kusuyorum. Günlerce sürdü. Bu zavallı kız, nasıl baş etsin sizinle. Ama hala daha kararlıyım, ona söz verdim, dönmek yok.
Nihayet zehir olan yaz tatili bitti, Antep’e dönüyorum, Ankara’da otogarda buluştuk.
Kucaklaştık. “Çok özledim seni, hem de çok” dedi, elimi avucuna aldı, sıktı. Bende karşılık yok, aniden yüzü düştü, zeki adam.
Otobüse bindik. “Kötü bir şey mi oldu?” dedi.
Nasıl başlasam? Naimciğim, aile baskısına karşı duracak cesareti olmayan insan sana layık değil mi desem. Hayır, öyle söylemeyeyim. Dümdüz, olmuyor, bitti, yapamıyorum, o kadar. Aileyi filan karıştırma. Bakalım o ne diyecek?
Otobüsün gürültüsü bana cesaret verdi. Birden “ Yürütemiyorum, olmuyor “ dedim. Belki de söylediklerimin tam anlaşılmasını istemiyorum. Birden onun da bana minibüste evlenme teklif ettiği aklıma geldi.
Hiçbir şey söylemedi, oysa geçmişte kaç kez beni ikna etmişti, bu sefer denemedi. Başını otobüsün camına dayadı, gözlerinden yaş süzüldü.
“Körler de ağlarmış.”
Aradan yıllar geçti, ayrı yollardan yürüdük, sapaklardan döndük, onu hep takip ettim, hiç karşılaşmadık. Ama şimdi “hadi” dese her şeyi terk eder, ona koşarım.