5 Haziran 2017 Pazartesi





DÜNYA FORUM:
FRANKFURT OKULU NEYDİ?
Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

İki büyük dünya savaşı arasında Almanya’da kök salmaya başlayan Frankfurt Okulu, İkinci Dünya Savaşı döneminde, 'kültür endüstrisi', 'toplumsal tek boyutluluk', 'itaatkârlık' ve 'tüketim toplumu' gibi meseleleri ele alarak hem Marksist teori hem de toplumsal muhalefet hareketleri için yeni bir odak oldu.
Frankfurt Okulu'nun önde gelen düşünürü Walter Benjamin, Fransa'da Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince intihar etmişti. 


DUVAR – Eleştirel Sosyal Teori’nin yaratıcısı olan “Frankfurt Okulu”, resmi olarak 1923 yılında Frankfurt Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü adıyla Almanya’da kuruldu. Başlangıçta genç ve finansal açıdan güçlü bir Marksist düşünür olan Felix Weil’in öncülük ettiği enstitünün amacı, Marksist düşüncenin farklı unsurlarını bir disiplinlerarası araştırma merkezinde toplamaktı. Enstitü, 1920 ve 1930’lu yıllarda, o zamanların en önemli Marksist akademisyenlerinin ilgisini çekti.
Frankfurt Okulu’nun düşünsel sahası ağırlıklı olarak üç önemli tarihi olay tarafından şekillendi: (1) Marx’ın Batı Avrupa’da öngördüğü işçi sınıfı devriminin başarısızlığı, (2) Nazizmin yükselişi ve (3) Kapitalizmin Henry Ford’un otomotiv şirketinin montaj hattı üretim uygulamalarından sonra ‘Fordizm’ ismiyle anılan yeni bir üretim ve tüketim biçimine evrilmesi. Marx’ın kendisinin tahmin etmediği modern tarihsel olaylarla yüzleşen Frankfurt Okulu kuramcıları, Marksist düşüncenin bu yeni kültürel koşullara yeni bir yorum getirmesine yardımcı olmaya başlamışlardı. Buna ek olarak, Marx, Frankfurt Okulu üyeleri, Georg Hegel, Sigmund Freud, Max Weber, Friedrich Nietzsche ve Immanuel Kant gibi diğer önemli sosyal kuramcıların ve düşünürlerin düşüncelerinden etkilenmişlerdi.
1933 yılında Adolf Hitler iktidara geldiğinde, okulun kurucuları enstitüyü önce Cenevre’ye, ardından 1935 yılında New York şehrine taşıdılar. Frankfurt Okulu teorisyenleri, sonraki otuz yıl boyunca modern topluma ilişkin en provokatif teorileri geliştirdiler. Sosyal teorinin, toplumun ve kişilerin zararlı toplumsal yapılardan kurtulmasını amaçlayan dönüştürücü bir girişim olması gerektiği düşüncesinden yola çıkan Frankfurt Okulu, sadece kapitalizmi değil, araçsallaşan akılcılığı, kültür endüstrisini ve sistemin başarısız vaatlerini içeren kapsamlı eleştiriler geliştirdi. Batı’nın modernitesi ve Aydınlanma kültürü üzerine tartıştılar.
1953’te Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt’ta yeniden kuruldu ve bugün hâlâ görevine devam ediyor. Bu yıllarda okulun önde gelen teorisyenlerinden bazıları Almanya’ya geri döndüler; ancak diğerleri Amerika Birleşik Devletleri’nde kaldı.
OKULUN YAPISI
Frankfurt Okulu, eleştirel bir teori geliştirmek ve toplumun çelişkilerini sorgulayarak diyalektik öğrenme yöntemini yaygınlaştırmak için bilinen bir akademisyen grubuna atıfta bulunur ve Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Erich Fromm ve Herbert Marcuse’un çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Fiziksel anlamda bir ‘okul’ değilse de Almanya’daki Frankfurt Üniversitesi’nin Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten akademisyenlerce yaratılan bir düşünsel ekoldü.
1930 yılında Max Horkheimer enstitünün yöneticisi oldu ve “Frankfurt Okulu”nu oluşturan akademisyenlerin büyük kısmını enstitüye dahil etti. Marx’ın isabetsiz devrim tahmini sonrasında yaşamak, düşünmek ve yazmaktan, “Ortodoks Marksizmin ve diktatörlük altındaki bir komünizm biçiminin yarattığı sorunlardan ötürü” rahatsızlık duyan bu araştırmacılar, dikkatlerini ideoloji yoluyla yönetme sorunu ya da kültür dünyası üzerine yoğunlaştırdılar. Bakış açıları, İtalyan akademisyen Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisiyle benzerlikler taşımaktaydı.
Frankfurt Okulu’nun diğer öncül üyeleri arasında Friedrich Pollock, Otto Kirchheimer, Leo Löwenthal ve Franz Leopold
Neumann da bulunmaktaydı. Walter Benjamin de 20. yüzyılın ortalarında, enstitü ile ilişkili hale gelmişti.
Frankfurt Okulu araştırmacılarının (özellikle Horkheimer, Adorno, Benjamin ve Marcuse’un) temel kaygılarından biri, başlangıçta Horkheimer ve Adorno’nun (Aydınlanma’nın Diyalektiği adlı eserde) “kitle kültürü” olarak adlandırdıkları bir anlayışın toplumsal alanda yükselişiydi. Bu ifade, teknolojik gelişmelerin müzik, film ve sanat gibi kültürel ürünlerin toplu olarak dağıtımına olanak sağlayarak, topluma teknoloji ile bağlı olan herkese ulaşma biçimini ifade eder. Onların endişeleri, teknolojinin üretimde tek tipleşmeye neden olduğu içeriği şekillendirmesiydi. Kültürel çerçevede, benzeri görülmemiş büyüklükte bir kitle, geçmişte olduğu gibi eğlence için aktif olarak birbirleriyle etkileşim kurmak yerine, pasif bir pozisyonda kalacakları tarz ve türler ile aynılaşmış bir kültürel yaşantının etkisi altına girmekteydi. Bu tecrübenin insanları entelektüel ve politik olarak pasif hale getirdiği teorisini ortaya koydular; çünkü kitlesel olarak üretilen ideolojiler ve değerler onların beynini yıkayıp ‘bilinçlerine sızmaktaydı’. Bu sürecin, Marx’ın kapitalizmin hakimiyeti teorisinde eksik olan bağlardan biri olduğunu ve büyük ölçüde Marx’ın devrim teorisinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini açıklamaya yardım ettiğini ifade ediyorlardı.
Marcuse bu çerçeveyi aldı ve yirminci yüzyılın ortalarında Batılı ülkelerde bir norm haline gelen tüketim mallarına ve yeni tüketici yaşam tarzına uyguladı; ayrıca tüketimciliğin yalnızca aynı yanlış ihtiyaçların yaratılması yoluyla, (kapitalizmin ürünlerinden memnuniyet duyulması sebebiyle) aynı şekilde işlediğini savundu. Düşünürlerinin hepsi Yahudiydi ve çoğunun Nazilerin uyguladığı soykırımdan kaçması gerekiyordu. Ortaya koydukları ana konular, 1930-1944 yılları arasındaki Nazizmin ve faşizmin etkisi üzerinde odaklanmıştı, bu nedenle açık bir kötümserlik duygusu hakimdi. Frankfurt Okulu’nun çalışmaları genel anlamda eleştirel teori ve ekonomi politikalarını kapsamaktadır. Bir bütün olarak eleştirel kuramcıların geniş yaklaşımı, Adorno ve Horkheimer Aydınlanma’nın Diyalektiği’nde temel çalışmalarında yoğun olarak Herbert Marcuse’un fikirlerini daha ayrıntılı bir şekilde incelemişlerdir.
ENDÜSTRİYEL KAPİTALİZM VE TEKNOLOJİ
Tek Boyutlu İnsan (1964), Marcuse’un en tanınmış ve en etkili eseri olan Eros ve Medeniyet ile birlikte öğrenci ve siyah kurtuluş hareketlerinin popüler bir ifadesini temsil eder. Marcuse, “Freud içgüdüsel hareketlerin ve memnuniyet hislerinin derinliklerinde yatan sosyal ve politik kontrol mekanizmasını keşfetti” diyerek, Freudcu anlayışların kapitalist egemen sınıf tarafından etkili bir şekilde manipüle edildiğini göstermeye çabalıyordu. Teknoloji olabildiğince ironik bir şekilde “totaliter bir eğilim” taşıdığı için “yeni, daha etkili ve daha hoş toplumsallaşma biçimleri kurmak” amacını ortaya koyuyordu. ‘Savaş halini’ ve ‘refah devletini’ bir araya getiren teknolojinin genel seferberliği, “siyasi evrenin kapanmasına” yol açmaktaydı: Sosyal değişim, mekanikleşme ve bilimsel yönetim, teknik alandaki akılcılıkla gerçekleşebilir: “İşçi sınıfının olumsuz konumunun zayıflamasını zorlayan” yeni bir teknolojik iş hayatı gerekmektedir. İşçiler, her bakımdan, varolan sosyo-politik sistemi eleştirme yetenekleri açısından ‘yumuşatılmış’ durumdadır. Bu nedenle yalnızca ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğini göremeyen tek boyutlu bir düşünce üretmektedir. Teknik akılcılık teması, Marcuse’un daha önce ve büyük ölçüde farklı sosyal ve politik koşullar altında çalıştığı bir konudur.
ELEŞTİREL TEORİ
“Eleştirel teori”, Frankfurt Okulu’na dahil olan düşünürler tarafından geliştirilen yeni bir Marksist toplum teorisine verilen isimdir. 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen bir dizi çalışmada, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından, tekelci kapitalizm teorileri, yeni sanayi devleti, teknoloji ve dev şirketlerin tekelci kapitalizmdeki rolü, çağdaş toplumları yeniden üretim sürecindeki kitle kültürü, demokrasinin ve bireyin gerilemesi ve iletişiminin kilit rolleri hakkında yayınlar yapıldı. Eleştirel teori Hegelci diyalektik, Marksist teori, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud, Max Weber ve çağdaş düşüncenin diğer eğilimleri üzerine odaklanmıştır. Sonraki on yıllar boyunca toplumsal teorinin merkezinde yer alacak teoriler bu sahalar üzerinden başlayarak geniş bir muhalif düşünce akımına dönüştü. Düşünürler zor bir tarihsel dönemde radikal bir toplumsal kuramı canlı tutmayı başardılar ve değişen toplumsal gerçekliğe dair yeni Marksist teorinin ve rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişteki yeni tarihsel durumun yönelimlerini tartıştılar.
Grubun ilk üyeleri, James Joyce, Marcel Proust ve Samuel Beckett gibi modernist yazarları övgü ile anan Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse, Erich Fromm, Walter Benjamin ve Jurgen Habermas’tan oluşuyordu. Frankfurt Okulu eleştirmenleri, bir tarafta totaliter bir rejim ve faşizm, diğer tarafta Amerikan kitle kültürü sürmekteyken, kapitalizm ve ticaret ile ilgili deneyimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Ortaya çıkan tekdüze kültürel yapıları nedeniyle hem Nazi hem de Amerikan toplulukları “tek boyutlu” olarak kabul edilmiştir.
Sanat ve edebiyat, Frankfurt Okulu açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Erken bir girişim olan Eleştirel Teori’de Marcuse, “olumlu kültür” kavramını önermişti; bu sayede, kültürün diyalektik doğasını “konformist” olarak nitelerken eleştirel bir yaklaşım izledi. Adorno, “sanatın gerçek dünyada olumsuz bir bilgi” haline geldiğini düşünüyordu. Ona göre, sanat, sosyal sistem içinde hareket ederek ve bu sistemi kendinde yansıtarak dolaylı bir bilgi üretiyordu. Beckett’in “Oyun’un Sonu” adlı eserinin analizinde Adorno, Beckett’in çağdaş kültür ve modern varoluşa karşı olumsuz tavrını, yalnızca içi boş kalıplar ve dilin parçalanmış klişelerine sahip karakterler sunarak yansıttığını aktarmaktadır. Horkheimer ise pasifleşmeye ve siyasi ve sanatsal statükoya karşı, herhangi bir inisiyatif geliştirmedikleri ve baskıcı ideolojiye karşı itaatkâr oldukları için eleştiriler getirmiştir.
ÜTOPYALAR VE YENİ MUHALEFET
Herbert Marcuse’un ‘Tek Boyutlu Adam’ çalışmasının sayfalarında yoğun bir karamsarlık göze çarpar. Bununla birlikte, analizin altında yatan temel unsur, Weber’in ‘kader’ hakkındaki gerginliğini eleştiren umutlu bir bakış yansıtmaktadır. Kurtuluş üzerine yazılan daha sonraki Deneme (1969), iyimserlik ruhunu zamanın isyankâr olaylarıyla uyumlu bir açıdan ve daha şeffaf bir şekilde ortaya koymaktadır. Marcuse, ‘dış menşeli ve dışardan gelenlerin’ isyanını, kapitalizmin çöküşüne katkıda bulunacak bir dinamo olarak algılamıştı. Büyük ölçüde 1968 Mayısı’ndan önce yazılmış olan deneme, 1968 isyanlarının felsefesi ve Vietnam Savaşı öncesi protesto anlayışıyla birlikte yükselen siyah muhalefet hareketi ile etkileşime girdi. Kurumsal kapitalizmdeki “büyük amaçların” karakterize edilmesini ütopyacı olması nedeniyle reddetti. Aksine, “ütopik” olarak nitelendirilen şeyin artık toplumda “yeri yoktur” ve tarihsel evrende herhangi bir yere sahip olamayacaktır. Daha ziyade kurulu toplumlar tarafından engellenmektedir.” Marcuse, yeni muhalif güçlerin artık geleneksel emekçi, sınıf temelli örgütlerle uyumlu olarak öğrenciler de dahil olmak üzere küçük sosyal gruplardan oluştuğunu düşünüyordu. Nitekim, eski toplumsal kalıplara karşı başlayan isyan, “yeni ve kendiliğinden bir dayanışma”nın ortaya çıkmasını temsil ediyordu. İşçi sınıfı, teknik ve mesleki yeniden yapılanma nedeniyle değişen bileşiminden dolayı, kapitalist sisteme entegre edilmiş yeni bir işçi sınıfının gelişmesine neden olmakla birlikte, daha muhafazakâr hale gelmişti. Ancak Marcuse, “1960’ların sonundan sonraki ‘parti sonrası sarhoşluğu döneminde’ gelişmiş kapitalizmdeki muhalefet olanaklarını tekrar değerlendirirken, estetik duyarlılığın devrimci potansiyeline daha fazla inandı. ‘Estetik Boyut’, Marcuse’un toplumu meta kültüründe artık doymuş hale getirme konusundaki büyük umudunu temsil etti.
Marcuse’un endüstriyel kapitalizm ve teknik akılcılık analizinin bir kısmı, “fikirsel pazar yeri”nin ulusal ve bireysel çıkarları belirleyen kişiler tarafından düzenlendiği ve sınırlandırıldığı “soyut bir tarafsızlık” fikrini reddetmektedir. Marcuse, baskıcı hoşgörü hakkında 1968 yılında yazdığı yazısında, “bu ülkede (ABD) geçerli koşullar altında, muhalefetin koruması yoktur” diyor. Fransa’nın Cezayir Savaşı sırasında Sartre’ın yaptığına benzer şekilde özgürce konuşma, herkes için eşit haklar ve barışçıl protesto hakkı konusundaki doğrudan eleştirisi ve “bölünmüş” Marksist düşünceye karşı meydan okuması, Marcuse’un düşüncelerinin en çok tartışılan öğeleri olmuştur.
Kaynaklar:
http://routledgesoc.com/ profile/frankfurt-school
https://www.brlsi.org/events- proceedings/proceedings/18097
https://www.schillerinstitute. org/fid_91-96/921_frankfurt. html
https://www.thoughtco.com/ frankfurt-school-3026079
https://literariness. wordpress.com/2016/04/14/ frankfurt-school-and-critical- theory/


28 Mayıs 2017 Pazar





                 İZMİR HAYALETLERİ

 
Roman,Loren Edizel,Türkçeleştiren Roza Hakmen,DeliDolu yayınları

"Smyrna'nın bütün sokakları denize götürürdü insanı; denize paralel uzanan sokaklarda bile, adım başı sokağı dik kesen yan sokaklar, daracık geçitler insanı yolunu değiştirmeye davet eder, burnuna iyot kokusunu, kulağına suyun hafif çalkantısını üflerdi."

Loren Edizel'in ilk kez 2008 yılında yayımlanan ve övgüyle karşılanan İzmir Hayaletleri isimli romanı, Delidolu Yayınları'nın gözden geçirilmiş yepyeni baskısıyla edebiyatseverlerin beğenisine sunuluyor. İzmir Hayaletleri, Birinci Dünya Savaşı'ndan Kurtuluş Savaşı'na uzanan, pek çok karakterin ve farklı tarihi olayın iç içe geçerek çok katmanlı bir hikâyeye dönüştüğü; kent tarihi, komşuluk, kültürel miras gibi sosyal temalardan esinlenilerek yoğrulmuş girift bir roman.

Jakob, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti için savaşmaya Şam'a gönderilir ve bir daha da kendisinden haber alınamaz. İzmir'in orta halli mahallesi Aya Katerina'da yaşayan ailesi tüm çabalarına rağmen ona ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemez. Önce annesini şimdi de babasını kaybeden Niko, büyükannesi Mari, dâhilikle delilik arasında gidip gelen amcası Polikarp ve ressam halası Elena'yla birlikte büyür. Bu çok dinli ve çok dilli dünya içinde olup biten her şeyi hafızasına işleyen, kendini her an tekinsiz bir atmosfer içinde bulan Niko, yaşadığı duygusal sarsıntıdan kurtulmaya çalışırken kendini tarihin tozlu sayfalarında bulur…

Levanten yazar Loren Edizel'in, İzmir'in çokkültürlü kimliğinden ilham alarak kurguladığı, yüzyıllar boyunca birbirine karışarak bir bütüne dönüşen hayatlara, kimliklere, dillere ve kültürlere değinerek benzersiz bir edebiyat deneyimine imza attığı bu roman, Roza Hakmen'in titiz çevirisiyle Türkiye'deki okurlarla buluşuyor.

"Kaybolmuş bir şehre, insanlarına ve her şeyden çok bir zamanlar şehre hayat vermiş, biçimlendirmiş, sonra da yok olmuş bağlarına dair etkileyici ve duygu dolu bir roman."
-Carole Giangrande, Yazar-
(Tanıtım Bülteninden)

27 Mayıs 2017 Cumartesi




TEKME,DİYORUM;KARGO, DİYORUM










Ümit Kıvanç       25 Mayıs

Yeter mi sahiden? “Cezaevi operasyonunda kepçeyle duvar yıkılırken kolu koparılan, KHK ile işinden atılan oğlunun, açlık grevindeki iki kişinin evleri basılıp gözaltına alınmalarını protesto ederken gözaltına alınıp konduğu aracın içine gaz sıkılmasına itiraz eden anne yerlerde sürüklendi, başına tekme atıldı” haberi yeter mi?

“Bakın, bu ana neden pantolon giyiyor biYliyor musunuz Sayın Bakan?” CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, TBMM Genel Kurulu’nda kürsüden böyle garip bir soru sordu. “Bu ana” dediği, Kezban Saçılık’tı. Kezban Hanım, işlerinden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın oturma eylemine destek veren oğlu gözaltına alınırken itiraza kalkışmış, itilip kakılmış, yerde sürüklenmiş, polisin biri yüzüne tekme atmış veya postalıyla basmış, kısaca, itaatsizliği “yanına bırakılmamış”tı.

İtaatsizlik, diyorum. Yanına bırakılmaz.
“Çünkü,” diye başladı CHP milletvekili, Kezban Hanım’ın neden hep pantolon giydiğini anlatmaya, “on yedi yıl önce oğlunun kolu koparıldığında yine cezaevinin önüne gitmişti ve o zaman sizin ‘statükocu’ dedikleriniz oğlunun kolunun peşinde olan bu ananın üstündeki tüm elbiseleri soymuştu. Şimdi başına aynı şeyin gelmesinden korktuğu için on yedi yıldır etek giymiyor ve dün oğlunun yanına gelirken yine pantolonuyla geldi, çünkü sadece ve sadece iktidarda kalabilme adına muktedir olanların neler yapabileceğini on yedi yıl önceden biliyordu. On yedi yılda hiçbir şey değişmedi, Kezban Ana on yedi yıl önce de yerlerde sürükleniyordu, dün de yerlerde sürüklendi.”

Koparılmış? Kolu?
Kemikler kargoda.
Veli Saçılık. 5 Temmuz 2000’de Burdur Cezaevi’nde kolu koparılmıştı. Kolu. Operasyonda. Cezaevinde. Kimi haberlerde dozer diye geçer ama kepçe olmalı. İş makinesi. Müteahhitlerde bol bol olanından. Duvarı yıkıyormuş. Cezaevi duvarını. 2000 yılında. Duvarı, diyorum, yıkıyormuş.
İşte… duvarı yıkarken, birden mahkûmun kolunu koparmasın mı? “Göze alınabilir zayiat”?

Veli’nin annesi, Kezban Hanım. Veli, kolu koparılan. Kepçenin kopardığı. Zayiat. Günler sonra bir köpeğin ağzında bulundu kol.
Devlet büyüktür. Mahkemeleriyle, Danıştay’ıyla, önceki ve şimdiki hayat tarzıyla büyük devlettir. Kol, diyorum, köpeğin ağzında bulundu. Kuvvetler ayrılığı esas şimdi vücut buldu. Kepçe-köpek.
Kuvvetler, diyorum.
Kemikler ise kargoda.

Veli Saçılık’ı KHK ile işinden attılar. 2016 Kasım’ında. Kezban Hanım. Yerde sürüklenen. Veli’nin annesi. Kolu koparılan. Veli Saçılık, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’nde sosyolog olarak çalışıyordu. Sağlık Emekçileri Sendikası SES’e üyeydi. Altı yaşında kızı vardı. Kezban Hanım’ın torunu. Veli, “Bizi açlığa mahkûm etmek için bir hamle,dedi; uğraş didin edinebildiği işi birden elinden alıverildiğinde. “Son kuruşuna kadar hak ettiğim maaşımı elimden alacakları ne yaptım?” Nuriye, diyorum, Semih’le ikisi, bunu soruyorlar.

Veli, Kezban Hanım’ın oğlu, KHK ile işlerinden atılan, girdikleri açlık grevinin yetmiş dördüncü gününde evleri basılarak gözaltına alınan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’ya destek eylemindeydi. Polis oradakileri de gözaltına aldı. Önce bir polis aracına bindirdi, sonra içeri gaz sıktı.

Gaz, diyorum, aracın içine. Açlık grevi, yetmiş dört, yetmiş beş… Tutuklandılar. Nuriye ile Semih. Tutuklular şimdi. Tamamen devletin elindeler. Veli de devletin elindeydi, kolu koparıldı. Sonra bir gün yine devletin eline düştü. Kezban Hanım önce içinden “yeter artık” dedi, sonra devletin büyüklüğüne itiraza yeltendi.
Yerlerde sürüklediler tutup. Polis, diyorum, yerde sürükledi. Devlet.
Kezban Hanım sonra, “Başıma tekme vurdular,” dedi, “ama acımıyor. Yemin ederim, yüreğimin acısından acımıyor.” İyi ki bunu yerde sürüklerlerken söylemedi. “Madem acımıyor…” derlerdi. Devlet, diyorum, ‘madem acımıyor…’ derdi.

“Yüreğin niye acıyor?” diye soracak değil ya! Onlar, niye acıyor, diye sormaz. Onlar acıtır. “Hayata Dönüş”te vurarak, yakarak otuz tutuklu ve mahkûmu öldürmüşlerdi, yapanlar gitti, gelenler cezaevlerinden sorumlu en üst düzey yetkiliye madalya verdi. Gelenler, diyorum. AKP.
Kezban Hanım, “Kolunu kopardınız, yetmedi,” dedi; Veli’yi kastederek. “Şimdi de gözünün içine gaz sıkıyorlar, arabanın içinde. Yeter artık!” Madalya demedi. Yeter, dedi.

Yeter mi sahiden? “Cezaevi operasyonunda kepçeyle duvar yıkılırken kolu koparılan, KHK ile işinden atılan oğlunun, açlık grevindeki iki kişinin evleri basılıp gözaltına alınmalarını protesto ederken gözaltına alınıp konduğu aracın içine gaz sıkılmasına itiraz eden anne yerlerde sürüklendi, başına tekme atıldı” haberi yeter mi?
Böyle bir haber olabilir mi?

Haber, diyorum. Olabilir mi? Kezban Hanım, “başka acıyı hissetmiyorum” diyor. Yürek acısından.
Böyle bir olayın yaşandığı yer ne mübarek bir yerdir;
müsebbipleri ne mübarek insanlar;
duyurmayanlar ne mübarektir;
duyup da kıçını dönenler ne mübarek…
Kemikler, diyorum. Kargoda.

Kezban Saçılık’ın yüreği acıyor. Türkiye hissetmiyor. Kezban Hanım’ı yerde sürüklüyorlar. Ne Ümmet’in liderliğine oynayan ve hâlihazırdaki nüfusunun ancak yarısından meydana gelen Türkiye’nin şampiyona hazırlıklarına halel geliyor ne Türk’ün Cihan Hakimiyeti Mefkûresi’ne. O halde başına vuruyorlar. Madem acımıyor…
Başına, diyorum, kadının başına vurmuşlar. Yere düşmüşe tekme, Diriliş’in simgesi artık. Soma, Washington, Ankara, fark etmiyor. Diriliş. Postallı, ruganlı, bağcıklı tekmelerle gelecek. “İslâm Devleti” örgütü çöllere, dağlara çekiliyor. Halifelik rekabetine de hacet kalmayacak. Mübarek.

Mitinge denk gelmedi. Kezban Hanım’ı yuhalatmak nasip olmadı. Onlar ne mübarek… Maça denk gelmedi. Tribün mahzun. Ver postalı.
Kemikler kargodan çıktı nihayet. Yetmiş yaşındaki Kemal Gün doksan gün açlık grevi yaptı. İşgaliye şu bu, öyle görünmez ama mühimdir devlet idaresinde. Sonra başkaları yüz bulur. Kamu alanını işgal etmek, kirletmek, şu bu mühimdir. Kemikler, diyorum. Şu bu, diyorum. 18 bin lira mıdır nedir, ceza kestiler. Devlet, diyorum, ceza kesti. Kargoya verdi.

Toparlarsak: Cezaevi operasyonunda kepçeyle duvar yıkılırken kolu koparılan, KHK ile işinden atılan oğlunun, açlık grevindeki iki kişinin evleri basılıp gözaltına alınmalarını protesto ederken gözaltına alınıp konduğu aracın içine gaz sıkılmasına itiraz eden anne yerlerde sürüklendi, başına tekme atıldı; bu esnada doksan gündür açlık grevi yapan yetmiş yaşındaki babanın kavuşmayı beklediği oğlunun kemikleri kargoyla gönderildi.

Şunları da ekledim mi tamamdır: Nüfusu yaklaşık 80 milyon, yüzölçümü 783 bin 500 kilometrekare.

23 Mayıs 2017 Salı







Okul öncesi ve ilkokul çocuklarına yönelik
Çocuk Edebiyatı

Kemal Yalçın


Çocuk edebiyatı çocuksu, çocukça edebiyat demek değildir. Çocuk edebiyatı, estetiğin ölçütlerine uyar, edebiyatın temel özelliklerini içerir. Çocuk edebiyatı, çocuktaki beyin gelişimiyle ve beyin işleyişiyle uyumlu olmalıdır. Çocuk, hiçbir zaman kendinin çocuk yerine konduğunu hissetmemelidir.



BEYNİN YAPISI, İŞLEYİSİ VE ÖĞRENME

1.     Çocukta beyin gelişimi, öğrenme ve dil edinimi

Öğrenmenin, düşünmenin, hafızanın, duyguların, algıların, kişiliğin merkezi beyindir. Beyin bütün vücudu aralıksız kontrol eder, hayatın devamını sağlamaya çalışır. İnsan ruhu, canlı insan beyninin bir fonksiyonudur. İnsanla birlikte ruh da ölür.
Edebiyat, sanat doğrudan beyin merkezlidir.
İnsan doğuştan getirdiği milyarlarca beyin hücresiyle yaşamın tüm ihtiyaçlarını yerine getirir. Her gün yüz bin kadar beyin hücresi ölür, 10-15 bin kadar beyin hücresi yenilenir. 0-6 yaş dönemi çocukta en hızlı beyinsel gelişmelerin olduğu bir dönemdir. Çocuk, 6 yaşına geldiğinde, kişiliğinin % 60-70’ini kazanmış ya da şekillendirmiştir. Bu nedenle okul öncesi hayat insan hayatının en önemli dönemidir.

2. Konuşma ve görme mekanizmalarının gelişiminde edebiyatın önemi

Çocukta önce konuşma mekanizması gelişmeye başlar.
Çocuk, 6 aylıkken dilin dilini, anadilinin temel fonemlerini öğrenmeye başlar. Konuşma mekanizması 0-3 yaş arasında tamamlanır. 0-3 yaş döneminde dilin fonemlerini kazanmayan bir çocukta dil gelişimi sağlıklı olamaz.
Çocuk dili öğrenmez, dili edinir.
Bu nedenle çocukla doğru, tam ve anlaşılır konuşulmalıdır.
Aynı zamanda çocuk konuşturulmalıdır.
Konuşma mekanizması ile birlikte görme mekanizması da gelişir. Bu nedenle çocukta konuşma ile görme mekanizmalarının gelişiminde renkli, resimli kitaplar, masallar, insan ve hayvan öyküleri önemli yer tutar.



3. Öğrenmede merak, istek ve ilginin önemi

Öğrenme beyindeki sinaptik bağlantılarla olur. Bir beyin hücresinin ortalama 10 bin beyin hücresi ile bağlantısı vardır.
Unutma sinaptik bağlantıların çözülmesi ya da yok olması demektir.
İstek, merak, ilgi, sevgi sinaptik bağlantıların sağlam ve kalıcı olmasında önemli rol oynar. Merakla öğrenilen bilgi geç unutulur.
Bu nedenle çocuk edebiyatı öğrenmede çok önemli yer tutar.
Çocuk edebiyatı çocukta merak, ilgi uyandırmalıdır.

OKUL ÖNCESİ ÇOCUK EDEBİYATI

1.     Edebiyat ve çocuk edebiyatı
Sözlük anlamıyla edebiyat duygu, düşünce ve hayallerin söz ve yazı ile güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatıdır. Çocuk edebiyatı da genel anlamıyla duygu, düşünce ve hayallerin çocukların dünyasına uygun söz ve yazıyla güzel ve etkili şekilde anlatılması sanatıdır.
Çocuk edebiyatı çocuksu, çocukça edebiyat demek değildir.
Çocuk edebiyatı, estetiğin ölçütlerine uyar, edebiyatın temel özelliklerini içerir. Çocuk edebiyatı, çocuktaki beyin gelişimiyle ve beyin işleyişiyle uyumlu olmalıdır.
Çocuk dünyayı bütünlüklü görür. Önce ağacı, daha sonra dalları ve yaprakları görür ve anlar. Çocuklar dünyayı renkli, canlı algılar.
Çocuklar altı yaşına kadar hayal ile gerçeği ayıramaz.  Bu nedenle çocuklara gerçek dışı olaylar gerçekmiş gibi anlatılmamalıdır.
Dil gelişimi doğrudan doğruya içinde yaşadığı kültürel çevre ile bağlantılıdır.
2.     Çocukların gelişim süreci ve bu sürece uygun kitaplar
Çocuk Edebiyatının temel sorumluluğu çocuklara resim ve dilin anlatım olanaklarıyla ve sanatçı duyarlılığıyla kurgulanmış yeni yaşantılar sunmaktır. Çocuklar adına üretilen yayınlar çocuk-edebiyat-sanat etkileşiminin olumlu yönde geliştirici nitelikte olmalıdır.
Çocuk kitapları yazan yazarlar kendi inandıkları, bildikleri doğruları tek doğru olarak çocuğa belletmeyi amaçlamaları yanlıştır
Sanatçının ve sanatın amacı beyin yıkamak değil, özgür düşünen, kişilikli, sağlıklı beyinsel gelişime yardımcı olmaktır. “Benim bildiğim tek doğrudur,” anlayışıyla yazılan bir kitap edebi bir eser kabul edilemez. Böyle kitaplar propaganda ve beyin yıkama aracı olabilirler. Bir konuda kesin bilgiler aktarmak edebiyatın değil, ders kitaplarının işidir.
3.     Okul öncesi ve ilkokul dönemi çocuk kitapları için önemli ölçütler



a)    Dil
          Çocuk kitaplarında yalın, arı bir dil kullanılmalıdır. Cümleler olabildiğince kurallı cümle olmalıdır. Devrik ve sonu getirilmemiş tümceler bu yaşlara göre değildir. Öykülerde kısa tümceler ve çocuğun anlayabileceği sözcükler kullanılmalıdır. Çocuk kitaplarının dili çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Öykü kulağa hoş gelen bir üslupla yazılmalıdır; dilin iç melodisine, ses uyumuna dikkat edilmelidir, çünkü okul öncesi eğitimde öyküler yüksek sesle çocuğa okunacaktır.
b)    Konu
        Çocuk edebiyatında konu çocuğun yaşına, beyinsel gelişiminin özelliklerine uygun olmalıdır. Çocuk kitaplarında çocuğa görelik önemlidir. Konular sevgi, kardeşlik, dostluk, yardımlaşma, çalışkanlık, hoşgörü, farklılıklara saygı, barış kültürü, cesaret, umut gibi olabilir. Ölüm, boşanma, savaş, çevre sorunları ve benzeri olaylar konu olarak okul öncesi kitaplara girmiştir. Burada dikkat edilecek nokta bunları çocuğu üzmeden, umut vererek işlemektir.
c)     Karakter
        Çocuk kitaplarında kişiler, kahramanlar inandırıcı olmalıdır. Uydurma tipler, çocukta kuşku uyandıran kişilikler kitabın inandırıcılığına zarar verir. Ayrıca çocuk, kahramanla özdeşleşebilmelidir. Ancak kahramanların nitelikli olması gerekir.
d)    Tema
Öykülerin ana fikri çocuğa göre olmalıdır. Örneğin tembellik, söz dinleme, yaramazlık gibi temalar çocuğa göredir; çünkü bunlar çocuğun yaşadıklarını içerir. Bu nedenle de onun kolayca algılayabileceği bir nitelik taşırlar.
e)     Kurgu
Kurgu öykünün akışını belirler. Kurguda sebep sonuç ilişkisi vardır. Olayların neden öyle geliştiğini açıklar. Çocuk öykülerinde merak uyandıran bir girişten sonra olay ilginç bir biçimce anlatılmalı ve sonuca varılmalıdır.  
f)      Üslup
            Yazarın üslubu çok önemlidir. Her yazarın bir üslubu vardır. Kimi yazar öyküyü kahramanın ağzından, “ben anlatıcı” olarak, kimi de üçüncü kişi gibi “o anlatıcı” olarak anlatır. Bazı yazarların şiirsel bir dili vardır. Çocuk edebiyatında kafiye, ses uyumu, melodi önemlidir. Kafiye, ses uyumu, dilin iç melodisi çocuğun dinlediği ya da okuduğu öykünün aklında kalmasına yardımcı olur. Çocuk kitaplarında dil su gibi akmalı, kelimeler dile takılmamalıdır.
g)    Çocuk edebiyatında resim ve çizimlerin yeri ve önemi
             Çocuk kitaplarında resim ve çizimler çok önemlidir. Resim öyküyü tamamlayıcı nitelikte olmalıdır. Ayrıca öyküye sadık kalmalıdır. Çocuğun kavrayacağı nitelikte olmalı, görsel estetik taşımalıdır. Uyduruk, baştan savma, estetikten yoksun resim, çizgi ve fotoğraflar çocuğun kitaptan soğumasına yol açar. Çocuk, hiçbir zaman kendinin çocuk yerine konduğunu hissetmemelidir.

       ÇOCUK KİTAPLARINDA ÖZ VE BİÇİM İLİŞKİSİ

       Çocuk kitaplarında öz ve biçim ilişkisi çok önemlidir. Çocuk kitaplarının boyutları, kitap baskı tekniği ve baskı kalitesi çocuğun beyin gelişimine uygun olmalıdır. Kitaplarda kullanılan kâğıdın cinsi, rengi ve kalınlığı çocukların yaşlarına, bilgi ve becerilerinin gelişimine uymalıdır.
1.     Ciltleme tekniği: Okul öncesi dönemde çocuklar kitapları yırtmak isterler. Yırtmak çocuk için aynı zamanda bir oyundur. Bu nedenle kâğıt kalınlığı ve cinsi kolay yırtılmayan cinsten olmalıdır. Kitap ciltleri yapıştırma değil, dikişli olmalıdır. Kitap kapakları mümkün olduğunca kalın mukavvadan olmalıdır.
2.     Harf karakterleri ve büyüklükleri, satır aralarının genişliği çocuğun yaşına, görme mekanizmasının gelişimine uygun olmalıdır.
3.     Sayfa düzeni, resimlerin sayfaya yerleştirilmeleri, çocukta merak uyandıracak biçimde olmalıdır. Resimler kaliteli olmalı, renkler cıvıl cıvıl, bahar renkleri gibi canlı olmalıdır.

    ÇOCUK KİTAPLARININ İSİMLERİ

Çocukların adları gibi, çocuk kitaplarının adları çok önemlidir. Çocuklar altı yaşına kadar hayal ile gerçeği ayıramadığı için özellikle okul öncesi kitapların başlıkları somut olmalıdır.  Çocuklar kitapları seçerlerken önce kitabın kapağına, kitabın adına ve kitabın adının yazıldığı harf karakterine bakarlar. Çocuklar kitabın kabını beğenirse, iç sayfalarına bakar, konusu ile ilgilenir.
Bu konuda kendi deneyimlerimi ve gözlemlerimi kısaca anlatmak istiyorum. Bugüne kadar iki dilli sekiz çocuk kitabı yayınladım. Bu kitapları çocuklara sunuyorum. Çocuklar bazı kitaplarıma az ilgi gösteriyorlar. Bunun üzerine öğretmenlik yaptığım ilkokullarda her sınıfta kitaplarımı gösterdim. “Bu kitapların fiyatları aynı. İçerisinde ne olduğuna bakmadan hangi kitabı alırsınız?” diye sordum. Öğrencilerim genellikle başlığı anlaşılmayan kitaplarıma ilgi göstermediler. Örneğin, “Uçurtmam Bulutlara Takıldı” başlığını çoğu öğrenci anlamadı.
“Minarede Bir Kuş Var” başlığını koyarken “Minarede Bir Kuş Var / Kanadında gümüş var” türküsünü düşünmüştüm. Halbuki öğrencilerim bu türküyü duymamıştı. Dolayısıyla başlığı kendime göre koyarak yanlış yapmışım. “Yavrusunu Arayan Kuş” başlığını öğrencilerimin çoğu sevdi. Çünkü somuttu.
Okul öncesi ve ilkokul birinci ve ikinci sınıf çocukları için bir sincap öyküsü yazmıştım. Kitabımı birinci sınıf öğrencilerime okudum. Bu kitap için düşündüğüm başlıkları tahtaya yazdım: “Yavru Sincap’ın Cevizleri”, “Küçük Sincap ve Cevizler”, “Yavru Sincap ve Karga”, “Yavru Sincap”
“Çocuklar okuduğum bu öyküye göre bu dört başlıktan hangisi sizin hoşunuza gitti?” diye sordum. Pek ses çıkmadı. Sevgi isimli öğrencim parmak kaldırdı. “Öğretmenim, bu kitabın adı Yavru Sincap’ın Rüyası olsun,” dedi. Sınıftaki çocuklar Sevgi’nin önerisini alkışladılar. Diğer okullardaki öğrencilerime de aynı başlıkları sundum. Sevgi’nin başlığı hep birinci geldi. Benim başlıklarımı pek beğenen olmadı. Böylece kitabın ismini Yavru Sincap’ın Rüyası koydum.
Yazmayı düşündüğüm birkaç öyküyü önce öğrencilerime anlattım. İlgilerini çekmedi. Ben de yazmadım. Bir öyküyü kendime göre kurgulamıştım. Bir öğrencim, “Öğretmenim burada abartma var!” dedi. Farkına varmamışım. Bu ağır eleştiriden sonra kurguyu değiştirdim.
Yetişkin bir insanın çocukların dünyasına göre yazması zor oluyor. Bu zorluğu çocuklarla konuşa konuşa aşmaya çalışıyorum. Öğrencilerim bana çok şey öğretiyorlar.

     ÇOCUĞUN GELİŞİM EVRELERİ

Eğer Çocuk Edebiyatı çocuklara uygun duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı bir şekilde güzel ifade edilmesi olarak tanımlanıyorsa çocuk kavramını açmak gerekiyor. Çocuk kavramı artık 0-18 yaş olarak belirtiliyor. Yani, bebekler ve gençler de çocuk kapsamı içindedir. Çünkü çocuk gelişen ve olgunlaşan bir varlıktır. Bu gelişme ve olgunlaşma doğumdan başlayıp yetişkin olana dek sürüyor. Elbette bebekler ve gençler çok farklıdır. İşte çocuk edebiyatını zor kılan da budur. Çocuklar her gelişim devresinde farklı duygu ve düşünceler sergiler:
0-6 yaş: okul öncesi dönemi
1-3 yaş: bebeklik dönemi
3-6 yaş: okul öncesi çocuklar
7-9 yaş: ilkokul masal dönemi
10-13 yaş: serüven dönemi
14-17 yaş: gençlik dönemi
Okul öncesi dönem:
1.     0-1 yaş
2.     1-2 yaş
3.     3-6 yaş
Okul dönemi:
4.     İlkokul 1. sınıf
5.     İlkokul 2. sınıf
6.     İlkokul 3. sınıf
7.     İlkokul 4. sınıf

ÇOCUĞU KİTAPLA NE ZAMAN TANIŞTIRMALI?
Uzmanlar çocuk anne karnındayken bile ona kitap okunabileceğini söylüyorlar. Okunanı anlamaz elbette, ama okuma ritminin getirdiği ahengi algılayabilir, diyorlar. (Machado, 1990) Çocuk doğar doğmaz sesleri bir yetişkin kadar duyar. (Crystal, 1986) Örneğin görme böyle değil. Dinleme ise duymaktan farklıdır. Dinleme alıştırmayla gelişir. Çocuğun anadilini öğrenmesi için dinleyebilmesi gerekir. Dinlemeyi öğrenmesini sağlamak maksadıyla ona, daha konuşmaya başlamadan önce de öykü anlatılabilir.
       0-1 yaş: Bu dönemdeki bebek gereksinmeleri giderilmişse mutludur ama ilgi bekler. Konuşamaz, ama dinler. Ona, o anda uydurduğunuz kısacık bir öyküyü bile anlatabilirsiniz. Dediğinizi anlamaz, ama öyküde tekrarlar varsa, sesiniz de yumuşaksa sizi severek dinler. Önemli olan dinleme alışkanlığı kazanmasıdır
.
       1-2 yaş: Çocuğun benliğinin gelişmeye başladığı devredir. 1 yaşında konuşamaz, ama kelime dağarcığı oluşmaktadır. 2 yaşa doğru tümce kurmaya, bir sayfadaki resimlerin neler olduğunu tanımaya başlar. Ancak bu yaşta daha kitabın ne olduğunu bilmez, eline aldığı kitabı yırtmak ister. Yırtılmayan bez kitaplar, plastik kitaplar, tahta ya da karton kitaplar bu yaşa göredir. Her sayfasında tek bir resim olan kitaplar daha uygundur.
Çocuk konuşmayı öğrendikten sonra başı sonu olan bir öykü okunabilir.
Bu yaştaki çocuk için en iyisi bir deftere resim yapıştırarak yapılan kitaplardır. Resimde neyi tanıyabiliyor ve seviyorsa onların resimlerinden oluşan bir defter-kitap yerinde olur. Yırtılsa da kimse üzülmez. Bu yaştaki çocuğa kitap okurken onu ya kucağımıza almalı ya da yanımıza oturtup ona sarılarak okumalı, anlatmalıyız.


        3-6 yaş arası çocuklar: Çocuk bu çağda bağımsız olmak, bazı şeyleri kendi başına yapabildiğini göstermek ister. Elini yıkamak, giyinmek, yemeğini yemek gibi. Ancak okul öncesinde okumayı beceremediği için bu iş yetişkinlere kalmıştır. Ama bu iyi yapılmazsa çocuk zamanla kitaplardan soğur. Okumaya çocuğun dikkatini topladığından emin olup öyle başlamalı. Öyküyü okurken tiyatroda oynar gibi, canlı ses tonları kullanmalı. Daha doğrusu, okumaktan çok anlatıyor gibi olmalıdır. Bu dönem gerçekçi dönem diye tanımlanmıştır. Çünkü çocuk bu yaşta günlük olaylarla ilgilenir. Evin dışında bir dünya olduğunu öğrenir.
         Okul, öğretmen, manav, komşu ve çevresinde gördüğü hayvanlar ona ilginç gelir. Örneğin bir kedinin süt içişi bu yaştaki çocuk için harika bir olaydır! Ancak gerçekle hayali şeylerin arasındaki farkı bilmez.
Bunları birbirine karıştırır. 

3-6 yaş arasındaki çocuk artık dilin kurallarının büyük bir kısmını öğrenmiştir. Düzgün dil kullanmak çocuğun edindiği dil becerisini geliştirir ve  pekiştirir. Bu yaştaki çocuk tekerlemeleri, kafiyeli deyişleri çok sever. Ancak dikkati çabuk dağılır. Öyküler kısa ve hareketli olmalı, kısa zaman dilimi içinde geçmelidir. Bu dönem çocuğun fiziksel olarak hızla büyüdüğü ve faal olduğu bir devirdir. Dinlerken hep kıpır kıpırdır. Bu nedenle de öyküler kısa tutulmalıdır. Çocuk dinlerken el çırparak, el sallayarak katılabilirse dikkati dağılmaz ve daha uzun süre dinleyebilir. Çocuk bu dönemde öyküyü radyodan, ses bandından kolayca takip edemez. Bir tümce kaçsa dikkati dağılır. Bu nedenle de kitapta göreceği resimler önemlidir. Resimler hem anlamaya yardımcı olur, hem de dikkatini tutmaya yarar. Ayrıca çocuk dinlemiş olduğu bir öyküyü resimlere bakarak tekrar okuyabilir.
          ÇOCUKLARA NEDEN KİTAP OKUMALI?
         Çocuk önce emekler, sonra yürür. Önce ses çıkarır, ağlar, sonra konuşur. Aynı şekilde çocuk önce dinler, sonra okur. Çocuğun okumasını istiyorsak, dinleme alışkanlığı edindirme yolunun kitap okumaktan geçtiğini unutmamalıyız. Çocuğun ileride okumayı sevmesi için ona bol bol kitap okumalı. (Russel, 2007) Bunun yaşı yoktur. Ne kadar erken başlanırsa alışkanlık yaratabilme o kadar kolay olur.
           İleride okulda başarılı olması için de ona kitap okumalıyız. Okul başarısı okumaktan ve okuduğunu anlamaktan geçer. Çocuğun okuma alışkanlığı varsa ders kitaplarını da okuyacak ve anlayacaktır. Bu da başarısına katkı sağlar. Okuma bir öğrenme aracıdır. Kısacası, çocuğun başarılı olması isteniyorsa okul öncesinde ona bol bol kitap okunmalıdır.
Çocuklar 3-6 yaş arası dönemde kitap okuma faaliyetinden neler öğrenirler?
- Kitapların bir öyküyü anlattığını,
- Kitapların önü arkası olduğunu ve öykülerin başı sonu olduğunu,
- Sayfadaki işaretlerin yazı olduğunu,
 - Okumanın soldan sağa doğru olduğunu,
-  Resimlerin de öyküyü anlattığını,
- Öykülerin uydurulmuş olduğunu ama bazılarının gerçek şeyleri anlattığını,
-  Öykülerin bazılarının acıklı, bazılarının komik, bazılarının heyecanlı   olduğunu öğrenirler.


   İlkokul çağında çocuk kitapları:
        İlkokul 1. sınıftan itibaren çocuk okuma öğrenmeye başlar. Kitaplar çocuğun yaşına ve  müfredat programlarındaki ünitelere de uygun olmalıdır. Çocuk kitapları 5 dakikalık, 10 dakikalık, 15 dakikalık öyküler olarak da kurgulanabilir. Öğretmenler okuma saatlerinde bu öyküleri okuyabilir. Hayvan öyküleri, fabllar bu tür öyküler için idealdir. Çocuk kitaplarının üstüne, hangi yaş grubuna uygun olduğu yazılırsa daha iyi olur.
Bu yazımı yazarken, Gülçin Alpöge’nin Eğitim-Sen yayınlarından çıkan yazılarından ve diğer kaynaklardan çok yararlandım. Kendilerine çok teşekkür ederim.
         Bochum, 15 Mayıs 2017                                           Kemal Yalçın

Kaynaklar:
          Gülçin Alpöge, Okul Öncesi Çocuk Edebiyatı.
Gülçin Alpöge, İlköğretim Çocuk Edebiyatı, Eğitim-Sen Yayınları, 2010
          Enver Naci Gökşen, Örnekleriyle Çocuk Edebiyatımız, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2008
Sedat Sever, Çocuk ve Edebiyat, Ankara, Kök Yayıncılık, 2003
           Gülseren Tür ve Ayşe Turla, Okul Öncesinde Çocuk, Edebiyat ve Kitap, İstanbul, Ya-Pa, 1999