13 Şubat 2017 Pazartesi






  
 

Ayşe Günaysu, son günlerde TRT’de tekrar yayımlanan, Ermeni Soykırımı hakkında propaganda amacıyla çekilen, 1986 yapımı Duvardaki Kan dizisini yazdı.
AYŞE GÜNAYSU
“Çocukluğumun kâbusuydu” diyor bir genç Ermeni arkadaşım. “Annemler dizi başlayınca hemen televizyonu kapatır, bizi de yatmaya gönderirlerdi. Ama “duvardaki kan” fotoğrafı beynime kazınmıştı. Bilirdim onun ‘bizim’le ilgili bir şey olduğunu.” Arkadaşımın bahsettiği, TRT’de 1986’da yayınlanmaya başlayan Duvardaki Kan adlı TV dizisi.
Yetmedi, şimdi yeni yeni Ermeni çocuklarının kâbusu olsun diye 2005 yılında diziden yapılan TV filmini tekrar yayına soktular. Ar damarı böyle çatlar. Milli menfaatler uğruna çocuklara kâbus yaşatmakta beis görmezsen çatlar. Çocukları, nefretin boy hedefi yaparsan çatlar.
Anneler televizyonu kapattırıyorlardı.  Çünkü dizi, parodilere konu olmuş, üzerine fıkralar üretilmiş, repliklerinden komik videolar türetilmiş “Türk filmi” prototipinin tüm ilkelliklerini sergileyen, ama bunların hepsini,  seyircileri Ermenilerden nefret ettirmek için kullanan bir yapım.
Dizinin ve ondan üretilen TV filminin konusu, Talat Paşa’nın Soğomon Tehlirian tarafından öldürülmesi ve ardından Tehlirian’ın mahkeme süreci. Talat Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üç liderinden biri. Ama onun ayrı bir önemi var, çünkü o, çıkarılan “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında kanun-u muvakkat” yani Ermenilerin zorla tehcir yollarına çıkarılmasını öngören kanunun, Osmanlı Ermeni toplumunu, izlerini bile yok etmecesine ortadan kaldıracak şekilde uygulanmasını organize eden kişi. Ardından vilayetlere telgraflar çekerek, tehcir sonucu rakamları talep edip, kaç Ermeni’nin sözcüğün tam anlamıyla “yok” edildiğinin hesabını dikkatle tutan insan. Soğomon Tehlirian da, ailesi Erzincan’da gözü önünde katledilen bir Ermeni genci. Tehlirian, 15 Mart 1921’de Berlin’de Talat Paşa’yı vurarak öldürür. Duvardaki Kan adlı yapım bu olayın geri planını, ardındaki “yabancı emelleri”, mahkemede “dönen dolapları” anlatma iddiasında. Dizinin ve filmin künyesine internetten kolayca ulaşılabilir.
İnternette dizinin bölümlerini de kolayca buluyorsunuz. Rastgele birkaçına baktım. Sinema dili, yönetmenlik, oyunculuk, senaryo, her bakımdan kalitesizliğin diplerinde sürünen yapımda, her sahne, her söz, her bakış, her yüz ifadesi, sadece ve sadece Ermenilere küfür etme amacına hizmet etmek üzere kullanılmış. Tehlirian’ı oynayan oyuncuya (Eray Özbal), yönetmen “olmadı, daha kötü bak” demekten bir hal olmuş belli ki. Genç oyuncunun yüzünü kötülüğün bin bir şekline sokmaktan yorgun düştüğünden eminim. Hepsi birbirinden kötü suratlı çakma Ermeniler, dakikalarca masum Türk sivilleri nasıl öldürdüklerini ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Ermeni anneler, çocuklarını korumak için televizyonlarını kapatmasın da, ne yapsın?
Komitacılar, katiller, yani Ermeniler…
Dizide tanınmış Ermeni şahsiyetler, yazar, siyasetçi, aydın kişiler, kana susamış katiller olarak gösteriliyor. Bunlardan biri, Balkan Tarihi (Aras Yayıncılık, 2002) kitabının,  o mikro tarih öğeleriyle zenginleştirilmiş, insan hikâyeleriyle ete kemiğe bürünmüş, gün be gün savaşın içinden yazılmış, o benzersiz kaynağın yazarı, 24 Nisan 1915 tutuklamalarında büyük müzik adamı Gomidas’ın koğuş arkadaşı, tutuklamaların ilk saatlerinden itibaren notlarını tutarak bugün bize kadar ulaştıran (Exile, Trauma and Death, Gomidas Institute, 2010), hiçbir Ermeni siyasi partisine üye olmayan Aram Andonyan (Tabii Andonyan, Türk tarihyazımında, ne Balkan Savaşı kitabı, ne bahsettiğim 24 Nisan ve ertesine ait kitabıyla değil de,  Naim Bey’in Anıları kitabı ve kitapta geçip de, sahte olduğunda ısrar edilen ünlü Talat Paşa telgraflarıyla tanınır.)  Filmde ise Boğos Nubar Paşa,  Aram Andonyan’ı İngiliz ajanı Ryan’a,  “komite lideri” yani “komitacı” olarak tanıştırıyor.
Namludaki kurşun: Türkler
Duvardaki Kan dizisinde katil olarak gösterilen döneminin ünlü Ermeni şahsiyetlerine devam edelim. Bunlardan bir başkası da, Osmanlı’da Ermeni Ulusal Meclisi Reisi, Ermeni Hayırseverler Cemiyeti’nin kurucularından, sol cenahta en tanınmış bileşenleri Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) ve Hınçakyan Partisi olan 1915 öncesinin çok renkli-çok sesli Ermeni siyasi hareketi içinde liberal kanattan Boğos Nubar Paşa. Senarist, Ermenilerin ne kanlı katiller olduğunu, Boğos Nubar Paşa’ya bir güzel söyletiyor: “Komiteler kurduk, isyanlar çıkardık, katliamlara yaptık, gönüllü alaylar kurup Osmanlının bütün düşmanlarıyla işbirliği yaptık.” Paşa, buna rağmen Sevr Antlaşması’nın uygulamaya konulamamasından hayıflanıyor.  Eli kanlı Ermenilerin başı olarak sunulan aynı Boğos Nubar Paşa’ya, bu entelektüel, kültür ve siyaset adamına, senaristimiz bir de Türkleri övdürüyor ama bunu yaparken bile seri katil ağzıyla konuşturuyor:  “Çıktı Anadolu’dan bir Kemal, emellerimize tam ulaşırken, bizi durdurmaya neredeyse muktedir olacak! Bu Kemal tehlikeli adam! Çanakkale’de müttefik kuvvetlerini mıhladı.” Senaristin Boğos Nubar Paşa’nın kullandırttığı metaforlar Turgut Özakman’ın “Çılgın Türkler”ine taş çıkartıyor: “Türkleri tanırım. Türkler namludaki kurşuna benzer, hele bir patlamaya görsün, önüne çıkanı devirir.”
İnşaat mühendisi, daha sonra rahip ve önce Londra, sonra Marsilya Episkoposu olan, 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklananlar arasında olup da, çok az kurtulandan biri olan ve gördüklerini, yaşadıklarını 600 sayfalık devasa The Armenian Golgotha kitabında anlatan Krikoris Balakyan, Tehlirian’ın mahkemesinde “yalancı tanık” olmuş!
İmana gelen Alman savcı: Fikret Hakan
Dizi bölümlerini rastgele indirip gezindiğimde, her defasında büyük yalanlara rastladım. Mesela mahkeme sahneleri. Dizide savcı (Fikret Hakan oynuyor ve bütün artistliğini, adaletten yana tavır alan vicdan sahibi adamı oynamak için döktürmüş, dudaklar bir başka kıvrılıyor, gözler bir başka kısılıyor, vıcık vıcık bir teatrallik) sonunda Türk tezlerinin doğru olduğunu anlar. Ve Alman yargı usullerine uymasa da, mahkeme heyetinden izin alarak, yardımcısını tanık olarak dinlenmesini ister. Mahkeme heyeti, tereddüt eder ama “kurallara uymak şartıyla” talebi kabul eder. Savcı, yardımcısını Türkiye’ye göndermiş, araştırma yaptırmıştır. Tanığı dinlemeye başlarız. Davayla hiç ilgili olmadığı halde savcının tanık olarak dinlettiği yardımcısı, uzun uzun Ermenilerin, Osmanlı’da 6 Ermeni vilayeti olarak geçen vilayetlerin hiçbirinde nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığını anlatır. Ardından bildiğimiz Türk tezlerini tekrarlar.
Soğomon Tehlirian’ın duruşma tutanaklarından da biliyoruz ki, savcı hiçbir şekilde böyle beklenmedik bir tanık çağırmıyor. Üstelik savcı sonradan “doğruyu bulmuş” filan da değil. Baştan beri aynı tezi savunuyor:  Sanık Soğomon Tehlirian, önceden tasarlayarak, kasten Talat Paşa’yı öldürmüştür. Alman kanunlarında, bu suçun tarifi açık ve seçik yapılmış ve cezası da (ölüm cezası) belirtilmiştir. Evet, Ermeniler büyük bir mezalime uğramışlardır ama bu, sanığın tasarlayarak, kasıtlı olarak bir insanı öldürdüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Savcı, “Hiç şüphe yok ki, korkunç şeyler oldu, Ermeniler dehşet verici muamelelere uğradılar. Hiç şüphe yok ki, sanığın ailesi, ruhunda derin izler bırakacak canavarca bir akıbete uğradı, bütün akrabaları öldürüldü ve o bütün bunlara gözleriyle tanık oldu” dese de, defalarca mahkemenin bütün bunlara rağmen hukukun ve kanunların gerektirdiği objektifliği elden bırakamayacağını tekrar eder. Yani dizide anlatıldığı gibi, süreç içinde Türklerin ne kadar haklı olduğunu anladığı için değil, Alman Ceza Kanunu’nun ilgili maddesine sadık kalınması gerektiğine inandığı için, sanığın suçlu olduğunu ileri sürmektedir. Hatta konuşmaları arasında dizinin senaristlerinin hiç de hoşuna gitmeyecek şeyler söyler bu coğrafya hakkında:
“Böylece, savunma ve askeri amaçlarla Konstantinopolis hükümeti Ermenileri tehcir etmeyi bir mecburiyet olarak görmüştür. Tehcirin hangi koşullar altında gerçekleştiğine gelince, değerli mahkeme heyeti, burada bir hususu göz önünde bulundurmamız gerekir: Küçük Asya, uygar insanların yaşadığı yerlere özgü şartların bulunduğu bir yer değildir. (…)  Küçük Asya’da gelenek her zaman vahşidir ve kan dökücüdür. Uzman tanıkların da belirttiği gibi, 1915’te zaten bir ‘Kutsal Savaş’ (Cihat) ilan edilmiştir. Farklı milliyetlerden ve dinlerden insanlar Ermenilerin bir yerden bir yere tehcir edildiğini görünce, bu gayet tabii bir şekilde saldırıya bir davet olarak görmüşlerdir. Bu şekilde içlerindeki en hayvani içgüdüler açığa çıkmış, yağma ve katliamlar meydana gelmiştir.”  
Belki de tarihin en uzun yalanı
Dizideki yalanların en geniş kapsamlısı da, ta 1915’te Osmanlı’nın New York Konsolosu Celal Münif Bey’in 15 Ekim 1915 tarihli The New York Times gazetesinde yayınlanan yazısından bu güne kadar değişmeyen, “Osmanlı’yı arkadan vuran Ermenilerin savaş bölgelerinden Osmanlı topraklarının güvenli bölgelerine nakledildiği” yalanı. Celal Münif Bey, bu beyanatı verdiğinde, ne savaşın, ne Rusların, ne Ermeni “komitacı”ların olduğu, mesela, bir çırpıda ilk akla geliveren kentlerden Edirne, Adapazarı, Eskişehir, Ankara, Kayseri’de tehcir çoktan başlamıştı bile. Bugün televizyon kanallarındaki tartışmalarda anlı şanlı, koca koca profesörlerden hâlâ 1915’te New York’taki Osmanlı Konsolosu’nun anlattığı “savaş bölgesinden güvenli bölgelere nakil” öyküsünü dinleriz.
Evet, alışığız ama dizide, her kareden, her yakın plan göz, kaş çekiminden taşan nefret ve düşmanlıkla birleşince işte o zaman annelere, çocuklarını televizyon başından kaçırmaktan başka çare kalmıyor.
Ve bu film ve benzerleri döşüyor cinayetlerin, tehditlerin, hakaretlerin ve gelecekteki suçların yollarını.  

11 Şubat 2017 Cumartesi




UNUTTUKLARIMIZ !.
ANADOLU RUMLARI...
Erdal Boyoğlu -avrupaforum.org


Türkler, Anadolu coğrafyasının çok kültürlülüğünden ve bir çok uygarlığa ev sahipliği yaptığından çok sıkca bahseder. Peki Anadolu, çok kültürlü halklar mozaiğiydi de bugün neden sadece Türk kültüründen ve türkçülükten söz edilmektedir. Bu konu ele alınırken özellikle Kemalist iktidarın türkçülüğünden hiç bahsedilmemektedir.
Resmi tarihin ilkokul kitaplarında uydurulan savaş kahramanı Fatma ana`nın Türk askerlerine verdiği ayran hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Daha ilkokul kitaplarında beyinler bu yalanlarla dolduruldu. Anadolu'yu askerlere verilen ayran hikayesi ile anlatılmaktadır. Fatma Ana'nın verdiği ayrandan doyan Askerler; dolu ana, ana dolu sözlerinden türediğini yazmaktan yüzleri hiç kızarmıyor. (Viyana' da Türkler arasında da şöyle bir hikaye var. Avusturyalı askerden kılıç darbesi yiyen Yeniçeri askeri; o acıyla vıy ana demiş ve Viyana'nın adı Vıyana diye söylenmiş Türkler arasında. İşte odur budur yeniçeri askerinin vıyana'sı söylene gelmiş.. Bu espirili anlatılan bir hikayedir Viyana'da)

Asıl sözünü etmek istediğim Anadolu'nun adının nereden geldiğidir. Çünkü Türk ırkçıları bunun nereden geldiği noktasında şöven duyguları kullanıyor.Oysa
Anatolia, Yunanca bir kelime olup ''Güneşin doğduğu taraf'' anlamına gelmektedir. Anatolia'nın Türkçe karşılığı Anadolu'dur. Uygarlıklar, ilk dönemlerde güneşin doğduğu tarafa akmış olmasından kaynaklı bir tarif olabilir. Ki Anadolu'nun çok kültürlülüğü iklim ve coğrafi konumuyla muhtemel bir ilişki olmalı.'Güneşin doğudan yükselmesi' gibi uygarlıkların Doğu'dan yükselmesiyle ilintilide olabilir. Şimdi Yunanca olan bir deyimi Türklükle bağ kuran anlayışa ne demeli, Hele hele Anadolu'nun Türklerin anayurdu olduğunu söylemeleri yalanına ne demeliyiz? Anadolu'yu Türklükle özdeşleştiren Kemalist ideolojinin bir paradoksu değil midir?. Kavimler kapısı olan ve bir çok uygarlığa çığır açan Anadolu'yu Türklüğün anayurdu yapmak ne kadar gerçekçi bir yaklaşım olabilir?

T.C Devleti çok kültürlü Anadolu'yu Türklüğe mal ettikten sonra diğer kültürleri yok sayması nasıl açıklanabilinir?. Mesela Mezopotamya uygarlığı olarak bilinen Sümerleri, Etileri Türklükle ilişkilendirmek için Sümerbank ve Etibank ismiyle banka kurması nasıl açıklanır? Anadolu uygarlığı olan Sümerlerin-Etilerlerin Türklükle ne alakası var. Kısacası bu uygarlıkları Türklerin atası olduğunu söyleyen Güneş Dil Teorisi resmi ideolojinin ırkçı ve inkarcı düşüncesi değil mi? Türk milliyetçiliği türkçülük üzerinden Anadolu'ya en büyük kötülüğü yapmıştır. Halbuki uygarlıklar tarihi birbirini besleyen uygalıklardır. Anadolu'da bir çok kültür üst üste gelmiştir.( Sümerler,Asurlar, Hititler,Etiler, İyonlar,Lidyalılar,Frigyalılar, Elamlar, Persler , Urartular, Medler vb) Dolsayısıyla her kültür kendisinden öncekinden izler taşımasıda bir o kadar olağandır. Birbirinden etkilenen kültürler kendinden öncekinden bir deney bir tecrübe olarak kaynaşmıştır, farklılıkları kabul etmiştir. Çünkü sosyal bilimler açısından tarih emek ürünüdür.
Anadolu uygarlığını çok kültürlü kılan etnik halklarla etnik kültürlerin zerafetidir. Kavimler kapısına dayalı zenginliğidir.
İnsanlığı belli bir etnik kimliğin üstünlüğüne dayandıran ideoloji ırkçıdır. Kemalist ideoloji 1924 sonrası asimilasyon ve inkarcılığı hayata geçirmiştir.Türk milliyetçiliği Güneş-Dil teorisiyle resmileştirmiştir. Oysa insanları renklerine, dillerine ve dinlerine göre ayırmak fikri dünyadaki tüm etnik halklar için bir felaketti. Bu durumdan en çok zarar gören coğrafyanın başında Anadolu gelmektedir. 19 yüzyılda Batı tarafından horlanan, aşağılanan çok kültürlü Anadolu, 20.yüzyılda Kemalizm tarafından talan edildi. Aleviler, Kürtler katliamdan geçirildi. Kemalizmin şöven ve asimilasyon zehriyle Çerkezler, Lazlar, Gürcüler vd etnik halklar Türk milliyetçiliği içinde eridiğini, asimile olduğunu tarihsel kaynaklardan öğreniyoruz. ''Biz Türkler, Kürtler, ve Lazlar bu ülkenin yegane sahibiyiz'' diyen söylemler tarihin sayfalarına iz düşerken, bu sözlerin unutulduğunu mu sanıyorlar?.Ne oldu bu sözlere, nerede kaldı bu sahiplik? Türklerden başka geriye ne kaldı? 90 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca Kemalist ideoloji, muhaliflere karşı çok acımasız oldu. Hep dış güçlerin oyunları yalanlarını ortaya attı. Türk milleti devletine bağlıdır.Devletine karşı gelmez. Kışkırtmalar olduysa bunun nedenleri, Türk devletine başkaldıran bölücü Kürtlerdir, Ermeni hainlerdir, Ermenilerin arkasında Fransızlar ve Ruslar, Kürtlerin arkasında İngilizler vardır. Kahpe Rumların arkasında Yunanlılar vardır.
Türk milliyetçiliğinde farklı kültürlürle ne birarada yaşama bilinci ne de kültürü vardır.Ne kadar çok inkar, o kadar çok Türkçülük vardır. uzun lafın kısası 1924-1930 döneminde Kemalist Cumhuriyetin Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt'un Türklük hakkında söylediklerine bir göz atarsak konuya açıklık getirir diye düşünüyorum.
''Bütün cihan bir yana milletim bir yana. Bütün dünyayı bana verseler de karşılığı olarak, bir Türk gencinin burnunun kanamasını isteseler rızamı vermem. Bence bütün cihan, bir Türk gencinin burnunun kanamasına değmez. Türkün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Bunun içindir ki Türk ilinde Türkler içinde her şey Türk içindir. Ve onun olacaktır. (...) Devlet işleri mutlaka Türkün elinde olmalıdır. İktisadi bakımdan, bu topraklarda zengin olmak, mesut olmak her şeye sahip olmak, efendiler, beyler gibi yaşamak yalnız ve sadece Türk'ün hakkıdır''
Bu uzun girişten sonra Anadolu'da yaşayan Rumlar'dan bahsetmek istiyorum.


ANADOLU'DA YAŞAYAN RUMLAR...
Türklerin taktığı isim Rumlar. Rumlar, Dini olarak kendi içlerinde ikiye ayrılıyorlar Hırıstıyan- Ortodoks Rumlar ve Hırıstıyan- Katolik Rumlar diye. Ortodoks Rumlar içinde Arap ortadokslarıda var. Büyük çoğunluğu İstanbul’dadır. İzmir, Trabzon ve Ankara'da yaşayanlarda var.
İstanbul’daki Hırıstıyan Rumlar, Haliç- Galata, Taksim, Şişli-Momanti, Arnavutköy, Kurtuluş, Feriköy, Fener, Beyoğlu, Burgaz, Büyükada, Heybeliada , Çanakkale, Gökçeada ve Bozcaada’da yaşamaktadırlar. Ortadoks Rumlar ile ortodoks Araplar Ankara’da yaşamaktadır.
Rumlara Lozan Antlaşmasına göre Azınlık statüsü tanındı. Istanbul'da yasayan Rumlar kendi geleneklerini evlerde ve acık olan kiliselerinde sürdürüyorlar. Rum Kızlarınin Türklerle evlenmelerı hemen hemen ımkansız gibi bir şey. Kıbrıs sorunun körüklendiği dönemlerde çok yoğun bir korku yaşamaktalar."Kıbrıs Türktür Türk Kalacak" sloganları 6/7 Eylül saldırılarında cok kullanılan bir slogandı Türk ırkcıları tarafından.
Genelliklede türk ırkçılığının depreştiği dönemlerde yoğun bir göç dalgası yaşandı. Türkiye’de yaşayan Rumlar şehirlerde yaşıyorlar. Kasaba ve köylerde yaşayan Rum kalmadı.
1985 araştırmalarına göre Ortodoks, Katolik ve protestan 10 bin Rum yaşamaktadır. Kiliseye ait olan Rum okulları göçler nedeniyle çok kayıp verdi.


Trabzon’da yaşayan Rumlar. Dilleri Rumca olupta dinleri müslüman olan Rumların Girit kökenli oldukları bilinir. Girit`liler müslümanlığı benimsiyen Rumlardır. Pontus Rumcası ile konuşanlar Trabzon’un Tonya ve Of yerleşim bölgelerinde yaşamaktadırlar. Adapazarı’nda varlıkları sözkonusudur. Antalya, Çanakkale, Hatay, Ege ve Akdeniz kıyılarında Rumlar yaşamaktadır. Giritli Müslüman olan Rumların bir kısmı Sünni iken bir kısmıda Bektaşi-Alevi'dir.
1912 yılında Anadolu’da toplam 1.254.333 Rum yaşarken, en yoğun oldukları bölgeler ise Aydın, Trabzon, Konya, Balıkkesir veTrakya’da 261.477 Rum yaşıyordu. 1917 yılında Istanbul’da 1 milyon 350 bin insan yaşarken bunun 400 bini Rum 500 bini Müslüman, geri kalanında diğer azınlıklardan oluşuyordu. Rum’ların sahip olduğu bu rakam Lozan antlaşmasında sonra 110 bine düştü. Birinci dünya şavaşından sonra Yunanistan`a yerleşen Rumlar çok fazla. Bu rakam 1928 yılına kadar 850 bin Rum’un Yunanistan’a göç ettirilerek Anadolu’dan çıkarılmışlardır. Bununla birlikte 66 bin Rum’da başka ülkelere yerleşiyor. O zamanlar Türkiye’de kalan Rum topluluğu ise 200 bin dir . Bu dönemde Yunanistan’dan Türkiye`ye gelen Türklerin sayısıda 400 bin.
İzmir'de yaşayan Rumlar 1922 yılında Yunanistan'a göç etti.
1924 yılına kadar Konya, Karaman, Akşehir, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Mersin, Ereğli, Ermenek, Antalya ve Fethiye’de yaşayan Hırıstıyan Karamanlılar Türk boyudur. Yunanca değil Türkçe konuşan bir halktır. 1924 yılına kadar Anadolu topraklarında yaşayan kahramanlılar Yunanistan'a gönderiliyor. Bugün bu topluluktan kalan çok az bir kesim kalmıştır. Büyük çoğunluğu Yunanistana göçe zorlandı. Karamanlılar Türk boyu idiler ama ortodoks dinini seçmişlerdi.


Iki gün süren 6/7 Eylül 1955 olaylarında
Ermeniler gibi Rumlar`ında ev-dükkan ve işyerleri talan edildi. Yüzlerce Rum yaralandı- evlerinden dövülerek atıldı. evleri gasp edildi. Beyoğlu`nda bir çok Rum`un işyerlerini türk ırkçıları gasp etti. Sokaklar "Vatandaş Türkçe konuş" nidalarıyla inledi.
Belli bir süre duran Rum göçü yine ırkçı düşüncelerin saldırganlıgı sonucu 1963 Kıbrıs olayları bahane edilerek yeniden alevlendirildi. „Azınlıklar iki kaya arasındaki yumurtalara benzer" diyen Haralambos Rambopulos (Istanbul’de çıkan IHO gazetesi sahibi) şöyle devam ediyor. „Kayalar ne zaman oynasa, olan yumurtalara olur, hepsi ezilir giderler. Türkiye ve Yunanistan arasında ne zaman bir bunalım çıksa, olan iki ülkede yaşayan Türk ve Rum azınlıklara oluyor. (Yeni Gündem sayı 59. 19-25.Nisan.1987.)
Bu kayaların 1963 yılında oynaması sonucu Istanbul’da bulunan Rum’ların gazetelerde isimleri yazılması sonucu 3 bin Yunan uyruklu Rum sınırdışı edildi. 1964 yılında zorunlu göç yaşayan 10 bin Rum sınır dışı edilirken10 bin kişide bu kayaların oynatılması sonucu kendiliğinden Türkıye’yi terk etti.. Istanbul’da 4000 Rum kaldı diye başlık atan Yeni Gündem dergisi, yaşayan bu kesim içinde 500 kişinin durumunun iyi olduğunu 500 kişinin içinde ise durumları oldukça iyi olanların sayısınıda 100 kişi olarak verirken diğer geri kalan bölümünde yoksulluk içinde zor şartlar altında yaşadığını ifade ederken bazılarının da emekli maaşları ile geçindiklererini yazıyordu. Türkıye ile Yunanistan arasında 1930 yılında Ikamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi yapılıyor. Ve bu anlaşmayı Türkiye tek taraflı 1964 yılında iptal ediyor. Bu tek taraflı bozulan anlaşma Batı Trakya’daki Türklere zarar verdi. Orada yaşayanların taşınmaz mal satın almaları yasaklandı. okullarda çeşitli değişikler yapıldı. Türkiye’de bu olay karşısınada boş durmayarak Imroz ve Bozcaada’da yaşayan Rumların topraklarını kamulaştırırarak Imroz’a yarı açık cezaevi ve devlet üretme çifliği yaptırdı. (ve antik Yunan'dan beri İmroz olan adanın adı Gökçeada'ya çevrilir) 


İstanbul'daki Rum okulları yaşanan bu sorunlar yüzünden zorluklar yaşadı. Karşılıklı olan Öğretmen anlaşması yürürlükten kaldırıldı. Rum okullarında öğretmenlik yapan biri görev yaptığı okul kapandığında bir başka okula tayin edilmesi yasaklandı. Fener’de bulunan Rum okulunda öğretmen açığı olmasına rağmen açıkta olan 28 öğretmen bu okula tayin ettirilmiyordu. Anlaşma bozulunca Rum okulları öğretmensiz kaldı. Rum okullarında öğrencı sayısı 1961-62 yıllarında sayıları 5 bin aşarken bu sayı 1986 yılında 506’a kadar düştü. Öğrencilerin sayısal dağılımı 12 ilkokulda 280 öğrenci, 5 ortaokul ve lisede 226 öğrenci okumakta olduğu bilinmektedir.
Heybelıada’daki Ruhban okulu kapatıldığından dolayı kiliselerde dini ayinlerini yapamaz oldu. Istanbul’da 90 Ortadoks kilisesınden sadece 30’u bundan dolayı dini vecibelerini yerine getiremiyor. Çünkü Yunanistan’dan rahib getirmek kanuni olarak yasaktır. Türk yasalarında yasak devam ediyor. Türkiye ise, Avrupa’ya Din adamları ve öğretmenleri gönderiyordu. Almanya’da okullarda Türkçe dersinin zorunlu olmasını isteyenler, Anadolu’da azınlıkların okullarını kapatıyor.Almanya, Avusturya, Fransa, İsveç gibi ülkelerde Türkçe dersleri okullarda resmi dil olarak okutulmaktadır. Türk öğretmenleri, Türkçe dersi veriyor. Almanya'da “Asimilasyon bir insanlık suçudur diyen Tayyip Erdoğan, Türkiye'de farklılıkları yok saymaktadır. Dillerini isteyenlere her türlü vahşet uygulanmaktadır.
Anadolu'da yaşayan azınlıklara herşeyi yasak koyarak çözüm arayan anlayış ırkçı'dır. Resmi ideolojinin acısını tüm halklar çekmeye devam ediyor.
1988'de, Rumalar`ın Türkiye'de bulunan gayrimenkulleri üzerindeki haklarını donduran1964 tarihli kararname kaldırıldı.

Sonuc olarak eğerT.C Laik`se, eğer Müslümanlik hosgörü diniyse, eğer ki Halk bu kadar iyi ve hoşgörülüdüyse "Neden Süryanlere gavurcuklar Ermenilere, ermeni dölü, Rumlara, Rum tohumu denidi. Neden Hrıstiyanlar vd dini aidiyetlerin yaşama şansı kalmadı?
Sorusunu da kendimize insan gibi insanca sormamız gerekmiyor mu?. 







3 Şubat 2017 Cuma




Gültan Kışanak: Tutuklanmam
'çözüm yok' mesajı
Ayşe Yıldırım
Cumuriyet 3.02.17



Hakkında hazırlanan iddianame 21 sayfalık, istenen hapis cezası ise 240 yıl. Yöneltilen suçlamaların hepsi de basın toplantıları, açıklamalar ve mitinglerde yaptığı konuşmalar. Ve tabii belediyenin cenaze ve defin gibi asli faaliyetleri. 21 sayfalık iddianamede hükümet yetkilileri ve yandaş medya tarafından DBP’li belediyelere yöneltilen “hendek-barikat- belediye” suçlamasıyla ilgili hiçbir iddia ise yer almıyor. Belki tam da bu yüzden Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak, “12 Eylül Askeri Darbe döneminde yaşananlar, beni gazetecilik mesleğini seçmeye yöneltmişti. Gerçekleri yazmak, yanlışları eleştirmek, demokrasi bilincinin gelişmesine, demokratik kamuoyunun oluşmasına katkı yapar diye düşünmüştüm. Bugün bir kez daha özgür ve bağımsız basının-medyanın ne kadar önemli olduğunu yaşayarak öğrendiğimiz bir dönemden geçiyoruz” diyor. Gültan Kışanak, cezaevinden Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.
- Bir gazeteci olarak yaşadığınız durumu nasıl özetlersiniz?
Memleketin hali ortada. “Benim payıma da yine cezaevi düştü” diye düşünüyorum. İki dönemin milletvekilliği (BDP), Eş Genel Başkanlığı ve son olarak da 1 milyon 600 bin nüfusu olan bir kentin Belediye Başkanlığı’nı yapmış, dokunulmazlığı kalktıktan sonra, daha önce hazırlanan fezlekeler nedeniyle, açılan onlarca soruşturma için 2 yıl boyunca sürekli adliyeye gidip gelmiş, demokratik siyasete inanmış, hukuk ve adalet arayışından umudunu kesmemiş bir kişi olarak, siyasi bir operasyonla tutuklanarak cezaevine konuldum. Bu durumda yapılacak tek şey var, bu haksızlığa karşı, inandığım demokratik değerlere, hukuk ve adalete, barış ve özgürlüğe dayalı bir duruş sergilemek. Böylece belki memleketin sürüklendiği kaostan çıkışına da bir katkım olur.

En büyük sorun tecrit

- Cezaevi koşullarınız nasıl?
31 Ekim 2016 tarihinden beri Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde bir odada tek başıma tutuluyorum. En büyük sorun yalnızlık, tecrit. Havalandırmaya da tek başıma çıkıyorum. Ki mevzuat gereği, ağırlaştırılmış müebbet cezası almış olanlar bile havalandırmaya birkaç kişi birlikte çıkıyorlar. Bu tecrit özel bir uygulama, Bakanlık talimatıyla uygulanıyor. İnsan tabiatı gereği bir ses duymak, konuşmak istiyor. Günde birkaç kez sesli kitap okuyarak, kendi sesimle arkadaş oluyorum.
Bir de bu cezaevi sanırım F Tipi cezaevlerinin en eskilerinden biri. Çok eski, aşırı rutubet var, havalandırma kötü, dış duvarlar kısmen yosun tutmuş. Isınmak pek kolay olmuyor. Gazetede okudum, Cumhuriyet’in çaycısı soğuktan korunmak için hava gelen yerleri sakızla kapamış. Ben de yağmur suyunun pencereden içeri gelmesini önleyebilmek için penceredeki demir parmaklıkları çöp poşetiyle kapatıyorum. Biraz olsun engelliyor. Sıcak su torbasının da ne kadar kıymetli bir icat olduğunu burada anladım.
İlaç niyetine soğan

- Sağlık durumunuz iyi mi? Sağlık ihtiyaçlarınız karşılanıyor mu?
Üşütmemek için kat kat giyiniyorum. Soğanı, sarımsağı her gün ilaç niyetine yiyorum. Şimdilik iyiyim. Kronik hipertansiyon ve diyabet hastalıklarım var. İlaçlarımı kullanıyorum. Eklem ağrıları da rutubetli havada epeyi zorlayıcı oluyor, ama doktora gitmeden baş etmeye çalışıyorum.
- Günleriniz nasıl geçiyor?
Günün büyük bir kısmını gazete-kitap okuyarak geçiriyorum. Hava çok soğuk değilse, havalandırmada fazla kar, buz yoksa havalandırmaya çıkıyorum. Hiç değilse biraz yürümek iyi geliyor. Gelen mektuplara cevap yazıyorum.

İddianame 21 sayfa istenen ceza 240 yıl
- 240 yıl hapis istenecek ne suç işlediniz?
İddianame 21 sayfa, istenen ceza 240 yıl. İddiaların büyük bir kısmı milletvekili, BDP Eş Genel Başkanı olduğum dönemde yaptığım basın toplantıları, basın açıklamaları ve miting konuşmalarından oluşuyor. Aleni, açıkça, onlarca kameranın önünde yaptığım konuşmalar. Açıklama ve konuşmaların bir kısmı da Belediye Eşbaşkanı seçildikten sonra yaptığım konuşmalar. Kapalı mekânda yaptığım basın toplantıları, “ortam dinlemesinden elde edilen kayıtlar” gibi yansıtılmış. Newroz programını kamuoyu ile paylaşmak için yaptığım basın toplantısı, Newroz, 8 Mart gibi günlerde yaptığım miting konuşmaları, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde yaptığım açıklama, cezaevlerindeki açlık grevlerini bir can kaybı yaşanmadan bitirebilmek için yürüttüğüm çabalar, açıklamalar, 12 Eylül askeri darbe döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkenceleri kınayan basın açıklamasına katılmak, açıklama yapmak, bugün artık Fethullah Paralel Devlet Yapılanması’nın kumpas davalarından biri olduğu ortaya çıkan KCK davası adı altında belediye başkanlarının, partimizin yöneticilerinin tutuklanmasını kınayan açıklama yapmak, son olarak belediyelere kayyım atamayı eleştiren basın açıklaması gibi onlarca konuşma suç unsuru olarak sıralanmış. Keşke imkân olsa da yaptığım bu konuşmaların tam metni tüm Türkiye’ye ulaşsa. Tamamında demokratik siyaset sınırları içerisinde barışı, diyaloğu, özgürlükleri, demokrasiyi savunduğum görülecektir.
Hukuk araç oldu
Belediye ile ilgili ne var derseniz, bir tek iddia var o da “çatışmalarda ölen kişilerin cenaze, defin işlemleri”, yani belediyenin asli ve yasal zorunlu görevi.
Kamuoyu o kadar “hendek-barikat- belediye” haberlerinden sonra sanırım bu konuyu da merak ediyor. Bana yöneltilen suçlamalar arasında bu konuyla ilgili hiçbir iddia yok. Olması da mümkün değil zaten. Aslında belediyeye kayyum atamak için hukuk araçsallaştırıldı, Belediye Eşbaşkanları da kurban seçildi.
Yerel demokrasi askıya alınmıştır
Sadece benim tutuklanmam değil mesele, 2014 yılı Mart ayında yapılan yerel seçimlerin tüm sonuçları ortadan kaldırıldı. Meclisin ve encümenin yetkileri merkezi hükümetin atadığı bir memura verildi. Belediye Başkanı’nın “zanlı olması” 1 milyon 600 bin nüfuslu bir kentte, demokratik seçimlerle oluşmuş belediye meclisinin işlevlerinin ortadan kaldırılmasına nasıl gerekçe yapılabilir? Şu anda 51 belediyede durum aynı. Yerel demokrasi askıya alınmıştır. Farz edelim Başbakan bir suç isnadıyla karşı karşıya kalsa, TBMM’nin işlevleri askıya mı alınacak?
Umudu büyütme zamanı

- Özellikle söylemek istediğiniz bir şey var mı?
12 Eylül Askeri Darbe döneminde yaşananlar, beni gazetecilik mesleğini seçmeye yöneltmişti. Gerçekleri yazmak, yanlışları eleştirmek, demokrasi bilincinin gelişmesine, demokratik kamuoyunun oluşmasına katkı yapar diye düşünmüştüm. Bugün bir kez daha özgür ve bağımsız basının-medyanın ne kadar önemli olduğunu yaşayarak öğrendiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Cezaevlerindeki gazetecilere dayanışma duygularımı göndermek istiyorum. Bir de kadınlara gösterdikleri dayanışma nedeniyle teşekkür ediyorum. Eşbaşkanlık, kadınların yerel yönetimlerle ulaştıkları önemli bir kazanımdır. Buna sahip çıkmamız gerekiyor. Eşit temsil hedefinden taviz vermeden, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelemizi sürdüreceğiz. Tüm kadınlara sevgiler, şimdi umudu büyütme zamanıdır.

Çözüm mözüm yok mesajı

- Gözaltına alınmayı ya da tutuklanmayı bekliyor muydunuz? Özellikle de darbe komisyonuna gittiğiniz günün akşamında?
7 Haziran’dan sonra tırmanan bir baskıyı gün gün yaşayarak bu noktaya geldik. Seçimlerden bir hafta sonra müfettişler gelmeye başladı. Her ay 3-4 müfettiş geliyordu. İhale dosyaları, meclis kararları, personel yapısı, her şeyi didik didik incelediler. “Gidin mutlaka bir şey bulun” diye gönderildikleri açıktı. Ama bir usulsüzlük bile bulamadılar. Belediye bir kıskaca alınmıştı. AB mali fonlarından bile hibe aldığımız bazı projelerimiz Bakanlık tarafından iptal edildi.
Bir KHK ile anayasa, belediyelerle ilgili tüm yasal düzenlemeler “bertaraf” edilerek belediyelere kayyum atamaya başladılar. İlçe belediyeleri ile yetinmeyecekleri belliydi. Hepimiz sıra ne zaman bize gelecek diye bekliyorduk. Darbe Komisyonu dönüşü apar topar almaları biraz manidar oldu. Komisyonua, çözüm sürecinde yaşadıklarımızı anlatarak paralel devlet yapılanmasının Kürt sorununun barışçıl, demokratik yollarla çözümünü nasıl engellediğini aktardım. Ülkenin sürüklendiği kaos ortamından bir an önce çıkılması için, diyaloğa dayalı bir barışçıl çözüme, demokratik siyasete inancımız olduğunu anlatmaya gayret ettim. Birkaç saat sonra, havaalanından gözaltına alındım. “Çözüm mözüm yok” mesajını bir de beni tutuklayarak verdiler herhalde.