5 Haziran 2017 Pazartesi





DÜNYA FORUM:
FRANKFURT OKULU NEYDİ?
Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

İki büyük dünya savaşı arasında Almanya’da kök salmaya başlayan Frankfurt Okulu, İkinci Dünya Savaşı döneminde, 'kültür endüstrisi', 'toplumsal tek boyutluluk', 'itaatkârlık' ve 'tüketim toplumu' gibi meseleleri ele alarak hem Marksist teori hem de toplumsal muhalefet hareketleri için yeni bir odak oldu.
Frankfurt Okulu'nun önde gelen düşünürü Walter Benjamin, Fransa'da Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince intihar etmişti. 


DUVAR – Eleştirel Sosyal Teori’nin yaratıcısı olan “Frankfurt Okulu”, resmi olarak 1923 yılında Frankfurt Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü adıyla Almanya’da kuruldu. Başlangıçta genç ve finansal açıdan güçlü bir Marksist düşünür olan Felix Weil’in öncülük ettiği enstitünün amacı, Marksist düşüncenin farklı unsurlarını bir disiplinlerarası araştırma merkezinde toplamaktı. Enstitü, 1920 ve 1930’lu yıllarda, o zamanların en önemli Marksist akademisyenlerinin ilgisini çekti.
Frankfurt Okulu’nun düşünsel sahası ağırlıklı olarak üç önemli tarihi olay tarafından şekillendi: (1) Marx’ın Batı Avrupa’da öngördüğü işçi sınıfı devriminin başarısızlığı, (2) Nazizmin yükselişi ve (3) Kapitalizmin Henry Ford’un otomotiv şirketinin montaj hattı üretim uygulamalarından sonra ‘Fordizm’ ismiyle anılan yeni bir üretim ve tüketim biçimine evrilmesi. Marx’ın kendisinin tahmin etmediği modern tarihsel olaylarla yüzleşen Frankfurt Okulu kuramcıları, Marksist düşüncenin bu yeni kültürel koşullara yeni bir yorum getirmesine yardımcı olmaya başlamışlardı. Buna ek olarak, Marx, Frankfurt Okulu üyeleri, Georg Hegel, Sigmund Freud, Max Weber, Friedrich Nietzsche ve Immanuel Kant gibi diğer önemli sosyal kuramcıların ve düşünürlerin düşüncelerinden etkilenmişlerdi.
1933 yılında Adolf Hitler iktidara geldiğinde, okulun kurucuları enstitüyü önce Cenevre’ye, ardından 1935 yılında New York şehrine taşıdılar. Frankfurt Okulu teorisyenleri, sonraki otuz yıl boyunca modern topluma ilişkin en provokatif teorileri geliştirdiler. Sosyal teorinin, toplumun ve kişilerin zararlı toplumsal yapılardan kurtulmasını amaçlayan dönüştürücü bir girişim olması gerektiği düşüncesinden yola çıkan Frankfurt Okulu, sadece kapitalizmi değil, araçsallaşan akılcılığı, kültür endüstrisini ve sistemin başarısız vaatlerini içeren kapsamlı eleştiriler geliştirdi. Batı’nın modernitesi ve Aydınlanma kültürü üzerine tartıştılar.
1953’te Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt’ta yeniden kuruldu ve bugün hâlâ görevine devam ediyor. Bu yıllarda okulun önde gelen teorisyenlerinden bazıları Almanya’ya geri döndüler; ancak diğerleri Amerika Birleşik Devletleri’nde kaldı.
OKULUN YAPISI
Frankfurt Okulu, eleştirel bir teori geliştirmek ve toplumun çelişkilerini sorgulayarak diyalektik öğrenme yöntemini yaygınlaştırmak için bilinen bir akademisyen grubuna atıfta bulunur ve Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Erich Fromm ve Herbert Marcuse’un çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Fiziksel anlamda bir ‘okul’ değilse de Almanya’daki Frankfurt Üniversitesi’nin Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten akademisyenlerce yaratılan bir düşünsel ekoldü.
1930 yılında Max Horkheimer enstitünün yöneticisi oldu ve “Frankfurt Okulu”nu oluşturan akademisyenlerin büyük kısmını enstitüye dahil etti. Marx’ın isabetsiz devrim tahmini sonrasında yaşamak, düşünmek ve yazmaktan, “Ortodoks Marksizmin ve diktatörlük altındaki bir komünizm biçiminin yarattığı sorunlardan ötürü” rahatsızlık duyan bu araştırmacılar, dikkatlerini ideoloji yoluyla yönetme sorunu ya da kültür dünyası üzerine yoğunlaştırdılar. Bakış açıları, İtalyan akademisyen Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisiyle benzerlikler taşımaktaydı.
Frankfurt Okulu’nun diğer öncül üyeleri arasında Friedrich Pollock, Otto Kirchheimer, Leo Löwenthal ve Franz Leopold
Neumann da bulunmaktaydı. Walter Benjamin de 20. yüzyılın ortalarında, enstitü ile ilişkili hale gelmişti.
Frankfurt Okulu araştırmacılarının (özellikle Horkheimer, Adorno, Benjamin ve Marcuse’un) temel kaygılarından biri, başlangıçta Horkheimer ve Adorno’nun (Aydınlanma’nın Diyalektiği adlı eserde) “kitle kültürü” olarak adlandırdıkları bir anlayışın toplumsal alanda yükselişiydi. Bu ifade, teknolojik gelişmelerin müzik, film ve sanat gibi kültürel ürünlerin toplu olarak dağıtımına olanak sağlayarak, topluma teknoloji ile bağlı olan herkese ulaşma biçimini ifade eder. Onların endişeleri, teknolojinin üretimde tek tipleşmeye neden olduğu içeriği şekillendirmesiydi. Kültürel çerçevede, benzeri görülmemiş büyüklükte bir kitle, geçmişte olduğu gibi eğlence için aktif olarak birbirleriyle etkileşim kurmak yerine, pasif bir pozisyonda kalacakları tarz ve türler ile aynılaşmış bir kültürel yaşantının etkisi altına girmekteydi. Bu tecrübenin insanları entelektüel ve politik olarak pasif hale getirdiği teorisini ortaya koydular; çünkü kitlesel olarak üretilen ideolojiler ve değerler onların beynini yıkayıp ‘bilinçlerine sızmaktaydı’. Bu sürecin, Marx’ın kapitalizmin hakimiyeti teorisinde eksik olan bağlardan biri olduğunu ve büyük ölçüde Marx’ın devrim teorisinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini açıklamaya yardım ettiğini ifade ediyorlardı.
Marcuse bu çerçeveyi aldı ve yirminci yüzyılın ortalarında Batılı ülkelerde bir norm haline gelen tüketim mallarına ve yeni tüketici yaşam tarzına uyguladı; ayrıca tüketimciliğin yalnızca aynı yanlış ihtiyaçların yaratılması yoluyla, (kapitalizmin ürünlerinden memnuniyet duyulması sebebiyle) aynı şekilde işlediğini savundu. Düşünürlerinin hepsi Yahudiydi ve çoğunun Nazilerin uyguladığı soykırımdan kaçması gerekiyordu. Ortaya koydukları ana konular, 1930-1944 yılları arasındaki Nazizmin ve faşizmin etkisi üzerinde odaklanmıştı, bu nedenle açık bir kötümserlik duygusu hakimdi. Frankfurt Okulu’nun çalışmaları genel anlamda eleştirel teori ve ekonomi politikalarını kapsamaktadır. Bir bütün olarak eleştirel kuramcıların geniş yaklaşımı, Adorno ve Horkheimer Aydınlanma’nın Diyalektiği’nde temel çalışmalarında yoğun olarak Herbert Marcuse’un fikirlerini daha ayrıntılı bir şekilde incelemişlerdir.
ENDÜSTRİYEL KAPİTALİZM VE TEKNOLOJİ
Tek Boyutlu İnsan (1964), Marcuse’un en tanınmış ve en etkili eseri olan Eros ve Medeniyet ile birlikte öğrenci ve siyah kurtuluş hareketlerinin popüler bir ifadesini temsil eder. Marcuse, “Freud içgüdüsel hareketlerin ve memnuniyet hislerinin derinliklerinde yatan sosyal ve politik kontrol mekanizmasını keşfetti” diyerek, Freudcu anlayışların kapitalist egemen sınıf tarafından etkili bir şekilde manipüle edildiğini göstermeye çabalıyordu. Teknoloji olabildiğince ironik bir şekilde “totaliter bir eğilim” taşıdığı için “yeni, daha etkili ve daha hoş toplumsallaşma biçimleri kurmak” amacını ortaya koyuyordu. ‘Savaş halini’ ve ‘refah devletini’ bir araya getiren teknolojinin genel seferberliği, “siyasi evrenin kapanmasına” yol açmaktaydı: Sosyal değişim, mekanikleşme ve bilimsel yönetim, teknik alandaki akılcılıkla gerçekleşebilir: “İşçi sınıfının olumsuz konumunun zayıflamasını zorlayan” yeni bir teknolojik iş hayatı gerekmektedir. İşçiler, her bakımdan, varolan sosyo-politik sistemi eleştirme yetenekleri açısından ‘yumuşatılmış’ durumdadır. Bu nedenle yalnızca ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğini göremeyen tek boyutlu bir düşünce üretmektedir. Teknik akılcılık teması, Marcuse’un daha önce ve büyük ölçüde farklı sosyal ve politik koşullar altında çalıştığı bir konudur.
ELEŞTİREL TEORİ
“Eleştirel teori”, Frankfurt Okulu’na dahil olan düşünürler tarafından geliştirilen yeni bir Marksist toplum teorisine verilen isimdir. 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen bir dizi çalışmada, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından, tekelci kapitalizm teorileri, yeni sanayi devleti, teknoloji ve dev şirketlerin tekelci kapitalizmdeki rolü, çağdaş toplumları yeniden üretim sürecindeki kitle kültürü, demokrasinin ve bireyin gerilemesi ve iletişiminin kilit rolleri hakkında yayınlar yapıldı. Eleştirel teori Hegelci diyalektik, Marksist teori, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud, Max Weber ve çağdaş düşüncenin diğer eğilimleri üzerine odaklanmıştır. Sonraki on yıllar boyunca toplumsal teorinin merkezinde yer alacak teoriler bu sahalar üzerinden başlayarak geniş bir muhalif düşünce akımına dönüştü. Düşünürler zor bir tarihsel dönemde radikal bir toplumsal kuramı canlı tutmayı başardılar ve değişen toplumsal gerçekliğe dair yeni Marksist teorinin ve rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişteki yeni tarihsel durumun yönelimlerini tartıştılar.
Grubun ilk üyeleri, James Joyce, Marcel Proust ve Samuel Beckett gibi modernist yazarları övgü ile anan Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse, Erich Fromm, Walter Benjamin ve Jurgen Habermas’tan oluşuyordu. Frankfurt Okulu eleştirmenleri, bir tarafta totaliter bir rejim ve faşizm, diğer tarafta Amerikan kitle kültürü sürmekteyken, kapitalizm ve ticaret ile ilgili deneyimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Ortaya çıkan tekdüze kültürel yapıları nedeniyle hem Nazi hem de Amerikan toplulukları “tek boyutlu” olarak kabul edilmiştir.
Sanat ve edebiyat, Frankfurt Okulu açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Erken bir girişim olan Eleştirel Teori’de Marcuse, “olumlu kültür” kavramını önermişti; bu sayede, kültürün diyalektik doğasını “konformist” olarak nitelerken eleştirel bir yaklaşım izledi. Adorno, “sanatın gerçek dünyada olumsuz bir bilgi” haline geldiğini düşünüyordu. Ona göre, sanat, sosyal sistem içinde hareket ederek ve bu sistemi kendinde yansıtarak dolaylı bir bilgi üretiyordu. Beckett’in “Oyun’un Sonu” adlı eserinin analizinde Adorno, Beckett’in çağdaş kültür ve modern varoluşa karşı olumsuz tavrını, yalnızca içi boş kalıplar ve dilin parçalanmış klişelerine sahip karakterler sunarak yansıttığını aktarmaktadır. Horkheimer ise pasifleşmeye ve siyasi ve sanatsal statükoya karşı, herhangi bir inisiyatif geliştirmedikleri ve baskıcı ideolojiye karşı itaatkâr oldukları için eleştiriler getirmiştir.
ÜTOPYALAR VE YENİ MUHALEFET
Herbert Marcuse’un ‘Tek Boyutlu Adam’ çalışmasının sayfalarında yoğun bir karamsarlık göze çarpar. Bununla birlikte, analizin altında yatan temel unsur, Weber’in ‘kader’ hakkındaki gerginliğini eleştiren umutlu bir bakış yansıtmaktadır. Kurtuluş üzerine yazılan daha sonraki Deneme (1969), iyimserlik ruhunu zamanın isyankâr olaylarıyla uyumlu bir açıdan ve daha şeffaf bir şekilde ortaya koymaktadır. Marcuse, ‘dış menşeli ve dışardan gelenlerin’ isyanını, kapitalizmin çöküşüne katkıda bulunacak bir dinamo olarak algılamıştı. Büyük ölçüde 1968 Mayısı’ndan önce yazılmış olan deneme, 1968 isyanlarının felsefesi ve Vietnam Savaşı öncesi protesto anlayışıyla birlikte yükselen siyah muhalefet hareketi ile etkileşime girdi. Kurumsal kapitalizmdeki “büyük amaçların” karakterize edilmesini ütopyacı olması nedeniyle reddetti. Aksine, “ütopik” olarak nitelendirilen şeyin artık toplumda “yeri yoktur” ve tarihsel evrende herhangi bir yere sahip olamayacaktır. Daha ziyade kurulu toplumlar tarafından engellenmektedir.” Marcuse, yeni muhalif güçlerin artık geleneksel emekçi, sınıf temelli örgütlerle uyumlu olarak öğrenciler de dahil olmak üzere küçük sosyal gruplardan oluştuğunu düşünüyordu. Nitekim, eski toplumsal kalıplara karşı başlayan isyan, “yeni ve kendiliğinden bir dayanışma”nın ortaya çıkmasını temsil ediyordu. İşçi sınıfı, teknik ve mesleki yeniden yapılanma nedeniyle değişen bileşiminden dolayı, kapitalist sisteme entegre edilmiş yeni bir işçi sınıfının gelişmesine neden olmakla birlikte, daha muhafazakâr hale gelmişti. Ancak Marcuse, “1960’ların sonundan sonraki ‘parti sonrası sarhoşluğu döneminde’ gelişmiş kapitalizmdeki muhalefet olanaklarını tekrar değerlendirirken, estetik duyarlılığın devrimci potansiyeline daha fazla inandı. ‘Estetik Boyut’, Marcuse’un toplumu meta kültüründe artık doymuş hale getirme konusundaki büyük umudunu temsil etti.
Marcuse’un endüstriyel kapitalizm ve teknik akılcılık analizinin bir kısmı, “fikirsel pazar yeri”nin ulusal ve bireysel çıkarları belirleyen kişiler tarafından düzenlendiği ve sınırlandırıldığı “soyut bir tarafsızlık” fikrini reddetmektedir. Marcuse, baskıcı hoşgörü hakkında 1968 yılında yazdığı yazısında, “bu ülkede (ABD) geçerli koşullar altında, muhalefetin koruması yoktur” diyor. Fransa’nın Cezayir Savaşı sırasında Sartre’ın yaptığına benzer şekilde özgürce konuşma, herkes için eşit haklar ve barışçıl protesto hakkı konusundaki doğrudan eleştirisi ve “bölünmüş” Marksist düşünceye karşı meydan okuması, Marcuse’un düşüncelerinin en çok tartışılan öğeleri olmuştur.
Kaynaklar:
http://routledgesoc.com/ profile/frankfurt-school
https://www.brlsi.org/events- proceedings/proceedings/18097
https://www.schillerinstitute. org/fid_91-96/921_frankfurt. html
https://www.thoughtco.com/ frankfurt-school-3026079
https://literariness. wordpress.com/2016/04/14/ frankfurt-school-and-critical- theory/


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder